8. TRABZONLULAR
TRABZONLULAR
Yunanistan’dan ve Bizans’tan Trabzon’a göçler olmuş mu?
Pontus nedir? Pontus ve Türkler
Yunanlı, Çaykara’nın ve Tonya’nın dağlarına gelip yerleşti mi? Yerleşir mi?
Bölgenin yerli halkları ne oldu?
Trabzon’da Türklerin konuştuğu yerel dil nasıl oluştu?
Köylü/ Pazar dili olan yerel dilin ortaya çıkışı
Yerel dilin içindeki Türkçe unsurlar
Türklerin konuştuğu yerel dilin bazı özellikleri
Yerel dilde Yunanca gün, ay ve mevsim adları bilinmez
Yunanca sayılar bilinmez
Yunanca “ohi” “hayır” sözcüğü yerel dilde yoktur
Köyler arasında ağız farklılıkları vardır
Trabzon’da horon adları, komutları ve kemençe
Trabzon’da ihtida hareketleri
Gümüşhane’de gizli Hıristiyanlık
Bölgede Hıristiyanlığa geri dönenler
SÜMELA VE RİZE ADLARININ ESRARI
Bölgede Budist izleri
Rize adının kökeni
Sümela’ya ilk adım
İpek Yolu ve Sümela adının kökeni
TRABZONLULAR
Bazı ilçelerinde farklı yerel bir dil konuşulduğu ve bu durumun çeşitli spekülasyonlara ftrsat verdiği için üzerine durulması gerekmektedir.
Yunanistan’dan veya Bizans’tan Trabzon’a göçler olmuş mu?
Yunanistan’dan veya Bizans’tan kadınların, çocukların, dede-ninelerin gemilere dolup, yaya yola çıkıp ve dağları veya denizleri aşarak Doğu Karadeniz Bölgesi’ne geldiklerine tarih şahit değildir.
Tarihte bütün göç hareketleri doğudan batıya doğru olmuştur. Batıdan doğuya ise ordular, tüccarlar ve papazlar gelmiştir.
Trabzon limanının İpek Yolu ticaretinin önemli bir ayağı olması, gemici-denizci Yunanlıları buraya çekmiştir. Bölgede Trabzon adının öne çıkmasının temel sebebi budur. İpek Yolu ticaretinin sonucudur ki Ortaçağda bile Avrupa’da bilinmeyen ve anayurdu Çin olan kültür bitkisi pirinç, M.Ö. Yunanca riz> Rize adı oluyor ve tarımı yapılıyordu. Keza Sümela manastırı gibi kaya mabetleri de İpek Yolu ile bölgeye gelen kültür ürünleridir. Altaylardan ve Orta Asya’dan bölgeye taşınan Budist ve Şamanist kökenli ilginç yer adları da bu durumu pekiştirmektedir.
İki bin yıl önce emperyalizmin temelinin atan Yunanlılar, işgal ettiği yerde ordusu güvenliği sağlar, tüccarlar bölgenin içini boşaltır (ekonomik zenginlikleri), papazlar da halkı önce Hıristiyan eder ve İncil dili Yunancayı kabul ettirir. Böylece yerli halkları medeniyet-barbarlık adına kimlik ve kültürlerini eriterek bir daha geri dönmemek üzere tarihin çöplüğüne atarlardı.
“Bölgede Helenleşme, İncili Şerif dininin gelişiyle aynı zamanda gerçekleşir.” (ANDREADIS, 1999, s. 18)
Trabzon’da mübadele ile giden Rum dediğimiz halk, dil ile din değiştirmiş ve kesinlikle Yunanlı olmayan yerli kadim halklardır. Aralarında Hıristiyan Türkler de vardı. Bu asimileden kendini kurtarabilen tek toplum Lazlardır. Nüfuslarının fazlalığı ve Hıristiyan olmalarına rağmen Yunanlılara ile Kartvelilere mesafeli duruşları sayesinde günümüze gelebilmişlerdir.
Pontus nedir?
Pontus, bir ırkın adı değil, içinde değişik milliyetlerin ve inançların yaşadığı coğrafyanın adıdır.
“Tarihte ilk defa Pont (deniz) kralı unvanını alan hükümdar, Sahte Smerdis'i imha eden Yedi Fars'ın torunlarından birisidir. Bunun adı, Mithridate idi ve bir krallığın kurucusu sıfatıyla Ctistes unvanını aldı.” (TEXIER, 2002, s. 152)
Antik çağda “Pontus kralları Pers ırkına mensuptu.” (KARAGÖZ, 2012, s. 16)
“I. yüzyılın ikinci yarısında yaşadığı düşünülen Pliny, Giresun’dan doğuya doğru gidildikçe Asyalı kabilelerin çok geniş bir nüfus ile yaşadığını söyler.” (TELLİOĞLU, 2004, s. 44)
“Pontus’un nüfusu Asya kökenliydi. Yunanlı kolonistler yalnızca kıyı kentlere yerleşmiş bulunuyorlardı.” (NAKRACAS, 2003, s. 33)
“Pont ve Kapadokya krallıklarının dini merkezleri, Küçük Asya'da, henüz bir tek Yunanlının görünmediği bir zamanda bile vardı. (TEXIER, 2002, s. 161)
Yunanlı tarihçi, “Antik çağda bu kaza (Trabzon) bölgesi sakinlerinin soy yapısıyla ilgili olarak tarihi kaynaklar Trabzon surları dışında Yunanlı bulunmadığını kaydetmektedir (s. 196). Pontus’un nüfusu Asya kökenliydi. Yunanlı kolonistler yalnızca kıyı kentlere yerleşmiş bulunuyorlardı (s. 33). Pontus (bölge) barbarlarca (Hıristiyan olmayan halklar) Yunan dilini benimsemesi, onların ancak Hıristiyanlaşmaları sayesinde gerçekleşti. Prokpios, İ.S. 6. yüzyıla dek Trabzon kilisesinin etkisinin dar surların içinde kaldığını, belirtmektedir (s. 198). Prokopios, 6. yy.da Trabzon’un az uzağındaki Pontuslular (bölge adı) bile Hıristiyanlaşmayıp barbar kaldıklarını yazmaktadır (s. 189). Prokopios, 6. yüzyılda bile Maçkalıların hala putperest olduklarını bize bildirmektedir.” (NAKRACAS, 2003, s. 204)
“Trabzon’un dağlık, yayla bölgelerinde yaşayan yerlilerin İsa’dan birkaç yüzyıl sonra, yalnız kıyılarda, tek tük kimselerin Hıristiyanlığı benimsemesi, yanlış olarak bütün yöre insanlarının Rum-Yunan olduğu kanısını uyandırmıştır. Oysa ilkçağda bile, Karadeniz’in dağlık bölgelerine ayak basmış (asker ve gezgin hariç) bir Atinalı gösterme olanağı yok gibidir.” (EYUBOĞLU, 2004, s. 21)
“Trabzon imparatorları ve onların tarihçileri, kendileri için Grek adını hiçbir zaman kullanmadılar (s. 33). XIX. yüzyılda meydana gelen siyası gelişmelerle birlikte Trabzon imparatorluğunun Grekliği vurgulanmaya başlandı.” (BİLGE, 2015, s. 33)
“J. Decourdemanche: Trabzon’un yerlileri (geçmişte) din ve dil konusunda birbiriyle kaynaşmış pek çok ırktan oluşur.” (MEEKER, 2005, s. 118)
“Ksenofon’da sıralanan bölge halklarının Kafkas kökenli olduklarına kuşku yoktur.” (KARAGÖZ, 2012, s. 34)
“Prokopios: 6. yüzyıla dek Trabzon kilisesinin etkisinin kentin dar sınırları içine kaldığını ve kıyı bölgesinde Sürmene’ye dek uzandığını yazmaktadır. Aynı yazara göre Güneyde Trabzon’un dağlık iç bölgesinde ise Tçaniler vahşi, barbar ve özerk olmaya devam etmişlerdir. Bölge Hıristiyanlaşmış, Romalılaşmış ve daha sonra Bizanslaşmış bu Tçanilerden gelmektedirler son iki yüzyıl içinde Rumlaşmış Maçka Pontusluları.” (NAKRACAS, 2003, s. 198)
“M.Ö. 400 yılında Yunanlı Ksenefon’un tespitlerine göre Doğu Karadeniz bölgesinin halkları; Makrolar, İskitler, Mosinekler, Tibarenler, Driller ve Kolhlar’dı. Yerli halkların Yunanlılıkla ilgileri yoktu. Yunancayı bilmiyor, kendi dilleriyle konuşuyorlardı. Dilleri gibi, anlayış ve yaşayışları da Yunanlılardan başkaydı (s. 41). Yunanlılar da dahil hiç kimse Doğu Karadeniz bölgesinin yerli halkları arasında Yunanlıları göstermemiştir.” (GOLOĞLU, 1973, s. 80)
“Trabzon dahil bölgeye ilk gelen yabancı Pelasgos olarak adlandırılıyor (s. 7). Sonra, Pelask Trabzon’u ortadan kalktı ve onun yerine Helen Trabzon’u geçti.” (FALLMERAYER, 2011, s. 11)
“Alexander Fol: Yunanistan’da artan nüfus, ucuz köle çalıştırılması, ucuz hammadde ve köle ihtiyacı, üretim fazlasını satacak dış pazarlar bulma ihtiyacı Yunanlıları bölgede koloni kurulmaya sevk etmiştir.” (TELLİOĞLU, 2004, s. 40)
“Ta eski zamanlardan beri, Yunanlılarla takımadalarda yaşayan barbarların başlıca geçim kaynakları korsanlık olmuştur. Dağınık kasabalardan oluşan kentlere ani baskınlar düzenleyip, yağma ediyorlar, başlıca geçimlerini yağmayla sağlıyorlardı. Bu, hor görülmek şöyle dursun, övünülesi bir şeydi.” (LA GORCE, 1986, s. 22)
Pontus ve Türkler
Yunanlı Foti- Stefo: “Pontus esasen Türk’tür; II. Mehmet (Fatih) bir Yunan yurdunu fethetmemiş, esasında bir Türk yurdunu geri almıştır.” (BENLİSOY, 2015, s. 277)
“Hunların Pontus ve Cappadocia’yı istila ettikleri zaman.” (RAMSAY, 1960, s. 353)
“Trabzon yöresinde Osmanlılardan çok önce Türk yerleşimi olmuştur.” (EYUBOĞLU, 2004, s. 33)
“MS. 6. yy. 14. yy. kadar otokton (yerli) halk tabakası üzerine devamlı başka halk tabakalarının yerleştirildiğini ve bu yerleştirilenlerin çoğunun Hıristiyanlaştırılmış Türklerin oluşturduğunu göz önüne aldığımızda 1923 deki mübadele de Yunanistan’a gönderilenlerin etnik ya da milli bir ayrılıktan değil yalnız Hıristiyanlıkları yüzünden gönderilmişlerdir.” (KARAGÖZ, 2003, s. 19)
Lebeau, “Pontus’un asıl ahalisi burayı çok eskiden beri vatanları yapmış olan Turanlılardır.” (GOLOĞLU, 1973, s. 78)
“Hazar ve Alanlar’a yakın, dört Türk kavmi bulunmaktadır. Bunların bazılarının arazisi Pontus’a kadar gelir.” (KURAT, 1972, s. 118)
“Bizans, daha 4. yüzyıldan başlayarak Türklerin fasılasız olarak temas ve mücadelelerde bulunduğu en büyük, en uzun ömürlü bir devlet olduktan başka, daha başlangıçtan son anlara kadar, Türklerle yakın temasları sebebiyle onlar hakkında en fazla ve belki de en doğru malumat veren zengin kaynaklara sahiptir.” (BAŞTAV, 1989, s. XIV)
“530 senesinde Bizans imparatorunun Bulgar Türklerini Trabzon havalisi ile Çoruh ve Yukarı Fırat bölgelerine yerleştirdi.” (KEÇİŞ, 2013, s. 5)
“530 yılında Bizanslar tarafından bozguna uğratılan Bulgar Türklerinin bir bölümü Trabzon havalisine yerleştirilmiştir.” (BOSTAN, 2002, s. 2)
“Bulgar Türklerinin M. S. 6. yüzyılda Maçka bölgesine yerleştirildikleri kesindir.” (KARAGÖZ, 2012, s. 57)
“Yerasimos: Pontus’un tarihi uzun vadede, farklı etnik kökenlerden gelen, Büyük İskender’in imparatorluğu döneminden Komnenoslar imparatorluğuna kadar gelen dönemde Hıristiyanlaşan ve büyük ölçüde Helenleşen, daha sonra Osmanlıların yönetimi altında İslamiyet’i benimseyen ve büyük ölçüde Türkleşen ve 19. yüzyılda ulusal ideolojinin etkisiyle dini bölünmeleri etnik bölünmelere dönüştüren halkların tarihidir.” (Toplum ve Bilim, 43/ 44 güz, 1988-89, s. 68)
Yunanlı yazar, “Maçka'nın Ortodoks Hıristiyanları tarafından Büyük Millet Meclisi ile Dahiliye, Adliye ve Hariciye Nezaretlerine gönderilmiş olduğu iddia edilen bir telgrafı yayımlamıştı. Telgraf, Anadolu’da bir Yunan ulusu (Rum Elenik) olmadığını, bölge Hıristiyanlarının Patrikhane’yi kabul etmeyen Türk Ortodoks Rumları (Türk Rumları) olduğunu belirtiyordu.” (BENLİSOY, 2015, s. 45)
“Artamir (Altemur) Pontus kralı David’in kuzeni ve baş nazırıdır.” (MİLLER, 2007, s. 61)
“Sanahit ve Kamahinlerden oluşan saray ayanları (Trabzon devleti) arasında Georgi Turkopol (Türkoğlu) adlı şahıs da bulunmaktadır.” (USPENSKI, 2003, s. 160)
“Yunanlılar Bafralıları “Turkofono” yani Türkçe konuşanlar olarak tarif ediyor.” (ASAN, 2000, s. XXXIV)
“Hammer, Selçuklu Sultanı İzzüddin’in evlâdından biriyle, hassa askerlerinden Kostantiniyye’de kalmış olan bin kişi imparatorun dinini kabul etmiş, Turkopoller (Hıristiyan Türkler) fırkasına kaydolmuşlardır.” (BAYLAN, 2001, s. 35)
“Selahaddin ile savaşan Haçlı ordusu içinde Turkopol adında atlı süvariler vardı.” (TYRENNIS, 2019, s. 292)
“Köse Mihal Bey Hıristiyan Türklerinden idi ve Osman Gazi ile çok sıkı dostlukları vardı. O yüzden Osman Gazi onu Müslüman etti. Evrenos Beyde Hıristiyan Türklerdendir.” (BAYLAN, 2001, s. 29)
“Doğu Karadeniz halkı, Bulgar Türkleri ile Kuman Türklerinden geliyor (s. 26). Ermeni cemaatinde Türkçe konuşan Hıristiyanlar vardır (s. 28). 500-600’lü yıllarda Bulgar Türkleri, Peçenekler, Kuman/ Kıpçak, Avar, Uz Türkleri, Bizans tarafından Anadolu’ya yerleştirilmişlerdi. Hıristiyan Türk idiler ve Türkçe konuşuyorlardı.” (ERÖZ, 1983, s. X)
“Kumanların büyük gelir kaynaklarından biri de Suğdak limanı Karadeniz-Trabzon arasındaki işlek ticaret yolundan sağladıkları vergi ve gümrük resimleri idi.” (KÜRENOV, 1997, s. 315)
“XIII. yüzyılda ticaret merkezi olan Suğdak bir Kıpçak şehridir.” (YAKUBOVSKİY, 1976, s. 11)
“Rum demek etnik bir birliği değil, dini bir birliği ifade eder. Rum cemaatinin içerisinde her türlü etnik gruplar olduğu gibi bir hayli de Hıristiyan Türk vardı.” (KARAGÖZ, 2006, s. 29)
Trabzon fethedilmeden önce en büyük Hıristiyan mahallesinin adı Meydan’dı. (LOWRY, 2005, s. 39)
“Maçka’da Vazelon Manastırında bulunan kilise kayıtlarındaki isimlerin % 52.7 si muhtemelen Rum menşeli değildir (s. 112), Vazelon defterlerinde geçen Kuman ve Hazar isimleri kuzeyden, muhtemelen Kırım, ya da Deşt-i Kıpçak bölgesinden yeni gelenlere aitti.” (SHUKUROV, 1999, s. 115)
Yer adları, Shukurov’u haklı çıkarmaktadır. Bölgede Hazar ve Kuman/ Kıpçak Türklerinin varlığını ispatlayan yer adları oldukça fazladır.
“1515 yılı kayıtlarında Sürmene nahiyesinde 36 hane Kuman (Kıpçak) ve Kumanit’e (zimmi) ait hane yer almaktadır. Yine aynı yılda Görele’de 6 hane gayr-i Müslim Kuman’ın bulunduğu görülmektedir.” (BOSTAN, 2002, s. 339)
Zavera köyünden olan G. Zerzelidis, Yukarı Maçka köylerinde birçok Türk aile adlarını makalesinde belirtmiştir. (KARAGÖZ, 2003, s. 139-142)
“Türk kökenli halkların dağlık iç kesimlere ulaştıktan hemen sonra kıyıdaki vadilere inmelerinin 11. yüzyıl gibi erken bir döneme rastladığı neredeyse kesindir. Bu erken yerleşimciler muhtemelen yerli halkın dilini ve dinini benimsemiş, bunları ancak yüzyıllar sonra geri kazanabilmişlerdir.” (MEEKER, s. 100)
“Kayıtlara Göre Özdil” kitabımızda Ermeni mahallesinde ondokuz hane Çepni, Torlak, Toraman gibi Türk boy ve oymaklarından oluşuyordu. “Çepnioğlu Arakil veledi Ohens” gibi. Bunlar Şaman inançlıydı çünkü Müslüman olmuş olsalardı Hıristiyanlığı benimsemeleri imkânsızdı ve fetihten çok önce bölgeye geldikleri kesindir.
“Müslüman Türklerin gaza inancı Müslüman olmayan her toplumu kâfir sayması ve bunlar üzerine akın, sefer yapmayı kutsal kabul etmesi, Müslüman olmayan Türklerin Türklük aleminden uzaklaşmasına ve benliklerini daha çabuk yitirmesine neden olmuştur.”
Yunanlı, Çaykara’nın ve Tonya’nın dağlarına gelip yerleşti mi? Yerleşir mi?
Batılılar, farklı kıtaları ve yüzlerce adayı işgal etmeyi kendileri için doğal hakları imiş gibi görürler. İstediği yerde katliamlar yapar. (Amerika kıtasında büyük boyutta olmuştur) İşgalciyi İskender’i Büyük ya da Kahraman unvanlarıyla taçlandırırlar. Türkler işgale kalkışırsa barbarlıkla suçlanır. Batılıların geleneksel ikiyüzlülüğü veya yüzsüzlüklerinden biri de budur.
Zamanına göre ileri derecede şehirleşmiş, en yüksek kültür düzeyine ulaşmış ve antik çağdaki medeniyetiyle altın dönemini yaşamış Yunanlılar (antik-altın çağ İsa ile birlikte karanlığa gömülür), ekonomik sebeplerle (İpek Yolu gibi) Trabzon’a da gelmişler. Geliş sebepleri yeni yurt edinme değil ticari çıkarlarının gereği idi.
Bölgeye gelen Yunanlının,
√ Stratejik önemden yoksun,
√ Ticaret merkezinden uzak,
√ Şehir kültüründen nasibini almamış,
√ Eğitimin girmediği,
√ Paranın dönmediği,
√ Gemilerin varamadığı,
√ Yolun ulaşmadığı,
√ Güvenliğin bulunmadığı,
√ Maden yatağından mahrum,
√ Sarp arazinin ve kıt tarımın yer aldığı,
√ Yaşantının yokluk ve işkenceye dönüştüğü…
Kısaca her türlü olumsuzluğun toplandığı Çaykara’nın veya Tonya’nın dağlarına gelip yerleşmesi asla düşünülemez.
80 yıl önce fakirlik yüzünden kimi insanların kışın çıplak ayakla dolaşmak zorunda kalındığı coğrafyanın cazip yönü nedir ki? Sırtı elbise görmemiş, karnı çorbadan doymamış, ağırlığından fazla yükün sırtta taşındığı yere İstanbul’u terk ederek yerleşilir mi?
Günümüzde bu hal, Paris’in Champs-Elysees (Şanzelize) caddesinde yaşayan aristokrat bir ailenin, daha iyi geçim nedeniyle Çaykara’nın Yente köyüne gönüllü yerleşmesi gibidir. Gerçekleşme ihtimali binde sıfırdır.
“Sanıldığının ve kaçınıldığının aksine, yörede Yunan unsurunun bulunmadığı, ancak, yörenin asırlar boyu Hellenizim kültürü altında kaldığı ve büyük ölçüde dili, kültürü ve dini ile Hellenleşmenin bir gerçek olduğu bilinir.” (KARAGÖZ, 2004, s. 263)
Bölgede Hıristiyan nüfusunu oluşturan yerli halklar ile Lazlar ve Türklerdir. Yunan unsuru ise çok azdı ve yönetici kesimi oluşturmuştu. Askerler de geçici görevle geliyorlardı ve evlerine dönüyorlardı.
Bölgenin yerli halkları ne oldu?
Doğu Karadeniz bölgesinde adları tarihe geçmiş Makronlar, Kolkhlar, Driller, Massynoikler, Khalybler, Tibarenler, Byzerler, Bechiresler, Heptakometler gibi yerli halklar yaşıyordu. Bu halklar ne oldu? Yunanlıların bölgeye gelmesiyle birlikte önce Hıristiyan, sonra da Rum dediğimiz halkı oluşturdular. Bölgeden mübadele ile gidenler bu halkların torunlarıdır.
“Tarihin hiç bir çağında Doğu Karadeniz bölgesine bir Yunan göçü olmamıştır. Ancak; dünyanın o gün için bilinen her yanına giderek sömürülecek yer arayan tüccar Yunanlılardan bazıları da Doğu Karadeniz kıyılarına gelmiş ve buradaki güçlü ve dayanıklı kalelere sığınarak uzun yıllar bölgenin zenginliklerini sömürmüşlerdir (s. XVII). Yunanlılar göç isteği ile yerleşmeye gelmiyorlardı. Sadece buranın zenginliklerinden yararlanmak hevesinde idiler.” (GOLOĞLU, 1973, s. 26)
Osmanlı, 300-400 yıl bulunduğu ülkelerde Türkçeyi hiçbir halka öğretememişken ve hatta gittikleri yerlerde yerli halkın dilini ana dil edinerek kimliğini yitirirken; Amerik’da, Afrika’da, Asya’da, Avusturalya’da ve yüzlerce adalardaki yerli halklar İngilizce, Fransızca, Portekizce, İspanyolca konuşmaktadır.
“Papazların ‘İncil’in dili dışında bir dille konuşulan her kelime cehenneme gitmek için işlenen bir günah olarak hesaplanacaktır’ telkinleriyle kendi dillerinin unutmaya (yerli halk) ve kilisenin dili olan Yunancayı konuşmaya zorlanmışlardır.” (BİLGİN, 2002, s. 57)
Bizde de mollalar Arapçayı kutsuyordu ve halkı anlamadığı dille uyutmak ve uyuşturmak çok kolay oluyordu.
“Bölgede Helenleşme, İncili Şerif dininin gelişiyle aynı zamanda gerçekleşir.” (ANDREADIS, 1999, s. 18)
“Kirtatas, Pontus’ta İncil’in öğretiminde Yunancadan başka dil kullanılmadığını belirtir.” (NAKRACAS, 2003, s. 189)
“Grekçenin eğitim-öğretim dili olarak kurumlaşması, yazısı bulunmayan yerli dillerin unutulmasına yol açmıştır.” (EYUBOĞLU, 2004, s. 31)
Yunanlı tarihçi, “Antik çağda bu kaza (Trabzon) bölgesi sakinlerinin soy yapısıyla ilgili olarak, tarihi kaynaklar Trabzon surları dışında Yunanlı bulunmadığını kaydetmektedir (s. 196). Kesinlikle bilinen bir şey varsa, o da, Yunanlı kolonistlerin yalnızca kıyılardaki kent-kolonilere yerleştikleri zaman taşra nüfusu Asya kökenliydi.” (NAKRACAS, 2003, s. 188)
“Tarihçi Prokopios, İ. S. 6. yüzyıla dek Trabzon kilisesinin etkisinin kentin dar sınırları içine kaldığını ve kıyı bölgesinde Sürmene’ye dek uzandığını yazmaktadır. Aynı yazara göre Güneyde Trabzon’un dağlık iç bölgesinde ise Tçaniler vahşi, barbar ve özerk olmaya devam etmişlerdir. Bölge Hıristiyanlaşmış, Romalılaşmış ve daha sonra Bizanslaşmış bu Tçanilerden gelmektedirler son iki yüzyıl içinde Rumlaşmış Maçka Pontusluları.” (NAKRACAS, 2003, s. 198)
Faruk Sümer, “Bütün bu insanların hangi soydan geldiği meçhuldür. Yalnız onların hiç birinin Yunan asıllı olmadığı kesindir.” (Tirebolu Tarihi, 1992, s. 12)
TRABZON’DA TÜRKLERİN KONUŞTUĞU YEREL DİL NASIL OLUŞTU?
Bu toplum, Hıristiyanlarla bir arada yaşadığı dönemde Müslüman olmasaydı, baskın dilin etkisinde kalarak çok Türk boyunun akıbeti ve Özdil örneğinde yaşandığı gibi zaman içinde önce Hıristiyanlaşıp sonra Yunanlaşacak, Kartvelileşecek veya Ermenileşecekti. Bölgeye Müslüman olarak gelenler dilleri değişikliğe uğrasa da Türk kimliğini korumuş, Müslümanlık Yunanlaşmalarını veya Ermenileşmelerini önlemiştir.
Dilimizdeki Anadolu anlamındaki Rum sözcüğü Roma’dan gelir. Rumeli, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Rumi Takvim, Karamanlı Rum, Bacıyan-ı Rum gibi türevleri vardır.
Doğal akış içinde okur-yazar olmayan toplumların okur-yazar milletleri asimile ettiğinin örneği tarihte yoktur. Bunun sonucudur ki 2000 yıldan beri Yahudiler, dünyanın her tarafına savrulmuş ve zaman zaman bir ilde birkaç aile olmalarına rağmen okur-yazarlık ibadetlerinin parçası olduğu için kimliklerini kaybetmemiş ve inançlarını yitirmemişlerdir.
Günümüzde Güney Amerika’nın birçok yerli halkı İspanyolca, Portekizce konuşmaktadır. Keza Afrika’da 49 devletin resmi dili İngilizce veya Fransızcadır. Güney Amerikalılara, Afrikalılara Portekizsiniz, İngilizsiniz, Fransızsınız mı demeliyiz?
Misyoner örgütleri, dil farklılığından yola çıkarak Güneydoğu gibi Kuzeydoğu oluşturmanın yoğun gayreti içindeler. Tarihi birliktelik, kültürel beraberlik, sosyolojik bağlılık gibi konularda ortak nokta bulamayan bu güruh, ellerinde kala kala farklı dil üzerinden yeni bir kaos yaratma peşine düşmüşlerdir.
Okuma-yazma bilmeyen toplumlar karşı tarafı anlamak için en az üç nesilde (70-80 yılda) yeni dili oluştururken, bazı kültürel kodların değişimi yüzlerce yıllık bir süreci kapsıyordu.
Gumilev, “Okuma yazma bilmeyen halklar çok çabuk dil değiştirirler.”
“Bugünkü Çaykara ilçesi dâhilinde 1486, 1515 ve 1520 yıllarında 5’er kişi bir Müslüman topluluğu yaşamaktaydı.” (BOSTAN, 2012, s. 73)
“991’de (1583) yüze yakın Hıristiyan evler arasında bulunan 5 Müslüman Türk ailesi (Holaysa-Of) uzun seneler dillerini muhafaza edebilmeleri mümkün olabilir mi? Sair köyler de aşağı yukarı böyledir.” (UMUR, 1951, s. 23)
İki toplum arasında din faktörü duvar olmuş, Müslüman olmaları Rumlaşmalarını engellemiş, kültürlerini ve kimliklerini günümüze kadar sürdüre gelmişlerdir.
Bölgede Hıristiyanların yoğun okullaşma oranlarına rağmen Müslümanlar arasından Yunanca okur-yazan bir kişi bile çıkmamış ve yazı dilleri olmamıştır. Kuran dahi Rumca İslami esere rastlanılmamıştır.
Köylü/ Pazar dili olan yerel dilin ortaya çıkışı
Hakim dilin etkisinde kalan bu Müslüman Türk toplumu Hopa Hemşinliler ve Zazalar gibi:
I. nesli, Türkçe (A),
II. nesil Türkçe-Rumca karışık bir dil (A-B),
III. nesli de içeriğinde bolca kökeni belirsiz sözcüklerin bulunduğu (C), kendilerine özgü yöre dilini oluşturmuştur.
Bu nedenle bu dilin içeriğinde felsefi, bilimsel, idari, sanatsal, akademik, tarihsel, matematiksel, askeri deyimler ve kelimeler yoktur.
Farklı zamanda farklı yerlerden gelen Türk kollarının her biri bu dili kendilerine göre algıladıkları için küçük bir coğrafi parça içerisinde bile ilçeden ilçeye ve hatta köyden köye konuşulan dilde farklılık vardır. Yazı dili olmadığı için farklılıklar devam ede gelmiştir. Yunanlılar bu dili konuşamaz ve anlamaz, bu dili konuşan Türkler de Yunancayı anlamaz. Hâlbuki Yunanca 2000 yıl öncesinden beri bu coğrafyada vardı. Aynı durum Hopa/ Hemşin Türkleri ile Türkmen kökenli Zazalarda da yaşamıştır.
Yerel dili konuşan bu toplum, dilini değiştirmesine rağmen tarihte kendini hep Müslüman Türk bilmiş ve Rum kelimesini hakaret olarak algılamıştı.
Yerel dilin içindeki Türkçe unsurlar
“Pontus yöresine özgü bir lehçe vardır ki bazılarının sandığı gibi bunun Grek lehçesi olmayıp yöreye ait bir lehçe olduğunu bizzat Grek kaynaklarından öğreniyoruz (s. 14). Symeoniolis, Pontus Rumcası eski İonya diline yakın, Türkçenin etkisindedir.” (KARAGÖZ, 2003, s. 16)
“Defner: Ofluların konuştuğu Rumcanın Pontus lehçesinin, vadiye özgü bir dil olduğu bellidir.” (MEEKER, 2005, s. 173)
“Brendemoen: Of kazasında, Anadolu’nun diğer bölümlerinde kaybolmuş olan Eski Türkçe kullanımları ortaya çıkarmıştır. Aynı arkaik Türkçe kullanımlara, Rumca konuşan Müslümanların yaygın olduğu bir başka bölge olan Tonya’da da rastlandığını” (MEEKER, 2005, s. 173) belirtir.
“Bryer: Tonya bölgesinde Rumca konuşanların yöre halkının Türk ya da Çepni Türkmen’i olabileceğini, Rumca’yı, sıkça yapıldığı şekilde, kıyıdaki prestijli dil olduğu için (ticaret) benimsediklerini belirtmektedir.” (TELLİOĞLU, 2004, s. 50)
Maçkalı bir Rum’un İstanbullu Rum astsubayla askerlik sırasında karşılaşınca, “Ne o beni anladı, ne de ben onun bana ne dediğini anladım.” (ANDREADIS, 1998, s. 95) İki dil, bu derece birbirine yabancıdır.
Yunanlı “Lazaridis: Kapıköy’de (Maçka) on Türk hanesi vardı. Bunlar da Rumca konuşuyordu.” (KARAGÖZ, 2012, s. 100)
Yunanlı bile Rumca etkisinde farklı dil konuşan Türklerin varlığını kabul ederken, dil farklılığını öne sürerek yeri-göğü Ermenileştirmeyi ve Yunanlaştırmayı kendine vazife edinmiş fosil kafalı beslemelere ne demeli?
Türklerin konuştuğu yerel/ özel dilin bazı özellikleri
Baskın dil Rumcanın etkisinde kalan Türklerin bu dilden etkilenmeleri çok normaldir. Yeni karşılaştıkları ve günlük ihtiyaçları ihtiva eden bitki, böcek, araç-gereç adlarını bölgede konuşulan Rumcadan almışlardır.
“Maçka ağzında 727 sözcükle Türkçe sonra 549 kökeni bilinmeyen sözcükler için akla yerli kabilelerin gelmesi olağan olsa gerek. 360 sözcükle Yunanca üçüncü sıradadır.” (EMİROĞLU, 1989, s. 18)
Yunanca, dünya literatürüne hayli kelime vermiştir. Küçük bir coğrafi parça içinde Hıristiyanların ileri eğitimine ve yüzyıllar boyunca birlikteliğe rağmen Müslüman Türklerin konuştuğu Yerel dilde sanatsal, idari, askeri, felsefi, edebi, teknolojik, dini, fenni Yunanca kelimeler yoktur.
“1630’da Trabzon’un Kemerkaya mahallesinde kurulan Rum okulunda zaman içinde tarih, coğrafya, kimya, matematik, fizik, Yunanca, Latince, Türkçe, Fransızca, Almanca ve Rusça öğretiliyordu.” (TRUS, c. 1. s. 417)
1870 tarihli salnameye göre Trabzon Sancağında 63 Rum mektebi bulunurken; 1880’li yıllarda Osmanlının Trabzon’da 3 muallimli 1 rüştiye mektebi vardı. Rüştiyeler ilköğretimin ikinci kademesi, İdadi Mektepleri ise orta öğretim düzeyine eşittir.
Yunanca eğitim-öğretim bölgede çok yaygın olmasına rağmen Müslümanlardan Yunanca okuyup yazan bir kişinin varlığı ne tarihe geçmiştir, ne bir eseri görülmüştür ve ne de adı duyulmuştur.
Yerel dilde Yunanca gün, ay ve mevsim adları bilinmez
“Palkanov: İnsanlar her şeyi değiştirebilir, takvimlerini ise çok zor değiştirirler.” (ALTINKAYNAK, 2006, sayı 4 s. 25)
Osmanlı Arapça ay adlarını kullanmıştır. Yunanca aylar, “Yanuarios, Fevrolaos, Matris, Aprilis, Mais, Yunios, Yulios, Avgustos, Triyitis, Oktovaios, Noemvios, Dekemvrios.”
Yerel dilde aylar, “Kalandar, Küçük ay/ kunduro, Mart, April, Mayıs, Kirez, Çuruk, Ağustos, İstavrit, Koçayı, Üzümayı, Sığırkoyan.” (ASAN, 2000, s. 181)
Yunanca ile ortak olan mart, abril, mayıs, ağustos ay adları Latince kökenlidir ve dünyadaki dillerin hemen hepsinde aynıdır. Hiç Türkçe bilmeyen Tonyalı nine, küçük, kiraz, çürük, koç, üzüm, sığırkoyan Türkçe ay adlarını geldiği yerden getirdiği kesindir. Dillerindeki gün ve mevsim adları da Yunanca değildir.
Yunanca sayılar bilinmez
Yunanlıların dünyevi-uhrevi ileri eğitme rağmen günlük hayatta en çok kullanılan Rumca sayıların yerel dili konuşan Müslüman Türkler bilmez.
Günümüzde Çuvaşça ile İstanbul Türkçesi birbirine çok yabancıdır ama sayı dili çok yakındır. Aradan 1400 yıl geçmesine ve 8000 km. uzaklığa rağmen Orhun Yazıtlarındaki sayılar günümüz Türkçesiyle aynıdır. Aylar gibi sayılar da kolay değişmez.
60–70 sene öncesi Rumcadan başka dil bilmeyen Çaykara’nın dağındaki bir dede veya nine, Yunanca sayıları dört veya beşe kadar bilirdi. Gariptir, sonrası sayılar Türkçedir.
Yunanca ‘ohi’ ‘hayır’ sözcüğü yerel dilde yoktur
Ticaret dilinin baskısına, ileri eğitim düzeyine ve papazların azmine rağmen günlük yaşantıda en çok kullanılan sayılar gibi, Yunanca “ohi (hayır)” sözcüğü de bölgede yerel dile girememiştir.
Köyler arasında ağız farklılıkları
“Bazı köylerde konuşulan bazı Yunanca kelimelerin manasını diğer köy anlamaz. Bazı kelimeler de vardır ki, köyler arasında ayrı ayrı manalara delalet eder.” (UMUR, 1949, s. 13)
Konuşulan dil sonradan oluştuğu için ilçeler ve hatta yakın köyler arasında bile büyük oranda ağız farklılıkları vardır. Nedeni, değişik zamanlarda, çeşitli yerlerden ve farklı boylardan bölgeye gelen Türkler, karşılaştığı dili kendilerine göre algılamalarıdır. Kadim bir dil olmadığı ve sonradan oluştuğu için farklılıklar derin boyuttadır.
“Maçka içinde bile mısır koçanın yapraklarına humi, logofla, puça, fuça; mısır koçanının içine hodoş, kutul, kutra, sukra, zugura, puşa, kozak gibi adlar verilmektedir. Maçka dışına çıkıldığında adlar daha da çeşitlenmektedir.” (EMİROĞLU, 1989, s. 6, 20) Bu adların biri Rumca ise diğerlerinin kökeni nedir?
“Küçük bir ilçe olmasına karşın Tonya'nın köyleri arasında bile konuşma ayrılıkları vardır.” (KALYONCU, 2001, s. 85)
Yakın köyler arası ağız farklılıklarına örnek:
Yeşilyurt (Haçevera) Köyü Sevimli (Kongol) köyü.
Istiva………kayan
karadahti….. Kepek
hevenk……. Dal
tavli……….. Oksek
humi………. Fuça
kebiz……….Gabiz
sukra……….Zugura
“Cumhuriyet öncesi dönemde Karadeniz bölgesinde yaşayan Rumlar Yunanistan’a göç etmeden önce Rumca ile birbirlerini anlamadıklarını, aynı şehirde yaşayan Rumların dahi Rumcalarının çok farklı olduğu belirtilmektedir.” (Türk Kültürü Dergisi, c. 25, s. 369)
Trabzon’da horon adları, komutları ve kemençe
Yunanistan’da horon oynanıp, kemençe çalınıyor diye Yunanlılara yaranma ve onlardan nemalanma adına harekete geçen devşirilmiş beslemeler, kemençe ile horunu da Yunanlılara mal etme atağına kalkmışlardır.
Yunanistan’da görülen kemençe-horonlar mübadele ile bölgeden gidenlerin kendi aralarında yaşattığı gelenektir. Lokaldir. Yunanlıların geçmişinde horon, kemençe yoktur. Selanikli, Atinalı, Patraslı, Giritli, Adanalı, İzmirli, İstanbullu Rumlar kemençeyi tanımaz ve horonu bilmez. Bölgenin zıpkası ile Yunanlıların kelebek eteği örtüşmez.
“Maçka’daki horonlar: Sıksara, ağırlama, bıçak oyunu, dirvana, gız horonu, düz horon ve sallama çeşitleri vardır.” (EMİROĞLU, 1989, s. 127)
Çaykara’da horonlar: Düzhoron, atlama, sallama, sıksaray, iki ayaklı atlama, saray. (YİĞİT, 1981, s. 128) Hoşbilezik, Körçek, Temirağa…
“Sürmene’de horonlar: Atlama, sıksara, bıçak oyunu, kız horonu, sallama, sürtme, tepeler’dir.” (ÇOLAK, 2007, s. ii)
“Dernekpazarı’nda horonlar: Düz horon, atlama, sallama, yan demirağa, hoş bilezik, sık sarra, yaşil kurbağalar, candarmanun alayları, lalay, görçek.” (DÜZENLİ, 2012, s. 223)
Türkçe bilmeyen bu insanlar horonlarını bu adlarla adlandırmıştı. Yunanca horon adı bölgede tespit edilememiştir.
Kemençe ile tulumu oluşturan parçalar ve horon komutları Türkçedir. Çaykara’nın kavalı, karşı-beri türküleri vazgeçilmezlerdir. Yayla-yol havaları bölgeye özeldir. Bunların hiçbirisi Yunan kültüründe yer almaz.
Bölgedeki yemek, doğum-ölüm, düğün, halk inançları, bayramlar, şenlikler, diğer sosyal adet ve gelenekler Türk dünyasının bir parçası olup Yunan kültürüyle bağdaşmaz.
Yerel dil içinde Hıristiyanlık izlerinin bulunmaması bu toplumun Yunanlılıkla bağının bulunmadığının diğer ispatıdır.
“Kimi göçebe Türkmenler yerleşik hale geldiler ve Hıristiyan oldular. Kimi de Rumca, Ermenice, Kürtçe ya da Gürcüce konuşmaya başladılar.” (KING, 2015, s. 110)
TRABZON’DA İHTİDA HAREKETLERİ
“Pierre Loti: Trabzon’dan Erzurum’a kadar yollar, kasabalar manastırlarla, kiliselerle doludur. Ermeni okulları, kiliseleri, Rusya’dakilerden bir kat daha serbesttir.” (GÜLER, 2007, s. 144)
Seyyah Erzurum’dan geçerken: “Dini vecibelerini serbestçe ifa eden pek çok Ermeni ailesi bulunmaktadır.” (TAVERNIER, 1980, s. 29)
“Doğu Karadeniz Bölgesi yörenin fethine kadar Hıristiyan idiler. Bu Hıristiyanlar çoğunlukla Türklerdi.” (KARAGÖZ, 2012, s. 92)
“İki yazım arasındaki otuzyedi yıllık dönemde Müslüman nüfusu 1486’da 1.290'dan 1523'te % 22. 10 eksilmesiyle 1.005'e düşmüştür (s. 64). Trabzon'da sultanın (Fatih) emriyle zorla iskâna tabi tutulan Müslümanlar toplumu genel başlığı altında ilk olarak şehrin daimi Müslüman sakinlerinin listesi vardır. (s. 27). 1553 yılında şehrin Müslüman nüfusu yirmiiki mahalle ve bir cemaatte 570 haneden oluşup yekûn 2850 kişiydi. 1523 yıllarında ise dokuz mahalle ve bir cemaatte 201 hanede 1.005 kişi yaşamaktaydı. Diğer bir deyişle otuz yıllık kısa bir süre içinde şehrin Müslüman nüfusu % 183.58'lik bir artış göstermiştir. Bu artışı aile olarak göstermek gerekirse 359 yeni Müslüman hanesinin eklendiğini söyleyebiliriz. İki Tahrir Defteri arasındaki dönemde şehre 268 yeni Müslüman ailesinin göç ettiğini belirtmek bu artışı kısmen açıklamaktadır.” (LOWRY, 2005, s. 97)
“Torul kazasında 1486 yılında Hıristiyan 210 hane ve 1515 yılında 1228 hane iken, 1583 yılında Hıristiyan hane sayısı 3592 ye yükselmiştir.” (BOSTAN, 2002, s. 236)
“1523’lü yıllarda Trabzon’un Hıristiyan mahallelerde zaviyeler açılması ve dervişlerin faaliyetleri sonucunda özellikle Abdullah adından yola çıkarak tahminlerine göre 1553 yılında mühtedilerin (Müslümanlığa geçenler) çok olmuştur.” (LOWRY, 2005, s. 161)
“Osman Turan, baba adı Abdullah olarak kaydedilen bir kısmının ana-babası meçhul Müslüman çocuklarının olduğunu vurgulamaktadır.” (ÖKSÜZ, 2004, s. 211)
“1486-1583 yılları arasında (yaklaşık 100 yıl içinde) Trabzon şehrinde Müslümanlığı kabul edenlerin sayısı 8 erkek ve 2 kadın 10 kişiden ibarettir.” (BOSTAN, 2002, s. 320)
Sonrası 56 yıl içinde “Trabzon merkezde 4, Akçaabat’ta 4, Maçka’da 5 ve Vakfıkebir’de 1 toplam 14 ihtida olayı yaşanmıştır.” (SAYDAM, 2005, s. 69)
“Trabzon’da 1648-1656 yılları arasında toplam 40 ihtidanın olduğu ve bunların 8’ini köle ile cariyeler oluşturmuştur.” (İNAN, 1999, s. 252)
“Trabzon’da 1702-1703 döneminde 8 kayıt ve 1710-1742 yılları arasında 7 ihtida olayı mevcuttur.” (ASLAN, 2008, s. 8)
“1794-1850 yılları arasında Trabzon şer'iye mahkemesine başvurarak toplam 53 kişi ihtida etmiştir.” (SAYDAM, 2005, s. 22)
“Trabzon’da 1800-1850 yılları arasında altı ihtida kaydı vardır.” (AKBULUT, 2007, s. 45)
Görüldüğü üzere Trabzon’da din değiştirenlerin sayısı denizde bir damla misalidir. İhtida edenlerin arasında da Yunan kökenli olanları bulmak imkânsız gibidir.
Kromni’de (Kurum/ Santa- Gümüşhane) bir grup Rumca konuşan Müslümanların “Onların zorla Müslümanlaştırılmış Rumlar olup olmadığını anneannesine soran yazar, “fakat cevap olumsuzdur” der. Belli ki üzülmüş. Devamında “Hiç kimse, söz konusu olabilecek herhangi bir şiddetten asla bahsetmedi.” (ANDREADIS, 1999, s. 13)
Gümüşhane’de gizli Hıristiyanlık
Yasa, “Tek bir Osmanlı vatandaşlığı anlayışını getiriyor, böylelikle de gayrimüslim halklara tanına gelmiş hukuki özerklikler saf dışı bırakılıyordu. 1856 yılında ceza, ticaret ve medeni hukuk konularında gayrimüslim toplumlara tanınmış olan özerklik sona ermişti.” (RODRIGUE, 2011, s. 147)
Islahat fermanından sonra (1856) Müslim-Gayrimüslim farklılığı kaldırınca, bölgede (Gümüşhane/ Kurum), bazı kişilerin Müslüman görünüp gizli Hıristiyan olduğunu ve tekrar Hıristiyanlığa dönmek istediklerini konsolosluklara ilettiler.
“Yunanistan konsolosu dahil tüm konsoloslar etkilenerek kendilerine yardımcı olma sözü verdiler. Yalnızca İngiliz konsolosu Stevens’in düşünceleri farklıydı. Stevens, onların fırsatçı ve yalancı olduklarını ve hareketlerinin nedeninin askerlikten muaf kalmak olduğunu düşünüyordu. Çünkü sultanın madenleri kapatmasından sonra Müslüman Kromniler (Kurumlular) askere gitmek zorunda kalmışlardı.” (ANDREADIS, 1999, s. 74)
Geliri halifenin madenlerinde çalışan Müslim ve Gayrimüslimler askere gitmiyordu ve vergi vermiyordu.
“Von der Goltz Paşa'nın yazdığı gibi, bir zamanlar Avrupa, reayanın (halk) hukuki eşitliğinin göstergesi olarak Hıristiyanların orduya katılmasını isterken, bugün bunu gerçekleştirdi diye Türk yönetimini kınıyordu.” (TİMUR, 2007, s. 52)
“İrtidat edenlerin çoğunun (Müslümanlıktan Hıristiyanlığa dönen) bunu askerlikten kurtulma niyetiyle yapmalarıydı.” (TÜRKAN, 2012, s. 154)
Gizli din taşıyanlar (iki dümenli gemi) Kromni dışında bölgede vuku bulmamış ama besleme güruh, bu olayı efendilerine yaranmak ve menfaat sağlamak için Hemşin’de yaşanmış gibi filme konu etmişlerdir.
Kurum/ Kromni’de din değiştirenlerin tamamına yakınının akraba lakapları Beyoğlu, Kayaoğlu, Temiroğlu, Saraçoğlu, Çortan-asoğlu (ANDREADIS, 1998, s. 23) örnekleri, bölgenin her yerinde yaşandığı gibi Türk oymakları olup Hıristiyanlaşmış Türklerdi. Bu hal, Türklerin alışa gelmiş kara talihinin binlerce örneğinin bir tekrarıdır.
Sonuç
Trabzon’a tarihin her hangi bir döneminde Rum/ Yunan göçü olmamıştır.
1922 yılının başında Maçka'daki Hıristiyanlar T. B. M. M.’ne ve basına gönderdikleri yazılarda “Anadolu'da tarihen dahi müsebbit (sabit, devamlı) olduğu üzere Rum Elenik namıyla hiçbir millet yoktur. Mevcut olan Rumlar yalnız asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk Ortodoks Rumlardır. Türk Ortodoks Rum'u olduğumuzu ilan ile de beyan-ı hakikat eyleriz.” (Çapa, “Türkiye Büyük Millet Meclisinin Pontuscu Rumlara Karşı Aldığı Tedbirler”, Başlangıçtan Günümüze Pontus Sorunu, Ankara 2007, s. 419-420)
“Bugünkü binlerce Yunanlı, Bulgar, Makedon ve Türk, ortak kökenlerinin tek ulusal kalıntısı olarak Kumanis (Kıpçak), Kumanidis, Kumanos, Kuman, Koman, Komanof ve Komanova gibi adlar taşımaktadır.” (NAKRACAS, 2003, s. 54)
Osmanlıda Trabzon’un etnik (dini) kimliği birini Müslüman Türkler, diğerinin aralarında Hıristiyan Türklerin bulunduğu ve Hıristiyanlaştırılmış yerli halkların oluşturduğu kozmopolit bir grup oluşturmuştur. Bunların soy olarak Yunanlılıkla-Rumlukla ilişkileri yoktu.
Maçkalı Hıristiyan köy muhtarları adına “Yanko: Mevcut olan Rumlar asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Ortodoks Türk idiler. Türk Ortodoksları ilan ile de beyanı hakikat eyleriz.” (KARAGÖZ, 2012, s. 189)
Hıristiyan olan ve Rumca konuşan kişi, ata-dedelerinin Türk olduğunun iftiharla dile getirirken, geçmişi açık-seçik Türk olan devşirme beslemeler, konuştuğu köylü dili bahane ederek Ermeni beslemeleri gibi Yunanlılara uşaklık yapmayı görev edinmişlerdir.
Trabzon’da son yıllarda yoğunlaşan Tayad eylemi, papazın vurulması, Hıristiyanlık propagandasının yapılması, Hrant Dink olayı, İncil dağıtılması, taşıma cemaatle 100 yıl sonra Sümela’da ayın yapılması, Venizolos gemisiyle papazların Trabzon’a çıkarma yapma istemeleri, misyonerlerin zeki gençleri burs adıyla Yunanistan’a göndermeleri, papazların çocuklara para dağıtması, papaz kıyafetleriyle sokaklarda gezilmesi, kiliselerin onarılıp olmayan cemaate papaz atanması gibi faaliyetlerin ana teması Türkiye’nin omurgası olan Trabzonluların milli direncini kırmak içindir. Biliyorlar ki Trabzon düşerse Türkiye çöker.
BÖLGEDE HIRİSTİYANLIĞA GERİ DÖNENLER
I. Dünya savaşında Doğu’dan gelen Ruslara Ermeniler, Batı’dan gelen Yunanlılara Rumlar kucak açarken; Müslüman Gürcüler-Acaralılar, Trabzon’da yerel dili konuşanlar, Lazlar, Hemşinli Türkler milli cephede yer almışlardır. Üstelik Rus tetikçisi kahpe Ermeni çetelerine ve diğer işgalcilere karşı yığınla şehitler vermişlerdir.
Gerek 1877-78 Osmanlı Rus savaşı sonucunda ve gerek I. Dünya Savaşı sırasında Rus işgali ile birlikte Ermeni-Rum kontrolüne geçmişken, şarlatanların 1800-1900’lü yıllarda zorla İslamlaştırıldığı söylenen bölge insanlarından Laz, Gürcü, Hemşinli ve Trabzon’dan bir kişi dahi Hıristiyanlığa geri dönmemiştir.
“Ruslar derhal Müslüman nüfusu Hıristiyanlığa dönmeye zorladılar. (1877 yılı) Bu durum, birçok Laz’ın, Batı Anadolu’ya şimdiki yaşadığı yerlere göçünü teşvik etti.” (HANN, 1999, s. 22)
Hemşinlilerin, Trabzonluların, Lazların ve Gürcülerin ölümleri göze alarak ve yollarda büyük kayıplar vererek göç etmelerinin temel nedeni; zorla Hıristiyanlığa geri döndürülme korkusuydu.
Osmanlı arşivinde işgaller sırasında Ermenilerin zulmünden korkup kaçan Hopalı muhacirlerinin belgeleri yığınladır.
Osmanlı'da Hıristiyanlar askere gitmezken, 1900 yılı başlarında Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçtiği iddia edilen Hopa/ Hemşinliler ise Ruslarla savaşmak üzere 1786 yılında cepheye asker gönderiyordu.
SÜMELA VE RİZE ADLARININ ESRARI
Bölgede Budist izleri
Ürgüp’te mağaralardaki frekslerin yapım yılı X. ve XI. yy. oldukları tespit edilmiştir fakat mağaraların yaşam alanının tarihi çok eskilere uzanmaktadır.
Mudra, Trabzon’un Çarşıbaşı ilçesinin Gülbahçe köyünün eski adıdır.
“Mudra: Budacılıkta parmakla yapılan ayin.” (ÇAĞBAYIR) Hinduizm’de mudra: Davranışlar. (RENOU, 1993, s. 69)
Asurina, Pazar’ın Kocaköprü köyünün mahallesi.
Asur-ina. Asuri, Moğol Budizm’i terimlerinden olup Yarı Tanrılar Sınıfı demektir. (LESSING) Lazca –ina eki yeri anlamını verir.
Balbal, Çarşıbaşı ilçesinde bir mevki. (ÖZTÜRK, 2005, s. 162) Bu yer, değişik problemlere şifa vereceği umuduyla eskiden beri ziyaret edile gelmektedir.
Orhun yazıtlarında balbal: Ölünün öldürülen düşmanı adına dikilen taş. (ORKUN, 1994, s. 768)
Baksi, yeni adı Bayraktar olan Bayburt’un köyüdür.
Baksı, Şaman din adamının bir diğer adıdır.
“Şamanlar erkek ya da kadın olabilirdi.” (FINDLEY, 2012, s. 67) Yine Bayburt’ta eski adı Manas köyü ilginç birlikteliktir.
Hunut, İspir’in Çamlıkaya köyünün eski adı.
Urduca hunud: Hindular, Hindu inancında olanlar. (EŞREF, 2012, s. 324)
Barma, Çaykara’nın yaylasıdır.
Moğolca barma: Fakir, cılız. (LESSİNG) Yetersiz otlak. (mecaz)
Böver yaylası, Yusufeli’nin Yamaçüstü köyünde.
Uygurca böver: Güney, güneşin battığı taraf. (ÖZTUNCER, 2006)
Erkinis, Yusufeli’nde Demirkent köyünün eski adı. Erginis, yeni adı Suludere olan Bayburt’un köyü. Erginis, Köprübaşı ve Dernekpazarı’nın yaylası.
Ergin-is. Kökü Erkin olup, Rumca ek almıştır. “Erkin, Budizm terimlerinden olup “Dünyayı şereflendiren kimse” (LESSİNG) anlamındadır.
Santa, Gümüşhane’de harabe haline dönüşmüş yer.
Sanka, Tonya’nın Karaağaçlı köyünün mahallesi.
Budist terimi olan sangga: Rahipler meclisi. (LESSING) Hintçe sant: Aziz, ermiş. (KIDAMBI, 2013, s. 299, 300) “Sanke/ Senke, parlak, aydın, ışık anlamına gelen bir Türk boyunun Gök Tanrısı.” (ELIADE, 1999, s. 27) Sangga, sant, sanke ve Yunanca Santa: Kutsal sözcüklerinin hısımlıkları açıktır.
Sangha cemaati, günümüzde bilinen en eski keşiş (Budist) teşkilatlarındandır.
Arsiyan dağı, Arsiyan gölleri ve yaylası Şavşat’ta.
“Farquar: Arsiyan Moğolca bir kelime olup “maden suyu kaynağı anlamına gelir.” (DOĞRU, 1985, s. 138) “Budizm’inde arsiyan: Şifalı maden suları.” (LESSING)
Maçka, Hintçeden Urducaya maçka: Ucuzluk, bolluk. (EŞREF, 2012, s. 277)
Morgül, Rize’de yaygın akraba lakabıdır.
“Mörgül, Budizm terimlerinden olup şükür ilahisi” (LESSING) anlamında.
Rize adının kökeni
Rize adı, Yunanca rizi: pirinç anlamından gelir. Bu ad M.Ö. ye uzanır ve bu yıllarda Rize’de pirinç ekimi yapılıyor demektir.
Pirinç kültür bitkisidir, kendiliğinden oluşmaz ve ana yurdu Çin’dir.
1925 yılında Çayeli'nde 20 bin kg. Pazar'da 160 bin kg. Hopa'da 25 bin kg. pirinç üretiliyordu. (Rize Ziraat Müdürü Ahmet Faik, Ziraat Vekaleti Mecmuası, 4. sayı)
Pirinç, Anadolu ve Avrupa’da yakın çağlara kadar bilinmezken, M.Ö. Rize’nin adı oluyor ve bu yörede üretiliyor! Bu bitkiyi Çin’den kimler getirmiş? Nasıl getirmiş? Mudra, Sanka, Arsiyan, Sümela, Balbal, Baksı gibi Budist, Şaman kültür izlerini bölgeye taşıyan ve Sümela’yı inşa edenler mi?
“Pontus Polemoniacus'un doğusundaki iç bölgede yaşayan Tzaniler ile günümüz Türkiyesi ile Gürcistan arasında Kolkide'de bulunan Lazika Krallığı üzerinde kontrol sahibi olarak, Sasani topraklarına girmeden Asya pazarlarına ve Çin ipeğine erişimi garantiler.” (ECO, 2014, s. 99)
“Çin 'in ipeklileri ile Hindistan ve Endonezya ile Filipinlerin baharatı Ormuz'a gemilerle getirilip boşaltılıyor, oradan yüklenen kervanlar ile İran'ı tamamen kat ederek Tebriz'e geliyor, buradan da Trabzon ve Lazkiye gibi Hıristiyan limanlarına sevk ediliyordu.” (GROUSSET, 2019, s. 302)
“Batılı, Büyük İskender, Hindistan seferini gerçekleştirdiği zamanlarda (M.Ö. 320’li yıllar) ipek kumaşları görebilmiştir. (YILDIZDAĞ, 2005, s. 10)
“Bizans Anadolu’su bir ucu Kostantinepolis’ten başlayan, diğer uçları… İran, Azerbaycan ve Ermenistan’dan gelen kervanlar Erzurum yoluyla Trabzon’a giderlerdi.” (CAHEN, 2011, s. 123)
Roma döneminde “Burası (Trabzon) Avrupa, İran ve Orta Asya için en gelirli liman şehriydi.” (HAHANOV, 2004, s. 10)
“M.Ö. yy. lara uzanan Roma ile Çin arasındaki İpekyolu ticareti vardı.” (TEZCAN, 2012, s. 155…)
[Strabon ve Plinius’a göre, Kolkhis Bölgesi’nden (Doğu Karadeniz) başlayan; İberia (Gürcistan) üzerinden Hazar Denizi’ne ve oradan da Hindistan’a kadar uzanan bir ticaret yolu bulunmaktaydı. Pompeius, Kolkhis Bölgesi’ndeyken, bu yolu (İpek yolu) bulmaya çalışmıştır. Panopolis’li Nonnos ise, Dionysos’un Hindistan’dan Himalayalar ve Kafkas Dağları’ndaki geçitlerden geçerek Kolkhis ve Karadeniz’e ulaştığından bahseder.] (ARSLAN, 2005, s. 78)
“Bir diğer yol (İpek ticareti) Aras’ı boydan boya astıktan sonra, Gürcistan’a saparak, Karadeniz kıyısındaki Kolais’e (Kolhis) gelen yol idi. Strabon’un aktardığı bilgilere bakılırsa, bu her iki ticaret yolu, M. Ö. son iki yüzyıl içerisinde oluşmuştur (s. 13). İpek böceğini kaçıran Bizans elçilik heyeti, birçok tehlike sonrasında Trabzon’a gelebilmiştir (s. 56). Hint tüccarları ipek ticaretinde zaman içinde yükselen bir grafikle, bir hâkimiyet oluşturmuşlardı (s. 15). Göktürk ve Uygur Kağanlıkları, İpek Yolu ticareti için mücadele vermişti (s. V). İstemi Yabgu, Bizans İmparatorluğu ile varılan antlaşmaya onay vermiş ve böylece Bizans’a ipek sağlama işini de üzerine almıştır.” (YILDIZDAĞ, 2005, s. 57)
“Anadolu’nun her tarafında serbestçe dolaşan Hintli tüccarların sattıkları mallar…” (AKDAĞ, 1963, s. 13)
“Hintli bir din adamı uzun süre Serinde’de yaşamıştır; ipekböceği üretimi burada çoktan beri bilinmektedir, bu din adamı bir gün İstanbul’a gelir ve Bizans kralı ondan Tarım Havzası’na geri gidip ipekböceği kozası almasını ve Bizans’a getirmesini ister.” (BEDİRHAN, 2009, s. 89)
“Texier: Karadeniz havzasının bu kısmı (Trabzon), bu tarihte, yani milattan evvel IV. üncü asırdan birçok asırlar evvel, Orta Asya’nın her tarafından gelmiş olan muhtelif kavimler tarafından işgal edilmişti.” (HACIFETTAHOĞLU, 2001, s. 107)
“Riveladze: Roma’ya ipekli kumaşlar ise M.Ö. 46 yılında artık gelmiş bulunuyordu (s. 72). İpek yolunun bir güzergâhı Trabzon’dan Kafkas bölgesindeki limanı Phasis’de karaya çıkarak Kür ırmağı akıntısı boyunca Hazar Denizine, oradan kayıklarla Türkistan’da bulunan karşı kıyıya ulaşıyordu.” (TRUS, 2001, s. 74)
“Bu yol sayesinde Roma, Yunanistan ve Çin ülkesi arasında, geniş mikyasta olmak üzere, fikir mübadeleleri için bir takım imkânlar hasıl olmuştu. Fikri alış veriş hakkında bir fikir edinebilmek için, Türkistan mağaralarında bulunan şaheser tablolara dikkat etmek kâfidir.” (RUBEN, 1947, s. 3)
Eski Çin kayıtlarında “Tarihi belgelere göre Türkler uzun bir süre İpek Yolu'nun bir durağı olmuştur (s. 163). Türkleri Çin ipeğinin Pers ve Doğu Roma ülkelerine gönderilmesinde etkin bir rol almışlar; hatta bazen ipeği ticaretin canlanması için bir koz olarak kullanmışlardı.” (XINGLIANG, 2015, s. 164)
“Iustinianos hükümeti Çin ile bağlantıyı sapa bir yoldan, Kırımdaki üstleri Khersones, Bosporos (Azak denizi) ve Kafkasya’daki Lazika üzerinden sağlamaya çalıştı. Bizanslılar gibi ipek ticareti yüzünden İranlılarla bozuşmuş olan Türklerle temasa geçildi.” (OSTROGORSKY, 2015, s. 68)
“Tarihi belgelere göre Türkler uzun bir süre İpek Yolu’nun bir durağı olmuştur. Türklerin elde ettiği ipeğin çok büyük bir kısmı Doğu Roma ile kurulan ticari ilişkilerde kullanılmıştır.” (SCHWEIGGER, 2004, s. 163)
“Türklerin ticarette giderek daha başat bir rol oynaması Çinlileri daha da rahatsız ediyordu. Çinliler Türkleri zor ve güvenilmez insanlar olarak tanımlıyordu; ki bu da artan ticari başarılarının kesin bir işaretiydi. Türklerin başında; saygın kimseleri özenle hazırlanmış bir otağda, yanında gümüş dolu büyük bir arabanın yer aldığı ve dört altın tavus kuşunun desteklediği altın bir yatakta yaslanarak
kabul eden olağanüstü şahsiyet İstemi Yabgu vardı.” (FRANKOPAN, 2018, s. 71)
“VI. yüzyılda İpek yolu, Türk yolu olarak adlandırılmıştı.” (KUSHENOVA, 2006, s. 82)
“Göktürk kağanı İstemi Yabgu, Soğdlu tüccar Maniakh başkanlığındaki bir heyeti 567’de Bizans imparatoru II. Justinianos’a göndermiştir.” (KARADENİZ, Yılmaz 2011, I. Hüsrev Dönemi’nde İpek Yolu Üzerinde Sasani-Göktürk Mücadelesi (531-579) Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 4 Sayı: 16, s. 212)
700’lü yıllarda: “Bu ticaretin (ipek) başlıca merkezleri Semerkant, Beykent ve Kiş şehirlerindeydi.” (HIBB, 2005, s. 19)
“Veleon Cahun: Eski dünyanın ipek ticareti Türk tekelinde idi. Bizans tarihçilerine göre, VI. yüzyılda İstanbul’a birtakım Hint rahipleri bir sandık koza getirmişlerdi.” (DANİŞMEND, 2016, s. 171)
“VI. yüzyılda Çin ve Bizans’a bir anlaşma teklif ederek iki imparatorluk arasındaki ticaret yollarını güvenlik altına almak isteyen bir Türk prensinin bulunmuştu.” (KUSHNER, 1979, s. 50)
“Türk İmparatorluğu’nun önemi çok büyüktü. İç Asya standartlarına göre görece uzun süreli bir Pax Turcici (Türk Barışı) hüküm sürdü. Bizans’a kadar İpek Yolu diye bilinen ticaret yolları ağı boyunca uzanan topraklar birleşti, farklı etnik gruplardan oluşmuş toplum hem malların hem de fikirlerin yayılması için gerekli ortamı sağladı. İmparatorluk, bütün bu çeşitliliğin üstünde, bütün İç Asya’da genel bir Türk kültürü karışımı yayılmıştı.” (FINDLEY, 2012, s. 62)
“Tabgaçlar Budizm’e geçtiği bilinen ilk Türk topluluğudur (s. 183). Haussig: İstanbul'un Mitaton adı verilen semtinde Göktürk tüccarları için bir ticaret merkezi kurulmuştur. Bu ticaret merkezi, 100 den fazla Türk tüccara hizmet vermeye başlamıştır.” (TOPRAK, 2008, s. 173)
“Orta Asya’nın Türk ürünlerini Kuzey İran üzerinden Karadeniz’de Trabzon'a ulaştıran yol vardı.” (CAHEN, 2008, s. 274)
“Bu havuz (İzmir), daha ziyade halkın verdikleri bağışları depo etmek için kullanılıyordu; benzerleri, Hint memleketlerindeki mabetlerde veya pagodalarda karşımıza çıkar.” (TAVERNIER, 1980, s. 53)
Rize (rizi> pirinç) adı Çin’den bölgeye tacirler vasıtasıyla gelmiştir.
Sümela’ya ilk adım
“Doğuda Hint ve Çin kültürlerine de şamanlık sızmıştır. Bilhassa Çin’de buna ait bir sürü belge göstermek mümkündür.” (RASONYI, 1993, s. 33)
“M.Ö. 259 yılında Hint İmparatoru Aşoka, Budizm öğretisini yaymak için Akdeniz ülkelerine misyonerler göndermiştir.” (TURAL, 2011, s. 24)
“Arrianus, II. yüzyılda Trabzon’u gezip anlatırken; Sunaklar eskiden kaba taştan inşa edildiklerinden harfler okunaklı bir şekilde kazınmamış; Hellen yazısı ise, barbarlar tarafından yazıldığını açığa vurur gibi, hatalı bir şekilde yazılmıştır.” (ARSLAN, 2005, s. 3)
“Küçük Asya'nın batı tarafına doğru ilerlediğimiz oranda, mimari eser tarzının ve aynı zamanda simaların değiştiğini görürüz. Kızılırmak nehri geçilince, ötesinde Yunan sanatkârlığı hemen hemen yok gibidir. Kapadokya eserleri, Frigya'nınkinden ve bu da İyon tarzından başkadır. Bütün sahada Yunan Roma şehirlerinin özel işareti olan tapınak ve tiyatrolardan hiçbir iz görülemez.” (TEXIER, 2002, s. 37)
“Karadeniz kıyılarında görülen bütün Hıristiyan yapıları, Hıristiyan dinini benimsemiş yerlilerin elinden çıkmıştır.” (EYUBOĞLU, 2004, s. 63)
Manastır, doğudan batıya doğru yayılmıştır. Doğudan bölgeye yalnız İpek Yolu ile ticari mallar değil, inançlar da taşınmıştır.
Manastır, yalnızlık, nefsin arzularını terkedip Allah’a yaklaşmak anlamında olup Budizm ve Hinduizm kaynaklıdır.
İsa’nın hayatında manastır yoktur. Manastır, ilk olarak Kapadokya’da ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Batıda ise, Benedictus tarafından İtalya'da, Monte Cassino'da, 529 yılında kurulmuştur.
[Manastırlığını kurucusu Basil, Cappodocia (Kapadokya) ve Pontus'da kurduğu birkaç manastır ve yine koyduğu kurallar ile bunu gerçekleştirmeye çalıştı (s. 72). 300’lü yılların başında, Aziz Basil: Onların tahammül güçlerine ve yaşantılarına hayran kaldım (inziva hayatı yaşayan); ibadete bağlılıklarına, uykuya boyun eğmeyişlerine, açlık, susuzluk, soğuk, çıplaklık gibi durumlarda bedene teslim olmayışlarına; sanki kendi bedenlerinde yaşamıyorlarmış gibi bu dünyanın geçici olduğu ve hakikate ulaşmak için Tanrı ile birleşme düşüncesiyle yaptıkları tüm hareketleri takdir ettim… Gerçekten kutsanmış olan bu insanların yolundan gidebilmek için Tanrı'ya yalvardım.] (TURAL, 2011, s. 72)
“946 senesinde Tarsus'a Müslüman ve Hıristiyan esirlerin mübadelesini yapmak üzere gelen Abbasi Halifesinin elçisi, Rum kumandanının yanına gittiğinde onun maiyetini teşkil eden askerler arasında Hazar ve Fergana Türklerini görmüştür. Bunlar da daha evvelki yıllarda Bizans tarafından ücret mukabilinde Bizans ordusuna alınmışlar ve Kapadokya bölgesine yerleştirilmişlerdi.” (ÜNAL, 1980, s. 196) (MURALT, Chronograpijie Byzantine, c. I. sh. 150…)
“Komana, bütün Kapadokya'nın en ünlü şehriydi.” (TEXIER, 2002, s. 18)
Sümela’ya Hint tarzı ve Kapadokya stili diyenler vardır.
“Kapadokya adının Yunanca ve Ermenice ile ilgisi yoktur.” (KORAT, 2004, s. 18-19)
“Tarihte Kapadokya sözcüğüne ilk olarak M.Ö. 6.yy. da İran’da, Kermanşah’la Hemedan arasındaki yol üzerinde bulunan Bişitun (Behistun) dağının kayalık yüzeyine yapılmış olan kabartmaları açıklayan yazıtta rastlanmaktadır. Pers Kralı I. Darius M.Ö. 516’da Bişitun yazıtında, egemenliği altına aldığı kavim ve ülkeleri, zaferlerinin kanıtı olarak eski Persçe Elamca ve Akadca olarak üç ayrı dilde, çivi yazısıyla belgelemiştir. Aynı olayların üç ayrı dilde yazılmasından dolayı daha sonra çivi yazısının çözülmesinde önemli yeri olan Bişitun anıtında sıralanan ülkeler arasında, Persçe Katpatuka sözcüğü de yer almaktadır.”
“Mordtmann ve Fransız tarihçi-arkeolog Charles Texier gibi pek çok başka isme göre çağdaş Kapadokya sakinlerinin Yunanlarla hiçbir ilgisi yoktu (s. 212). Ürgüp’ü ziyaret eden Texier karşılaştığı Ortodokslar hakkında şu yorumları yapar: Buradakilerin karakteri, İzmir ve Batı Anadolu kıyısı Rumlarınkinden büsbütün başkadır. Bunların hiçbiri Rumca bilmez; papazları bile bu dili, ancak dini törenlerde kullanırlar.” (BENLİSOY, 2015, s. 212)
“İpek Yolu, Çin’den Avrupa’ya değin uzanan büyük bir ticaret yolu pozisyonundaydı. IV. ve V. yüzyıllarda, Orta Asya coğrafyasındaki ticaret şehirleri, birer ticaret merkezi karakteri kazanmışlardı. Bu devirde, tüccar şehirlerinin oluşturulmasında Buda tapınaklarının da etkisi vardı ve tüccarlar, Budist manastırlarından hem banka hem borsa ve hem de depo şeklinde faydalanmaktaydı. Bu manastırlar, pazar manastırlar olarak nitelendirilirdi.” (YILDIZDAĞ, 2005, s. 74)
“Kalenderler’in tam anlamıyla eski Budist kültürünün varisleri olduklarını, arkeolojik buluntuların sağladığı verilere dayanarak ortaya koymuştur.” (OCAK, 1992, s. 52)
“Mağaralar içine mabetler yapma düşüncesi, Buda dinin geleneklerinden geliyordu.” (ÖGEL, 2000, c. III s. 68)
“Doğudaki bu kubbeler (Kuzeydoğu Anadolu kiliseleri), çadır formunun mimariye aktarılmış bir şeklini yansıtmaktadır. Muhtemelen bu tarz kubbe fikri bölgeye Türk çadırlarıyla getirilmiş ve bu formun mimariye uygulanışı ise yerli ustalar tarafından gerçekleştirilmiştir. Çadır formu aynı zamanda Doğu Anadolu’da Türk döneminde inşa edilen türbe ve kümbetler gövdeleri için de model olmuştur.”
Boğazköy’deki [Ortada harabeleri görülen büyük tapınağın biçimi, Yunan ya da Roma tarzlarından hiçbirine uymaz (s. 181). Buradaki kabartma resimlerden, bazılarının yan görünüşü, tamamen Hint putlarını andırır (s. 197). Yalnız bu kabartmalarda kesin bir şey varsa, o da erkek resimlerinin Sakalar’ın (İskitler) kıyafetini giyinmiş olmalarıdır. Gerçekte Herodot'un Kserkses (Xerxes) ordusu hakkında şu tanımı da bunu doğrular: “Sakalar, İskit milleti başlarında cyrbazie adını verdikleri bir külah taşırlar; bunun ucu çok sivridir ve başta dik durur. Memleketlerinin adeti ok, yay ve hançerden başka bir de sagare diye adlandırdıkları bir tür baltaları vardı. Bu tarifle o kabartmalar arasında hiç fark yoktur.] (TEXIER, 2002, s. 198)
Sümela adının kökeni
“Prokopios, İ.S. 6. yüzyılda bile Maçkalıların hala putperest olduklarını bize bildirmektedir.” (NAKRACAS, 2003, s. 204)
Foti- Stefo: “Pontus esasen Türk’tür; II. Mehmet bir Yunan yurdunu fethetmemiş, esasında bir Türk yurdunu geri almıştır.” (BENLİSOY, 2015, s. 277)
“Trabzon yöresinde, Osmanlılardan çok önce, Türk yerleşimi olmuştur.” (EYUBOĞLU, 2004, s. 33)
“Hunların Pontus ve Cappadocia’yı istila ettikleri zaman…” (RAMSAY, 1960, s. 353)
“Pont ve Kapadokya krallıklarının dini merkezleri, Küçük Asya'da, henüz bir tek Yunanlının görünmediği bir zamanda bile vardı. (TEXIER, 2002, s. 161)
Trabzon fethedilmeden önce en büyük Hıristiyan mahallesinin adı Meydan’dı. (LOWRY, 2005, s. 39)
Sümela, bölgede bilinen en eski manastırıdır. Geçmişi hakkında efsaneden ve rüyadan başka bilgi yoktur. XIII. asra kadar bilinmezliğini ve sessizliğini korur. Uydurulan kerametlerle karışık efsaneler ve rüyalar sayesinde Osmanlı devri dahil her döneminde manastıra yüklü miktarda bağışlar yapılması sağlanmıştır. Sümela gibi önemli mabedin geçmişinin muamma oluşu, düşündürücüdür, ilginçtir.
“Sumela, Helen dilinde herhangi bir anlamı yoktur.” (UMAR, 2000, s. 129)
Art niyetliler ya da cahiller: Su-mela kelimesinin su hecesinin atarak kalanını Yunanca mavros: Siyah ile mela’yı özdeşleştirip komik ikili oluştururlar.
Bu mantığa göre Ankara> Ana-kara, Trabzon> Tura-bozan, İslam-bol gibi her kelimeye farklı farklı anlamlar yüklemek çok kolaydır.
Trabzon kiliselerinin mimari tarzları Yunan ve Bizans üslubundan farklıdır. Sümela ise bambaşka stildedir. (Uzmanların görüşüdür)
Altay Türklerinde “Süme: Bilge öğüt ve sümele-: Öğüt verme.” (NASKALİ, 1999, s. 160)
Adların, yapıların, coğrafi konumların ve işlevlerin bu derece örtüşmeleri çok ilginçtir. Tesadüfle izah edilemez.
Bk. Çin’de Paro Taktsang, Bhutan manastırı.
https://www.youtube.com/watch?v=1JwCTynkr3Y
Anayurdu Çin olan pirinç bitkisinin Rize’nin adı olması, Çin'deki, Hindistan'daki Budist tapınaklarının ikiz kardeşlerinin bu topraklarda yer alması, Budist yer adlarıyla sık karşılaşılması, Sümela adı Altay Türkçesinin görev ve anlam itibariyle birebir örtüşmesi bölgenin en eski kimliğinin belirlemede çok değerli kılavuzlardır.
Şamanist ve Budist Türkler, çok önceden beri bu topraklardaydı.
1923’te İzmir’de Atatürk: “Bu topraklar 40 asırlık Türk yurdudur” derken yadırgamıştım ama yine haklı çıktı.
Atatürk: “Karadeniz’in kuzey ve güney yollarıyla, binlerce yıl deniz dalgaları gibi birbiri ardınca gelip Balkanlara yerleşmiş olan insan yığınları başka başka adlar taşımış olmalarına rağmen, aslında bir beşikten çıkan ve damarlarında aynı kan dolaşan kardeş kavimlerden başka bir şey değillerdir.” (KINROSS, 1994, s. 632)
“Long-men mağaralarındaki heykelleri diktiren Çin Vey hanedanlığı aslında bir Türk hanedanlığıdır.” (ROUX, 2015, s. 18)