2. OSMANLIDA ERMENİ VE RUM OLMAK

İÇİNDEKİLER


Osmanlı’da Arap, Kürt ve Türk/ Türkmen olmak
Osmanlı’da Ermeni ve Rum olmak


Biz size ne yaptık?
Ermeni başbakanının Tehcir değerlendirmesi


Cumhuriyet kurucularının milliyetçilik anlayışı


OSMANLIDA ARAP, KÜRT VE TÜRK/ TÜRKMEN OLMAK


Türkler tarihin en büyük atlı göçmen milleti olmuştur. Coğrafi koşulların getirdiği zorluklar nedeniyle Orta Asya’dan başlayıp üç kıtaya yayılırken farklı kültürlerle tanışmış ve kucaklaşmıştır. Bu alışveriş sonucudur ki dünyanın bugün bile ulaşamadığı evrensel insan sevgisiyle dolu Yunus’u, Nesimi’yi, Mevlana’yı, Hacı Bektaş Veli gibilerini dünya edebiyatına ve tasavvufuna kazandırmıştır.


Her gittikleri yeri hâkimiyeti altına alan Türkler, üç kıtada pek çok devlet kurmuşlardır. Kurdukları devletlerin sayısı yönünden dünyada ilk sıradadırlar. Birbirleriyle mücadeleleri yağma talan için değil; hâkimiyet kurma amacını taşırdı. Savaşçılıkları ve lidercilikleri yanında, toplumda ‘ben değil biz’ anlayışı hâkimdi.


“Altaylarda (Türkler) çadırın kurulduğu yere mevsimine göre baharlık yurt, yazlık yurt, kışlık yurt adları verilir. Bu şekilde konargöçer hayata mükemmel bir şekilde uyar.” (KENIN, 1998, s. 445)


“Zira onlar (Türkler) kendi kendilerinin hâkimi olan kimselerdir. Başkalarını kendi başlarına hükümdar yapmazlar.” (İBN FADLAN, 1975, s. 107) (ö. 960 yılı)


Eski Türklerde “Her hangi bir sebeple fakirleşene karşılıksız olarak klanının yardımını alma hakkına sahipti. Dolayısıyla bu halklarda fakirlik söz konusu olamazdı.” (GUMILEV, 2006, s. 53)


“Bir Çin metninde kağanın: ‘Boylarım bolluk içinde yaşıyor, bu bana yeter’ dediği nakledilir.” (ROUX, 2015, s. 138) O yıllarda sarayından, ailesinden önce halkını düşünen hükümdar. Çok erdemli davranış.


Orhun Yazıtlarında sosyal devlet anlayışı günümüz Türkiyesinin önündeydi. Kağanın “fakir, yoksul, aç milleti zengin hâle getirip, karnını doyurduğundan ve çıplak kişilerin giydirildiğinden” bahseden ifadeler sık tekrarlanır.


Arapların bir kısmı şehirli diğer bir kısmı çöllerde dolaşan bedevi göçebelerdir. Putperestlik döneminden başlayarak Emevilerde zirveye ulaşan aşiret fanatizmi, günümüzde de son bulmuş değildir. Buna karşılık yazı dilleri eskiye uzanan şehirli Araplar; tarihi yapıtlarıyla ve çok yönlü ünlü kişileriyle insanlığa büyük değerler kazandırmışlardır.



Osmanlı’da Arap olmak


Peygamberin yazılmasını yasakladığı fakat mollalar tarafından dinin merkezine oturtturulan, Kuran’ı hükümsüz kılan, 200 sene sonra kitaplaştırılan ve medreselerde din diye belletilen Emevi dönemi hadislerden birkaçı:


“İslam peygamberi (s.a.v.), şüphesiz özel bir kabileden, millet ve ırktandır.”


“Peygamberler, iyi insanlar ve Arapların tümü Sam’ın soyundan gelmişlerdir.”


'Kureyş kabilesini sevmek iman, ona kin tutmak küfürdür. Arapları sevmek iman, onlara kin tutmak küfürdür. Arapları seven beni sevmiş, Araplara kin tutan bana kin tutmuş olur.'


'Araplara, münafıktan başkası kin tutmaz.”


“Arabi sevmek imandandır. Onlara buğzetmek küfürdür. Kim Arabi severse beni sever, kim Araba buğzederse bana buğzetmiş olur.”


“Arabi seviniz ki, baki kalsınlar zira onların baki kalması İslam'da bir nurdur. Onların yok olması İslam'ın yok olmasıdır.”


“Arapları üç nedenle sev: Çünkü ben bir Arap’ım, çünkü Kur'an Arapçadır ve çünkü cennet sakinleri Arapça konuşurlar. Arapları sevmek imandır. Onlardan nefret etmek ise imansızlıktır…”


İslam’da ırkçılık olmadığı halde bu hadisler açıkça ırkçılık değil mi? Bu Hadisleri dinin emri sanan kişi elbette din adına Arap sevici ve Türk’e düşman olacaktır.


Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ebu Süfyan, Muaviye, Yezit Arap’tı, Peygamber ile aynı kabileden idiler ve Arapça konuşuyorlardı. İngilizlerle birlik olup Türkleri Arabistan çöllerinde, Filistin’de şehit eden Şerif Hüseyin ve Şerif Faysal da Arap’tı.


Dindarlık adına ne kadar Araplara benzersek o kadar iyi Müslüman olacağımız, Türk kültüründen ne kadar uzaklaşırsak Allah'a o derece yaklaşacağımız zannedilmiş, Göktürkler tarafında milletin teşkilatlanmış şekli olan Türk devlet, millet adı terk edilerek Karahanlı, Gazneli, Selçuklu, Karamanlı, Osmanlı gibi Arapların Bedevi aşiret uygulamasına geçilmiş, kişi veya kabile adları devlet olmuş, Türkler Türklere yabancılaştırılmış ve birbirlerine kırdırılmıştır.


Emevi kültürüyle beslenen Medreseler tarafından şekilden şekle sokulan İslamiyet, ekonomik hayatı engelleyen, insanları öteki dünyaya yönelten, bu dünyanın geçici, boş, gölge olduğunu empoze eden, bir lokma-bir hırka anlayışını topluma dayatan, inananlarını dünyadan soğutmaya çalışan, namaz ile duadan başka bir şey düşünmeyen din diye anlaşılmış, anlatılmış ve uygulanmıştır. Halbuki Kuran’da ilk ayet OKU ile başlar.


Günümüzde bile deprem nedeniyle Hatay’da ölen Türkler için Diyanetin imamı koku duyusu çok gelişmiş olmalı ki Türklerin çok pis, aralarındaki bir Suriyelinin mis gibi koktuğunu diyebilecek kadar alçaklığı inanç edinebiliyor. Üstelik aldığı maaşın içinde hakaret ettiği merhumların vergisi de vardır.


Fakirler için dua, en ucuz, yutulması çok kolay, şekerli ve uyuşturucu ilaçtır. Dualar yerine ulaşsaydı Arap çölleri Amazon ormanına olurdu ve İslam ülkeleri cennet bahçesine dönüşürdü ama cehennem. Bu nedenle ki ölümleri göze alıp kâfir ülkelerine kaçan kaçana. Önce çalışmak sonra yakarış.


Max Weber, İslam ülkelerinin geri kalmışlığı ve Hıristiyan ülkelerin gelişmişliğini göz önüne alarak Marks’ın tersine, din unsurunun ekonomiyi belirlediğini iddia etmiştir.
 


Osmanlı’da Kürt olmak
Osmanlının kurucu beyleri ile gazileri halkın arasından ayrılıp saraylara taşınınca; beyler sultan ve halife unvanlarını alınca; Türkler yönetimden dışlanıp dönme-devşirmeler imparatorluğu ele geçirince; Türkler cepheden cepheye sürülüp savaşlarda kırdırılınca; köyleri açlığa-yokluğa mahkûm edilince; ayrıcalıklı Kürt aşiretleri askere çağrılmıyor ve vergi alınmıyordu.


“Yavuz, Doğu Anadolu'daki Kürt beylerine İdrisi Bitlisi yoluyla dirlik ve servetler dağıtarak yanına çekti. Alevi kırımında bunların desteğini sağladı. Çoğu kez Alevileri Kürt aşiretlerine kırdırdı. İdrisi Bitlisi de bu çabalarının karşılığında büyük servetler edindi (s. 126). Kürtler (aşiret reisleri), Osmanlı yönetimiyle sürekli barışıktı.” (ÖZ, 1992, s. 142)


“Osmanlı asırlar boyunca aşiretler ve köylülerle doğrudan ilişki kurmak yerine Kürt seçkinlerini (ağa, şeyh) aracı olarak kullanmıştı.” (DOĞAN, 2001, s. 38)


Kürt araştırmacı: “Kürtlerle Osmanlı yönetimi müttefik yaşıyorlardı. Kürt aşiretleri vergi vermez, askerlikte yapmazlardı.” (SÜPHANDAĞ, 2012, s. 59)


“Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail çekişmesi sürecinde, Sünni Kürtlere büyük imtiyazlar tanınmış; yurtluk, ocaklıklar verilmişti.” (BURAN, 2011, s. 48)


“Diyarbakır eyaletindeki onbir sancak Türk idarecilerine, sekizi de Kürtlere verildi. Bu Kürt beyleri valiler tarafından atanıyorlar, ancak hep aynı aileden seçiliyorlardı.” (MINORSKY, 2004, s. 81)


“Selim (Yavuz), sadakat ve işbirlikleri karşılığında aşiretlerin Bitlis, Hasan-Keyf ve İmadiye'yi de içeren kendi geleneksel memleketlerini yönetmeye devam etmelerine izin vermişti.” (FAROQHI, 2016, s. 154) Osmanlı ve Kürt aşiretleri için ortak düşman Türkmenler/ Kızılbaşlar idi.


Anadolu’da ilk Türkleşen Doğu ve Güney Doğu bölgeleri Türkistan’a dönüşmüş iken; Yavuz ile başlayıp Kanuniyle devam eden Kızılbaş katliamları sonucunda Kürdistan’a dönüşmüştür.


“Kürt emirliklerin her biri, bir bölgesel devletini hükümetin atadığı ve miras yolu ile devam eden güçlü bir aile tarafından yönetiliyordu (s. 106). Kürtlere tarih boyunca olduğu gibi bu dönemde de aşiretler halinde göçebe veya yarı göçebe yaşamışlardır.” (ERŞAHİN, 2014, s. 121)


Osmanlı, “Özellikle Kürt beylerine ait yurtluk-ocaklık ve bazı irsi feodal imtiyazları içeren özel statülü imtiyazlar vermişti.” (MUSTAFAYEV, 2018, s. 23)


Osmanlı’da Türk/ Türkmen olmak


Selçukluların Farslılaşmaya başlaması ile birlikte sarayda artan Türk düşmanlığı, Osmanlıda Araplaşma etkisiyle doruk noktasına ulaşmıştır. Bu nedenle Kürt’e Kürt, Çerkez’e Çerkez, Gürcü’ye Gürcü, Arnavut’a Arnavut, Boşnak’a Boşnak, Laz’a Laz derken; Türk adını kullanmaktan şiddetle kaçınmış ve sanki diğerleri Müslüman değilmiş gibi Türkleri ‘ahaliyi Müslim’ diye nitelendirmiştir.


Türk milli şuuruna sahip Karamanoğlu Mehmet Bey, dilde gördüğü yıkım karşısında “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta (yüksek divan), mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” demek zorunda kalmıştır. Selçuklu tarihinde ilk kez olarak Türkçeyi kullanan bir Divan Kâtipliği oluşturulmuş ve buyruklar hep Türkçe yazılmıştır. Mehmet Bey’in öldürülmesiyle birlikte saraylarda Farsça ve Arapça etkisi katlanarak devam etmiştir.


“Osmanlının ilk zamanlarında devlette her şey millidir, Türk'tü. Dil halis Türkçe, kıyafetler Türk, ananeler Türk'tür. İlk padişahlar sade yaşamışlardı, ahlakları dürüst idi. Sonra saraylara zevce diye kadınlar, iç oğlanı, sonra memur ve vezir olan ecnebi çocuk ve erkeklerin girmesiyle milliyet ve ona ait olan her şey şuurlu ve kasti bir gayretle imha edilmiş, az zaman içinde ne ruhlarda, ne resmi ve gayri resmi işlerde Türklükten eser bırakılmamıştır. Bir taraftan din uleması, bir taraftan bu ecnebi unsur Türkleri cahil bırakarak Türklüğü milliyetten kâmilen silmek için çalışmışlardır.” (NUR, 1972, c. 4, s. 37…)


Beylikten imparatorluğa geçişle birlikte merkezdeki kuvvetler dışa, yabancı unsurlar merkeze doldurulmuş, fiziki büyümeyle birlikte manevi çürümenin de önü açılmıştı. XV. yüzyıldan itibaren dinin tasavvufi yorumdan uzaklaşmasıyla bağnazlaşma başlamış, din adına uydurulan hurafeler medreselerin temel dersi olmuş, akli ilimler şeytan işi kabul edilmiş ve rafa kaldırılmıştır.


“Türkler, Osmanlıların tabası, esir ve bir ailenin mülküydü.” (JACKH, 1999, s. 223)


1500’lü yıllardan sonra Anadolu’ya devlet değil, eşraf, aşiretler ve eşkıyalar hâkim olmuştu. Halk bunların insafına terk edilmişti. Devlet otoritesi yalnızca İstanbul ve çevresinde kendini gösteriyordu. Devlet görevlileri de rüşvet vererek aldıkları görevleri ve kalacakları kısa süreyi göz önüne alarak halkı olabildiğince soyuyorlardı. Adalet çarkı hep halkın aleyhine işliyordu. Kadılar aldıkları rüşvet nispetine göre karar veriyorlardı.


“Osmanlı Devleti’nin hukuki temelinin mimarı sayılan hukuk alimi Molla Hüsrev, Rum kanı taşıyordu. Yüksek makamlarda bulunan komutanlar arasında Türk kanı taşıyanların sayısı çok azdı.” (JORGA, 2007, s. 225…)


“Enderun teşkilatı, Türk'ten başka her milleti Osmanlı idaresine ortak eden bir makine şeklindedir (s. 50). Osmanlı Devleti'ni temellerinden sarsıp zayıflatan, bütün tarihi faciaların başrollerinde bu devşirme aktörlerden biri vardı. (DANIŞMEND, 1983, s. 53)


“Osmanlı sadrazamı Sokulu Mehmet Paşa iken, diğer kardeş Makarije Sırp kilisesine tayin edilmiş ve Sırp halkını diriltmiştir.” (ÖZÇELİK, 2007, s. 85)


Osmanlıda Türk olmak sövgü, utanç ve suçluluk nedeniydi. 1900’lü yılların başına kadar Anadolu’da Türk’ün varlığını temsil eden tek öğe, halkın konuştuğu Türkçe idi.


1867’de Mustafa Fazıl: “Padişahların sarayına en güç giren şey doğruluktur.”


“İstanbul, ehl-i örfün (devlet görevlilerinin) reayaya (halk) yaptığı zulümler ve cinayetler hakkındaki şikâyetlerle doluyordu.” (AKDAĞ, 1963, s. 128)


“Sadrazam İbrahim paşanın 1536’da hükümdarı ve kayınbiraderi Sultan Süleyman’a Türk diye hitap (hakaret) ettikten sonra boğdurulduğu rivayet edilir.” (BOOM, 2012, s. 18)


“1492 yılında Divan-ı Hümayun kâtibi olan Hafız Hamdi Çelebi: “Başını kes, kanını dök, üzülme baban bile olsa Türk'ü katlet.” (ZELYUT, 2015, s. 25)


“Osmanlı vakayinameleri, Türk’ü aşağılamada sözbirliği etmişlerdir. ‘Türk-Türkmen’; kaba, barbar, kıyıcı, kan dökücüdürler. Çingene takımıyla aynı düzeydedir. ‘Çirkin suratlı Türk’, ‘çoban köpeği biçiminde bir Türk’, ‘imanı zayıf Türk’, ‘uğursuz kavim’, ‘hayasız Türk’, ‘soysuz Etrak (Türk)’, ‘melun Türk’, ‘dili bozuk Türkmen’, ‘yaramaz Türk’, ‘edepsiz Türkler’, ‘ayağı çarıklı hırsız Anadolu Türk'ü’, ‘ayıplı mezhep ve geniş meşrepli Türkler’ (Aleviler için), ‘anlayıştan kıt Türkler’, ‘ kaba, yabani anlamında ‘Oğuz…’ vb. nitelemeleriyle dile getiriliyordu.” (ÖZ, 1992, s. 69)


“Osmanlı İmparatorluğu'nda Osmanlı saray kültürü ile yetişenler Türk kelimesini kaba köylüler için kullanırdı.” (FINDLEY, 2012, s. 32)


“Etrak-i na-pak (temiz olmayan, pis Türkler) ve bilhassa Etrak-i Harici veya Etrak-i Havaric (isyancı, dinsiz Türkler) di.” (OCAK, 2011, s. 42)


“Türk sözcüğü, safdil, aşağı bir yaratık düşüncesi uyandırıyordu.” (GORDLEVSKI, 1988, s. 288)
“Bu kentte (İstanbul) Türk, Osmanlı zarafetinin öteki ucunda yer alan kaba saba, yontulmamış Anadolu köylüsünü temsil eder.” (YERASIMOS, 1996, s. 12)


“Yontulmamış Türkler” seçkinlerce küçümseniyordu.” (GRISWOLD, 2002, s. 11)


“Türk, Osmanlının dostu değildir, düşmanıdır.” (BİRGEN, 2006, s. 630)


“Arapça olan Kuran'ı Türkçeye çevirmek yasaklanmıştı.” (KITSIKIS, 1996, s. 37)


Günümüzde bile cemaat ve tarikat mensupları Türklere Osmanlı gözü ile bakmaktadır. Atatürk’ün Kuran tefsirini Türkçeleştirilmesine karşı çıkan yobazların derdi Atatürk’ün dediği gibi din değil dil idi.


Osmanlı:


“Türk değil mi Merzifon’un eşeği,


Eşek değil, köpekten de aşağı” diyordu.



Hoca Sadettin Efendi Şah İsmail için:


“Başına tac aldı çıktı ol pelid (pis, alçak, rezil)
Etti duygusuz Türkleri mürid.”


Türk kelimesi, Müslümanlaşma ile birlikte binli yıllar boyunca yöneticiler tarafından hakaret anlamında kullanılmış ve gerçek anlamı sürgüne gönderilmiştir.


Kurtuluş savaşının zafere ulaşmasına ve Yunanlıların İzmir’de denize dökülmelerine en çok üzülenlerin başında milletine, vatanına ihanet eden Allah’ın gölgesi ve müminlerin emiri Vahdettin ile medreseleri geliyordu.


Bin yılı aşkın beklenen O kutlu ses: Ben Bir Türk'üm diye haykırdı. Halifeler/ sultanlar halka kullarım, tebaam diye hitap ederken; Atatürk yurttaşlarım, efendiler ve yüce Türk Milleti diye sesleniyordu. Binli yılların karanlık anlayışı değişmiş ve Türk’ün gün doğumu başlamıştı.


OSMANLI’DA ERMENİ VE RUM OLMAK


Osmanlı’da mutsuz Rum ve Ermeni köyü yoktu ama mutlu olan Türk köyü de yoktu.


“Hiç bir gelir sağlamayan askerlik hizmetinden Müslüman olmayan halkın muaf tutulması, sonucu bakımından zimmiler (Gayrimüslim) lehine mukayese kabul etmez bir avantaj sağlamıştır. Gayrimüslimler, her türlü tehlike ve gelir getirmeyen görevlerden korunmuş olarak büyük bir güven içinde ticaret ve sanatla uğraşmış ve imparatorluğun iktisadi hayatını hemen hemen bütünüyle ele geçirmiştir.” (BELLETEN, sayı 211, 1990, s. 373)


“Müslüman Türklerin egemenlikleri altına geçen Hıristiyan topluma tanıdıkları uygarca ve dinsel hoşgörünün kesin kanıtları, bu yerlerdeki yaşamın kendisidir. Bağdat ve Şam'dan Tuna'ya kadar, Karadeniz'in bir ucundan Adriyatik Denizi'nin kıyılarına kadar her yer, İran, Suriye, Güney ve Orta Anadolu, Trakya, Bulgaristan, Sırbistan, Pelopones ve Arnavutluk Hıristiyan köy, kasaba ve kentleriyle doludur.” (LAMARTINE, 2008, s. 120)


“Osmanlı görenekleri uyarınca, Hıristiyanlar da, Yahudiler de eşit din özgürlüğünden yararlanıyorlardı ve geniş ölçüde özerklik tanınmıştı.” (LEWIS, 1975, s. 121)


“Sekiz yüz yıl boyunca, kendilerine dinlerini rahatça uygulamalarına, devlet içerisinde çok önemli görevler elde etmelerine ve ticarette hemen hemen bir tekel sağlamalarına olanak veren bir yönetim sisteminden hiç de yakınmadan, Selçukluların ve daha sonra da, Osmanlıların egemenliğini uslu uslu kabul etmişlerdir. Olayların özü budur.” (MALEVILLE, 2003, s. 23)


“12. Yüzyılda T. Balsamon, “İnsan ruhuna saygı duyan Türklere itaat etmenin, insan ruhunu tehdit eden Franklara itaat etmekten daha iyi olduğunu söylemiştir (s. 173). Gayrimüslimler Anadolu’da oldukça rahat bir yaşam sürdürüyorlardı.” (CAHEN, 2011, s. 334)


“Köylüler bu erdemli ve dürüst insanların idaresinde zulümlerden korunmaktadır. Bizans hâkimiyetinden Türk hakimiyetine geçen binlerce aile daha iyi can ve mal güvenliğine kavuşmuştur.” (HAMLIN, 2011, s. 16)


“Ermeniler, çok büyük kazanç hırslarının yanında finansördüler ve daha üstün oldukları Türklere, Kürtlere ve Araplara karşı maalesef sömürücü ve baskıcıdırlar.” (SHENKOWİTZ, 2009, s. 216)


“Namuslu birer Müslüman Türklerin faizcilik etmesi dinlerince yasaklanmıştı. Bu gibi şeylere yabancı olan Türk, tefeci Ermeniler tarafında alabildiğine soyulmuş, adeta derisi yüzülmüştür.” (FARRERE, 2004, s. 24)


“Adana ve civarında ticaret Ermenilerin elindeydi.” (AVAGYAN, 2013, s. 63)


“Çok Müslüman, Ermeni tefecilere borçlanmıştır.” (GEORGEON, 2006, s. 340)
“Ermeni ve Rumlar tüccar, bankacı ve sermayedar olarak büyük servetlere sahip kimselerdi. Bunların birçoğu Osmanlı hükümetinde görev almışlardı.” (POMİANKOWİSKİ, 1990, s. 140)


“Ermeni’nin kötü tarafları gönül borcu tanımaması ve hasisliğidir. İyi tarafları ulusuna sarsılmaz bir bağlılığı ve Hıristiyan dinine sıkı bir bağı vardır (s. 55). Ermeni için para meselesi oldu mu herkesi satar.” (NOGALES, 2016, s. 124)


“Türkiye'deki Ermeniler, meyvedeki kemirgen kurt gibiler. Her yolla, özellikle de faiz ile meyvelerin özünü emen kurtlar gibiler; yakın zamanda Rusya'daki Yahudiler gibi diye yazdı. Ahlakı zayıf, kötü huylu ve düzenbaz olmayan Ermeni'ye çok nadir rastladım. İş güç sahibi, dürüst Türklerin onların ikiyüzlülük ve kurnazlıklardan nasıl nefret ettiklerini anlayabiliyorum.” (BAREILLES, 2003, s. 322)


“İstanbul’da olduğu gibi burada da (İzmir) Yunan uyruklular yerli Rumlarla karışmış ve imtiyazların tadını çıkarıyorlardı. Bu yüzden çok serbesttiler ve hatta Türklere karşı küstahça davranıyorlardı.” (MACAROV, 2015, s. 60)


“Ermenilerin ve Rumların beşinci kol gibi hareket ettikleri duygusu, emsali görülmemiş bir Hıristiyan karşıtlığına yol açtı. Bu duygu, 1919-1922 Türk-Yunan Savaşı sırasında Yunan kuvvetlerinin Batı Anadolu'yu işgal etmesi ve halka zulmetmesiyle daha da alevlenmişti.” (BAER, 2011, s. 180)


“Türkler, gereğinden fazla saf ve iyi kimselerdi. Bu sayede ticaret gelişmiş, çok kar getiriyordu. İki dedemiz Türklere toptan şeker, kahve, fasulye ve başka bir sürü şeyi veriyor, Türkler parayı ödeyemedikleri zamansa topraklarına el koyuyorlardı. Anlaşıldığı gibi her şey sözle oluyordu, mahkeme olmaksızın. Böyle böyle çiftliklerimiz oldu. Bizimkilerden her biri otuzar, kırkar hatta 50’şer tarla aldı (s. 135). Buğdayın bir okkasını 8 kuruşa alıyor, unun bir okkasını 45, 50 kuruşa satıyorduk. Muazzam derecede kar ediyorduk!” (EXODOS, 2014, s. 137)


“Türkler azınlıkları Türkleştirmek istemiyor, ancak Türklerin yönetmesi koşuluyla onların arzu ettikleri gibi yaşamalarına da karışmıyordu.” (LANDAU, 1999, s. 51)


“Müslüman Türkler, fetihleri esnasında isteselerdi Hıristiyanlığı tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Hıristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu arttırdı bile.” (BROCKELMAN, 1964, s. 258)


“Türklerin ilerlemesinin bazı Hıristiyan toplulukları tarafından endişeyle değil rahatlamayla hatta memnuniyetle karşılandığı da olmuştur. 16. yüzyıl başında Ege adalarındaki Yunan topluluklar bazen Türkleri, gerektiğinde Latin kökenli efendilerinin aşırılıklarına karşı başvurulacak bir kurtarıcı merci gibi gördüler.” (POUMAREDE, 2010, s. 18)


“Avrupa’nın din savaşları ile parçalandığı bir sırada, o yüzyıllarda Türklerin fethettiği ülkelerde egemen olan hoşgörüye yine de hayranlık duyabiliyorlardı.” (GROSRİCHARD, 2004, s. 41)


“Agricola, Bilgisiz ve aptal köylülerin (Avrupa’da) Türklerin hükümdarlığını istediklerini bahseder.” Luther’de, Alman kayzerin ve Alman prensliğinin yönetimi altında yaşamaktansa, Türklerin boyunduruğu altında yaşamayı tercih eden insanların mevcudiyetinden bahseder.” (GEORGIEVIC, 1998, s. 3)


“Paskalya ve diğer bayramlarda Hıristiyan halkın sokaklarda alenen, büyük bir serbestlik içinde dini törenlerini yaptıklarını ve bir taraftan zulüm ve saldırı şöyle dursun, en ufak bir hakarete uğramamışlardır (s. 218). Müslüman ailelerin zengin ve soylu bir yapıya gitmeleri ne kadar önleniyorsa Hıristiyanlar tam olarak destekleniyordu. Rum cemaatinde çok köklü bir aristokrasi mevcuttu. Hasköy’de ise başka bir soylu zümresi Ermeni asilzadeleri vardı.” (DADYAN, 2011, s. 223)


“Uyruklar kendilerini Arap, Kürt, Ermeni, Rum vb. kimlikleriyle tanımlamakta özgürdü (s. 55). Finans, sanayi ve ticaret büyük oranda Hıristiyan nüfusun, yani Rumların ve Ermenilerin elindeydi. (HIRSCHON, 1997, s. 21)


“Türklerin Hıristiyan tebaaya bu kadar iyi davranmasına rağmen...” (ELIOT, 1931, s. 68)


İngiliz araştırmacı: “16. yüzyılda din sapkınları (farklı mezhepten Hıristiyanlar) Londra ve Berlin'de canlı canlı yakıldı, Paris'te katledildi ve Viyana'dan kovuldu. 1685 yılında, XIV. Louis bütün Fransız Protestanları ülkeden kovdu. 1700 yılına kadar, İspanya kralları ve kraliçeleri önderliğindeki coşkulu kalabalıklar, Madrid'in Ana Meydan'ında “din sapkınlarının” canlı canlı yakılmalarını izlerdi. Osmanlı İmparatorluğu ise Hıristiyanlara ve Musevilere dinsel özgürlük tanımıştı. Gezgin ve yazar Monsieur de La Motraye'nin 17. Yüzyılda kaleme aldıklarına göre de, “Dünya üzerinde her tür dini inanışın Türkiye'den daha özgür ve sıkıntısız var olabildiği başka bir ülke yoktur.” (MANSEL, 2008, s. 63)


Ermeni yazar: “İslam Hemşinlileri (Türkler) yiğit, özverili, dürüst ve içtendiler (s. 62) ve aynı yazar, İspanyol seyyahın anılarından alıntı olarak (Clavijo, 1404 yılı) “Onlar Ermeni Hıristiyan olmakla beraber kötü huylu ve yaramaz insanlardır.” (HAÇİKYAN, 1997, s. 36)


Cümlenin doğrusu, “Bunlar, Ermeni ve Hıristiyan olduklarını söyledikleri halde, hepsi de hırsız ve eşkıyadırlar.” (CLAVİJO, 2016, s. 250)


Clavijo, uzun seyahatini bitirip İspanya’da ele aldığı eserinde Türkler aleyhine tek cümle etmemiştir ve çok kere övgü ile bahsetmiştir ama Rumların kendilerinden sık sık haraç almalarını da belirtmeden geçmemiştir.


Malatya patriği Süryani Mikhail: “Türkler, kötü ve rafızi Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor; hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı.” (KALLOSHYAN, 2015, s. 64)


Süryani yazar: “Süryani arkadaşlarımızdan Türkler hakkında (ABD’de) herhangi bir düşmanlık, bir nefret sözü duyduğumu hatırlamıyorum. Gerçekten hep Türkçe konuşurlardı ve büyük savaşta çektikleri acılara rağmen, daima ‘memleketimiz!’ diyerek Türkiye’ye özlemlerini dile getirirlerdi (s. 19). Her grup mal mülk satın alabilirdi, çoğunun tarım yaptığı arazisi, bağı bahçesi vardı, ticaretle de uğraşıyorlardı. Zamanın şartları içinde kısıtlı da olsa basın organları, okulları, kiliseleri ve hukukî kurumları, merkezi Osmanlı hükümetinden herhangi bir müdahale olmaksızın serbestçe varlıklarını sürdürüyorlardı (s. 7). Okullar, kiliseler, basın, dil ve sosyal faaliyetler tam bir hürriyet içindeydi.” (TASHJI, 2003, s. 103)
“Tüm seyahat boyunca üzücü rastlantılarım oldu ki Hıristiyanlar ve özellikle Ermeniler tüm şarkta ahlak bakımından Müslümanlardan, hatta haydutlardan ve şeytanperestlerden daha aşağı bir seviyede bulunuyorlar” ve “Ermeni kaynaklarına güvenilmez.” (Rüdiger Benninghaus, Bilim Adına Siyaset Yapmak, s. 81) Kişilik yönünden de benzerlik yok.


“İngiltere’nin Trabzon konsolosu Biliotti, yerel seçkinlerin ve devlet görevlilerinin sıradan Müslümanlara sıradan Hıristiyanlardan daha kötü davrandığını sık sık dile getirir.” (MEEKER, 2005, s. 292)


“Gayrimüslimlerin askerlikten muaf olmaları onlara büyük bir zenginlik kapılarını da açmıştır. Gayrimüslimler, din ve mezhep sahasında olduğu gibi eğitim alanında da özerk bir statü içinde hareket etme imkânına sahip kılınmışlardır. (s. 74) Osmanlı’da Ermeniler, meclis başkan vekili, general (22), milletvekili (42), büyükelçi (7), konsolos (11), öğretim görevlisi (11) gibi üst görevlerde bulunmuşlardır.” Ayrıca devletin diğer önemli kademelerinde de çok fazla Ermeni vardı.
“Hıristiyanlar ufak bir bedel ödeyerekten, askerlikten bağışık tutuluyorlardı. Sınırlı bir geliri olan Müslümanlar er olarak hizmet ediyorlardı. Askerlik bazen 10-12 yıl sürüyordu. Bu adaletsiz ve keyfi düzen çok kötü sonuçlar verdi. İmparatorluğun Hıristiyan uyrukları zenginleşip, çocuklarını okuturken Müslümanlar çiftçilikle fakirleşiyordu.” (NOGALES, 1016, s. 26)
“Mihail Frunze: Burada (Trabzon) pek çok ticaret bürosu var. Bu bürolar çoğunlukla Yunanlı ve hatta Ermenilere ait.” (USTA, 1999, s. 211)
Ermeni tarihçi: “Türkiye Ermenileri, Rusya Ermenilerine göre çok daha iyi şartlarda yaşamışlardır.” (KARİNYAN, 2007, s. 8)
“Fransız elçisi Sebastani: Ermeni halkının hepsinin zengin ve mutlu olduklarını...” yazmaktadır (s. 45) .Türklerin sanayi ve zanaatlardaki payı % 12, gayrimüslimlerinse payı % 88 idi (s. 50). Issawi “1912’de İstanbul’daki 40 özel bankacı arasında Müslüman-Türk yoktu” (s. 65). İzmir’de 43 diplomalı eczacının hiçbiri Türk değildi. (GÜLER, 2007, s. 69)
“1884 yılında Trabzon’da 14 ticari acentenin içinde Türk olan yoktu. 32 büyük tüccarın 29’u Ermeni ve Rum’du.” (ÖZTÜRK, 2012, s. 343)


“Pek çok vilayetlerde çıkan ayaklanmaların sebebi ne Ermeni köylerinin sefaleti, ne de maruz bulundukları baskı idi. Zira bu köylüler komşularından çok daha zengin ve müreffehtiler.” (BİNARK, 2001, s. 13)
Yunanlı, “11.000 kişilik nüfusun 5.000’ini Rumların oluşturduğu Samsun kentinde, belediye meclisinin yedi sandalyesinden altısı Rumlara aitti, ticaret odasının yönetim kurulunda 4 Rum, 3 Ermeni ve 1 Türk, ziraat meclisinde de 6 Rum ve 2 Türk üye vardı. Bu durum Yunanlı bir tarihçinin, “bölgenin genelinde geri kalmış ve yoksul bir kitle oluşturan Türkler Yunanlıların üstünlüğünü, karşı koymadan tanımakta ve her şeyi kadir Allah’ın yüce takdiri olarak görüp kadercilikle kabullenmekteydiler” demesine yol açmıştır.” (YERASİMOS, 2015, s. 348)
Ermeni Varandian, 1914’teki yayınlanan kitabında “Rusya’da yaşayan Ermenilere kıyasla, Türkiye’deki Ermenilerin çok daha iyi bir durumda idiler ve kendi kültür, edebiyat ve dil sahalarında daha özgür olmuşlardı.” (SONYEL, 2014, s. 256)
“Çar II. Nikolay, 1903'te Ermeni Kilisesi'nin mülklerine el koydu. Ermenilere ait ilk, orta ve yüksek okullarda öğrenimin Rusça yapılmasını mecburi hale getirdi.” (BİLGE, 2015, s. 593)
Mayewsky: “Bölgede yaşayan Ermeniler bölgenin (Karadeniz) en zengin tabakasını teşkil ederler.”
Trabzon’un İngiliz konsolosu Palgrave 1868 yılındaki raporunda “Müslüman tebaasının başkentte derdini anlatabileceği hiçbir kimsesi yoktur. Buna karşılık Hristiyanlar, imparatorluğun her tarafına yayılmış bütün yabancı konsolosluklara, ajanslıklara, kimi de İstanbul’daki elçiliklere başvurup haklarını arayabiliyorlar. Hristiyanların dertleri can kulağı ile dinleniyor. Müslümanların feryatlarına kulak asan yok. Hristiyanların ise bin tane sözcüsü ve avukatı var. Anadolu’nun göbeğinde Hristiyanlar debdebeli evleri, şık giysileri, takıp takıştırdıkları gösterili süsleri ve mücevherleri ile servet ve refah düzeylerini apaçık sergiliyorlar. Onların bu durumu, uzaklarda çok konuşulan sözde baskı iddialarıyla hiç bağdaşmıyor. Müslüman halk bakımından durum, acıklı biçimde bunun tam tersidir.” (TÜRKAN, 2012, s. 152)


B. Lewis: “Osmanlılardan özgürlüğünü son kurtaran millet Türkler oldu.”


BİZ SİZE NE YAPTIK?


‘Ermeni açılımı’ adı altında, Hocali’de katliam yapan ve hatta çocuk kaç dakika içinde can verecek diye canlı canlı derisini yüzen Ermeniler kızmasın diye, Bursa’daki Ermenistan-Türkiye maçına Azerbaycan bayrağı sokturulmamıştır. Yunanistan’dan, Rusya’dan taşıma cemaatle 100 yıl sonra Sümela’da ayın yapılması, cemaat olmayan yerde kilisenin onarılması (Akdamar), cemaati bulunmayan kiliseye papaz atanması (Trabzon), ruhban okulunun açılmaya çalışılması (Heybeliada) gibi olaylar hainleri daha da cesaretlendirdi.


Kıran değil kırılan Türklerin kendini savunduğu savaş; hukuk kararıyla değil, Hıristiyanlık birlikteliği doğrultusunda dünyanın çeşitli parlamentolarında Ermeni soykırımı olarak kabul edilmekte, yeni sayılar peş peşe gelmekte ve Türkiye yalnızca seyretmekle yetinmektedir. Yeni çözüm anlayışı bu.


Türkiye, 1985 yılında bile Amerikan Temsilciler Meclisi'ne dilekçe vererek 1915 tehcirinin soykırım sayılamayacağını savunan 69 Batılı bilim adamı bulabilmişken, haklı olduğu davada bugün tam bir yalnızlığın ve itilmişliğin içindedir.


İşgal yıllarında Osmanlı arşiv belgeleri İngilizlerin ellerinde olmasına rağmen, İttihat Terakkicilerin Tehcir nedeniyle yargılandığı Malta’daki İngiliz mahkemesinde suçlu bulunan olmamış ve hepsi beraat etmiştir.


Taşnakçı Ermeniler 1915 yılı Tehciri cımbızla çekip alırlar ve nedenleri üzerine hiç durmazlar çünkü suçlu olduğunu bilirler. Sanki hiçbir neden yokken 850 yıl kardeşçe yaşayan halklar arasında Tehcir olayı yaşandı.


Osmanlı hanedanı, kendilerine rakip olur diye Türkleri eğitimden, ticaretten, sanattan, zanaattan, siyasetten hep uzak tuttu. Türkler kan-can deposu görülüp kıtadan kıtaya ölümlere sürülüyor, geri dönebilen (genelde sakat kalanlardı) olursa eğer köylere, çiftçiliğe mahkûm ediliyor, cehaletle yoğrulup, hastalıkla kırılıp, vergiler altında inim inim inletilip fakirlikle boğuşuyordu.


Binlerce üyesi bulunan Ermeni sayfasına yazdığım yazıdır ve cevap veren çıkmamıştır.


[[Sizler askere gitmeyip çoğaldıkça çoğaldınız ve geleceğinizden emin vaziyette devletin her sektörünü ele geçirdiniz. Eğitim, sanat, ticaret, siyaset, bankerlik, tüccarlık, tefecilik hep sizde idi. Zenginleştikçe zenginleştiniz, elit ve aristokrat tabakayı oluşturdunuz. Bizler hep toprak satıcısı iken, sizler hep alıcıydınız. Sizler üretiyordunuz bizler tüketiyorduk. Para sizde, şükür etmek bizde idi. Osmanlı devleti büyüdükçe siz de büyüdünüz. Sizler büyüdükçe, bizler küçüldük. Sizler zenginleştikçe bizler fakirleştik. Efendi sizdiniz, köle bizdik. Alim sizdiniz cahil bizdik. Sizler dünyada cenneti yaşarken, bizler cehennem azabı çekiyorduk. Sizler konaklarda kahkahalar atarken; bizler döküntüler içindeki harabelerde can çekişiyorduk ve cephelerden cephelere sürülüyorduk.


Osmanlı, Ermeni-Rum imparatorluğu idi. Bayrağınız eksikti ama devlet sizdiniz. İstanbul, Ermeni, Rum, Yahudi başkentiydi.


Tarihte hiçbir zaman nüfus çoğunluğunuz olmadığı topraklarda devlet kurmaya kalkıştınız. Trabzon-Adana hattı doğusunda Ermenisiz Ermenistan kurma hayallerine kapıldınız. Türk askeri gücünü zayıflatmak ve bölmek için devreye sokuldunuz. Devletinize karşı kılıç çektiniz ve her iki taraftan yüzbinlerce masum insanın kanına girdiniz.


Tehcir kanunun çıkmasına sebebiyet veren medeni Batı, silah yüklü gemilerini sizlerin emrine verirken; Tehcirde yollara dökülmüş yüzbinlerce kadın, çocuk, yaşlı Ermenilere boş gemilerini neden açmadı? Yaşanan trajedi karşısında niçin kör, sağır ve dilsiz kaldılar? Götürmek istediler de göndermeyen mi oldu?


Sonuçta biriniz tehcire, diğeriniz mübadeleye tabi tutuldu ve Anadolu boşaltıldı. Batılıların şirketleri de bıraktığınız boşluğu doldurup operasyon tamamlandı. Olay budur.


Aynı zamanda Ermeni ve Rum göçü, Almanların ve Yahudi burjuvasının da isteği idi. Ermenilerin boşalttığı yerleri öncelikle Yahudiler dolduruyordu.


İyi ki isyan ettiniz. İsyanınız, yüzyıllarca halife narkozunun etkisinde olan bizleri uyandırdı. İzmir’in işgali kurtuluş meşalesini tutuşturdu ve aydınlığı Anadolu’yu sardı. Binli yıldan beri adı-sanı unutulmuş Türk milletini ayağa kaldırdı.


İyi ki isyan ettiniz. Mustafa Kemal gibi bir liderin doğuşunu ve milli devletin kuruluşunu sağladınız. Kul iken insan olduğumuzu hatırlatınız. Köleniz iken özgürlüğümüzü kazandırdınız. Ölmüş Türk adını hayata döndürdünüz. İsyan etmeseydiniz eğer köle yine bizdik ve efendi hala sizdiniz. Bedeli taraflar için çok ağır ve acı olmasına rağmen teşekkürler.]]


Ermenistan başbakanının Tehcir değerlendirilmesi


Ermenistan’ın ilk başbakanı ve Taşnakçı olan Kaçaznuni’nin tespitleri:
[>Dünya savaşı öncesinde gönüllü silahlı birliklerin oluşturulması hataydı.
> Kayıtsız şartsız Rusya’ya bağlanılmıştı.
> Tehcir kararı amacına uygundu.
> Türkiye, savunma güdüsüyle hareket etmiştir.
> Denizden denize (Trabzon-Adana> Ermenisiz Ermenistan) Ermeni projesi gibi emperyalist bir talebe kapılmışlar, bu yönde kışkırtılmışlardı.
> Müslüman nüfusu katletmiştir.
> Ermeni terör eylemleri Batı kamuoyunu kazanılmaya yönelikti.
> Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıdır.] (KAÇAZNUNİ, 2014, s. 10)


Ermenistan devlet başkanı: “Taşnaklar, her dönemde Batı emperyalizminin ve Çarlık Rusya’nın aleti oldular (s. 8). Taşnak hükümetinin toprak politikası Müslüman köyleri talana dayanıyordu (s. 9). Ermeniler, Emperyalizme hizmet ve uşaklık için savaşmaktan kırılmışlardı (s. 10). Ermeni gönüllü birlikleri ağırlıklı olarak Hıristiyan olmayan sivil halkı katletmekle uğraşmışlar (s. 87). Ermenistan’da bile köylerde yağma yapıyor ve kadınların ırzına geçmekle uğraşıyorlardı. (KARİNYAN, 2007, s. 94)


[Ermeni tarihçi Boryan: Gürcistan’ın Toprak bakanı Karibi, Batı Emperyalistlerinin Ermenilere ‘daha fazla kan dökerseniz, istediğiniz yardımı alırsınız’ mesajını verdiğini belirtir (s. 45). Boryan: Taşnakların komutasındaki Ermeni kitleleri, Rus çarlığının emperyalist çıkarları için feda edilmişlerdir (s. 57). Taşnaklar, Rus çarlığına tam anlamıyla ajan görevi yapmışlardır (s. 59). Boryan: Zeytun ayaklanması, Ermenilerin değil, kapitalist Fransa’nın çıkarları doğrultusunda örgütlenmiştir (s. 43). Rus çarlığının Kafkasya valisi Vorontsov Daşkov: Ermeni meselesi diye bir şey yoktu. Ermeniler arasında herhangi bir ayrımcılık yoktu, meseleyi biz kendimiz yarattık.] (PERİNÇEK, 2014, s. 39)


“Amerikan Van konsolosu Hollis (1911-1917): Ermeni yetkililer hangi devlet adına çalışırlarsa çalışsınlar, aşırı derecede hilekâr ve entrika düşkünü olmakla tüm Yakın Doğu’da ün salmışlardı (s. 237). Türkler tarafından uygulandığı iddia edilen şeytanca ve tarifsiz işkence yöntemleri, çoğunlukla hastalıklı ve şehvet düşkünü beyinlerin uydurmasıdır (s. 38). Kürtler Ermenileri daima doğal avları gibi görmüşlerdir.” (LEWY, 2011, s. 348)


[[1921-1922 arasında, 5 milyondan fazla Müslüman topraklarından sürülmüştür. Beş buçuk milyon Müslüman da ölmüştü (s. 1). Erivan bölgesi, 1827’ye kadar, nüfusunun çoğunluğu Müslüman (özellikle Türk) olan bir İran vilayetiydi (s. 34). Ermeni ihtilalcilerden Dr. Cyrus Hamlin: Hınçak çeteleri fırsat kollayarak Türk ve Kürtleri öldürecekler, onların köylerini yakarak dağlara kaçacaklar. Galeyana gelen Müslümanlar ayaklanıp savunmasız Ermenilerin üstüne çullanacaklar ve Ermenileri o kadar vahşice boğazlayacaklar ki Rusya insanlık ve Hıristiyan medeniyeti adına müdahale edecektir (s. 128). Çok yerlerde Osmanlı askeri birlikleri, posta dağıtım merkezleri, jandarma karakolları ve askerlik daireleri saldırıya uğradılar. Tüm Anadolu’da telgraf telleri kesilmeye başlandı. Savunmasız Müslüman köylerine hücum edildi ve Müslümanlar katledildiler. Bölgedeki katliamlar, Osmanlı birliklerine karşı yürütülen isyan ve hücumlar, Osmanlı hükümetinin 26 Mayıs 1915’te kararlaştırdığı sürgün emrinden önce başlamıştı. 1915 Mayıs ayına gelindiğinde Doğu Anadolu bir iç savaşın ortasına düşmüş bulunuyordu (s. 202). Tehcir sırasında “Kafilelere eşlik eden az sayıdaki jandarmalar Ermenileri, örneğin Kürtlerin silahlı saldırısından koruyamıyordu. Aşiretler genelde Ermeni göçebelerin kitlesel katliamına girişmemekle beraber, aralarından çok sayıda insanı öldürdüler ve kadınları kaçırdılar. Bazı Osmanlı memurları, Ermenilerin soyulmasına hatta bazen öldürülmesine şahsen katıldılar. Bu nedenle birçok kişi yargılandı. 1397 kişi çeşitli cezalara çarptırıldı. Bazıları suçundan dolayı idam edildiler (s. 214). Fransız kumandan General Gourad’a, Ermeni askerlere silah vermeyi neden son günlerde reddettiği sorulduğunda: Türklerin mallarını yağmalamak, köylerini yakmak ve silahsız Müslümanları öldürmekte kullandılar.]] (MCCARTHY, 2012, s. 234)


Ermeniler ile Yunanlıların yaptığı katliamlarla halkı yok etmek ve kaçmaya zorlamak mı insanidir, Türklerin sürgün yöntemi mi insanidir?


Gerçeğin farkına varan Aydın doğumlu Yunanlı yazar kitabının son paragrafında (Benden Selam Söyle Anadolu'ya) “Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadı! (Onu öldürmüştü) Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin. Kardeşi kardeşe kırdıran cellatların (emperyalist devletler), Allah bin belasını versin!”


Osmanlı tehciri (zorunlu iskân) yüzlerce yıllardan beri Türklere uygulamıştır.


Cumhuriyet kurucularının milliyetçilik anlayışı


İnsanoğlu baba-dedesini seçme hakkına sahip değildir. Kürt, Türk, Ermeni olmak ne üstünlük vasfıdır ne de hor görülme vesilesidir. Kişiyi ırkı, dili, dini, mezhebi insan yapmaz, davranışları yapar. Şahsiyetin ve onurun olmadığı yerde ırk ta yoktur, din de yoktur, dil de yoktur. Saf din, dil, ırk Amazon ormanlarında ve de Afrika çöllerindeki ilkel kabilelerde bulunur. Türkçe içindeki Arapça ve Farsça kelimeleri çıkarırsak Türkçe’yi konuşamayız.


“Türkler, deyim yerindeyse, imparatorluğun milliyetçilik etkisine girmiş en son halk olarak gözükmektedir. (GEORGEON, 2006, s. 2)


“Tarihte soykırımcılık şöyle dursun, etnik ayrımcılık yapmayan bir-iki ulustan birinin Türk ulusu olduğudur.” (MALEVILLE, 2003, s. 5)


Türkler, değişik sebeplerden dolayı kendisine sığınanlara dinin, dilin, mezhebin, milliyetin nedir? Diye bir soru sormamıştır. Ayrım göstermeden herkesi bağrına basmıştır.


İnsan hakları hamisi ABD’de 1970’li yıllarda bile zencilerin otobüsü ayrı, okulu ayrı, işi ayrı ve mahallesi ayrıydı. II. Dünya savaşında kahramanlık gösteren Zenciye, Zenciliğinden dolayı madalya bile verilmezdi. 1955’de zenci kadın otobüste beyaza yer vermediği için 1 yıl hapse mahkûm oldu. ABD’lerinde ilk zenci başka daha yeni seçildi. Avrupalı zenciye tiksinerek bakarken, bizler tebessüm ederek bakarız. ABD’nin Irak’ta yaptığı barbarlıklara yüzsüz Batı’dan yine bir tepki gelmedi, gelmez de. Bugün Filistin’de yaptıkları barbarlıklar gibi.


Kendilerini üstün ırk gören Avrupa’nın çok ülkesinde hayvanat bahçeleri gibi insanat bahçeleri kurulmuştu. Burada kadın-erkek zenciler, aborjinler ve Kızılderililer çıplak vaziyette sergilenirdi. Irkçılık, Türk milletinin dokusuyla uyuşmaz. Medeni Avrupa’nın Suriyeli mültecilere yaptıklarının benzeri, Türklerde yaşanmaz.
Ege aksanıyla konuşan Zenciye bir yetkili “Türkiye’de Zenci olmak nasıl duygu” diye sorar. Zenci: “aynaya bakınca Zenci olduğumu hatırlıyorum” der. Farklılığın farkı bu.


Osmanlıda olduğu gibi günümüzde de Alman, Fransız, İngiliz, Rus, Kürt, Laz, Gürcü, Ermeni milliyetini her zaman ve her fırsatta gururla dile getirirken, hepimiz Ermeniyiz, hepimiz Kürdüz diye sokaklarda bas bas bağırırken kimse yadırgamayı aklından geçirmez fakat Türk, Türk’üm deyince belli kesimler kıçını yırtarcasına avazı çıktığı kadar faşist, kafatasçı, ırkçı diye saldırıya geçerler.


Her millet bir kültürü ve her kültür bir milleti temsil eder.


İmparatorlukta hiçbir ırk, dil ve din varlığını kaybetmiş değildir. Maruniler, Nasturiler, Yezidiler, Kürtler, Aramiler, Süryaniler, Ermeniler, Rumlar, Dürziler, Araplar, Yahudiler tarihin derinliklerinden günümüze kadar dinlerini, dillerini, kültürlerini yaşamış ve yaşatmışlardır. İslamlaşma ile birlikte şu-bu sebepler ve adlar altında kimliğini yitiren tek millet Türkler olmuştur.


“1933'te Almanya'yı terk etmek zorunda kalan ve Türk devletinin profesör olarak istihdam ettiği patolog P. Schwartz şöyle yazar: Bir rahatlama, bir kurtuluş ve şükran duygusu; Türk halkına bir bağlılık hissi oluşuyor. Öyle görünüyor ki çağın bazı tanıkları için kayıp Avrupa Anadolu'daydı.” (PLAGGENBORG, 2015, s. 18)


Ermeni tarihçi: “Ermeni milleti, kadim tarihi boyunca ‘millet varlığını’ Hz. Allah’tan sonra yüce Türk milletine borçlu olmuştur (s. 86). Türk-Ermeni düşmanlığını yalan tarih üzerine oturtanlar için “Bunlar, doğrudan emperyalist devletlerin para ile tutulmuş birer ırk haini uşaklarıdır.” (DABAĞYAN, 2005, s. 105)


Türkiye Cumhuriyeti kurucuları milliyetçilik anlayışını Taşnakçı Ermeniler, Naziler ve Kürtçüler gibi başka ırklara düşmanlık üzerine kurmamışlardır. Türk Milliyetçiliği teorisyenleri, ‘Milliyetçiliğimiz kültüreldir’ diyerek konuyu özetlemişlerdir. Ana dili Kürtçe olan Atatürk’ün fikir babası Ziya Gökalp: “ırk atlarda aranır” demiştir.


Gökalp:
“Her birisi öz işine çabalayan insanlar,


Bugünlerde kardeş olur, hepsi candan birleşir,


Benlik kalkar gönüllerde bizlik hissi yerleşir.”


Atatürk’te ırkçı söylemler vardı. ‘Bir Türk Dünyaya bedeldir’, ‘Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur’ gibi sözlerinin nedeni; devleti ve medreseleri tarafından yüzlerce yıl çamura batmış bir kimliği, aşağılanmış kişiliği, sürüye dönüştürülmüş toplumu, hafızası silinmiş halk yığınını uyandırmak, yapılan yakıştırmaları tarihe gömmek, insanlarına öz güven vermek, millet şuuruna eriştirmek, Türk milletini ayağa kaldırmak, şahsiyet kazandırmak için söylenmiş sözlerdi. Yoksa Atatürk gibi bir dâhinin bunun böyle olmadığını bilmeyecek kadar kara cahil olabilir mi? Atatürk’ün ırkçı söylemleri teoriden pratiğe hiçbir zaman geçmemiştir.


“Ziya Gökalp Kürt’tü ve Diyarbakırlıydı; Kemalist direnişin ilk örgütçülerinden.” (BRUINESSEN, 2019, s. 125)


Gökalp: “Atalarımın Arap veya Kürt soyundan geldiğini tespit etmiş olsaydım bile, kendimi Türk olarak kabul edecektim. Çünkü araştırmalarımın sonucunda kimliğimin kültürel olduğunu gördüm.” (ASLAN, 2006, s. 14)


Atatürk: ‘Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir’ diyerek ırkı, kan bağını, dili, dini değil; kültürel birlikteliği dile getirmiştir.


“Atatürk, dini ya da kökeni ne olursa olsun bütün Türk vatandaşlarını Türk olarak tanımlıyordu.” (KING, 2016, s. 179)


“Türk milliyetçiliğini; Türk halkını imparatorluktan millete götüren tarihi ve siyasi bir hareket olarak anlamalıdır.” (JACKH, 1999, s. 178)


Kültür değerlerinin toplamıyla oluşan mensubiyet şuuru, Türk milletinin varlığını meydana getiren yegâne unsurdur. Cumhuriyet kurucuları, binli yıllar boyunca değişik renklerin, farklı seslerin ve çeşitli kokuların karışımı sonucu bu tarife ulaştılar.


“En ateşli Türk milliyetçilerinden Yahudi asıllı Tekin Alp (Moiz Cohen) Serezli bir Musevi’ydi.” (ZÜRCHER, 2000, s. 192)


Ermeni vatandaşımız, kardeşimiz Artin Penik, Ermeni cinayetlerine tepki olarak 1982’de kendini İstanbul’da yakarak intihar etmiştir.


https://www.youtube.com/watch?v=ES-SvnO1h8Q


“Gizli olarak kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ilk kurucuları, Askeri Tıp Okulu öğrencilerinden Ohri'li Arnavut İbrahim Ethem (Temo), Kafkasyalı Çerkez Mehmet Reşit Bey, Arapkirli ve Diyarbakırlı iki Kürt olan Abdullah Cevdet ve İshak Sükfiti'dir (s. 26). Abdurrahman Bedirhan, Seyit Abdülkadir, Mevlanazade Rıfat, Süleyman Nazif, Şerif Paşa, Said-i Kürdi, İsmail Hakkı Babanzade, Şükrü Sekban, Feridun Fikri ve Ziya Gökalp gibi Kürtler de kuruluşunda olmasa da cemiyete aktif bir şekilde destek verdiler.” (ÖRS, 2014, s. 36)


Ermeni asıllı Agop Dilaçar’a (Hagop Martayan) ve Dabağyan’a kimse Türk değilsin diyemez. Milli Mücadelede Türklerin yanında yer alan Terziyan, Papazyan kardeşler, Elogasyan, Piyer Bedeş, Hogasyan, Ohan Tulumbacı (İstiklal madalyalı), Bergamalı Nesim Navaro Ermeni ve Yahudi kardeşlerimiz vardı.


Kürt asıllı Ziya Gökalp’e ve Süleyman Nazif’e kim Türk değilsin diyebilir? Zaza Alevisi Cemal Şener, Kamer Genç, Diyap Ağa örnek ve önder kişiler idi. Birçok değerli esere imza atmış Cemal Kutay Kürt’tü ve Bedirhan aşiretindendi. Dini kimliği ile öne çıkan Saidi Nursi Kürt’tü. Milli Mücadelede Türklerin yanında yer alan Papa Eftim Türk’tü.


Kurtuluş savaşının omurgasını oluşturan Baha Said gibi binlerce Çerkez’i, Abaza’yı, Dağıstanlıları kim görmemezlikten gelebilir? Ünlü şair Üsküplü Yahya Kemal, Teşkilatı Mahsusa üyesi Mehmet Akif ve Şemseddin Sami de Arnavut’tu. Günümüzde Türkiye’nin gururu Mardin doğumlu ve Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar ile hangi Kürt-Türk gurur duymaz?


Yüzlerce yıldan beri Kürt, Zaza, Laz, Çerkez, Gürcü ve Türk kültürleri harmanlanmış tek kültüre dönüşmüştür. Aynı gövdenin farklı dalları ve adları olmuştur.


Çerkez’i, Laz’ı, Kürt’ü, Gürcü’sü, Türk’ü, yurtsever Ermeni’si ve Yahudi’si ile birlikte M. Kemal önderliğinde ikinci Ergenekon çıkışıdır Kuvai Milliye.


🔇