9. GEREKLİ BAZI KISA BİLGİLER
GEREKLİ BAZI KISA BİLGİLER
Yunanistan’dan ve Bizans’tan Trabzon’a göçler olmuş mu?
Filistin meselesi
Mirliva Rüştü Paşa’nın ve Alman subayının Yemen anılarından
Hilafet meselesi
Ehli Sünnete göre halifelerde bulunması gereken vasıflar
Halifelerin sıfatları.
Pratikte halife
Osmanlıda medreseler
Şeriatın kılıcı
Allah’ın gölgesi II. Abdülhamit
Allah’ın gölgesi Vahdettin ve Milli Mücadele
İngilizler İstanbul’u kurşun atmadan niçin terk etti?
Atatürk ve din
Atatürk’e ayyaş diyen şerefsizler
Atatürk ve izimler
YUNANİSTAN’DAN VE BİZANS’TAN TRABZONA GÖÇLER OLDU MU?
Yunanistan’dan veya Bizans’tan kadınların, çoluk-çocukların, dede-ninelerin gemilere dolup veya yaya yola çıkıp dağları ve denizleri aşarak bölgeye geldiklerine tarih şahit değildir. Tarihte bütün göçler doğudan batıya doğru olmuştur. Batıdan doğuya ise ordular, tüccarlar, papazlar ve misyonerler gitmiştir.
Bölgeye gelen bir Yunanlının,
√ Stratejik önemden yoksun,
√ Ticaret merkezinden uzak,
√ Şehir kültüründen nasibini almamış,
√ Eğitimin girmediği,
√ Paranın dönmediği,
√ Gemilerin varamadığı,
√ Yolun ulaşmadığı,
√ Güvenliğin bulunmadığı,
√ Maden yatağından mahrum,
√ Sarp arazinin ve kıt tarımın yer aldığı,
√ Yaşantının yokluk ve işkenceye dönüştüğü, kısaca her türlü olumsuzluğun toplandığı Çaykara’nın veya Tonya’nın dağlarına Yunanlının gelip yerleşmesi asla düşünülemez.
80 yıl önce fakirlik yüzünden kimi insanların kışın çıplak ayakla dolaşmak zorunda kalındığı coğrafyanın cazip yönü nedir ki? Sırtı elbise görmemiş, karnı çorbadan doymamış, ağırlığından fazla yükün sırtta taşındığı köye İstanbul’u terk edip gelip yerleşilir mi? Günümüzde bu hal, Paris’in Champs-Elysees (Şanzelize) caddesinde yaşayan aristokrat bir ailenin, daha iyi geçim nedeniyle Çaykara’nın Yente köyüne gönüllü yerleşmesi gibidir. Gerçekleşme ihtimali binde sıfırdır.
“Sanıldığının ve kaçınıldığının aksine, yörede Yunan unsurunun bulunmadığı, ancak, yörenin asırlar boyu Hellenizim kültürü altında kaldığı ve büyük ölçüde dili, kültürü ve dini ile Hellenleşmenin bir gerçek olduğu bilinir.” (KARAGÖZ, 2004, s. 263)
Trabzon limanının İpek Yolu ticaretinin önemli bir ayağı olması, gemici-denizci Yunanlıları buraya çekmiştir. Bölgede Trabzon adının öne çıkmasının sebebi budur.
Doğu Karadeniz bölgesinde adları tarihe geçmiş Makronlar, Kolkhlar, Driller, Massynoikler, Hattiler, Khalybler, Tibarenler, Byzerler, Bechiresler, Heptakometler, Lazlar gibi yerli halklar yaşıyordu. Bu halklar ne oldu? Yunanlıların bölgeye gelmesiyle birlikte önce Hıristiyan, sonra da Rum dediğimiz insanları oluşturdu. Bölgeden mübadele ile gidenler bunların torunlarıdır. Yunan unsuru ise çok azdı ve yönetici kesimi oluşturmuştu. Askerler de geçici görevle geliyorlardı ve evlerine dönüyorlardı.
Trabzon’da mübadele ile giden Rum dediğimiz halk, dil ile din değiştirmiş ve kesinlikle Yunanlı olmayan yerli kadim halklardı. Bu asimileden kendini kurtarabilen tek toplum Lazlar olmuştur. Nüfuslarının fazlalığı, Hıristiyan olmalarına rağmen Yunanlılara ile Kartvelilere mesafeli duruşları ve zaman zaman çatışmaları sayesinde günümüze gelebilmişlerdir. Lazların da kısa sürede topyekûn Müslüman olmalarının nedeni, Rumlar ve Kartvelilerle barışık olmamaları içindi.
İki bin yıl önce emperyalizmin temelinin atan Yunanlılar, işgal ettiği yerde ordusu güvenliği sağlar, tüccarlar bölgenin içini boşaltır (ekonomik zenginlikleri), papazlar da halkı önce Hıristiyan eder ve İncil dili Yunancayı kabul ettirir. Böylece yerli halkları medeniyet-barbarlık adına kimlik ve kültürlerini eriterek bir daha geri dönmemek üzere tarihin çöplüğüne atardı.
“Prokopios, İ.S. 6. yüzyılda bile Maçkalıların hala putperest olduklarını bize bildirmektedir.” (NAKRACAS, 2003, s. 204)
Yunanlı Foti- Stefo: “Pontus esasen Türk’tür; II. Mehmet bir Yunan yurdunu fethetmemiş, esasında bir Türk yurdunu geri almıştır (s. 277). Maçka'nın Ortodoks Hıristiyanları tarafından Büyük Millet Meclisi ile Dahiliye, Adliye ve Hariciye Nezaretlerine gönderilmiş olduğu iddia edilen bir telgrafı yayımlamıştı. Telgraf, Anadolu’da bir Yunan ulusu (Rum Elenik) olmadığını, bölge Hıristiyanlarının Patrikhane’yi kabul etmeyen Türk Ortodoks Rumları (Türk Rumları) olduğunu belirtiyordu.” (BENLİSOY, 2015, s. 45)
“Artamir (Altemur) Pontus kralı David’in kuzeni ve baş nazırıdır.” (MİLLER, 2007, s. 61)
“Trabzon yöresinde, Osmanlılardan çok önce, Türk yerleşimi olmuştur.” (EYUBOĞLU, 2004, s. 33)
“Ocak 1922’de Maçka Rumları adına Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına Hariciye, Dahiliye ve Adliye Vekaletlerine gönderilen yazıda şu ifadeler yer almaktaydı: 'Anadolu'da tarihen dahi müspet olduğu üzre Rum Elenik namıyla hiçbir millet yoktur. Mevcut olan Rumlar yalnız asırlarca Türk Müslümanlarca birlikte yaşayan Türk Ortodoks Rumlardır.” (AYGİL, 1995, s. 54)
“Papaz Türkçe dua etmektedir, çünkü oradakilerin çoğu kendisini ancak öyle anlamaktadır. Eğer Papaz Ermenice biliyorsa, duaların bir kısmını o dilde yapmaktadır.” (ELLISON, 1973, s. 238)
MİRLİVA (Tuğgeneral) RÜŞTÜ PAŞANIN VE ALMAN SUBAYININ YEMEN ANILARI
Osmanlıda askerlik Türkleri öğütme makinesi idi. Ölmezse veya çürüğe çıkmazsa redif hizmet ile birlikte askerlik süresi 40 yaşına kadardı. Anadolu köylüsü sabırlı, zulümlere katlanan, fakirliği kader bilen ve buna razı olan askerden başka bir şey değildi. Ona din adına öğretilen bunlardı.
“Birinci Cihan Savaşında ilan edilen ‘Cihat Fetvası’ İngiliz destekli Arap Şeyhleri tarafından bir kâğıt parçası gibi yırtılmıştı.” (KOCAHANOĞLU, 1998, s. 20)
“Cephelere ölmeye sevk edilen on binlerce asker, her gün yolları, köprüleri, iskele ve garları doldurmaktaydı. Bunlar, kara vagonlarda ‘Kafkasya dağlarında çiçekler açar’ ya da ‘Sancağımız şanımız,’ ‘Çanakkale içinde aynalı çarşı’ havalarını söyleyerek giderlerken, Filistin'i, İzmit'in yanında sanan İstanbullu yaşlı kadınlar, arkalarından dualar etmekteydi.” (SAKAOĞLU, 2015, s. 480)
Olayların içindeki Alman general: “Telgraf ve telefon hatlarının Araplar tarafından kesilmişti (s. 269). Yemen'deki Türk birlikleri hakkında uzun zamandan beri hiçbir haber alınamamaktadır. İngilizler, birliklerimizin mevki değiştirmelerinden Araplar aracılığı ile tam zamanında haberdar olmaktadırlar (s. 172). İngilizler, sanki kendi memleketinde savaşıyormuşçasına müsait şartlar altında savaştılar. Türkler ise kendi memleketlerinin bir kısmında düşmanca duygular besleyen yerli halk arasında savaşmaya mecbur olmuşlardı.” (SANDERS, 1999, s. 178)
Rüştü Paşa (ah o Yemendir), [Yemen'in gelirlerinden tek damla İstanbul'a gelmediği gibi 100.000 belki daha fazla askerin ölüm yeri Yemen’dir (s. 11). Karadeniz iskelelerinde bulunan yeni askeri Yemen’e götürmek üzere Hudeyde Vapuru görevlendirilmiş, efradın vapura binmesinden sonra yiyecekleri peksimetin küflenmiş ve yenilemez olduğu memurlar tarafından görülerek ihbar olunmuştu (s. 14). Gıda yokluğu ve hastalık nedeniyle yolculuk sırasında ölümler peşpeşe geliyordu (s. 15). Bu küflenmiş peksimet meselesi her sevkiyatta vukua gelmektedir. 1905’deki İskenderun'da Garb vapurunda iki bin çuval Adana'dan gönderilmiş çürük peksimet gördüm. Çuvallar içerisinde lokantalardan ve fırınlardan toplanmış ekmek kırıntıları ve hatta peynirleri, pide parçalarını bile gördük. İskenderun'daki doktorlara muayene ettirdim; İnsanın değil, hayvanın bile yemesine uygun olmadığını beyan ile rapor verdiler. Yemen'e sevk edeceğimiz askeri kendi milli kıyafetleriyle iskelelere götürüyoruz. Ne altına serecek ve ne de üstüne örtecek bir şey olmadığı halde kışlası bulunmayan mahallerde ya bir han sayesi (gölgesi) ve yahut toprak üstünü ikametgâh olarak gösteriyoruz (s. 17). Vapurların ekserisi uzun bir sefer için askeri birliklerin nakline katiyen müsait değildir. Yük vapuru olduklarından ambarlara bölünmüşlerdir (s. 18). Redif taburlarının (asıl askerlik süresi bitiminden -biterse- sekiz yıl daha yedek askerlik hizmetine tabi olanlar) sağlık memurları olmadığından Akabe’deki taburların sağlık görevlisi namına bir kişi yok. Binbaşı dahil olmak üzere tifolu hasta vapurdan çıkıyor, üstü başı berbat, bunu koyacak hastane yok. Ahalinin hanelerinden istifade ihtimali yok. Hastayı yatıracak yatak yok, üstünü başını değiştirecek çamaşır yok, yemek vermek için kab yok ve hastane tertibatı olmadığından hastaya usulünce yemek vermek ihtimali yok.] (RÜŞTÜ PAŞA, 2004, s. 21)
Atatürk: “Arnavutluk’ta, Yemen’de Türk kanı dökmek boş yere Türklüğe kıymak demekti.” (ATAY, 2012, s. 15)
[Melbusat (elbiseler) ve teçhizat feci vaziyette idi. Pek az subayın çizmesi ve iç çamaşırı vardı, eratta ise hiç yoktu. Baldırlarına bağladıkları çarıkları giyiyorlardı. Yama yokluğundan elbiseler yırtık pırtıktı. Düğme bulmak mümkün değildi. Askerlerin ekserisi sırt çantalarını kaybetmişlerdi. İçine konacak hiçbir şeyleri olmadığı için eksikliğini de pek hissetmiyorlardı (s. 43). Birçok kere yol üstünde eşek ve at dışkılarının başına çöken ve azap verici açlıklarını dindirmek için sindirilmemiş tahıl tanelerini ayıklayıp kavuran askerleri gördük. Ölmüş atın derisini kemiren askerler vardı (s. 86). Filistin’de, Arap asıllı Ali Rıza paşa öğleden sonra dörtnala şehirden çıkmış ve İngilizler tarafına geçmişti. Başarılı firarından ve Türklere oynağı oyunlardan dolayı sevinç ve heyecan içindeydi (s. 135). İnce çarıklar askerlerin yara içindeki ayaklarından parça parça dökülüyordu. Buna rağmen yürüyüşe devam etmek lazımdı. Düşüp kalanlar soyguncu Araplara av oluyordu.] (GUHR, 2016, s. 202)
“Türkler, kahramanca yenildiler. Onlar yalnız dört devletin orduları ile çarpışmadılar. Onların daha zorlu düşmanları da vardı: Açlık, kıtlık ve ordunun bütün sınıflarında düzensizlik. Yeryüzünde hiçbir asker, işitiyor musunuz, hiçbir asker, bu kadar acıklı yokluklara katlanamazdı.” (LOTI, 2014, s. 95)
“Tren varken, Adana'dan beri yayan yürümekte idiler. Üç bin kadar zayıf, soluk ve üstü başı yıpranmış Türk çocuğu, yorgun argın önümüzden geçtiler. Biliyor musunuz, nereye gidiyorlardı? Aden'e!” (BARDAKÇI, 2019, s. 56)
“Tüm bu cephelerde Osmanlı Ordusu savaştı; kimi zaman sayısal olarak kimi zaman da rakiplerinin üstün silahları karşısında ezilerek öldürüldü. Ama her yerde Türk askeri cesareti, direnci ve disipliniyle hayranlık uyandırdı. Bu istisnai savaşçılar, bizim tarafta olabilirdi ya da olmalıydı (Fransa), düşman tarafta değil.” (BAREILLES, 2003, s. 319)
FİLİSTİN MESELESİ
Atatürk: “Müslümanların Avrupa diplomasisini anlayamamaları ve sözde bağımsızlığa yem olmaları, böylelikle bütün Arap ülkelerinin Avrupa emperyalizminin kölesi durumuna gelmeleri üzücüdür. İslam topraklarını Yahudi ve Hıristiyan yönetim ve kontrolünden kurtaracak kadar güçlüyüz.” (HALLOUM, 1989, s. 194)
400 sene Kudüs’ü koruyan Türkler, Osmanlıya karşı İngilizlerle işbirliğine giren Araplar 40 sene koruyamadılar ve Kudüs’ü Yahudilere sattılar.
Herzl’e Abdülhamit: “Ben her zaman Musevilerin dostu oldum ve dostuyum. Ben Müslümanlara ve Musevilere güvenirim. Hıristiyan tebaama aynı itimadım yoktur (s. 243). Yahudi temsilcisi: Sultan bize bir parça toprak versin, mukabilinde maliyesini düzene koyalım ve bütün dünya kamuoyunu kendisi lehinde etkileyelim. Ermeni meselesinin Türkler lehinde ele alınıp değerlendirilmesi için ben Avrupa basınını etkileyebilirim.” (GARAUDY, 2011, s. 353)
Çok cazip tekliflere rağmen II. Abdülhamit “Filistin kanla alınır ve ancak kanla verilir” diyerek bütün teklifleri geri çevirmiştir. Orada akan kan ve akacak kanlar hanedanın kanı değildi. Doğru mu yaptı? Kişiden kişiye cevabı değişen soru. Devletin ve milletin menfaatinden çok prestijini düşünmüştü. Sonuç?
“19. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa Yahudileri, zengin Araplardan arazi satın alıp Filistin’de yerleşmeye başlamıştı. Topraklarını satan Arapların çoğu da bu satış dolayısıyla fevkalade mutlu olarak yurtdışında yerleşmişler ve Yahudilerin, atalarına ait olduğunu düşündükleri bu topraklar üzerinde bir devlet kurmak niyetinde olduklarından hiç kuşkulanmamışlardı.” (BENJAMIN, 2006, s. 129)
Kudüs’te, [Ticaret, kültür, çiftçilik, sanayi, binalar, her şey Arapların veya diğer devletlerindir. Yalnız jandarma bizim idi.
Suriye, Filistin ve Hicaz'da:
- Türk müsünüz? Sualinin cevabı:
- Estağfurullah! idi.
Bu kıtaları ne müstemlekeleştirmiş (koloni, sömürge), ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu (Türkler) buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu yukarılarına kadar gireceğine şüphe yoktu.] (BARDAKÇI, 2019, s. 55)
Filistin’de, “Başka yerlerde de Arap köylülerinin İngilizleri karşılamak üzere bayramlıklarını giymiş olduklarını görmüşlerdi.” (KINROSS, 1994, s. 175)
Filistin bayrağı, 1916 yılında İngiliz işbirlikçisi Şerif Hüseyin tarafından Osmanlıya karşı ilk olarak ortaya çıkmıştır. Bu bayrak, aynı zamanda İsrail’in doğuşunu da müjdeliyordu.
17 Nisan1919 tarihli Times'da Şerif/ Kral Hüseyin'in İngiltere'ye teşekkür mesajı yayınlandı: “Kendim ve ailem adına büyüklüğünü ancak Allah'ın bileceği bir içtenlikle İngilizlere en derin duygularımı ve eşsiz memnuniyetimi bildiririm.” (KOLOĞLU, 2007, s. 105)
1980 öncesinde SOL ideolojik grupları eğitip Türkiye’ye göndererek katliamlar yaptırırken; 1980 sonrası da ASALA ve PKK’yı Bekaa’da eğitip aynı hainliğini devam ettiriyordu. Uluslararası meselelerde de her zaman Türkiye’nin karşısına yer almıştır.
Tarihini bilmezsen kendini bilemezsin.
HİLAFET MESELESİ
Konu, günümüzde de önemini artırarak gündemi meşgul etmektedir.
Ehli Sünnete göre halifelerde bulunması gereken vasıflar:
[Kureyş kabilesinden. Erkek reşid. İyi ahlaklı. Bedeni ve aklı kusurdan salim. Fıkha bi hakkın vakıf (şeriat ilmini bilen). İdari işlerde muktedir. İslam mülkünün hudutlarını korumaya muktedir olması gerekir.] (İslam Ansiklopedisi)
Halife Kureyş kabilesinden olmalı (İbn Ebû Ya‘lâ, I, 26) ve ona mutlak surette itaat gerektir. Zira her kim ona isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur.
Sünniler, Ulül-emr (emrine uyulması gereken) bir kişidir diyerek, dini halifelik adına sultanların hizmetine vermişlerdir.
Harici görüş: Bu görüş taraftarları, İslam toplulukları içerisinde hiçbir kavme, aileye ya da kişiye üstünlük ve ayrıcalık tanımazlar. Irkların, halkların eşitliği esastır. Ayrıca, temizlik kavramına da daha geniş bir açıdan bakarlar. Yalnızca bedenin, vücudun değil, ruhun da temizliği esastır. Bu kanaatle, kim olursa olsun, zenci bir kölenin bile imam veya halife olabileceğini kabul ederler.
Şia inancında ise hilafetin bütün Kureyşlilere değil, yalnızca Ali sülalesine (Ehli Beyt) ait olduğunu iddia etmişlerdir.
Halifelerin sıfatları
Halifeler: [Zıll-ullah, zıll-ullah fi-l-âlem, zıll-ullah fi-l-arz: Allah'ın gölgesi, dünyada Allah'ın gölgesi, halifeler. Halife-i müslimîn: Müslümanların halifesi, Yavuz'dan sonra Osmanlı hükümdarları hakkında kullanılan bir tabir. Hilâfet: Halifelik, peygamber vekili olarak İslâmlığı koruma vazifesi.] (DEVELLİOĞLU)
Halifenin hükümleri, Peygamberin ve hatta Allah’ın kurallarıydı, tartışılıp sorgulanamazlardı çünkü yanılmazlardı. Bu anlayış İslam dünyasını perişanlığa sürükledi.
Halife: Allah’ın gölgesi ise, bir şeyin gölgesi olanın aslı da kendisi değil mi?
Pratikte Halife
İslam dünyasında “Yetmiş iki halifenin yedisi suikasta kurban gitmiş, beşi zehirlenmiş, on ikisi eşkıyalar tarafından katledilmiş ve başka birçoğunun gözleri oyulmuş ve hapislerde çürümüştür.” (HAMLIN, 2011, s. 255)
Araplardaki gibi Osmanlılarda da halife olacak kişide ne liyakat arandı, ne bilgi arandı, ne akıl arandı, ne ahlak arandı, ne erdem arandı, ne yaş arandı, ne istişare yapıldı ve ne de seçim yoluna gidildi. Ama adı halife! Biri Arap diğeri Türk olmasına rağmen aranan tek meziyet babadan oğula devam eden soy’du ve bunun adı da ırkçılıktır.
Çıkarı için dini kırbaç olarak halkın sırtına şaklatan, baba, kardeş, oğul, yeğen boğduran; anne karnındaki bebekler dahi her yaşta pek çok çocukların katilidir halife. Sayısı belirsiz çocuk yaşta kızlarla düşüp kalkarken sapık, bazen deli, zaman zaman alkolik ama Allah’ın gölgesi! Hilafet İslam’ı değil, iktidarını koruma ve Müslümanları ezme makinesine dönüşmüştü.
Şeriat aynı idi fakat her zamanki gibi din, halifenin isteklerine göre şekilleniyordu. Dini de halifelerin hizmetine verenler mollalardı ve şeyhülislamlardı.
Osmanlı sultanlarının İslam’a göre halifelikleri geçersizdir, uydurma dinin meyveleridir çünkü Kureyş soylu olmayıp halife sıfatlarına sahip değillerdi.
Şia’da imamların, Kızılbaşlarda seyit, baba ve dedelerin temsil yetkisi vardır. Hepsinde bu kurumlar babadan oğula geçen saltanata dönüşmüştür. Sünni kesimde beşik uleması türetilmişti.
Haremdeki entrikalarında başarılı kadınların adayları, boğma yayı-ipi artıklarından şanslı olanlar, açıkgöz davrananlar, deliler, sarhoşlar, çocuklar, seks çılgınları gibiler halife oldular. Bu uygulamaların İslamiyet ile bağdaşır yönü yoktur. Bunlara Allah’ın gölgesi demek Allah’a isyandır, şirktir.
Ehli Sünnete göre hilafetin bütün hükümleri çiğnenmiştir, halifelikleri hükümsüzdür. Dini nefislerine alet etmişlerdir. Ahlaksızlıklarının, cinayetlerinin ve bütün suçlarının en büyük ortakları da verdikleri fetvalarla dalkavuk ulema sınıfı olmuştur.
Irkçı Hadisler ve Araplar
İslam devletlerinde millet değil ümmet esastır. Kişileri bir araya getiren bağ soy ve dil değil dindir. Böyle mi olmuştur?
“İslam peygamberi (s.a.v.), şüphesiz özel bir kabileden, millet ve ırktandır.”
“Peygamberler, iyi insanlar ve Arapların tümü Sam’ın soyundan gelmişlerdir.” (Taberî, Târîh, c. I, s. 129)
“Arapları üç nedenle sev: Çünkü ben bir Arap'ım, çünkü Kur'an Arapça'dır ve çünkü cennet sakinleri Arapça konuşurlar. Arapları sevmek imandır. Onlardan nefret etmek ise imansızlıktır.”
'Kureyş kabilesini sevmek iman, ona kin tutmak küfürdür. Arapları sevmek iman, onlara kin tutmak küfürdür. Arapları seven beni sevmiş, Araplara kin tutan bana kin tutmuş olur.'
'Araplara, münafıktan başkası kin tutmaz.”
“Arabi sevmek imandandır. Onlara buğzetmek küfürdür. Kim Arabi severse beni sever, kim Araba buğzederse bana buğzetmiş olur.”
“Arabi seviniz ki, baki kalsınlar zira onların baki kalması İslam'da bir nurdur. Onların yok olması İslam'ın yok olmasıdır.”
“Cennet, gökyüzü ve yeryüzü ehlinin lisanı Arapçadır ve Bir kimse Farsça konuşursa adiliği (rezilliği, alçaklığı) artar; cesareti ve erkekliği azalır (185). Zenci acıkırsa hırsızlık yapar, doyarsa zina yapar. Zenci eşektir.” (CİHAN, 1997, s. 191)
İslam’da ırkçılık olmadığı söylenmesin rağmen bu söylemler açıkça ırkçılık değil midir? Hz. Peygamber yalnız Arapların mı yoksa insanlığın mı peygamberidir?
Arapların ve Arapçanın bir kerameti olsaydı kendilerine yansımaları gerekmez miydi?
Ebu Cehil, Ebu Leheb, Muaviye, Yezit, Şerif Hüseyin, Şerif Faysal da Arap’tı ve Arapça konuşuyorlardı. Bu ve benzerleri insanlardan Müslüman ve Türk adına nefret etmek hem insani, hem İslami ve hem milli görevdir.
Günümüzde bile sık sık örnekleri yaşandığı gibi bu hadislerle büyüyen molla, gözü Arap aşkından başkasını görür mü? Bu güruhun gözünde din demek Arap sevicilik demektir.
OSMANLIDA MEDRESELER
Kilise, Kartlıların, Rumların ve Ermenilerin siyasi, dünyevi ve uhrevi okuludur. Yerine göre cephanelik, savaş karargâhı, karakol ve de konsolosluktu. Papaz ise devlet reisi, çete başı, komitacı veya büyükelçiydi. Din adamı, öğretmen, tarihçi ve düşünürdü. Ermenilerin erken dönem tarihçilerinin hepsi papazdı ve alfabesini papaz icat etmiştir.
Ermenilerde, Rumlarda, Kartvelilerde milli kimliklerinin ve kültürlerinin taşıyıcıları kiliseleri olmuş iken; bizde mollalar ile medreseler fanatik Türk düşmanı olup Türk adına ve Türk’ün her değerine karşı Haçlı savaşı açtılar. Fikri ve bilimsel araştırmaya yönelik her çalışmanın karşısına geçip her yeniliğe karşı fren oldular. Çünkü inançları ve görevleri böyle davranmalarını emrediyordu.
Medrese ile cemaat/ tarikat dehlizlerinde insani düşünce kıvılcımı veya bir yenilik filizlenemez çünkü kişinin kişiliği kendine ait değildi.
Kara cahil olan molla-ulema takımı kontrolleri dışında yapılanmaya asla izin vermemişlerdir. Medrese kuvvetlendikçe zulüm, karanlık ve taassup büyüyordu.
Ulemalar ile şeyhülislamlık yasama, yürütme ve yargı alanında bütün yetkilere sahipti.
Eski Türklerle ilgili eserler Avrupa’da çeşitli dillerle yazılırken, koca medreselerinde en ufak bir ses yoktu. Türk adı ve tarihi çürümeye terk edilmişti.
Günümüz parasıyla trilyonlarca dolar tüketmelerine rağmen medreseler, cemaat ve tarikatlar tarafından referans gösterilebilecek değil bir Türk Tarihi, bir İslam Tarihi bile yazılamamıştır. Gurur duyulabileceğimiz eserleri ne İslam’a ve ne insanlığa kazandırılamamıştır. Dini sömüre sömüre içini boşaltıp posasını halka din diye yutturmuşlardır. Aklın ışığını söndürüp insanlık hayrına her gelişmeyi kâfir icadı ilan etmişlerdi. Halk cahilleştikçe, medreselerin ve ulemaların kudreti büyümüştür. Sultanlar, zalim yönetimlerini sürdürebilmek için sırtlarını din adamlarına dayanmıştı. Günümüzde de benzer değil mi?
Bu kerametçiler depremleri durdurur, evinden bastonu ile Beşparmak dağlarındaki Yunanlıları mahveder, Azrail ile pazarlık eder, kesilmiş tavuğu canlandırır… (YILMAZ, Sinan, Evliyanın Kerametleri Haktır) Bu kerametleri gösteren bu şarlatanlar, Gazze için parmağını neden oynatamazlar? Türklerin perişan olduğu Balkanlar’da, Sarıkamış’ta, Filistin’de, Arabistan’da kerametlerini niçin göstermezler? Yanan ormanlar için niçin yağmur yağdırmazlar?
Bir taraf zalim ve cellat, diğer taraf mazlum ve kurban. Dinsel otorite ile siyasi otorite bir bütün olup tek düşmanları Türk milleti idi.
Bu yobazların diğer bir başarıları, kendileri gibi düşünmeyenleri darağacına gönderen yargıç olmalarıdır. İnsan neslinin en çok lanetini hak eden bu yargıçlardır. Bunlar üzerine ne Allah sevgisinin ve ne de korkusunun en ufak bir etkisi yoktur.
Çizdiği dünya haritası günümüzde bile gizemini korurken ve fazla ganimet getirmediği için Muhteşem Süleyman tarafından seksen yaşını geçmiş dünyanın en büyük deniz bilgini Piri Reis’in boynu vurdurulmuştur. Bilime verilen değeri bu idi.
Takiyüddin, III. Murat’ın desteğini alarak 1579’da açtığı rasathane için şeyhülislamı Ahmed Şemseddin: “Gökyüzünün sırlarını bulmaya çalışan devletlerin hepsi batmıştır, gökleri gözetlemenin uğursuzluk getirdiğini, gözlemevinin kurulduğu her ülkede çeşitli felaketlerle karşılaşıldığını ve devletlerin perişan olduğunu, patlayan veba salgının, İran savaşındaki yenilginin ve iç karışıklığın sebebi olarak rasathaneyi gösterdi. Halifeyi ikna etti ve rasathane top ateşi ile bir gecede yerle bir edildi. İstanbul, dünyanın en önemli astronomi merkezlerinden biri olma şansını da işte böyle kaybetti.
Hezarfen (çok bilen) Ahmet Çelebi, 1600’lü yıllarda kuşları inceleyerek yaptığı kanatlarla dünyada ilk kez havada uçarak, Galata kulesinden Üsküdar’a geçmiştir (3358 m.). Mükâfatı ise Cezayir’e sürgün edilip orada ölmek olmuştur.
Selanik’te (Osmanlı zamanı) karatahta ilk kez okula konduğunda kâfirlik sembolü diye mollalar tarafından İslam adına parçalanmıştır. Ulema da mutluydu.
'Bir köy meydanına dikilmiş karatahta önünde, elinde tebeşirle, bakkala ve kasab’a dilinin nasıl yazılacağını öğreten bir başka devlet başkanı var mıydı?' Bu Atatürk’tü. Aradaki zihniyet farkı.
Bilim insanlarına verilen değer kadar ülkenin değeri vardır. Osmanlıda cahil ve tembel olan din adamlarının (istisnaları çok azdır) gözünde her yenileşme bir gâvurluktu. Şiddetle müdahale edilmesi ve durdurulması gereken en önemli problemdir, düşüncesi egemendi. Medrese kafası duran saat gibidir ve zamanı yakalaması imkânsızdır.
İstanbul medreselerinde eğitim oniki dereceye ayrılmıştı. Bunlar: 1. İbtidâ-i Hariç, 2. Hareket-i Hariç, 3. İbtida-i Dâhil, 4. Hareket-i Dâhil, 5. Musıla-i Sahn, 6.Sahn-ı Semân, 7. İbtidâ-i Altmışlı, 8. Hareket-i Altmışlı, 9. Mûsıla-i Süleymaniye, 10. Havâmis-i Süleymaniye, 11. Süleymâniye ve 12. Dârü’l-Hadîs’tir. Uygarlığa ve bilime giden yol bu yol idi.
“Doğrudan doğruya medreseye devam edenlerden bir tek! Evet bir tek adam yetişmemiştir.” (ERGİN, 1977, s. 109)
“Bu insanlar hep cami yaparlar ama o camilerin insan yaptığım göremezsiniz.” (ÖZTÜRK, 2013, s. 430)
“İki tür insan vardır: Beyni olup bilime inananlar ve medresesi olup beyni olmayanlar!” “Müslümanlar için de Hıristiyanlar için de, Tanrı'nın işleri cüzdanın işlerini açık arayla geriden izliyordu.”
İnsan öğütme fabrikası olan medreselerde mollalar eliyle İslam ahlakı çökerken, halifelerin gücü ve zulmü artıyordu.
“Her yerde kanlı veya saçma yasalar yaratan taassup, Türkiye'de ulema sınıfının lehine çalışmıştı; öyle ki mallarına el konulamaz, ölüm ile cezalandıramazlardı.” (TOTT, 2004, s. 21)
“Taşraya nüfuz etmeden etkili yollardan biri ilmiye mensuplarım kontrol etmekti. Bu, Osmanlı Devleti'nde medreseler ve tarikatlar aracılığıyla gerçekleştirilmiştir.” (CİHAN, 2007, s. 18)
“Osmanlı’da, gelenekçi ve örfi din anlayışında Müslümanları neden-niçin gibi sorular sormayı fitne saymış, bu durumda olanlar kâfir gösterilerek etkisiz hale getirilmiştir.” (ZELYUT, 2019, s. 7)
“Her ne kadar Şehzade Şeyhülislamdan derse başlamış ise de kendisi onu okutur, çünkü hocaları Hızır ile Cebrail’dir’ (s. 10). Medreselerde Türk talebeye ana dilleri öğretilmez, dersler Türkçe olarak okutulmazdı; okutma dili Arapça idi (s. 82). Ezbercilik, eski kitaplara, eski müelliflere (kitap yazan) bağlılık, onların sözünden dışarı çıkmamak, onlarınkine bir şey eklememek ve yalnız Arapça okumak, Arapçadan Türkçeye ağızdan tercüme etmek fakat bir satır Türkçe yazı yazmamak.” (ERGİN, 1977, s. 113)
Medreselerde akli ilimler dondurulmuş, kapılarını müspet ilimlere sonuna kadar kapatılmıştı. Firavunlar döneminde Mısırlı rahipler astronomi, geometri, aritmetik, kutsal sayılar vs. öğreniyorlardı, öğretiyorlardı.
“Hacı Bektaş, mesela çağdaşı Mevlana Celaleddin Rumi gibi, medresede yetişmiş bir din adamı değildi. Halktan gelen ve halka yakın bir mutasavvıf idi. Eski Şaman niteliklerini ve ayrıcalıklarını henüz koruyordu. Aynı zamanda bir bilici ve utacı idi.” (MELİKOFF, 2010, s. 364)
“En önemli insani bilgiler, ilaç ve şifa bilgileri, hukuk bilgisi ve matematik bile dinin engeliyle karşılaşmaktadır.” (KREISER, 1999, s. 104)
1500’lü yıllarda [Diğer alanlarda meydana gelen bozulmalardan eğitim sisteminin en önemli organı olan medreselerde;
1) Akli ilimlerin terk edilerek, bunların yerine tamamen nakli ilimlerin geçmesi.
2) Medreseler kanununa aykırı yapılan usulsüzlükler (müderris tayinlerinde rüşvet, iltimas, büyük ulema çocuklarının kayrılması, tedris (ders verme) görevinde ihmalkârlık.
3) Anadolu ve Rumeli’den bazı kişilerin bölge ileri gelenlerinden bazılarına itaat ederek onların yardımıyla medreselerde tahsil görmeden ilmiye yoluna girmiş olmaları.
4) Rüşvet.
5) İlim sahibi olanların ve cahillerin, derece ve kıymetinin ölçülememesidir. Bir taraftan devam eden usulsüzlükler, diğer taraftan akli ilimlerin kaldırılması gün geçtikçe medreselerde büyük gerilemeye neden olmuştur.] (AYDOĞDU, 2015, s. 6)
“1500 yılında medreselerin başlıca nedenleri (görevleri): Rüşvet, hatır gönül, adam kayırmaya yer verilmesidir.” (AKYÜZ, 2000, s. 37)
“Mülk sahipleri ve mirasçılar, tüm varlıklarını kaybetmek yerine, gelirlerinin bir kısmını kendi istekleriyle dinsel kuruluşlara verirlerdi. Bu paraların sadece yarısı ya da üçte ikisi dinsel kuruluşların masraflarına harcanır, artanı ulemanın cebine girerdi.” (STEINHAUS, 1999, s. 23)
“İsmi var, cismi yok havai medreselerde, akçe ile satın alınarak az zamanda müderris olma çığırının da açılması ile devam eden bu düşüş, veli-nimetlerine (padişaha) kul, devlet ricaline zebun, menfaate köle olmaktan” öte hünerleri olmayan, ehliyetsiz hocalar elinde büsbütün varlığını yitirmiştir.
“Kurulduğu günden beri bir soyguncu yuvası, yiyici öbeği, vurguncu odağı olan medreseler aç kaldıklarını-kalacaklarını anlayınca alanlara dökülürler, yaylımlara yayılırlar, ‘din elden gidiyor, İslam şeriatı kalmadı’ sözleriyle Padişaha bile kaygılı günler yaşatırlar.” (EYUBOĞLU, 1991, s. 50)
Tanzimat döneminde askerliğin vatan hizmeti haline gelmesi, askerlikten kaçmak isteyenler medreselerin çatısı altına sığınıyordu ve sayıları katlanarak artıyordu.
Akçura, 1900’lu yılların başında “Türk kadınları Orta Afrika'nın zencileri kadar cahil bırakılmışlardı. Geriye kalan çok küçük azınlık da aldığı eğitimi genellikle yabancı bir okulda okumuş olmasına borçluydu.” (GEORGEON, 1986, s. 88)
Bir gecede hafızamız silindi diyen sahtekârlara sormak gerek, hafızanda ne vardı ki ne silindi?
Padişah fermanlarından biri:
“Sayir tevabii olan melahid ve müfsidin ile hafiyyeten tetebbü idüb dahi mezkûr sahih yukaru canibin hulefasından olub küfr ü ilhad üzre olub nameşrû evza…” Geri zekalıya sormak gerek, bu cümleden ne anladın?
[Nergisi, Türkçe 'kafasını kılıçla gövdesinden ayırdı' cümlesini bakın ne hale sokulmuş: 'Mikras-ı tig ile gerden-i kafur iltibasından fark-ı pürlemeanını cüda kıldı'. Keza, 'canı cehenneme uçtu' yerine: 'Bala-yıkuh-sar-ı serinde aşiyan saz olan zag-ı cifehar- ı can-ı habisi şigaf-ı tarekindennişip-gah-ı duzahha pervaz eyledi' diyor. Büyük bir 'Türk Dili Gramer'i' yazan J. Deny'nin, böyle bir durumun tarihte hiçbir dilin başına gelmediğini söylüyor.] (AKPINAR, 1994, s. 146)
Osmanlı, konuştuğu dile Türkçe değil ‘lisan-ı Osmani’ derdi.
Osmanlı hanedanı, halkı cahil bırakmak için rık’a, nesih, kûfi, hatti divanı, muhakkak, reyhânî, ulûm-i riyâziyye, sicillât, sülüsî, sülüs celîsi, ta'lîk, tevkî, leşker-i şikeste, tev-emân, gubârî, sünbülî, siyakat… yazı türleri icat etmiştir ki halk okuyamasın ve okuduğunu anlamasın. Derdini anlatamazsın. Farklı arayışlar içine girebilecek donanıma sahip olmasın. Mollalara muhtaç olsun.
Halk, 800 yıl önce Yunus’un deyişlerini anlıyor ama 100 küsur sene öncesi saray dilini anlamıyordu.
Köylü Türkler, zehir fışkıran medreselerde okutulup bilimden, sanattan ve uygarlık aleminden uzak tutuluyordu. Tarihin her döneminde mollaların, şeyhlerin, ulemaların en nefret ettikleri kitap ve dolayısıyla okuyan kitle olmuştur. Çünkü toplumun kültür düzeyi yükseldikçe kerametleri hükmünü kaybediyordu. Camilerde bile çocuğun önüne rahle konurdu ki üzerine defter, kalem yer almasın, yazı yazılmasın ve önüne konulanı okusun. Rahledeki kitap ise asırlardan beri gelen bilimle ilgi ve ilişkisi olmayan ezbere dayalı menkıbelerdi, mavallardı.
Osmanlının felaketine sebep olan şeyhülislamlar/ molla-ulemalar ile dönme/ devşirmeler, günümüzde ad değiştirerek, dinden geçinen/ dinci geçinenler ile marjinal sol güruhlar olup Atatürk’ten geçinen/ Atatürkçü geçinen kisvesi altında suyun başını yine tuttular. Bir güruh postun üzerinde, diğeri şişenin dibinde uyumak vazgeçilmezleridir.
Bu ikili, ülkeyi yağma-talan etmenin yollarının ararken ve bulurken; cumhuriyet düşmanlarıyla, PKK destekçileriyle kolkola girerken; gelişmiş ülkelerin aydınları, din adamları ve politikacıları ise ülkelerine daha iyi hizmetin yarışı ve arayışı içindeler.
Bu güruhlar, aynı paranın farklı yüzleri olup girdiği her kabın şeklini alırlar. Değneğin iki ucu gibi görünse de (değnek eğildiğinde önce uçlar çakışır) yağma-talanlarına, ihanetlerine, yıkıcı bölücü faaliyetlerine Osmanlıda kaldıkları yerden elan devam etmekte ve cumhuriyeti düşmanlarıyla her fırsatta aynı saflarda yer almaktalar.
Uğur Mumcu: “Padişahçılık ve şeriatçılık gibi Marksistlik ve Leninistlik de azınlık ırkçılığının maskesidir. Amaç bölgede bir Kürt devleti kurdurtmaktır. Böyle bir devletin kurulmasında birden çok ülkenin çıkarı vardır.” (Cumhuriyet, 18 Ağustos, 1985)
Bu güruhlar arasında tercih yapmak demek veba ile kolera arasında tercih yapmak demektir. Bunlar endemik tür olup Türkiye’ye özeldir.
Peyami Safa: 'Türkiye'de kitap kadar hakarete uğrayan hiçbir mal yoktur.'
“Bunların Allahla alışverişleri sayı ve hesapladır. İbadetlerini sayıp ölçerek yaparlar, karşılığını tartarak alırlar.” (TOPÇU, 1974, s. 17)
M. A. Ersoy: “Müslümanların hepsi cahil; Arap’ı cahil, Türk’ü cahil, Kürdü cahil, Arnavut'u cahil... Hepsi cahil... Dünya dünya olalı, gafletin cehaletin, körlüğün, sağırlığın bu mertebesi ne görülmüş ne işitilmiştir. Biz cehaletimiz yüzünden dini bu hale getirdik. Din de bizi bu hale getirdi. İslam dini bir miskinlik dini oldu.”
Şeriatın kılıcı
Molla-ulema taifesine göre ‘her bir yenilik, her bir farklı yorum yeni bir dinsizliktir’ anlayışı kuraldır. Şeriatın alanı mollalar eliyle genişledikçe halkın ıstırabı artıyordu. Mollalar güçlendikçe cehalet şahlanıyordu. Cehalet şahlandıkça çöküş hızlanıyordu. Hanedanlar milleti değil, şiddete dayalı otoriteyi temsil ediyorlardı. Devlet yapıları despotikti. Tabii kuvvetlerini hukuktan değil, ilahi ilkelerden alırlardı. İslam’da baş Allah’a bağlı iken, Osmanlı Müslümanlığında halkın başı ruhbana, ruhban sınıfı da sultana tabi idi. Sultan ne isterse şeriat onu söylerdi.
Tesadüf ki üç ilahi dinin peygamberi kendi kitabını yazmamış, okumamış ve görememişti. Yazılanları görselerdi kim bilir neler düşünüp söylerlerdi?
“Şeyh Bedrettin'in müritlerine şarap içmek ve saz çalmak için izin vermesi Türk geleneklerinden gelmektedir.”
√ Çengele takılarak öldürülen Bedrettin, ünlü eseri Varidat’ta (ilahi ilham):
“Ay ve güneş herkesin lambasıdır,
Hava herkesin havasıdır,
Su herkesin suyudur,
Ekmek neden herkesin ekmeği değildir?” Diyordu.
Bu şiirinde yanılmıştır çünkü güneş, hava, su Tanrı’nındı ama ekmek insan emeği ürünüdür.
√ Şeyh Bedrettin’in arkadaşı Torlak Hu Kemal, haça gerilmek suretiyle öldürülmüştü.
√ Hurufiliğin ünlü Türk ozanı S. Nesimi, derisi yüzülerek öldürülmüştür.
√ Hurufilerin önderi Fazıl Tebrizi ateşe atılarak diri diri yakılmıştır.
√ Dola Dede adlı Türkmen şeyhi diri diri derisi yüzülmüştür.
√ Lari Mehmet Efendi namazı ve orucu inkâr ettiği için katledilmişti.
√ Molla Lutfi'nin bir ders esnasında namaz için, “kuru kıyam ve inhinddır (eğilme), andan faide yokdur” dedi ve kılıçla boynu vuruldu.
√ Tokatlı Lütfi, Harname (Eşek Kitabı) adını verdiği kitabında yöneticilerini bilgisiz olarak niteleyip alay edince idam edilmiştir.
√ Maşuki, Ebussuud Efendi'nin de katıldığı İbn Kemal'in fetvasıyla zındık ve mülhid ilan edilerek katline hükmolunmuş ve 1539 yılında Atmeydanı'nda 12 müridiyle birlikte başı kesilerek idam edilmişti.
√ Müderris Sarı Abdurrahman Efendi de, evrenin sonsuzluğuna ve doğa yasalarının üstünde olayların olamayacağına inandığı için öldürülmüştür.
√ Sarı Abdullah Efendi, müritlerine ‘Allah Allah’ yerine ‘Allahım Allahım’ dedirtince idam edilmiştir.
√ Saib İbrahim, Saib İbrahim ve bazı müritleri yakalanıp taşlanarak öldürülmüş, cesetleri parçalara ayrılmış, ateşte yakıldıktan sonra külleri rüzgârda savrulmuştur.
√ H. İshak, Ebussuud Efendi'nin fetvaları ile kendilerine inanan birkaç yüz kişi ile taşlanarak öldürüldüler.
√ Zincire vurulan ve kolları kesilen Mustafa Dede Efes kentine götürüldü. Çarmıha gerilerek bütün bölgede gezdirildi.
√ Börklüce Mustafa, Pir Sultan Abdal, Karamanlı Şeyh, İbrahim Gülşeni, Molla Kabız, Hamza Bali, Hakim İshak, Şeyh Hamza, Büsameddin Ankaravi, Sarı Abdurrahman, Beşir Ağa vb. farklı İslami yorumlardan dolay şeriat kılıcıya öldürülenlerden diğer bazılarıdır.
Bir tarafta asıcılar, bir tarafta kesiciler. İnfaz biçimi değişebiliyor ama baş verenin kaderi değişmiyordu.
Evliya Çelebi “Kara Ali (infazcı) geçiyordu. Pazularını sıvamıştı. Kılıcı belinde bağlıydı. Ucu aşıklı ve yağlı kementler, kemerinde asılıydı. İşkence aletlerinden kerpeten, burgu, demirkıl, deri yüzen tentıraş, el ve ayak kırmaya mahsus baltalar iki yanına takılıydı. 20 muavini yalın kılıç ardında yürüyorlardı. Ama neuzübillah hiçbirinin yüzünde nur yoktu.”
Evliya Çelebi'nin tarifi ile adam tam manası ile yürüyen engizisyondu. Cellatlar sadece infaz ile yükümlü değil, işkenceye de yetkili idiler.
Ne beyinler, ne yüce insanlar din adına çeşitli işkenceler altında can vermişlerdir. Kahrolmamak mümkün değil.
Allah’ın dini, yaşayan insanları içindir ve insanları yaşatmak içindir, öldürmek için değil.
Hıristiyanlığın özünde bulunmayan fakat sonradan dinin merkezine oturtulan cansız ikonlar gibi; Müslümanlar da cansız putları kırıp dökerken; yerlerine canlı put olan halife, sultan, şeyhülislam, şeyh, pir, dede, seyitleri yerleştirdiler. Artık Allah ve Kitap’ın yerini bu canlı putlar almıştı.
ALLAH’IN GÖLGESİ II. ABDÜLHAMİT
Osmanlı torun, Allah’ın gölgesi bu zevatın 33 yıllık halifeliği döneminde bir karış toprak kaybetmediğini söylerken; gerçekte ise Türkiye’nin iki katı büyüklüğünde toprak kaybetmiştir. En etkin ve yetkin Osmanlı torununun tarih bilgisi bu.
“Saraydaki zevk ve sefalar, fuhuşlar paraya muhtaç olduğundan bundan da israf başlamış bu da yiyicilik ve rüşvete bol miktarda kapı ve yol açmıştır. Bunlar, dalkavuk denilen bu sefil ve vahim bir şeye de pek muhtaçtır. Dalkavukluk revaç bulmuş, memurlarda ahlak, hükümette idare bozulmuştur. Arap’ın taassubu, menfaatperestliği, Acemdeki ahlak fesadı ise asırlardan beri geliyordu. Bizans’sın olanca ahlaksızlığı, fuhuşu da akın etti. İşte böylece amilleri el ele yapışıp hora teptiler. Sarayları, konakları altüst ettiler.” (NUR, 1972, c. 4 s. 53)
Allah’ın gölgesi II. Abdülhamit, [23 Temmuz 1878 tarihli ve valide sultan imzalı bir sipariş pusulasında yazılanların tamamı içki ve meze çeşitleri olmasıdır (s. 203).
Sipariş listesi:
Yirmidört şişe kına kına şarabı
300 şişe Bordo (Fransız şarabı)
İki ambar Viyana birası
Yirmidört şişe Port altı kutu tütün ve çeşit çeşit mezeler (s. 204).
Kayıtlarda, haremde 12 yaşından küçük cariyelerin bulunduğu gerçeğini ortaya koymaktadır ki, cariyelerin hareme girme yaşının bazen 5’e kadar indiği olurdu.] (AKYILDIZ, 2017, s. 175)
“Padişahın metresleri zannettiğimiz bu cariyelerin bazılarıyla padişah çocuklarının evlendiklerine de sık sık kitaplarda rastlıyoruz.” (AKSUN, 1994, s. 8) Devamını düşünmek bile ürkütücü. Ham babanın hem oğlunun avradı.
İlahlaştırdıkları Allah’ın gölgesi halifelerin her biri çeşit çeşit içki içerken ağızlarını açmayan yobazlar; sanki Allah onlara içkiyi helal, Atatürk’e haram etmiştir. Hâlbuki Atatürk’ün her sofrası akademik, siyasi ve ekonomik tartışmaların yapıldığı en yüksek kuruldu.
Maide/ 90. Ayet, “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.” Şarap içen kimse şirk koşmuş olur… Hadis.
Allah’ın gölgesi II. Abdülhamit, Müslümanların anası olan üçüncü kadını Nurefsun’u boşayıp ikinci esvapçısı Safvet Bey ile evlendirmişti.
“Saray ve konaklarda Batı müziği Türk müziğinin yerini almıştı. İçki siparişleri ile müzik ve eğlence” (AKYILDIZ, 2017, s. 204, 282) günlük yaşamın parçası olmuştu.
“1908 yılında saray kentinde 12.000 kişi yaşıyordu. Mutfaklarda öyle çok yemek pişiyordu ki, aşçılar yemek artıklarım satarak kazandıkları paralarla kendilerine evler yaptırmıştı.” (MANSEL, 2008, s. 458) II. Abdülhamit’in mal varlığı ise Rüstem paşayı bile çok çok gerilerde bırakmıştı.
“Abdülmecid'in, sonra da Abdülaziz'in kasalarını tamtakır bırakan o muazzam Dolmabahçe, Beylerbeyi sarayı ve Çırağan saraylarıyla, Abdülhamit’in yaptırdığı Yıldız'ın sarayı. Ayrıca Seyir köşkü, Şale köşkü, Merasim köşkü, Acem köşkleri, Ihlamur kasrı, Küçüksu kasrı, Maslak kasrı… Yapılanların toplam maliyetini saptamak güçtür.” (GEORGEON, 2006, s. 151)
Donanma ise parasızlık yüzünden Haliç’te çürümeye terk edilmişti.
“1884’te, eskiden evlerde ve sokaklarda iş tutan kadın ve erkeklerin yerine, belediye denetimli genelevler kurulmuştu.” (KING, 2016, s. 141)
İslam ahlakıyla bütünleşmiş cennet mekân Allah’ın gölgesi II. Abdülhamit’in kadın efendileri:
“Nazikeda, Bedri Felek, Safinaz, Bidar, Mezide, Müşfika, Emsali Nur, Dilpesend, Mestan (?).
İkballeri: Behice hanım, Saliha Naciye, Fatima Pesend, Sazkar, Peyveste. Gözdeleri (geçici gönül macerası olup nikâhsızlardır, adları kayıtlarda pek geçmez): Dürdane, Simperver, Nevcedid, Bergüzar, Levandit, Ebru, Sermelek, Gevherriz, Caliboz, Mihrimend.” (SAKAOĞLU, 2015, s. 670…).
Devamında ise kayıtlara geçmeyip sırasını beklemekle ömür tüketen, adları meçhul çocuk yaştan başlayan yasak şehir haremdeki cariyeler ordusu.
Osmanlının sahip olduğu büyük imkânlar döneminde bile aslı unsurunu oluşturan Anadolu insanına eğitim, ekonomik, sağlık yönünden hiçbir yansıması olmamıştır ve Cumhuriyet, 625 yıl sonra Osmanlıdan harap-viran bir Anadolu devralmıştır. Anadolu’da minareler göğe yükselirken aralarında bir fabrika bacası tütmüyordu.
“Osmanlı borçlarının 78 milyon sterlinini Türkiye Cumhuriyeti ödedi.” (ZÜRCHER, 2000, s. 241)
“Osmanlıdan kalan borçlar her yıl ödenen taksitler bazen bütçenin % 29,4 ünü teşkil ediyordu ve ancak 1954 yılında son taksiti ödenerek sonlandırılmıştır.” (ÖZDEMİR, 2009, s. 136)
Cumhuriyet bu sülüklerin borçlarını öderken, aynı anda her yerde fabrikalar ve üniversiteler yükseliyordu. O fabrikalar ki 22 yıl boyunca satıla satıla ancak bitirilebildi.
“Burada (Anadolu), kimse kapılarını kilitlemiyor; anahtar diye bir şey bilinmiyor zaten. Neden kilitlesinler? Birbirinden farklı neleri var ki korumaya gerek duysunlar? Burada kimin nesi varsa, komşunun da aşağı yukarı aynısı var. Bu düzlüklerde zenginler ve orta halliler yok. Buralarda sadece yoksullar yaşıyor.” (HORVATH, 2010, s. 3)
Mehmet Akif’in Abdülhamit’e yazdığı uzun şiirden bir bölüm:
Ortalık şöyle fena böyle müzebzep (bozuk yönetim) işler,
Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer.
Çoktan beridir vardı benim bir derdim,
Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim.
Kafes ardında hanımlar gibi saikliydi hamid,
Âl-i osmandan bu korkaklık edilmezdi ümid.
Kız kadın hepsi haremlerde bütün gün mahpus,
Şu telakkiye bakın en kötü vahşet namus.
Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se,
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i iblis’e.
Gölgesinden korkan bir ödlek,
Korkuttu bizi otuzüç yıl şeriat diyerek…
Abdülhamit için Z. Gökalp ise,
Tarlada, tezgâhta çalışan biziz,
Bu devlet, bu millet, bu vatan biziz.
Sevmiyoruz seni, ortadan çekil,
Hükümran millettir, hükümdar değil.
Abdülhamit hainini daha iyi tanımak için Mahmut Şefket Paşa’nın ses kaydını dinlemek yeterlidir.
ALLAH’IN GÖLGESİ VAHDETTİN VE MİLLİ MÜCADELE
Hanedanlar milleti değil, şiddete dayalı otoriteyi temsil ediyorlardı. Kuvvetlerini hukuktan değil, ilahi seslerden alırlardı. Halife ne isterse şeriat onu söylerdi.
İstanbul’da İngiliz; İzmir’de Yunan; Antalya’da İtalyan; Adana, Urfa, Maraş ve Antep çevresinde Fransız bayrakları dalgalanıyordu.
Allah’ın gölgesi Vahdettin, milletin silahını ve topunu İngilizlere teslim ederken; Osmanlı torunlarının sesleri çıkmıyordu. Halife ordusu, Yunan ordusu yanında Milli Mücadele verenlere karşı savaşırken; günümüzün Osmanlı torunları bu durumu alkışlıyor ve ‘keşke Yunan kazansaydı’ diyen İngiliz uşağı haini baş tacı ediliyor. Çünkü fabrika aynı fabrika ve ürünler aynı ürün, değişen numaralar.
Sevr Antlaşmasını destekleyen ve Milli Mücadele düşmanı Vahdettin’in şeyhülislamlarından Mustafa Sabri’si:
“Tövbe ya Rabbi tövbe Türklüğüme,
Beni Türk milletinden addetme” beytini diyebiliyordu.
Bu alçak, kaçtığı Yunanistan’da Milli Mücadele aleyhine yazılar yazıp Yunanlılara uşaklığa devam ediyor ve hilafet için papadan yardım istiyordu.
Hıristiyan Türkler (Papa Eftim) tavrını Türklerden yana koyarken; Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah, Kuvayı Milliyecileri haydutlar olarak niteliyordu. Çıkardığı ilk fetvada Kuva-yı Milliye’yi, ‘Kuva-yı Bagiyye’ yani eşkıya kuvvetleri olarak vasıflandırılmıştır.
“Dürrizade Abdullah Beyefendi, Mustafa Kemal aleyhine fetva çıkardı. Mustafa Kemal kanun ve düzeni çiğneyen, hususi ordu kuran ve Sultan'ın iradesi dışında halkı vergilendiren bir vatan hainiydi. İçinde bulunduğu hareket bastırılamazsa öldürülmeliydi.” (MANSEL, 2008, s. 529)
Şeyhülislam Dürrizade Esseyid Abdullah Efendi de fetvalarını 11 Nisan' da yayınladı: “Halifenin askerinden olup bu asileri (Milli Güçler) katledenler gazi ve onlarca öldürülenler şehit olur mu? El Cevab: Allahu Teâlâ bilir ki olur. - Sultani emre uymayan Müslümanlar şeriata göre cezaya müstahak olurlar mı? El Cevab: Allahu Teâlâ bilir ki olur (s. 133). Vahdettin ve destekçileri arasında ‘Yunanlılar şu Ankara'ya girse de barış gelip normal yaşama dönsek’ diyorlardı.” (KOLOĞLU, 2007, s. 162)
“24 Nisan 1920 de Mustafa Kemal ile Halide Edip ile birlikte beş arkadaşı hakkında İstanbul askeri mahkemesi idam kararı verdi ve bu kararı Vahdettin de tasdik etti.” (BARDAKÇI, 2006, s. 159)
Vatanı satsa bile, Allah’ın gölgesi olan halifenin kararlarına karşı gelmek; dine/ şeriata ve Allah’a karşı gelmek demekti.
Vahdettin’e göre tahtı ve vatan bir ve aynı şeydi. Tahtın ve kendisinin emniyetini sağladı mı imparatorluğu kurtarmış olacaktı. Bunu yapmak için düşmanla ittifak yapmalı ve düşmanın her isteğine titizlikle itaat ederek iyi niyetlerini kazanmak için İttihatçıları İngilizlere teslim ve idam etmeli, Yunanlıların safında yer alarak milli güçlere karşı savaş açmalıydı.
Müslüman Müslümanı, Türk’ün Türk’ü kırdığı bu isyanlar Yunan saldırısına denk getirilmiştir. Mikroplar saldırıya geçmek için nasıl vücudun en zayıf zamanını kollarsa Yunan da can çekişen Türkiye'nin canını almak için yola çıkmıştı.
60 yaşını geçmiş olmasına rağmen 19 yaşındaki Nevzat ile evlenen Allah’ın gölgesi Vahdettin, bakanlar kuruluna esneye esneye geliyordu. Belli ki gece körpe bacakların arasında uyumaya zaman bulamıyordu. İmparatorluk parça parça kemirilirken, İstanbul işgal kuvvelerinin ayakları alında ağlarken, Yunanlılar Anadolu’yu yakıp yıkarken, insanlarını boğazlarken, millet varlık-yokluk savaşı verirken, Allah’ın gölgesi ise babasından- dedelerinden kalan alışkanlıkla haremini çoğaltmaya çalışıyordu. Aklı aletinde ve 19 yaşındaki kızın malzemelerindeydi. Devlet batarken O tatlı bir balayı hayatı yaşıyordu. Millet can derdinde iken O ise a. derdinde idi. Yunanlıların Anadolu’da yaptığı zulümler umurunda değildi.
“Çoktan beri haremine kapanmış olan padişah oradan hiç çıkmaz, ziyaretçileri bile kabul etmez olmuştu (s. 183). Şahbaba’nın İstanbul' dan ayrılmadan önce muzır saydığı pek çok evrakı yok ettiğini kaydediyor (s. 186). Tarih hiç şüphesiz Osmanlı ailesinin büyük ya da küçük, iyi ya da kötü, 37 sultanı arasında sonuncusunun, en kötüsü değilse bile en alçak ve mutlaka en uğursuzu olduğunu yazacaktır.” (KOLOĞLU, 2007, s. 205)
Bayrağın şerefini, kadınların namusunu korumak için savaşan, düşmanların işgallerini, katliamlarını, cinayetlerini engellemek için canlarını ortaya koyan Milli kuvvetlere (Kuvai Milliye) Vahdettin, şeyhülislamları ve hükümeti asi ilan etmiş ve düşmana karşı gelmelerini isyan saymıştı.
Bu zındık son cihat çağrısını, çan seslerini susturan, ezan seslerini tekrar başlatan milliyetçi güçlere karşı yapmıştır.
Yunanlıların 18 Mayıs 1919’da çıktığı İzmir’de, 26 Ağustos 1922 zaferiyle birlikte denize dökülmelerine en çok üzülenlerin başında milletine ihanet eden tüm müminlerin emiri, Allah’ın gölgesi, Mekke, Medine ve Kudüs’ün hizmetçisi Vahdettin ile medreseleri geliyordu.
“Bu çıkartma (İzmir işgali) Türk milliyetçiliğinin kıvılcımlarını bir aleve dönüştürmüş, Mustafa Kemal'e şans kapılarını açmıştı.” (PALLIS, 1997, s. 34)
“Zalim Venizelos diye başlayan vaazlar dinlememiştik, o tarikat dergâhlarında, medreselerde ama, Zalim Mustafa Kemal ve silah arkadaşları vaazlarıyla dini eğitim alıyorduk!”
“Yunanlıların dinsizleri terbiye etmek için Cenab-ı Hak tarafından gönderildiğini, camilerin Yunanlılar sayesinde dolduğunu söyleyebilen ahmaklar, Edirne Müftüsü Hilmi Efendi gibi; Venizelos hazretlerinin sağlığı için dua eden haysiyetsizler, Bursa Müftüsü Ömer Fevzi Efendi gibi işgal kuvvetleriyle işbirliği yapan alçaklar, Şeyhülislam Dürrizade Seyit Abdülkadir ve Şeyhülislam Mustafa Sabri gibi vatan hainleri çıkmıştır.” (SEVİNÇ, 2011, s. 298)
Bunun yanında işgal kuvvetlerine karşı çıkan ve Kurtuluş savaşına destek veren sayıları çok az da olsa Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyhülislam Hayrı Efendi, Çal müftüsü Ahmet İzzet Efendi, Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, Bilecik müftüsü Mehmet Nuri Efendi, Ankara müftüsü Rıfat Efendi (Börekçi), Çarşamba müftüsü Naim efendi, Müderris Hacı Süleyman Efendi, Müderris Ali Kemal Efendi gibi birkaç elleri öpülesi örnek din adamlarımız vardı.
Osmanlı sultanları, halifeler tebaasına ‘kullarım’ diye hitap ederken; Atatürk ‘yurttaşlarım’, ‘efendiler’ ve ‘yüce Türk Milleti’ diyordu. Asırların karanlık anlayış değişmişti ve Türk’ün gün doğumu başlamıştı. O, Türk milletine Tanrı’nın bir lütfudur. Asil kişi kurtarıcıya dua eder, soysuz olan hakaret eder. Anadolu bozkırında yeni bir devletin yükselişi İstanbul zihniyetinin çöküşü demekti.
Yıl 1910. “Töresini, milliyetini seven Türk, kozmopolitliğe ısınamadı. Arap'ın beynelmilel mefkûresiyle Türk'ün milli ideali birleşemedi; ilelebet de olamayacaktır.” (BAHA SAİD, 2000, s. 118)
İşgalcilerin en doğal müttefikleri, Osmanlı sarayı, şeyhülislamlar, mollalar, Rumlar ve Ermeniler idi.
“Sarayda cinlerin meşveret (müşavere-danışma) yeri bile vardı.” (ORTAYLI, 2008, s. 188)
İNGİLİZLER İSTANBUL’U KURŞUN ATMADAN NİÇİN TERK ETTİ?
Sık karşılaşılan sorudur ve çok istismar edilen konudur. Dincilerin büyük koz olarak kullandıkları argümandır.
Kızılhaç ambulansıyla kaçıp İngiliz gemisine sığınıp kâfiristana kaçan, beş avradını İngiliz general Harington’a teslim eden Allah’ın gölgesi Vahdettin örneği ortada durduğu halde, Atatürk’ü İngilizlerin işbirlikçisi olduğu izlenimini vermek isteyen sahtekâr-asalak takım bu konuyu devamlı gündemde tutarak Atatürk’ü zan altına bırakacaklarını sanırlar.
“Abdülmecit otomobille Çatalca’ya götürüldü; oradan da akşam, İsviçre’ye giden bir trene bindirildi. Birden fazla karısı olan erkekler İsviçre’ye alınmadığı için, önce sınırdan içeri sokulmadı. Ama bir süre sonra, evlilik durumu inceleninceye kadar, geçici olarak girmesine izin verildi” (KINROSS, 1994, s. 531)
Ali Kemal’ın İstanbul’dan kaçırılıp İzmit’te linç edilmesiyle birlikte “İstanbul'daki Milli Mücadele karşıtları ve işbirlikçiler arasında tam bir panik başlamıştır. Nureddin Paşa'nın 1. Ordu Birlikleri, İstanbul kapılarına, Hereke ve Gebze'ye kadar gelmişler, Nureddin Paşa karargâhını İzmit'te kurmuştur.” İstanbul’a saldırılacaktı.
“Türk milli kuvvetleri saldırırsa İstanbul'un gayrimüslimleri kargaşa içinde şehri terk edebilir, Türkler sokaklarda ‘Kahrolsun İngilizler!’ diye bağırarak yürüyordu. Türklerin çoğunlukta olduğu semtlerde Mustafa Kemal'in portreleri asılmıştı. Rum dükkânlarının vitrinlerini süsleyen Yunan bayrakları yok olmuştu. Bir yüzbaşı (İngiliz), ailesine yazdığı mektupta: ‘Bu insanları (Ermeni, Rum) gelecek korkusu sardı. Biz gidince ne yapacak bunlar?’ diyordu.” (KING, 2016, s. 84)
İki Fransız yetkili kendi aralarında Lozan’ı tartışırken,
“-İngilizler Konstantinpol'ü güzelce boşalttılar. (İstanbul)
-Konsrantinopol'de petrol yok ve şükür ki yok!” (BAREILLES, 2003, s. 328)
Türkler savaşarak İstanbul’a girerse eğer, İzmir’de olduğu gibi Rumlar ve Ermeniler şehirde kalmayacaktı. İzmir’de Rum başpiskoposu bile linç edilirken, değil sıradan insanlar İstanbul’da ki patriklerinin de aynı kaderi paylaşmayacağını kimse garanti edemezdi. Osmanlı döneminin ‘Gavur İzmir’i milliyetçi güçler sayesinde tarihinde ilk kez ‘Türk İzmir’e dönüşmüştü. İzmir örneğinin İstanbul’da yaşanmaması için İngilizler anlaşarak çekilip gittiler ve Osmanlıların verdiği ayrıcalıklar yüzünden devlet içinde devlet olan çıbanbaşı patrikhaneleri, Ermeniler ve Rumlar kurtulmuş oldular.
“Özellikle Ermeniler ve onlardan daha fazla olan Rumlar, İstanbul’u kendi kentleri gibi görürler (s. 62). 6 Ekim’de milliyetçi güçler kentin denetimini resmen devraldıklarında İstanbul hiçbir zaman bu kadar Türk olmamıştı.” (YERASIMOS, 1996, s. 24)
Çanakkale boğazını mermi atmadan adeta törenle geçen İngiliz donanması İstanbul’u işgal etti. Mustafa Kemal da ‘Nasıl geldiyse öyle gederler’ dedi ve öyle de oldu.
Beş yıl İngiliz işgalinde kalan İstanbul, son kurtuluşunu Atatürk’e borçludur.
Dinden geçinen güruh, hainlik, rezillik, kepazelik gibi malzemeler arıyorlarsa eğer, secde ettikleri cennetmekân halifeleri araştırsınlar çünkü şeriat örtüsü altında her türlü melaneti yapanın onlar olduklarını göreceklerdir, ömrünü Türk milleti ve vatanı için tüketmiş olan Atatürk’te değil.
“Bir gün Çankaya’da Mussolini’nin elçisi, ülkesinin Antalya bölgesi üzerinde yeniden öne sürdüğü isteklerden söz etmişti. Gazi, onu hiçbir şey söylemeden dinledi. Sonra birkaç dakika izin isteyerek odadan çıktı. Döndüğü vakit, Cumhuriyet’in ilanından beri ilk olarak, sırtına mareşal üniformasını giymişti. Ses çıkarmadan yerine oturdu ve “Şimdi devam edin lütfen” dedi. Susma sırası büyükelçiye gelmişti.” (KINROSS, 1994, s. 624)
“Türk Milliyetçileri Asya’lı bir başkent istiyorlar. Onlar kendi ülkelerini savaş gemilerinin muhtemel saldırılarından uzak bir yerden yönetmek istiyorlar.” (ELLISON, 1973, s. 148) Bu yer Anadolu halkının kolayca ulaşabileceği Ankara idi.
SALTANATIN VE HİLAFETİN KALDIRILMASI
“Benden sonra hilafet otuz yıldır” Hadis’i doğrultusunda, amacından tamamen sapmış, babadan oğula geçen, kişilere ve ailelere hizmeti esas almış, dünyevi unvan niteliği taşıyan saltanat kurumunu kaldırarak 1300 yıl sonra dinin gereğini yerine getirmiştir.
Osmanlı sultanları, Ehli Sünnete göre hiç biri halife sıfatına layık değillerdi. (Bk. Halifelerin sıfatları) Atatürk, yalan üzerine kurulmuş bir yanlışı düzletti.
Osmanlı hanedanı bu uğursuz saltanatını sürdürmek için İslam dini dahil her aracı hiç çekinmeden ve etik dışı, insanlık dışı biçimde kullanmıştır.
Mustafa Kemal, “Hâkimiyet padişahın değil ancak ve ancak milletindir. Artık milleti esaret altına alacak ne fert, ne de saltanat vardır. Hanedanın hâkimiyeti milleti felakete sürüklemiştir.”
“Artık, Osmanlı Saltanatı değil, millet saltanatı söz konusudur. Yeni hükümet sisteminde, ruhani ve cismani diye sıfatlar yoktur, sadece «milli» sıfatı vardır; İslam’da sorumsuz bir devlet başkanı olamaz. Padişah mukaddes olamaz.
Hatta Fevzi Bey'e göre Saltanat devrinde kılınmış namazlar dahi hükümsüzdür. Kaldı ki, Vahidettin alemi İslama ihanet etmiştir ve gayri müslim nasırın hamisi olmuştur.
Kanunlar ve davranışlar artık şeriat adına değil millet adına vize almaya başlamıştır.”
Ülkesiz, milletsiz, sevgisiz İstanbul hükümeti, fiilen kaybettiği iktidarı hukuken de kaybetmiştir.
Yüzyıllardır devletin beynine çöreklenmiş ve gittikçe büyüyen tümörü başarılı bir ameliyatla kesip çıkarmıştı (lobotomy).
İnalcık, cumhuriyetle birlikte “Artık devletin sahibi, efendisi hanedan veya halife değildir. Türk bireyleri tebaa değil, eşit vatandaştırlar. Egemenlik hakkını Tanrı’dan alan ve yalnız Tanrı önünde sorumlu olan padişahlık, bir daha geri gelmemek üzere gitmiştir.”
“Birkaç toplantı 1920 ve 1930'1u yıllarda yapılmış, sonuçta Türkiye dışında bağımsız İslam ülkesi bulunmayan dünyada seçilecek her halifenin sömürgecilerin bir ajanı olacağı sonucuna varıldığından, halife atama hayalleri terkedilmiştir.” (KOLOĞLU, 2007, s. 202)
“Osmanlıların çöküşünün ardından Türk milliyetçiliğinin yükselmesi, eski kozmopolitliğin tabutuna son çiviyi çakmıştır.” (O'SHEA, 2011, s. 364)
Dış savaş bitmiş iç savaş başlayacaktı. Bu da cahilliğe, bağnazlığa ve fakirliğe karşı olacaktı. Saltanat kaldırılınca, camide ilk kez Arapça yerine Türkçe okunuyordu dualar. Zaferle sonuçlanmış bir savaşın ardından, bu kez cehalete karşı ve ticaretle, eğitimle, ziraattan yana başka bir cihat çağrısı yapılıyordu.
30 Ekim günü, Büyük Millet Meclisi'ne sunulan bir önergede “Saray ve Babıâli'nin asırlardır süregelen delilik, cinayet, cehalet, sefahat ve hıyanetine karşı çıkılıyordu. 1 Kasım günü, Mustafa Kemal, en öldürücü konuşmalarından birini yaptı: Osmanoğulları Türk milletinin egemenlik ve saltanatını zorla ele geçirmiştir ve bu gasp hali altı asırdır devam etmektedir. Ama artık Türk milleti ayaklanmış, bu gaspçıların önüne geçmiş ve egemenliğiyle saltanatını bilfiil kendi eline almıştır.”
Yukarıda da görüldüğü üzere bir imparatorluk, yüzyıllardır bir hanedanın midesine ve beline çalışmıştır. Mutfak ve kadınlar imparatorluğu kurmuştu. Karşılığında ise cehalet içinde yüzen, fakirlikle boğuşan, hastalıklarla kırılan, kan-can deposu görülüp Balkanlar’da, Arabistan’da, Suriye’de, Trablusgarp’ta, Kafkaslar’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta, Yemen’de, Adalar’da… kırılmış ve geriye döküntü insan artıkları ile kalbura dönmüş kıraç, viran, harap Anadolu bırakmıştı. Yetmemiş gibi bir de borçlarını Türkiye Cumhuriyetine devretmiştir.
[Mecliste muhalif grup, “Türkün vicdanına ferahlık verecek; milli kültürü, milli örfünü, edebiyatını, güzel sanatları, şiirini, musikisini hep şeriatta aramayı” tavsiye ediyordu (s. 236).
Ali Şükrü, mecliste yaşananlardan hiç ders almadan hala eskinin özlemini dile getiriyordu. Görüyorduk ki her sahada ileri, kuvvetli ve hakim bir Batı Medeniyeti karşısında çökük, perişan, irfanda, sanat ve ibda'da (icat) hiç; iktisadiyatta perişan ve fakir; fikir sahasında bitik; siyaset vahasında kuru, hayatsız bir Doğu var. Biri hakim, efendi; diğeri mahkûm, ırgat. Bunu görmemek cehalet hastalığına müptela olmak; buna çare düşünmemek; bile bile milletin ve vatanın mahv u perişaniyetine lakayıt kalmak demek olacaktı.] (MAMAN, 2014, s. 239)
Padişah ve çevresi hep israfçı ve tüketiciydiler. Yüzyıllardan beri halkın sırtına çiban olup kene gibi yapışmışlardı. Anadolu insanlarının canı-kanı, alınteri, emeği ve ekmeğiyle yaşıyorlardı. Birileri çıkıyor, güya nankörlük yapmama adına “Ben padişahın ekmeğini yedim, ben halifenin ekmeğini yedim” diye feryadı basabiliyor çünkü halk umurlarında değil ve de olmamıştı.
“Saltanat ve hilafete bağlılığını her fırsatta dile getiren Ali Şükrü Bey muhalif yayın yapmaya bir an önce başlar ve matbaasında Afyon Mebusu İsmail Şükrü Bey'in hükümetin halifeye değil de, halifenin hükümete emir vermesi gerektiği iddiasında bulunan “Hilafet-i İslamiye ve TBMM” isimli tebliğini basar.” (DOĞAN, 2016, s. 253)
“Muhafazakar hatta mutaassıp olan Ali Şükrü Bey, sosyal değişimlerden yana değildir. Kadınların cemiyet içinde vazife almalarını kabul etmez ve diğer hocalar ile Meclis'in muhafazakar mebuslarını etkileyen bir kişilik sergiler.” (HİÇYILMAZ, 2009, s. 105)
Ayrıca hilafetin kaldırılmasına şiddetle karşı çıkar. Halife, hiçbir zaman İslam dünyası arasında kardeşliği sağlayamamış ve bu yolda gayreti de olmamıştır. Hilafet, Müslüman Anadolu halkını maddi-manevi bitirmekten başka hiçbir yarar sağlamamıştır.
Hilafetin kaldırılmasıyla ilgili olarak [Yeni Türkiye halkının” diyordu Mustafa Kemal, “Kendi öz varlığından, kendi refahından başka bir şey düşünmesi için artık hiçbir neden yoktur. Artık başkalarına sunacağı hiçbir şeyi kalmamıştır (s. 66).
Halife fazla para isteyince, Halifenin geçiminin sağlanması için, herhalde cumhuriyetin başkanına verilen kadar bir ödeneğin yeterli olması gerekir. Debdebe ve tantanaya da yer yoktur. Yönetim kuruluşları da ciddi bir denetimden geçirilecektir. Halifenin nezdinde başmabeyinci ve başkâtip bulunması, ona sürekli iktidar hayali telkin etmektedir.] (MIKUSCH, 2000, s. 66)
En önemlisi Ali Şükrü, padişah damadı Enver Paşa ile bağlantısını devam ettirmekte, Mustafa Kemal Paşa’yı devirmek ve Milli Mücadelenin başına Enver Paşa’nın geçmesi için gizli faaliyetlerini sürdürmekte idi.
“Osmanlı yurttaşı (Müslüman) Araplar bile Halife-Padişaha karşı ayaklanıp İngilizlerle işbirliği yapmışlardı.” (ŞİMŞİR, 1985, s. 270)
“Saltanatın mecliste tartışılırken, Mustafa Kemal söz istedi, sıranın üstüne çıkıp şunları söyledi: “Egemenlik kimseye verilmez, zorla alınır. Daha önce Osmanoğulları bunu zorla almıştı, şimdi de millet bunu aldı.” (MIKUSCH, 2000, s. 40)
Halifeliğin kaldırılmasına en büyü engeli İngiltere gösterdi. Günümüzdeki tarikatlar gibi bir kişi ile büyük bir kitleyi elinde tutuyor, istediği şekilde evirip çeviriyordu.
Batılı güçler, “Tek bir muhatap tanımak yerine, çeşitli mezheplerle görüşmek zorunda kalacaklar” (BAREILLES, 2003, s. 356) diye hilafetin kaldırılmasını istemiyorlardı. İngilizlerin yönlendirmesiyle değişik Müslüman ülkelerden hilafetin kaldırılmaması için Atatürk’e baskı yaptırıyordu.
[Yalnız casusluk için değil, Mustafa Kemal Paşa'yı öldürmek için Ankara'ya yollanmış olan Hintli Müslüman Mustafa Sagir olayı, İngiltere'nin Ankara Hükümetine karşı düşmanlığının somut örneklerinden biriydi (s. 374).
29 Mayıs günü İngiliz Yüksek Komiser Vekili Mr. Rattigan, Mustafa Sagir'in casusluk suçundan üç gün kadar önce ölüm cezasına çarptırılmış ve hemen idam edilmiş olduğunu Londra'ya telledi.] (ŞİMŞİR, 1985, s. 375)
Karakol teşkilatını deşifre eden İngiliz ajanı Mustafa Sagir, İngilizlerin bütün baskılarına rağmen Osmanlının gösterdiği korkaklığı göstermeme, zihniyetin değiştiği mesajını verme ve adalet araç değil gayedir sözünden yola çıkılarak Ankara hükümeti tarafından idam edilmiştir.
Yine Ankara’ya gelmek üzere Mısır’dan yola çıkan eski Hürriyet ve İtilaf Fırkasına mensup dişçi Ahmet İhsan, İstiklal Mahkemesinin İngiliz ajanı diye astığı ilk kişidir. Mısır’da çok Türk Milliyetçilerini İngilizlere ispiyonlamış ve hapse attırmıştı…
Gözlemlerini yazan Fransız yazar, “İşte milliyetçi Türkiye'nin giriş kapısı, İtalyanlar buranın fahrî kapıcılığını yapıyorlar, ama Ankara'nın izni olmadan buradan içeriye bir adım atamazsınız.” (GAULIS, 1999, s. 128)
“Halife Abdülmecit Efendi, saltanat günlerini andıran Cuma selamlığına çıkması, tahsisatının artırılmasını talep etmesi, askeri kesimin ve meclisin içinde Halife yanlısı bir grubun doğması, daha da önemlisi hilafet mi yoksa meclis mi daha yüksek konumda olduğunun tartışmaya başlanılması gibi sebepler, hilafetin kaldırılmasını öne çekmiştir.” (BARDAKÇI, 2006, s. 333)
[İngiltere ve onun adına Ağa Han, halifeliğin saygın konumda ve yetkili bir makam olarak kalması için Türkiye Cumhuriyetine resmen başvurdu (s. 502).
İsmailiye mezhebine bağlı Ağa Han’nın mektubu İngiltere’den postaya verilmişti ve Ankara hükümetinin eline ulaşmadan İstanbul’da gazetelerde yayınlanmıştı. Abdülmecit, Paris’te Boulogne Ormanına bakan villasında öldü.] (SAKAOĞLU, 2015, s. 504)
“Ağa Han ve Emir Ali, 24 Kasım 1923 tarihinde, Büyük Millet Meclisi'ne Hilafet'in geleceğine yönelik endişelerini içeren bir mektup gönderdiler - böylelikle, Mustafa Kemal'e Türkiye'nin meselelerine yabancı müdahalesi fırsatı yarattığı gerekçesiyle Hilafet'i kaldırma bahanesi vermiş oldular.” (MANSEL, 2008, s. 557)
Hiçbir zaman Müslüman milletleri bir bayrak altında toplayamamış, aralarında kardeşliği sağlayamamış, “Milletin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançer” olarak kalmış ve Türklerin sırtına yapışmış çıbanı kesip atmıştır.
Artık İslam, yüzyıllardır halifenin elinde oyuncak, bir politik araç ve yöneticilerin halka çevirdiği silah olmaktan çıkarılıp Allah’ın dini haline getirilmesi gerekiyordu.
Böylece “Türkiye’yi ortaçağa bağlayan köprüler havaya uçuruluyordu!”
Türk milletinin düşmanı unsurların Atatürk’e bir iftirası da halifeliğin kaldırılmasının İngiliz dayatması olduğuydu.
Bu sahtekârlara sormak gerek: İngilizlerin bir dediğini iki etmeyen halifelerden faydadan kurumu neden kaldırmak istesinler? Tam tersi, tarikatlarda olduğu gibi bir kişiyi (halifeyi) denetimi altına alarak büyük bir kitleyi istediği yöne evirip çeviriyor, yatırıp kaldırıyordu.
Hasta adamı, ne yaptığını çok iyi bilen doktorun müdahalesiyle her yere sıçramış kanser hücrelerini başarılı ameliyatla temizleyerek sağlığına kavuşturdu.
ATATÜRK VE DİN
Şeyhülislâm Kâfir dedi, oysa kâfirleri O yok etti. Karşıtları, Türk değil dediler, Ne Mutlu Türküm dedi. Zengin dediler, her şeyini milletine bağışladı.
“Eğer Türkiye'de bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal'e saldırmanız elbette ki tutarlıdır. Eğer Türkiye'nin bir bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, Mustafa Kemal'e saldırmanın elbette tutarlı bir yanı vardır.” (Cumhuriyet, 8 Mart, 1992)
Atatürk, medreselerin ‘dindar ve kindar’ zırvasını çöpe atıp ‘fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür’ nesiller yetiştirme gereği ile yola çıkmıştı.
“Atatürk, farmasonluğu yasaklamıştı.” (BAER, 2011, s. 220)
Osmanlıda yabancı okullar silah deposu ve terörist yuvasına dönüşmüşlerdi. Samsun’da, okulda bir Türk görevlinin suikast sonucu öldürülmesi üzerine yapılan aramada Pontus bildirileri bulunmuş ve ayaklanmaya hazırlık suçuyla üç Rum öğretim elemanı 1921 Ağustos’unda idam edildi ve okul kapatıldı.
Antep, Maraş, Harput, Uluslararası İzmir Koleji değişik olaylara katıldıkları için kapatıldılar.
1922’de “120 Fransız okulu (fitne yuvası) kapandı.” (BAREILLES, 2003, s. 352)
[Osmanlı'ya karşı ayaklanmalarında ve onların devletten ayrılarak birer bağımsız devlet olmalarında sözü edilen misyoner okullarının payı büyüktür (s. 14). Yabancı okullarda, mabetler dışında dershane ve salonlarda bulunan dini semboller; salip, heykel, dini tasvirler vs. kaldırılacaktır. Başlangıçta pek çok yabancı okulun bu kurallara riayet etmedikleri görüldü. Bu yüzden söz konusu kararları uygulamayan pek çok kurum kapatıldı. Bunlar arasında İstanbul'daki bazı Fransız ve İtalyan okulları, dini sembolleri kaldırmadıklarından dolayı faaliyetlerine son verilen okullar olarak önde gelmektedir (s. 32). Ecnebi cemiyet, şirket ve fertler yeniden mektep açamazlar.] (ARIĞ, 2014, s. 34)
1928’de “Bursa'daki Amerikan okulunda üç öğrencinin (kız) Hıristiyan olduğu (s. 89) için Bursa'daki üç öğretmenin üç gün hapse ve para cezasına mahkûm edildi (s. 103) ve okul kapatıldı (s. 109). Merzifon'daki durum ise çok kötü. Orada müfettişler Türk bayrağı ile birlikte dalgalanan Amerikan bayrağının indirilmesi, müfettişler öğretmenlerin oturma odasında Türkçe bir İncil bulmuşlar; Amerikan öğretmenlerinin elinde Türkçe İncil'in ne işi var? (s. 94) Okul kapatıldı. Robert Kolejde iki Yunanlı öğrencinin Türk öğrencilerin önünde Türkiye haritasını yırttılar ve Türk öğrenciler bunu derhal Milliyet'e haber vermişler. Suçlu öğrencilerden biri Rum, öteki Maltalı imiş. İkisi de hemen okuldan çıkarılmış.” (GREW, 2000, s. 102)
Antep, Maraş, Harput, Uluslararası İzmir Koleji gibi misyoner okulları değişik olaylara katıldıkları için kapatıldılar.
Atatürk: “Biz ne Bolşevikiz, ne de Komünist. Ne biri, ne de diğeri olmayız. Çünkü biz milliyetçiyiz ve dinimize saygılıyız.” (BENAZUS, 2012, s. 556)
3 Mart 1924'te Tevhid-i Tedrisat (eğitimi birleştirme) Kanunu ile bütün eğitim ve öğretim kurumları MEB'na bağlandı.
Atatürk, orduyu siyasetten ayırdığı gibi, İslamiyet’i de kirli işleri uğruna yüzlerce yıldır kullananları etkisiz hale getirmeye çalışmış ama sonraki iktidarlar çıkarları uğruna artan bir tempo ile geriye dönüp yine tarikat ve cemaatler kontrolü ele geçirmişlerdir.
ATATÜRK’E AYYAŞ DİYEN ŞEREFSİZLER
Cenneti mekân Allah’ın gölgesi II. Abdülhamit’in bir sipariş listesi:
“23 Temmuz 1878 tarihli ve valide sultan imzalı bir sipariş pusulasında yazılanların tamamı içki ve meze çeşitleri olmasıdır (s. 203). Yirmidört şişe kına kına şarabı. 300 şişe Bordo (Fransız şarabı). İki ambar Viyana birası. Yirmidört şişe Port altı kutu tütün ve çeşit çeşit mezeler.” (AKYILDIZ, 2017, s. 204)
İçene göre günahı değişen bu garip içki ki cennette, Allah’ın gölgesi halifelere, şehzadelere helal; Atatürk’e, cemlerde ve sıradan insanlara haram oluyor.
Osmanlının zenginliklerini tüketen ilki haremdir. İmparatorluğun büyük gelirleri saraya-hareme akıyordu ama yine de yetmiyordu.
Saray, çocuklar, oğlanlar, kadınlar ve hizmetkârlar Halifenin zevkinden başka bir amacı olmayan köleler yuvasıydı. Harem, şarap çeşitleri gibi çocuk yaşta başlayan beyaz tenli kız ve kadın kaynıyordu. Bu kadınların ve kızların görebildiği tek erkek ise Allah’ın gölgesi halife idi.
“Cariye nüfusu altı kat artarken (1500’lü yıllara göre), masrafları on dört katına çıkmıştı. 18. yüzyılda haremde dört yüz ile sekiz yüz arasında değişen kadın sayısı, 1870 yılında yeniden 809'a yükselmişti.” (MANSEL, 2008, s. 125)
“Avcı Mehmed'in, hükümdarlığı zamanında hareminde 700 den fazla cariye vardı (s. 83). Haremlerde ne kadar sıkı önlemler alınırsa alınsın sapıklıkların (kadınlar arası) önünün alınmadığı görülmüştür.” (ULUÇAY, 2013, s. 225)
“Kötü amaçlı kullanmalarından korkulduğu için bu kızlara (harem) salatalıklar bütün olarak değil de dilimlenerek veriliyordu (s. 26). Tahta geçen III. Ahmet’e 100 de fazla cariye hediye edilmesi (s. 57). Kayıtlarda, haremde 12 yaşından küçük cariyelerin bulunduğu gerçeğini ortaya koymaktadır ki, cariyelerin hareme girme yaşının bazen 5’e kadar inebildiği.” (AKYILDIZ, 2017, s. 175)
İngiliz uşaklarına göre bu sapıklar Müslüman, Atatürk ayyaş imiş.
Gençliği cephelerden cepheler savaşla geçiren M. Kemal ayyaş; her türlü ahlaksızlığı şahsiyeti ile bütünleştirmiş Allah’ın gölgesi olan halifeler cennetlik!
İmparatorluğun son 300 yılında tahtta oturmuş 22 padişahtan hiçbiri ordunun başına geçip sefere çıkmamışlardır ve gazalık şerefini çöpe atmışlardır.
Unutulmuş Türk adını diriltip hemen her sözü Türk ile başlayıp türk ile biten Atatürk; Murat Gazi’den 600 sene sonra gazi adını Gazi Mustafa Kemal ile diriltti.
ATATÜRK VE İZİMLER
Medine’de ilk dönemde Müslümanlar azdı ve bazı gerginlikler yaşanıyordu. Peygamberimiz, Müslüman olmayan toplumlarla barış içinde yaşamak için müşrik kabilelerle ‘Medine vesikası’ sözleşmesini imzalamıştır. Bu vesikada, Yahudi ve müşriklere tam bir din hürriyeti tanınmaktadır. Sözleşmede ‘Yahudilerin dinleri kendilerine Müslümanların dinleri kendilerine’ denilmektedir. Bu cümle, Mekke’de inen Kâfirun: 6 ‘Sizin dininiz size, benimki bana’ ayeti ile paraleldi.
‘Al-i İmran: 19 ile Tevbe: 5 ‘Müşrikleri nerede bulursanız öldürün’ (Kılıç) ayetleri daha sonra gelecekti. Veya Bakara: 62 ayeti ve Maide: 51 ayeti gibi. Zamanın şartları öyle gerektiriyordu ve şartlar değişmişti.
“Meclis'in açıldığı 23 Nisan 1920 den zafere kadar Mustafa Kemal, siyasi ortama göre, toplam 151 defa sol terimleri (proleter-3, emekçi-14, burjuva-3, emperyalizm-102, kapitalizm-29) kullanmış ve zaferden sonra bu terimleri terk etmiştir. Çünkü bu terimleri ideolojik olarak değil, stratejik amaçla kullanıyordu. Sovyetlerden para ve silah alıyordu. Lenin de İngiltere güdümünde bir devleti sınırlarında istemiyordu. Aynı şekilde İslami terimleri de savaş döneminde çok daha yoğun olarak kullanmış, giderek azaltarak hilafeti kaldırdıktan sonra tamamen terk etmiştir.” (AKYOL, 2008, s. 554) Durum değişmiş ve Türkiye farklı bir yola girmişti.
O, “Ekonomi bağımsızlığı olmayanın siyasi bağımsızlığı olamaz” diyordu. Dogmatizmin, ütopik, oportünist düşüncelerin, ideolojik saplantıların, izimlerin insanı değildi. 'Doktrin istemem, donar kalırız, biz yürüyüş halindeyiz” diyen ve pozitif bilimi rehber edinen aklın adamıydı.
“Devletin yapamadığını millet, milletin yapamadığını devlet yapmalı” diyerek çok büyük ve çok yönlü kalkınma hamlesin girişti. Zor şartlar altında Atatürk Türkiye’sinin kurduğu fabrikalar son yirmi yılda satıla satıla ancak bitirildi. Vatanı sevmek ona hizmet etmekle olur; çalma, yağma ve israf ile değil.
[Aziz Nesin, yıllar önceki bir konuşmamız sırasında şöyle demişti: “ - Geçmişte Atatürk'ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor. Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal'i haklı çıkarmıştı. Lenin'in, Mao'nun, Enver Hoca'nın, Dimitrofun heykellerinin yerlerde sürüklendiği, resimlerinin duvarlardan kaldırıldığı, Leningrad isminin St. Petersburg'a dönüştürüldüğü günümüzde, bunu görebilmek kuşkusuz daha da kolay.] (KIŞLALI, 1993, s. 15)
Yaşar Kemal: “Cesaretim olsa tıpkı İnce Memed’in destanını yazdığım gibi, Mustafa Kemal’in de destanını yazmak isterdim.” Cesaret niçin yok? Geçmişte Aziz Nesin’in yaptığı benzer hataları o da yaptı.
Hatasını itiraf edebilmek kişiyi yüceltir ama böyle kaç erdemli kişi vardır?
Ölümünden sonra dönme-devşirme güruh CHP şemsiyesi altında kümelenip gerçek Atatürk’ü halkın gözünden kaçırmak için ‘sarı saçları, mavi gözleri’, ‘Atam sen kalk ben yatam’ gibi ifadelere indirgeyerek, her sözü Türk ile başlayıp Türk ile biten Atatürk’ü çok farklı bulvara taşıdılar. Hâlbuki Atatürk “Beni görmek demek yüzümü görmek demek değildir, fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız bu kâfidir” diyordu.
Siyasi İslamcılar, Atatürk düşmanlığını açık açık dile getirirken; CHP ve diğer sol güruhlara göre çok daha dürüsttürler.
Atatürk'ün ‘izinde’ değil, ‘yolunda’ olunmalı. Yolu da çizdiği kültürel Türk milliyetçiliği yoludur.
“Her şeyden önce ben Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum böyle öleceğim” diyordu Atatürk.