9. FOLKLORİK YÖNDEN DOĞU KARADENİZ
İÇİNDEKİLER
FOLKLORİK YÖNDEN DOĞU KARADENİZ
Horon ve Karadenizli
Horon adının kökeni, horon adları, naraları, giysileri
Türk dünyasında horon
Kemençe, Tulum. Kayde, gayda, goda, guda kökenleri
Kalandar şenliği.
Bölgede güneş duası
Çaykara ve Dernekpazarı şehitleri
Kaynaklar
FOLKLORİK YÖNDEN DOĞU KARADENİZ
Horon ve Karadenizli
Kaçkarların etek ve tepelerindeki her düzlük, horon düzü idi ve çoğu kez ilk sevda ateşinin tutuştuğu yerlerdi. Yaylacılığın bitirilmesi ve taşıt yolları bu yerleri anılarıyla beraber tarihe gömdü.
İnsan yaşadığı yere benzer gerçeği ile doğa karakteri şekillendirir ve kişilik de bir ölçüde folklorda dışa yansır.
Yöre horonlarında “dik dur, dik yürü, kollar çubuk, dik oyna, diz kırma, sallanma, eğilme, yanlanma, yürüme (hızlı ol), hayde hayde” komutları; insanlardaki öz güven duygusunu, başarma azmini, dik duruşun ve özgürlük tutkusunu haykıran kutsal seslerdi.
Bölge insanı, çıktım dağın başına, daldım derin göllere, derin derin göllerin dibini bulacağım dizeleriyle uçlarda dolaşma, yükseklere çıkma, arayış içinde olma, başarma azmini ve mücadele aşkını farkına varmadan nağmelerle dile getirirdi.
Sırtı yeni elbise görmemiş, karnı çorbadan doymamış ve ağırlığından fazla yükün sırtta taşındığı toprağın türkülerinde ah, of, yandım, aman serzeniş nidaları duyulmazdı. Yalvarma, isyan, diz çökme, ağıt yakma, kendini acındırma, eğilme ve teslimiyet dizeleri bulunmazdı. Ağlanmazdı. Nağmelerinde coşku, umut, neşe ve hayata bağlılık vardı çünkü çekilen işkenceleri unutmanın tek yolu buydu.
Bu mükemmel eğitimin sonucudur ki ekonomik ve kültürel yönden hiçbir alt yapısı olmayan bölge insanı, 40-50 yıl içinde “Karadeniz dalgası benzeri” diplerden gelerek tepelere çıktılar. Türkiye’nin siyasetinde, sanatında, bürokrasisinde ve ekonomisinde söz sahibi oldular.
Yazık ki bu değerler emperyal proje gereği hızla yozlaştırılmakta, eritilmekte ve tersi bir tip peyda edilmektedir. Üretmeyen-tüketen, dilenen-dilenci, pısırık, miskin, bencil, günlük yaşayan fertler oluşturulmaktadır.
Bazı bölgelerde insanların omuz omuza yaslanması, birbirlerine dayanarak oynaması, kişinin ağaya, şeyhe, birine veya birilerine tutunma, bağlanma güdüsünün açığa vurmasıdır ve öz güvenin yeterli gelişmeyişindendir.
Karadenizli, karşı tarafının kırılacağını umursamadan gördüğünü söyler. Yaşadığı coğrafya hayal alemine dalmasını, gönül derinliğine inilmesini, tefekkür içinde yüzmesini engeller. Çünkü dalgınlıkla atacağı yanlış adım yuvarlanmasına veya ağaçtan düşüp ölmesine sebep olabilir. (yaşanmıştır)
Bölgede tarikatların kendilerine yeterince yer bulamaması (lider kadro hariç) ve ünlü romancı çıkmamasının sebebi, bölge insanlarının hayalci, tefekkürcü olamamasındandır.
Horon, bölgenin temel eğlencesi olup Karadeniz’de vücut bulmuş ve Trabzon’da doruğa oturmuştur.
Bölgedeki horon adları
Bu konuda da görüleceği gibi horon adları arasında bölgede Yunanca ve Ermenice olanı yoktur.
Bölgede horon: Horon oynamak, horon kurmak, horon çevirmek, horon dönmek, horona durmak, horon yapmak ve horon vurmak adlarıyla bilinir.
Bazı cahil ya da art niyetliler, bu adlar yerine horon tepmek tabirini kullanmaya çok isteklidirler. Tepen, tepinen ineklerdir, insanlar değil. Kendileri tepinerek oynuyorlar, oynayabilirler ve Karadenizliyi kendileriyle karıştırmasınlar.
Maçka’daki horonlar: Sıksara, ağırlama, bıçak oyunu, dirvana, gız horonu, düz horon ve sallama çeşitleri vardır. (EMİROĞLU, 1989, s. 127)
Çaykara’da horonlar: Düzhoron, atlama, sallama, sıksaray, iki ayaklı atlama, saray. (YİĞİT, 1981, s. 128) Hoşbilezik, Körçek, Temirağa…
Sürmene’de horonlar: Atlama, sıksara, bıçak oyunu, kız horonu, sallama, sürtme, tepeler’dir. (ÇOLAK, 2007, s. ii)
Dernekpazarı’nda horonlar: Düz horon, atlama, sallama, yan demirağa, hoş bilezik, sık sarra, yaşil kurbağalar, candarmanun alayları, lalay, görçek. (DÜZENLİ, 2012, s. 223)
Laz horonları: iki ayak, Hemşin, Dik horon, Rize düz horon, Kız, Papilat, Memetina, Rinanay, Sürmene sallaması, Akçaabat sallaması, Horon kurması, Sıksara, Bıçak. (SOYSÜ, 1992, s. 29)
Arhavi’de horonlar: Arhavi canlısı, Memetina, Papilat, Hemşin horonu, Yüksek Hemşin, Sarızambak (Arhavi, dergi, yıl 1, sayı 1, s. 29) ve Düz horon, Deli horon, Kız horon, Cilveloy horon, Atabar horon. (HATİNOĞLU, 2010, s. 174)
Artvin’de horonlar, “Coşkun Çoruh (delihoron), Durgun Çoruh (düz horon), Atabarı, Artvin Timurağası, Sarıçiçek.” (İLKER, 1990, s. 351...) “Atabarı, ahçik barı, cilveloy, coşkun Çoruh, kobak, deli horon, döney (döne), düz horon (varagela), Hemşin, Karabağ, mendo barı, sarı çiçek, şahlan (şeyha), Şavşat barı (çift jandarma), teşi, uzun dere, üç ayak (ağır bar), Acara horonu, gülenber, deli kız, hoş bilezik, kazazka, tavuk barı, Tamara, Murgul basması, Kürt barı.” (KARASÜLEYMANOĞLU, 2015, s. 275…)
Yusufeli’nde horonlar: Ağır bar, Temir ağa, Hoş bilezik, Koçeri, Kobak, Sallama, Üçayak.
Gülensoy, “Bar sözünün Ermeniceye Türkçeden geçmiş olabileceğini” söyler. (GÜLENSOY, 2007, s. 112) Kıpçakça bar: Bir tür çalgı, saz. (TOPARLI)
Hopa/ Hemşin horonları: Ağırbar, üç ayak, Atabarı, bıçak oyunu, kız barı, deli horon, Hemşin, düz horon, kız horonu, sallama, sık sara, sarı çiçek, sarhoş barı, koçari, cilveloy. (YILMAZ, 2003, s. 181)
Hemşin’de horonlar: Hemşin horonu, yüksek Hemşin, Ortaköy, Rize, sık Rize, iki ayak, kız horonu. (SOYSÜ, 1992, s. 130)
Ayrıca ağır horon, yenlik horon, deli horon ve sert horon tabirleri de vardır. Yine horonun yenlik ve sert diye bölümleri de oynanır.
Görüldüğü üzere horon ile bağlantılı bütün kelimeler ile terimler içinde Yunanca ve Ermenice olanı yoktur.
Horon komutları
Bölgedeki horon komutları da Türkçedir.
Horonda dik dur, dik oyna, dik gel, dik yürü, diz kırma, alaşaa, sert oyna, hayde hayde hey hey, say bi sa, ses ver, sallanma, alaşağı, kimula, aloğlum... komutları Türkçedir.
Artvin’de kollar çubuk, başla, kollar üste, vur orta topuk, gel oguna dize... çağırışları Türkçedir.
Arhavi Lazcasında gel başa gel, al oyna, sıra geç sıra, geç de kırıl, geç-geç, gel beri gel, kol üstü ses ver, vur içeri vur, bir var bir, git-gel-dolaş, geç-gelme, geldi ses ver, olmadı bir daha, üstur-sondur (ÖZBIYIK, s. 26) horon haykırışları Türkçedir.
Hopa/ Hemşin dilinde eşkin eşki, yıkıl güli, git da kırıl, hoyda iii hiii (YILMAZ, 2003, s. 180) gibi naralar Türkçedir.
Lazlarda ha uşak ha, kim ola kim, eller yukarı, hizaya gel, alaşağı, geldi gelecek, olmadı baştan (SOYSÜ, 1992, s. 29), “Aha geldi, hayde hayde, gitme gel bana” (Gola Gza, s. 85) gibi nidalar Türkçedir.
Hemşin’de bir sağ bir sol, dök aşağı, yaslan sağa, yaslan sola, kıvrak, ağır, sıkı bas, vur, kollar dik, dik oyna, çakıl duvara, yukarı kalk (ULUSOY, 2002, s. 31) komutları, horoncuların kimlik bilgileridir.
Horonda giysiler
Horanda erkek giysileri: Kara başlık, kara yelek, gömlek, zıpka, kuşak, çapula, gümüş zincirli muska… Bayanlar ise içlik, gömlek, fistan, peştemal, kuşak, yazma, çapula... Diğerleri gibi aralarında kökeni Yunanca, Ermenice ve Karvelice olan bir giysi yoktur.
Horon adının kökeni
Bazı açıklamalarda horonun Yunanca olduğu ve kilise korosundan geldiği anlatılır. Adları benzer olsa da horonda en önemli figürler ayak hareketleridir. Kilisenin kasvetli havası ile horonun coşkusunu bir arada düşünmek mümkün mü? Horondaki naralar ve ayak sesleri ilahi sese ne katkı verir ki?
Ayrıca Yunanca horos ve horoftis sözcükleri bölgenin hiç bir yerinde bilinmez.
Yunanistan’a sık giden Yunan kaynak ve insanlarından yararlanarak yazılan Pontus Kültürü kitabında bölge horonu ve kemençesi ile Yunan kültürü arasında bağlantı kurulamamıştır. (ASAN, 2000, s. 186)
Yunanca horos: Dans, raks, balo, oyun, koro. (kilisede) Horoftis: Oyuncu, dansör. Yunanca horos’un anlamıyla Karadeniz bölgesindeki horon çok farklıdır. Üstelik bölgenin hiçbir yerinde horona horos denilmemiştir.
Rusça hor: Koro. (STOLETNEYA, 2002, s. 339) Ermenice horan: Çadır, kilise. (TIETZE) Gürcüce horomi: Erkek dans adı.
Türkiye Türkçesi içinde bolca Yunanca sözcük bulunması ve yöre ağzında Rumca kelimelerin çokça olmasına rağmen horon çeşitleri arasında Rumca tek horon adı yoktur.
Tulum adı ve parçaları Türkçe.
Kemençe ve parçaları Türkçe.
Horon adları Türkçe.
Horon komutları Türkçe.
Horon giysi ve takıları Türkçe.
19. yy. ötesinde Yunanistan’da Karadeniz tipi kemençe görülmez ve horon da bilinmez.
Bugüne kadar yüz binlerce Yunan heykelleri arasında kemençe çalan, Karadeniz’in milli giysilerini çağrıştıran, horon figürlerini yansıtan bir heykele ve resme rastlanmaz.
Yunanlıların kelebek eteğiyle, Karadenizlinin zıpkası ve göğsündeki hamaili örtüşmez.
Bölgenin çeşanı, peştamalı, çorabı ve dolaylığı Yunanlı gelenekte yer almaz.
Bütün bunlar Yunanistan’a Doğu Karadeniz’den taşınmıştır. Çünkü horon ve kemençe, yalnızca Karadeniz’den Yunanistan’a gidenlerin kendi aralarında yaşattığı bir gelenektir. Lokaldir.
Bu nedenledir ki Yunanistan’ın çok şehri, Kıbrıslı, Moralı, İzmirli, İstanbullu, Adanalı, Ankaralı… Rumlar Karadeniz kemençesini tanımaz ve horonunu da bilmezler.
Yunanistan’da horon çeşitleri azdır, figürler kısıtlı ve tekdüzedir. Komut sistemi gelişmemiştir. Trabzon’un bir köyünde olan horon çeşidi Yunanistan’ın tamamından fazladır. Bütün bu açıklamalardan sonra hangisi hangisinden alınmıştır?
Atma türkü, çatma türkü, karşı-beri, koşma türküler horonların vazgeçilmezi idi. Yayla ve yol havaları Kaçkarlara aittir. Yunan ve Ermeni folklorunda bunların hiç biri yoktur.
“Türk devletlerinin bünyesinde bulunan Museviler olsun Rum, Ermeni gibi Ortodoks Hıristiyanlar olsun Türk musikisini benimsemişlerdir. Bizans ve Ermeni musikileri tamamen silinip süpürülmüştür.” (KAFKASYALI, 2010, s. 35)
Anadolu seyahatinde, “Tabii bu Hıristiyan müzisyenler bize yalnızca Türk şarkı ve müziğini verdiler.” (ELLISON, 1973, s. 239)
Sonuç olarak Karadeniz folklorunu Yunan kökenlidir demek ya cahilliktir ya hainliktir.
Türk dünyasında horon
Horon; bağlama, tulum, kemençe, davul, kaval, zurna eşliğinde oynanır. Bu çalgılar arasında kökeni Yunanca, Karvelice ve Ermenice olanı yoktur.
Şor Türklerinde or: Ot biçme. (TANNAGAŞEVA, 1995, s. 69)
DLT’te orom: Ot kesimi, orum-bi: Bir orakta çıkarılan ot.
Tatarlarda hora, horan: Ot. (KAKUK, 1993, s. 204)
Hakas Türklerinde oram: Kıvrım, büklüm. (ARIKOĞLU, 2005, s. 190)
Özbekçe orım: Hasat. Orım-yığum: Ürün kaldırma. (YUSUF, 1994, s. 196)
Kazakça korım: Dağlı, tepeli yerlerde bulunan taş yığını ve oram: Paket. (KENESBAYOĞLU, 1984, s. 174, 212)
Tuva Türklerinde horum: Taş yığını. (KUULAR, 2003, s. 52)
Moğolca norum: Ot, saman yığını ve norumlamak: Yığın ve küme haline getirmek. (LESSING, 2003, s. 924)
Azerice hora: Biçilmiş otun yerinde biten taze ot ve horum: Biçilen otların belirli büyüklükte kümelenerek bükülüp bağ haline getirilmesi. Yine Azerice horumlama: Horum yapma, otu bağ haline getirme. (ALTAYLI, 1994, s. 654)
İkizdere’de horom: Kesilen otların bir çeşit sıkıştırılmış ve paketlenmiş şekli. (Horomlardan yapılan ot yükü, uzak mesafelerde sırtta taşınırken bozulmazdı)
Maçka’da horom: Ot ve mısır saplarının yığını. (EMİROĞLU, 1989, s. 127)
Tonya’da horom: Biçilmiş mısırların demetler hali. (KALYONCU, 2001, s. 75)
Araklı’da horum: Mısır saplarının kuruması için 4-5 bağının bir arada dikilişi. (AYGÜN, 1975, s. 119)
Ardanuç’ta horom: 1. Ot demeti. 2. Halka halinde oynanan oyunların adı. (ÖZKAN, 1994, s. 116, 108, 109)
Artvin’de horom: 8-19 kg lık biçilmiş ot destesi. (ÜNSAL, 1999, s. 202)
Horom, Artvin, Rize ve Trabzon il ve ilçelerinde aynı ya da benzer anlamda yaygın kelimedir.
Horon, şekil olarak otların horom yapımında yapılan işleri yansıttığı için, orom veya horom kelimesinden gelmesi en mantıklı ihtimaldir. Çünkü her folklor çevre şartlarından bire bir etkilenir ve günlük yaşantısına yansıtır.
Lazca horon, hoğoni, ğoron: Horon.
“Gagauz Kıpçaklarında horu: Köy merkezinde müzik eşliğinde dansların düzenlenmesine denir (s. 41). Bu danslar; kadınca, üç ayak, iki yanna, düz horu, sadıca karşı, çekirge, keçicik, içli horu, sıkı horu gibi adlar taşır (s. 242). Ayrıca sofra havası, gelini tellerken ve yol havası gibi oyun havaları vardır.” (MALACILI, 2002, s. 245)
“Gaguzlar müzik aleti olarak çığırtma, kaval, kemençe, kobaz (kopuz> bağlama) ve gayda adlı çalgıları kullanmaktadırlar. En eski çalgıları ise gayda, çığırtma ve kavaldır. Gagauz Türklerinde arasında gaydacı, kavalcı, çığırtmacı, kemençeci adı verilen sanatçılara bulunmaktadır.” (CİACHİR, 1998, s. 63)
Kıpçak kökenli Kafkas Karaçay-Malkar Türklerinde horur: Eski Karaçay Şaman törenlerinde dans eden genç kız. (TAVKUL, 2000, s. 221)
Kuman/ Kıpçak Türklerinde horu: Sallanmak, yaylanmak. Horon: Horon. (GRÖNBECH, s. 77, 78)
Kıpçaklar daire şeklinde horon oynarlardı. (SAFRAN, 1989, s. 110)
Uygurlarda goro: Düğünün ikinci gününün ismi. (GÜNDÜZ, 1995, s. 118)
Moğolca hurim: Kutlama, düğün. (LESSİNG) “Moğol hakanı Kotula hanın da bir vakitler sık dallı geniş gölge veren ağacın altında yiyip içip hora tepmiştir.” (VLADİMİRCOV, 1950, s. 29)
Horan, eski Bulgar ve Peçenek Türklerinde oyun adı. (TYASB, s. 53)
Eski Türkçe oran: Nara atmak. (KIRZIOĞLU, 1994, s. 15)
Başkurt Türklerinde höran: Çığlık ve hören: Nara. (KTLS, s. 128, 640)
Horan, Yakut Türklerinde bir boy. (LEZİNA)
Bütün bu izahatlar, horon sözcüğünün Türk dünyasıyla iç içe olduğu, bu birlikteliğin çok eskilere uzandığı ve geniş alana yayıldığını göstermektedir.
Kolbastı
Türkçe sözcüktür. “Eski Türk kültüründe kötü ruhları korkutan, sürat ve kuvvet anlamına gelen Kolbas adı, koruyucu adlar arasındadır.” (RASONYI, 1993, s. 23)
Günümüzde Kolbastı, sürat ve kuvvet anlamına uygun, Şaman danslarını çağrıştırır şekilde, saz eşliğinde Trabzon’un belli yöresinde oynanır.
KEMENÇE
Kemençe, Türk dünyasında yaygın çalgıdır. Ortaasya’dan yola çıkan Türkler, değişik toplumlarla harmanlaşması sonucunda fiziki görünümleri farklılaştığı gibi kültür ürünü olan kemençelerin de çeşitliliğe uğraması kaçınılmazdır. Bu nedenle Tatar, Kırgız, Azeri, Yörük… kemençeleri de birbirlerinden farklıdır.
Yüz binlerce Yunan heykelleri veya resimleri arasında Karadeniz kemençesi çalan bir tek heykel ve Karadeniz giysisi benzeri tek resim yoktur.
Yunanistan’da horon gibi kemençeyi tanıyan ve sevenler, bölgeden Yunanistan’a gidenlerin torunlarıdır. Bunun sonucu olarak kemençeyi oluşturan parçalar ile bölgedeki yığınla horon adları arasında Yunanca olana rastlanmaz.
Yunanca violi: Keman ve doksari: Keman yayı.
Kemençe, bölgenin çok yerinde kemane adı ile bilinirdi (eski).
Bölgeden Yunanistan'a gidenler ise kemençeyi aynı adla bilirler.
Farsça “çe” küçültme ekidir. Keman-çe, küçük keman anlamında.
DLT’te “çe” benzetme edatıdır ve kemençe, kemana benzer manasındadır.
Farsça kemane: Keman. (DEVELLİOĞLU)
Türkmence kemençe: Yay. (ÖLMEZ, 1995)
DLT’te (Divanı Lugatit Türk, 1072 yılı) ikeme: Bir çeşit saz, kubuz gibi çalınan çalgı. (c. I, s. 137)
Çuvaş Türklerinde karmani: Bir çeşit musiki aleti. (PAASONEN, 1950, s. 61)
Kuzey Türklerinde kopuz çalgısı yerine kemençe anlayışı mevcuttu. (SAFRAN, 1989, s. 115)
Kafkasya’da Kumuk Türklerinde kamança: Kemençe. (NEMETH)
Hıristiyan Gagauz Türklerinde kemençe: Kemençe. Kemençeci: Kemençeci. (BASKAKOV, 1991, s.143)
Azerice kamança: Yaylı müzik aleti ve kamane: Kemanın yayı. (ALTAYLI, 1994, s. 730)
Tatarca kemanca: Müzik aleti. (GANİYEV, 1997, s. 189)
Kuman/ Kıpçak Türklerinde kemençe: Musiki aleti. (RASONYI, 1993, s. 144)
“Altay, Tuva, Türkmen, Kırgız, Özbek, Azerbaycan… gibi Türk boylarında değişik kemençe çeşitleri bulunmaktadır.” (ÖGEL, 2000, c. IX, s. 275…)
“Kemençe, Macar kroniklerinde 1290’da Macar kralı IV. Laszlo’yu öldüren Kuman katillerinin biriydi. Bu ad herhalde üç telli olan küçük musiki aletin ismiyle aynıdır.” (RASONYI, 1968, s. 45)
Kemençe, Macaristan’da bey. (KIRZIOĞLU, 1992, s. 98)
Kemaneci, Karay (Karaim) Türklerinde soy ad. (ALTINKAYNAK, 2006, sayı 4, s. 136)
Kemence, Kırımda yaygın yer adı. (DOĞRU, 1987, s. 86)
“Kemençe (musiki aleti) Kuman menşeli aile ve şahıs adlarındandır.” (RASONYI, 1983, s. 37)
“Günümüze kadar tespit edilen Türk çalgıları arasına kemençe, kemane, kabak kemane, teneke kemane, kemançe gibi çeşitleri gösterilmektedir.” (Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları II, s. 86)
Kemençe adı ve onu oluşturan kulak, eşek/ eşik, baş, tel yeri, direk, kapak, boyun-sap, gövde-tekne, kaşlar, akrep, sağır, yay gibi kelimelerin Ermenice ve Yunanca ile ilgi ve bağlantıları yoktur.
“Çalış tekniği ile Karadeniz kemençesine en yakın olanı, Türkmenlerin cıçak kemençesidir. Biçim olarak ise, Yörük kemanesi başlı kemençeler ile kopuz başlı Azerbaycan kemençesine benziyor.” (SOYSÜ, 1992, s. 29)
Lazca ç’ilili: Kemençe ve pilili: Kaval. (ERTEN, 2000, s. 476, s. 475)
Moğolca kikili: Keman. (LESSING, 2003, s. 471)
Altay Türkleri, telleri at kılından yapılmış iki telli kemençeye ikili diyorlardı. (ÖGEL, 2000, c. IX, s. 272)
TULUM
Tulum, eski Türkçe sözcüktür. (ÇAĞBAYIR)
DLT’te tim: Şarap dolu tulum. DLT’te tulkuk: Tulum, ürülmüş ve şişirilmiş tuluk. (Kaşgarlı Mahmut, Divani Lügat İt Türk’ü 1070’li yıllar)
Eski Uygurca tuluk: Tulum. (CAFEROĞLU, 2011)
Kazakça tulıp: Tulum. (KENESBAYOĞLU, 1984, s. 278)
Moğolca tulum: Tulum, deri torba. (LESSING, 2003, s. 1299)
Kırgızca tulup, Hakas Türklerinde tulup, Tatarca tursık, Altayca tuluş, Tuvaca tulup, Kıpçakça tulum... Yunanca tulum: Tulum. Türkçe’den Yunancaya geçmiştir.
Kıpçak kökenli Malkar Türklerinde gıbıt kopuz: Tulum çalgısı. (TAVKUL, 2000, s. 202)
Azerice tuluğbalabanı: Bir ucuna ses çıkaran düdük, diğer tarafında üflenecek meme takılan hava deposu musiki aleti, tulum. (ALTAYLI, 1994, s. 1153)
Tulumu oluşturan parçalar
Tulum: 1. Nav (analık, dillik), 2. Ağızlık (dudula, lülük), 3. Gövde (torba) kısımlarından oluşur.
1. Nav (analık, dillik)
Kırgızca nay: Ney ve tütün içmeğe mahsus çubuk. (YUDAHİN, 1004, s. 583) Azerice nov: Su oluğu. (ALTAYLI, 1994, s. 921) Kerkük’te nav: Öğütmek için buğdayın döküldüğü yer, değirmen oyuğu. (HÜRMÜZLÜ, 2003, s. 270) Kazakça nava: Hayvanlara su ve yem vermek için ağaçtan yapılan uzun oluk. (KENESBAYOĞLU, 1984, s. 206) Uygurca nava: Melodi, ahenk. (NECİP, 1995, s. 286) Farsça nav: İçi kovuk oyuk şey. (DEVELLİOĞLU)
“En eski Türk musiki aleti çifte kavaldır. Bu kaval Macaristan’da Janoshida kazasında bir Avar mezarından çıkarılmıştır. Kaval, turna kemiğinden gayet sanatkârane yapılmıştır. Bu çeşit çifte kavallar şimdi de Kafkaslarda ve bilhassa Volga çevresinde yaşayan halklar arasında kullanılmaktadır. Bu musiki aletini ana yurdu, büyük ihtimalle, Altay-Ural arası alanlardır.” (RASONYI, 1993, s. 39) Bu çifte düdüğün benzeri tulumunda navdır.
Hemşin’de cibu: Kamıştan yapılma küçük çalgı. (GENÇ, 2005, s. 69) Hopa/ Hemşin’de dzibu: Ağızlık, dillik. (YILMAZ, 2012, s. 67) Yine Hopa/ Hemşin’de tulım: Tulum. (çalgı) Ermenice dig: Tulum. (çalgı anlamında değil, peynir-çökelek koymak için araç-gereç anlamındadır)
Ermeni, “Çobanlar kaval çalar, dans edilecekse ortaya dhol (davul) ve zurna çıkardı. Bazen de saz ve duduk (s. 34). Ermeni enstrümanları ise Kanun, Tar, Kamança, Dhol (davul), Duduk”tür (s. 35). Halk dansları hovz başi (havuz başı) ve koçari’dir. (PATTIE, 2016, s. 39) Görüldüğü üzere adı geçen kelimeler Türkçe veya Farsçadır. Ermeniler bu derece Türk müziğini içselleştirmişlerdi.
Tulum çalgısı Ermenilerin enstrümanları arasında yoktur. Farsça hik: Tulum. Dig ile hik kelimelerinin hısımlığı açıktır. Dig, Farsça hig ten. Kıpçakça çıbuh: Çubuk, dal. (TOPARLI) “Moğolca çugur: Bir tür kamış düdük ve cimbur: Kaval.” (LESSING, s. 328, 1631) “Kıpçakça sıbızgı: Düdük.” (SAFRAN, 1989, s. 117)
Moğolca nayci: Düğün töreninin yöneticisi. (LESSING, 2003, s. 876)
Tulumundaki nav yerine kullanılan analık ve dillik sözcükleri Türkçedir.
2. Ağızlık (dudula, lülük)
Hemşin’de dudula veya luluk sözcükleri bilinmez. Bunların yerine kullanılan sözcük azluk ağızlık’tır. Bölgede bazen luluk sözünün tulum parçaları içinde gösterilir.
Tulumda dudula: Ağızlık, nefes üflenen çubuk. Dudula, Türkçe düdük’ten.
Şavşat’ta dudula: Sipsi. (POLAT, 2001, s. 154)
Çuvaş Türklerinde gayda’ya şıpır denir. (BAYRAM, 2007, s. 298) Şıpır sözü sipsi’den bozmadır.
Eski Türkçe tüdek, tüdük, düdük. (EYUBOĞLU, 1995)
Mısır-Türk kültür çevresinde düdük: Kamış düdük veya kavallar için söylenir. (ÖGEL, 2000, c. VIII s. 476)
DLT’te tütek: Çoban borusunun ağzı.
Kıpçakça düdük: Düdük. (TOPARLI) Azerice düdük. (ALTAYLI, 1994)
Ermeni çalgı aletleri arasında görülen Türkçeden Ermeniceye geçen duduk”enstrümanı önemli yere sahiptir.
Artvin’in bazı yerlerinde ve Maçahel yöresinde ciboni: Tulum çalgısı.
Rize ve Hemşin yöresinde navın içine çibu (sipsi) denilen ses veren kamış konulur. Hemşin’de cibu: Kamıştan yapılma küçük çalgı. (GENÇ, 2005, s. 69)
“Moğolca çugur: Bir tür kamış düdük ve cimbur: Kaval.” (LESSING, s. 328, 1631)
“Trabzon bölgesine Kumanlardan başka İlhanlılar (Moğol) da yerleşmiştir.” (BİLGİN, 2002, s. 100)
“Belgelerde verilen birçok şahıs ve Maçka’ya ait yer adlarının çoğunlukla Moğol-Türk adı olduğu açıkça görülüyor.” (KARAGÖZ, 2003, s. 33)
İkizdere’nin Anzer köyünde luluk: Bir ot cinsinden yapılan basit zurna ve çaydanlık ağzı. İkizdere Cimil’de luluk: Çaydanlık ağzı.
Maçka’da lülük: Çaydanlığın ağzı, su akan küçük boru. (EMİROĞLU, 1989)
Tonya’da lülük: İçi boş, boru gibi olan. (KALYONCU, 2001, s. 99)
Akçaabat’ta lüluk: İçi boş silindir şey. (GEDİKOĞLU, 1996, s. 243)
Hemşin’de lülük: Düdük. (BALIKÇI, 1997, s. 324)
Artvin/ Beydere’de lulu: Ateşe üflemede kullanılan boş boru.
Farsça lule: 1. Çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru. 2. Halka gibi dürülmüş şey. (DEVELLİOĞLU)
Türkçe lüle: 1. Bükülmüş, dürülmüş şey. 2. Tütün çubuğu, pipo, nargile v.b. nin ucuna takılan, tütün konulan yuva. 3. Su akan musluksuz boru. (TS, TDK)
Azerice lülelemek: Bir şeyi boru şekline getirmek. (ALTAYLI, 1994)
3. Gövde (torba) Türkçe kelimedir.
KAYDE, GAYDA, GODA, GUDA
İkizdere yöresinde kuyis: Avaz, çığlık.
Doğu Karadeniz bölgesinde Rumcanın etkisiyle çok kelimelerin ve yer adlarının sonuna -is, -os, -es ekleri getirilmiş olup, farklı bir kelime izlenimi vermektedir.
Avrupa dillerinde eril-dişil (maskülen-feminen) özelliği, Rumcada bazı hallede bu eklerle ifade edilmektedir. Bölgedeki benzer sözcüklerin sonundaki bu ekler çıkarıldığı zaman asli unsur ortaya çıkmaktadır. Günümüz Türkçesinde unutulmuş bu özellikteki fazlaca öz Türkçe sözcükler, Rumca aracılıyla günümüze gelebilmiştir. Kuy-is gibi.
Of’ta kuyis: Avaz, yüksek sesle ağlama.
Trabzon ve çevresinde kuyis: Çığlık.
Ardeşen’de kuyis: Bağırıp çağırma.
Rize ve çevresinde kuyis: Çığlık, avaz, bağırmak, çağırmak. (GÜNAY, 1978)
Çayeli’nde kuyis: Çığlık, bağırtı.
Kuy-is.
Şalpazarı’nda küğ: Kavga. (KARACA, 2000, s. 217)
Azerice küy: Kavga, münakaşa eden kimselerin bağırıp çağırması ve küy salmağ: Bağırıp çağırmak, gürültü koparmak. (ALTAYLI, 1994, s. 807)
Kıpçakça küy-: Yanmak. (ARIKAN, 2006, s. 352)
Kutadgu Bilig’te ve Karahanlılarda küy-: Yanmak. (ÜŞENMEZ, 2006, s. 97)
DLT’te köy-: Yanmak, yakmak.
Eski Türkler sazlarla çalınan melodiye küg diyorlardı. (ÇANDARLIOĞLU, 2003, s. 101)
Kafkas Kumuk Balkar Türklerinde küy: Şarkı, türkü. (NEMETH, 1990, s. 36)
Kırgızca küü: Hava, nağme, melodi. (YUDAHİN)
Kafkasya’da Malkar Türklerinde küy: Türkü, özellikle ağıt. (PRÖHLE, 1990, s. 62)
Özbekçe küy: Ezgi, melodi ve küylemek: Şarkı söylemek, terennüm etmek. (YUSUF, 1994, s. 71)
Hıristiyan Çuvaş Türklerinde keve: Melodi, ezgi. (PAASONEN, 1950, s. 72)
Kırım Tatarlarında keday: Türkücü. (KAKUK, 1993, s. 205)
Kazaklarda halk çalgıları eşliğinde çalınan güzel eserlere küy denilmektedir. (İSMAİL, 2002, s. 366)
Kazakça kayım: Şarkı yarışı. Kayırma: Şarkıda nakarat. (KENESBAYOĞLU, 1984, s. 156)
Sibirya’da Teleüt Türklerinde kay: Gırtlaktan şarkı söylemek; kayla-mak: Şarkı söylemek ve kayçı: Ozan. (SIRKAŞEVA, 2000, s. 50, 51)
“Altay Türklerinde kay: Boğaz, gırtlak şarkısı. Kayçı: Topşuur adı verilen müzik aletinin eşliğinde kahramanlık destanı anlatan halk ozanı. Kayda-mak: Gırtlaktan söylemek.” (NASKALİ, 1999, s. 101)
Altayca güy: Ezgi, melodi, müzik. (DİLEK, 2005, s. 566)
Şor Türklerinde kayçı: Kopuz çalarak gırtlaktan şarkı söyleyen kişi ve kayla-mak: Gırtlaktan şarkı söylemek. (TANNAGAŞEVA, 1995, s. 44)
Hakas Türklerinde hayla-mak (h, ünsüzü k sesine dönüşür ve kayla-mak olur): Gırtlaktan şarkı söylemek. (ARIKOĞLU, 2005, s. 162)
Kırgızca kayla-: İşitilmeyecek derecede şarkı söylemek. Güftesiz ve yavaşça bir hava tutturmak. (YUDAHİN, 1994, s. 422)
Moğolca ğayd: Ağlamak. (LESSING, 2003, s. 548)
Hintçe kayda: Kaide. (KIDAMBI, 2013, s. 93)
Azerice ğayda: Düzen, tertip. (ALTAYLI, 1994, s. 472)
Hıristiyan Gagauz Türklerinde gayda: Tulum. (çalgı) Gaydadan çalma: Tulum çalmak. (BASKAKOV, 1991, s. 100)
İkizdere’de kayde, müzik ile ilgili terim.
Yörede kaydeye uymak (kaydeden gitmek): Türkünün ritmine uymak.
Kayde tutturup gitmek: Bir yere giderken veya gelirken, neşe içinde yüksek sesle türkü söyleyerek yürümek.
Kaydesinde söylemek: Türküyü makamına uygun şekilde demek.
Kaydeyi bozmak/ kaydeden çıkmak: Türküyü kuraldışı söylemek.
Trabzon’da gayde: Şarkı, türkü, ezgi.
Şalpazarı’nda gayda: Şarkı, türkü. (KARACA, 2000, s. 216)
Sürmene’de gayde: Ezgi, nağme.
Maçka’da kayde: Ezgi, müzikte ahenk. (EMİROĞLU, 1989)
Tonya’da kayde: Ezgi. (KALYONCU, 2001, s. 84)
Ardanuç’ta kayde: Ezgi, beste, oyun havası. (ÖZKAN, 1994, s. 121)
Artvin’de kayde: Nağme. (İLKER, 1990, s. 281)
Lazca kayde, hava: Ezgi, nağme.
Rize’de kayde: Ezgi, türkü havası. (RKD, 1999, s. 108)
Hemşin’de kayde: Birbirinden farklı ezgiler. (ULUSOY, 2002, s. 60)
Bu kayde güzel kayde
Hem söyle hem de hayde,
Çok sevdaluklar ettum
Görmedum hiçbi fayde.
Gayde atarum gayde
Gayde gaydeden beter,
Gayde atarum saa
Orda top gibi öter.
Yarum söyledi bağa
Hayde gidelum hayde,
Sevdaluğun ustine
Diyelum bikaç kayde. (örneklerindeki gibi)
Gayde/ kayde: Nağme, ezgi anlamında Karadeniz bölgesinde yaygın sözcüktür.
Lazca guda: Tulum çalgısı. (ERTEN, 2000, s. 168) Lazca guda, tulumi: Tulum. (BENLİ, 2004, s. 309)
“Tulum çoban çalgısıydı. Lazlar daha sahilde oturdukları için tulumu bilmezlerdi. Onlarda kaval vardı, kaval çalarlardı.” (O. Karataş, Gola Gza, s. 243)
Şavşat’ta guda: Büyük dağarcık. (POLAT, 2001, s. 156)
Özbekçe gudok: Düdük sesi. (YUSUF, 1994, s. 40)
Ahıska Türklerinde guda: Keçi derisinden yapılan kap.
Gürcüce guda: Şarap tulumu, hayvan derisinden yapılmış tulum şeklinde şarap kabı ve gudastvri: Tulum çalgısı.
Gürcülerin milli çalgıları arasında tulum yoktur. (BERDZENİŞVİLİ, 1997, s. 160)
“Orta Asya’nın bazı yerlerinde kıçak: Yaylı çalgı (s. 10) Kıçak, gıçak, gudok, etimolojileri birbirlerine çok yakındır.” (ÖZCAN, 2008, s. 12)
Ermenice dig: Tulum. (GOSHGARİAN, 2006, s. 257) (Çalgı değil, gereç) Farsça Hig’ten.
Ermeni müzik aletleri içinde ne tulum ve ne de Karadeniz tipi kemençe bulunmaz. (Bk. geocities. Com, Traditional Armenian Folk Instruments)
Ermeni araştırmacı, “Hemşen Ermenileri genellikle zurna ve davul eşliğinde oynamışlardır. Büyük zurna, orta ve küçük zurna kullanmışlardır. Büyük davuldan da yararlandılar. Bunu yere konulmuş bir biçimde çaldılar. Diğer müzik aleti kemona’dır (keman) diyerek, tulumdan bahsetmez. (KHAÇATRYAN, 2007, s. 218)
“Ermenilerin danslarıyla Hemşinli grupların dansları arasında bir benzerlik görülmemiştir.” (ALT, 2005, s. 23)
Bu izahatlardan (küy, kay, kayçı, kayım, kayde, gayde) gayda’dan “y” sesinin düşmesiyle gada, goda, guda’ya dönüştüğü açıktır.
İskoçya’da gaita: Tulum çalgısı. İskoçyalılar, burnunun dibindeki İngiltere’ye, İspanya’ya, Baltık ülkelerine gaydayı ihraç edemezken, Kafkasya’ya, Karadeniz bölgesine, Balkanlara veya Macaristan’a gayda’yı kabullendirmeleri ne akılla ve ne de tarihi gerçekler örtüşür. Üstelik onların da böyle iddiaları yoktur. Gariptir ama besleme kalemler her konuda yaptıkları gibi gayda’yı İskoçyalılara, Macarlara, Bulgarlara, Yunanlılara, Fransızlara... mal etme yarışına girişmişlerdir.
Macar yazara göre, “Bu devirde Macaristan’da (XV-XVI. yüzyıl) gayda denilen tulum düdük çok yayılmış, sevilen bir çalgı idi. Türk de, Macar da bunu seve seve dinlerdi.” (TAKATS, 1970, s. 228)
Var olan bir Macar çalgısını, Türklerin Macaristan’a gelişi ile niçin ülkeye yayılsın? Bu cümleden açıkça anlaşılmaktadır ki tulum”Türkler tarafından Macaristan’a da götürülmüştür.
“Her iki tarafın askerleri (Macar-Türk) de bir araya geldiler, dostça bir hava içinde selamlaşıp birlikte söyleştiler. O kadar sakin ve sevecen görünüyorlar ki, onları göre birbirlerinin can düşmanı olduklarını aklından geçirmez, eski dost veya akraba olduklarına hükmederlerdi.” (SCHWEIGGER, 2004, s. 28)
Dünya tulumlarını araştıran İskoçlu Prof. L. Picken’in ulaştığı sonuç, “Dünya tulum ailesi içinde en eskisi ve en otantiği Türkiye’nin Doğu Karadeniz’in Hemşin dolaylarında iptidai şekilde yapılanıdır.” (BEKAR, 2012, s. 23)
Sonuç olarak tulum, gayda ve tulumu oluşturan analık, dillik, nav, çibu, luluk, dudula, düdük, ağızlık, gövde, torba sözcüklerinin bölgedeki farklı dillerin hiçbiriyle bağlantısı olmadığı açıktır. Türk dünyasının tulum çalgısının geniş alana yayıldığı ve kökü çok eskilere uzandığı tarihi vakıadır.
KALANDAR ŞENLİĞİ
Güneş dualarında söyledikleri tekerlemeleri Türkçe oluşu gibi Kalandar eğlencelerinde Türkçe bilmeyen gençlerin söylediği tekerlemeler de Türkçe.
Kalandros sözcüğü Pelasg kökenlidir. (KARAGÖZ, 2006, s. 272) Farsça kalender: Başıboş dolaşan, derviş. Batı dillerinde calendar: Takvim.
25 Aralık İsa’nın doğum günü kabul edilir ve bazı Hıristiyan mezheplerde 6 Ocakta da kutlanır. 25 Aralık-6 Ocak tarihleri, yörede koncala inancıyla örtüşmekte. Bölgede koncala uğursuzluk olarak bilinir.
İkizdere’de 14 Ocak sabahı (yeni yıl) eve gelen ilk kişi, yılın bolluk-kıtlık yönünden kaderini belirlerdi. (COŞKUN, 2005, s. 138) Aynı inanç Hemşin’de de vardı.
“Lazlar yeni yılda eve ilk gelen insanın uğurunu inanırlar.” (ÖZTÜRK, 2005, s. 597)
Trabzon'un bazı ilçelerinde yeni yılın ilk gecesinde (13 Ocak) gençler, kapı kapı dolaşıp aşağıdaki tekerleme ile birlikte yiyecekler toplarlardı ve horon-kemençe eşliğinde eğlenirlerdi.
Kürtlerde benzer eğlencenin adı Kalkağan’dır.
Kudret Emiroğlu, “Maçka’da, 13 Ocak gecesi ve 14 Ocak günü kalandar eğlenceleri başlığı altında çeşitli biçimlerde kutlanır.” (EMİROĞLU, 1989, s. 138)
Dernekpazar’ında, 14 Ocak, Kalandar ayının ilk günü. O geceye Kalandar Gecesi denilirdi. (DÜZENLİ, 2012, s. 215)
Kalandar deyişleri:
“Kalandar gecesi devlet bacası
Tasımı dolduran cennet hocası
Doldurtmayan cehennem hocası
Üstte erkeği altta dişi” (Çaykara, Şur)
“Gece geldim kapınıza
Selam verdim yapınıza
Selamımı almazsanız
Daha gelmem yapınıza” (Çarşıbaşı)
Kalandaris kalandaris
Erkek uşak dişi buzak
Ver Allah ver
Dolsun kucak. (Sürmene)
“Gece geldim kapınıza
Selam verdim yapınıza
Selamımı almazsanız
Daha gelmem yapınıza.” (Tonya)
“Bu gece kalandar gecesi,
Yandı pilav tenceresi,
Şeker vardır ezilecek,
Suyu vardır süzülecek,
Bekletmeyin e komşular,
Çok kapılar gezilecek.” (Tonya) (Kalandar der. 2017, Sayı 5. s. 24)
“Kalandaris kalandaris
Erkek uşaklar
Dişi buzaklar
Dolsun kucaklar.” (Maçka) (DUMAN, 2014, s. 275)
“Kalandarın hayırlı olsun,
Üste erkek çocuk,
Ahırda dişi buzağın olsun.” (Dernekpazarı) (DÜZENLİ, 2012, s. 215)
Kalandar kutlamaları sırasında, kişinin sırtında taşıdığı koç postuna kosia (koç), kocaman (ayı), karakoca gibi adlar geçtiği görülür. Bu adların ve Türkçeyi bilmeyenlerin söylediği tekerlemelerin Türkçe olması nasıl açıklanabilir?
BÖLGEDE GÜNEŞ DUASI
Hristiyan dünyasında dolayısıyla Ermeni kültüründe güneş duası yoktur.
Herkes ihtiyacını arar gerçeği ile Hemşin’deki güneş duası, diğer bölgelerde yağmur duası’na dönüşür.
Hemşin’de ablikbublik adıyla yaylalarda yapılan güneş duası fazla yağmurdan sonra eğlenceye dönüştürülen bir gelenekti.
Bir grup çocuk gelin elbiseleriyle süslenmiş bir değneği kukla haline getirip üzerine at şeklinde binerek bununla yaylada her kapıya uğrarlar ve yiyecek toplanırdı. Toplanan yiyecekler vanakta (yayla meydanı) ateş yakılıp pişirilerek yenirdi ve horonlar oynanırdı.
“Gezgin derviş, kalender ya da abdalcısı, Şaman'ın bütün dış çizgilerini taşır: Muska, çıngırak, kuş teleklerinden başlık, at simgesi değnek.” (MELIKOFF, 2010, s. 36)
Kapı önlerinde bu tekerleme söylenirdi:
Babra bubrik ne isder?
Kaşuk kaşuk yağ isder,
Folden yumurta isder,
Tekneden kaymak isder,
Verenin oğli olsun,
Vermeyenin de kör topal kızı olsun,
Allah’dan güneş isder. (CAFEROĞLU, 1946, s. 265)
Abul, tarihi Türk kişi adı. (ATALAY, 1936)
“Türkçe butik bıtık, bıdık ve Ermeniceye bzdig: Ufak çocuk.” (GÜLENSOY, 2007, s. 143)
“Güneş duasına Hemşin’de “ebe bubrik”, “barba bubrik”, “bubrik bubrik” gibi adlar verilir.
Senoz vadisinde bazı köylüler bu eğlenceye “bobre diken” der.
Bobre diken ne ister?
Kadıdan yaği ister,
Tekneden kaymak ister,
Torbadan uni ister
Allahtan güneş ister...
Hopa/ Hemşinli Hikmet Ahçiçek, Hopa/ Hemşinceye Ermenicedir derken ve Hemşinlilerin Ermeni olduğunu iddia ederken dergisinde, “Çocukluğumuzda yaylaya sis düşünce biz çocuklar toplanır, elimizde kaplar tenekelere vurarak, çeşitli komiklikler yaparak ev ev dolaşır,
Kaşuk kaşuk yağ isteruz
Allahtan güeş isteruz
Verenunkini artursun
Vermiyenunkini batursun.
Tekerlemeyi söylenerek yağ, un, yumurta ve peynir toplar ortak bir yerde pişirir yerdik.” (GOR, 2019, sayı 10/ 11, sayfa 33) Beslemelerin Ermenice dediği dil bu.
Maçka’da Güneş duası (Kuçkuçura)
“Kuçkuçura ne istersin?
Yağ isterim bal isterim,
Allah’tan güneş isterim,
Verirsen ver gidelim,
Vermesen kov gidelim,
Verenin teknesine bin bereket,
Vermeyeninkine de başım kadar bir pospol (sıçan) düşsün.
Akşamları kemençe çalarak, horon oynayarak, ev ev dolaşılarak yiyecekler toplanırdı.” (DUMAN, 2014, s. 279)
Yomra’da Güneş duası
Guza guza gus guruza,
Allah’tan güneş isteruz,
Hatunnardan guymak isteruz,
Verenin teknesine bereket,
Vermeyenin teknesine başum kadar kokmiş sıçan düşsün. (DUMAN, 2014, s. 279)
Ardanuç’ta Yağmur Duası
Sahan sahan un istar
Kepça kepça yağ istar
Harolar toli istar
Harmannar ağır istar
Ala gozlum Allah'tan yağmur istar
Veranın koç oğli toğsun
Vermiyanın kor topal kızi
O da bacadan düşsün
Kırılsın koli kıçi. (ŞENOL, 2015, s. 366)
Diyarbakır’da, yağmur duasında ise çocuklar tahtadan bir bebek yaparlar. Bunun adı ‘Çemçe Gelin’dir. Kapı kapı dolaşarak, şu tekerlemeyi söylerler:
Çemçe gelin ne ister,
Allah'tan yağmur ister,
Bir parça bulgur ister.” (DEĞER, 1999, s. 420)
Bingöl’de, “Mahalle veya köyden bir gurup toplanarak bunlardan biri erkek diğeri kadın kılığına girerek tüm mahalle veya köyü dolaşarak;
Çomça gelin nar ister, çomça gelin su ister.
Ver Allah’ım ver! Yağmur ile sel.
Koç koyun kurban, göbekli harman,
Yaz yağmuru yalancı gavur kızı dilenci.
Ver Allah’ım ver! Yağmur ile sel,
Koç koyun kurban, göbekli harman.” (KAHRAMAN, 2010, s. 50)
Azerbaycan’da yağmur duası:
Çömçe hatun ne ister
Allah’tan yağış ister
Koyunlara ot ister
Kuzulara süt ister
Me. Me. Me. (MAKAS, 1996, s. 95)
Horasan’da yağmur duası:
“Köse gelin, ne ister, Tanrı’dan yağış ister
Köse işi qessabdı, qar da yağsa hesabdı
Köse yazıq kasıbdı, çoḫ qerz onı basıbdı
Allah Allah yağış verginen, nezrim (adak) qebul edginen
Yağ yağışım seylgine, yağ yetimin bellegine
Yağ sağırın bağçasına, yağ qocanın deymesine.” (RAHİMİ, 2022, s. 883)
Benzer gelenek Türk dünyasında çok yaygındır. (BATUR, 2011, s. 33)
Azerbaycan’da “ğodu-ğodu: Eskiden ardı arkası kesilmeden yağmur yağdığında köy çocuklarının toplaşarak kapı kapı dolaşıp türkü söyleme merasimi” (s. 534) ve “bublik: Halka şeklinde çörek.” (ALTAYLI, 1994, s. 153)
Sonuç olarak, dildeki kelimeler ve bazı yer adları dışında bölge kültüründe Ermenice, Yunanca ve Kartvelice unsur yoktur.