6. DERSİMLİLERİN KÖKENLERİ VE KÜLTÜRLERİ
İÇİNDEKİLER
DERSİMLİLERİN KÖKENLERİ VE KÜLTÜRLERİ
Dersimliler ve Horasan
Dersim’de ocaklar ve Horasan
Dersim cemlerinde unutulan Kürtçe
Dersimliler ve Türkçe
Dersim’de Kürtçe ve Zazaca deyişler
DERSİMLİLERİN İNANÇLARI VE KÖKENLERİ
Günümüzde Müslüman Uygur Türklerinde Şamanizm etkisi
Türkistan’dan, Horasan’dan Dersim’e inanç köprüsü
W. Eberhard, 1400 yıl öncesinden Dersimlileri anlatıyor
Boz atlı Hızır inancı.
Azerbaycan Türklerinde Boz Atlı Hızır (Hıdır) İnancı
Uygur Türklerinde Hızır inancı
Hz. Ali’nin atının nal izleri
Dersimlilerde güneş inancı
Tunceli’nde, Elazığ’da ve Rize’de güneş tutulması
Dersim’de Omay hakkı ve Homa> Allah
Albastı/ Al kadın, ateşin kutsiyeti, kapı eşiğinin önemi
Geyik, Aslan, ölüm ve sayılar
ALTAYLARDAN/ TANRI DAĞLARINDAN HORASAN’A,
HORASAN’DAN MUNZUR DAĞLARINA İNANÇ GÖÇÜ
Altaylardan Dersim’e ağaç, dağ, su kültü inancı
Horasan Türklerinde dağ, mağara, ağaç inancı
Dersimlilerin adak ve kutsal ziyaret yerleri
Eski Türklerde ve Dersim’de ağaca bez bağlamak
Eski Türk mitolojisinde kutlu dağların vasıfları
Mağara, Kurban
DERSİM’İN EVLİYALARI VE KUTSAL MEKÂNLARI
Dersim’de tarihi mezar taşları
Dersim’de camiler, medreseler, türbeler. Tunceli müzesi
ESKİ DERSİM’DE HAYAT
Kürtçülere göre eski Dersim’de hayat
Cumhuriyetin ilk yıllarında Dersim raporları
1925-1930’LU YILLARDA DİYARBAKIR VE DERSİM’DE YAŞAM
Dersim’de seyitler
1920’li yıllarda Dersimde yiyecek çeşitleri
Dersim’de türküler ve halk oyunları
DERSİM AŞİRETLERİ VE KÖKENLERİ
Değişik kaynaklara göre Dersim aşiretleri
Belgelere göre Dersim aşiretleri
ATATÜRK DÖNEMİNE KARŞI İSYANLAR
Atatürk ve Aleviler
İsyanların nedenleri
Koçgiri isyanı, Şeyh Sait isyanı, Şeyh Sait ve İngilizler
İsyan ve sonuç, İstiklal mahkemeleri
Dersim’de isyanlar, Dersim’de isyana ilk adım, Dersim’de isyana katılan aşiretler
Rakamların savaşı
Dersimli milletvekilin fantezileri
Tarih adına yapılan soytarılıklar
Belgelere göre Dersim’in nüfusu
Mahkeme sonucu
Tunceli’nden sürülenler Fizan’a mı gönderildi?
Cumhuriyetin götürdükleri, getirdikleri
Kürtçülerin sözlü tarihi yoksa Dersim tarihi de yoktur
İsyanların yorumu
Nuri Dersimi Atatürk’ün ajanı mıydı?
Dersim’de Ermeniler ve Kürtleşmiş Ermeniler
DERSİM VE İLÇELERİNDE KÜRTÇE YER ADLARI
1500’lü yıllarda Çemişgezek (Dersim) bölgesinde köyler ve yer adları
Dersim’de eski köy adları, ilçe adlarının kökenleri
N. Dersimi’nin köyü
1930’lu yıllarda Dersim ve ilçelerinde dağ, tepe, köy adları
Dersim’de yaylalar. Göller. Akarsular
Çemişgezek, Hozat, Nazimiye, Ovacık, Pertek, Pülümür ve yer adları
DERSİMLİLERİN KÖKENLERİ VE KÜLTÜRLERİ
Tunceli, ağırlıklı olarak Zaza olup Kızılbaş nüfusunun çoğunlukta olduğu Türkiye’nin tek ilidir, bu yönüyle dikkatimizi çekti ve incelemeye değer bulduk. Zazaların çoğunluğu Kızılbaş’tır. Şafi ve Hanefi Zazaların geçmişte Kızılbaş/ Türkmen oldukları kesindir.
“Şah İsmail, eşi Taçlı hanıma kadar, tacını, tahtını her şeyini bırakarak kaçtı ve birçok Kızılbaşlar da Dersim dağlarına kendilerini attılar (1514). O günden beri Dersim, Kızılbaşlığın bir kalesi oldu.” (ULUĞ, 2007, s. 32) Osmanlı’dan uzak kalmanın yegâne yolu dağlara sığınmaktı.
1930’lu yılların tespiti, “Dersim Alevileri aslen ve neslen Türk’tür. Arap ve Kürt aşiretleriyle aralarında müşabehet (benzerlik) yoktur.” (ÇALIŞLAR, 2010, s. 237)
Kürt olan ve 1597’de Farsça yazdığı ‘Kürt Tarihi’ kitabında “Çemişgezek Beyleri (Dersim ili yoktu ve bölgedeki yerleşim yerleri bu tarihte Çemişgezek’e bağlıydı) Melikşah’ın soyundan gelmektedir. Çemişkezek hükümdarlarının adları da, onların Türklerin çocuklarından ve torunlarından olduklarını kanıtlar; çünkü adlarının hiç bir vesileyle Arap ve Kürt adlarıyla ilgisi yoktur; Arap ve Kürt adlarına hiç de benzemez. (Kitabında Kürdistan diye nitelediği tek yer, yönetimiyle Türklerin elinde bulunan Çemişgezek’ti).” (ŞEREF HAN, 1971, s. 190) Zaza adı kitabında yoktu çünkü Zaza diye bir toplum o tarihlerde dünyada yoktu.
“Çemişgezek Beyleri doğrudan doğruya Türk ümerasından gelmiş bir sülaledir.” (FRIÇ, 2014, s. 92)
“1937'de Tunceli'nde incelemeler yaparken yaşlı Zazalar bana, güzel bir Türkçe ile ‘Biz Horasan'dan gelmiş Türküz’ demişler ve bunda ısrar etmişlerdi.” (SEVGEN, 1968, s. 29)
Cumhuriyetin ilk yıllarında “Dersimliler bırakın Kürt olarak adlandırılmayı bu kelimeyi dahi bilmemekteydiler.” (ULUTİN, 2016, s. 9) Kürt ismini Kurmanci ile ifade ederlerdi.
1930’lu yıllarda, “Eski Dersim’i teşkil eden mıntıkayı ‘Kalman ocağı’ diye anmaktadırlar.” (ÇALIŞLAR, 2010, s. 16)
Kalman, Anadolu’da Türkmen cemaati. (SAKİN, 2010, s. 388)
Sünni Kürtler ile Sünni Türkler arasında evlilikler normal karşılanırken; aynı dili konuşan Sünni-Alevi Türkler ile Sünni-Alevi Zazalarla arasında evlilik olmamıştır çünkü inanç soydan önce gelmekteydi.
Dersimliler ve Horasan
Nesilden nesile sözlü aktarıma göre Kürtçüler dahi herkes, Dersimlilerin Horasan’dan geldiklerine dair fikir birliği içindedirler.
Dersimlilerin ataları Horasan’dan ne zaman gelmişler? Eğer Horasan’ın yerli halkı iseler dilleri neden Farsça, Arapça ve Türkçe değil? Niçin Sünni ve Şii inancından çok uzaktırlar? Kızılbaşlık inancını ile ne zaman ve nerede tanıştılar? Tarihin hiçbir döneminde Horasan bölgesinde Zazalar bulunmadığı halde neden Horasan sözü halâ canlı yaşatılıyor?
“Babam hep biz Xuristan'dan (Horasan) gelmişiz.” (TEMO, 2019, s. 16)
“Bize anlatılanlar hep Horasan'dan buralara göçün olduğudur.” (BULUT, 2014, s. 76)
1940’lı yıllar, “Bugün Pülümür kazası dahilinde her hangi bir vatandaşa menşei hakkında bir soru sorulacak olursa o hiç şüphe etmeden Horasan'dan geldiğini söyler.” (SILAN, 2011, s. 2)
Koçgirili Alişir’in/ Alişer Türkçe yazdığı şu manzumesi de, Tunceli Zazalarının aslen Horasanlı olduklarını teyit eden güzel bir örnektir:
“Ceddimiz Şeyh Hasan, Şah-ı Horasan” diye başlar.
“Benim aslım Horasan’dan Hoy’dandır…” Pir Sultan.
(Hoy, çoğunluğunu İran Azeri Türklerinin oluşturduğu şehir)
“İlhanlılardan (Moğol) kaçan Türkmenler de gelip bu dağlık yörelere sığınmışlardır (s. 17). Türkistan ve Horasan'dan doğu illerine gelen çoğunluğu Alevi olan Türkmen boyları bölgenin en etkin öğesi olurlar. Bu boy ve oymaklar Erzincan ve Dersim’in dağ etekleri başta olmak üzere bölgeye yerleşirler (s. 36). Dersim halkı öteden beri ‘Horasanilik’ olarak dile getirdiği kökenini bilinçaltında taşımaktadır. Horasanilik’ten kasıtları Türk kökenli oluşlarıdır.” (ÖZ, 2008, s. 32)
Dersim’de ocaklar ve Horasan
Ocak kelimesi Türkçedir ve Zazaca aynıdır. Kızılbaşlarda ocaklar ulu bir erenin adı ile anılır. Dersim’de de böyledir. Ocak sistemi Türk Kızılbaşlığına özeldir, Fars ve Arap Aleviliğinde yoktur.
“Ortak aşiretlere rehber ve pir olan Dersimli seyitler, Hacı Bektaş’taki çelebiyi mürşitleri kabul ederler.” (BRUINESSEN, 2019, s. 93) Çünkü Dersimlerle Hacı Bektaş Veli aynı soydur.
Zaza Alevi’si olan Cemal Şener: ''Alevilikte Dedelik, ocak geleneği ile yaşar. Dede Ocaklarının tümü, kendilerinin Horasan'dan gelen Türkmen aşireti olduğunu savunur.''
Dersim’de ocaklar: Ağuiçen, (Kara Donlu-görüntülü- Can Baba) Baba Mansur, Delil Bircan, Derviş Cemal, Cemal Abdal, Kureyş, Sarı Saltuk, Şah Çoban, Celal Abbas, Pir Sultan, Seyit Sabun, Şıh Çoban, Şah Ahmet Dede ocağı olduğu bilinir. Her ocağın temeli Hacı Bektaş-ı Veli’ye dayanır.
Görüldüğü üzere aralarında Türkçe adlar olduğu gibi diğerleri Farsça ve Arapçadır. Farsça ve Arapça adları da Dersim’e Kızılbaş Türkmenler tarafından getirildiği açıktır.
Dersim cemlerinde unutulan Kürtçe!
Kürtçü, ‘Alevi Kürtlerde Dua ve Gülbenkler (gülbang)’ adını verdiği kitapta Kürt Aleviliğini anlatacak yerde Türkmen Aleviliğini anlatmaya mecbur kalmış. Cemlerde unutulan Kürtçe (!) gülbanklardan tek örnek verebilmiştir.” (MUXUNDİ, 2012, s. 122) Bu gülbankın doğrulundan da kesinlikle şüphe duyuyoruz çünkü başka kaynaklarda rastlayamadık.
“Bölgede (Dersim-1930), ritüel olarak semahlarda neredeyse tamamen yalnız Türkçe yapılmaktadır.” (ULUTİN, 2016, s. 5)
Kürtçüler, son zamanlarda cemlerinde dedenin, zakirin eline kâğıt tutuşturarak Kürtçe deyiş üretip-türetiyorlar. Fakat deniz maya tutmuyor ve hiçbiri yaygınlaşamıyor. Kürtçe deyiş dedikleri 20 yüzyıl öncesinde hiçbir kaynakta geçmez. Deyişlerde akıcılık, etkileyicilik, sürükleyicilik, duygu güzelliği, anlam derinliği ve düşünce zenginliği Türkçe’deki gibi ifade gücü olmadığı için ısrarlı aramamıza rağmen Kürtçe deyişlerin derlendiği bir kitap bulamadık
“Sarı Saltık Ocağından Ahmet Yurt Dede: İbadetlerimiz Türkçedir, deyişlerimiz Türkçedir, miraçlamalarımız Türkçedir, duvazdeh imamlarımız Türkçedir (on iki imamı öven deyişler), dualarımız Türkçedir biliyor musun? Yani Kürtçe, geçmişte belki efendime söyleyeyim, Türkçe bilmeyenler kendi diliyle efendime söyleyeyim Zazaca bir iki dua yapmışlardır mesela, anladın mı? Fakat ibadetlerimiz aslında Türkçedir yani.” (ERDOĞAN, 2012, s. 85)
Karşılaştığım 75 yaşındaki (2023) Dersimli Zaza, dedesi ve öncesinde ‘bizim cemlerimiz hep Türkçe olduğunu’ söyleyince, ben de ‘ama onlar Türkçe bilmediği halde cem nasıl Türkçe olabilir’ dediğimde, ‘bilmiyorum’ dedi. Sünniler, okunan Arapça ayetleri, hadisleri anlamadıkları halde saygı duymaları gibi Dersim’de konuşma dili değişmiş ama inanç dili Türkçe değişmemişti.
“Varto’daki Aleviler Zazaca konuştukları son çağlarda bile kurdukları ayin-i cem meydanlarında Türkçe söyleşir, Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma, deyiş, gülbanklar birbirini kovalar.” (ZELYUT, 2010, s. 117)
“Nefes, dörtlükten oluşan ve genellikle klasik Türk hece vezni ile yazılan edebi ürünüdür ve bu hususta Ahmed Yesevi geleneğini izlenmektedir.” (GRAMATİKOVA, 2015, s. 169)
Dersimliler ve Türkçe
1880’li yıllarda Dersim’e seyahat eden Ermeni seyyah, Dersimli kadınlarla değişik konularda uzun uzun Türkçe konuştuğunu söyler. (ANTRANİK, 2024, s. 12)
1920’li yılların Dersim’inde isyanların öncüsü ve Seyit Rıza’nın danışmanı fanatik Kürtçü: “Garip ve dikkate şayandır ki, seyitler tarafından asırlardan beri Dersim Kürtlerine yapılan ve okunan Gülbenk (yüksek sesle ilahi), Türkçe olduğu (s. 22)”, ve aynı kişi ‘Dersim Şarkısı’ şiiri yazmış ama Türkçe. (DERSİMİ, 1952, s. 234)
1930’lu yıllarda Erzincan’da valilik yapan: “Bu gülbanklar arasında okunan şeyler hep Türkçedir. Kızılbaşların Kürtçe gülbank okuyanı işitilmemiştir.” (ALİ KEMALİ, 1932, s. 183)
Ragip Gümüşpala’nın 1920-30’lu yıllarda Dersim’deki tespitlerinden: “Seyidin uğradığı köylerde kadın ve erkeğin ayinlere beraber katıldıkları, seyidin ‘Buyruk’ isimli kitaptan öğütler verip, saz çaldığı, Hz. Ali ve arkadaşlarını methettiği, ayinlerde Türkçe kaside ve mersiyelerin okunduğunu, seyidin gelecekten haberler verdiği ifade edilmektedir.” (ZENGİN, 2020, s. 2561)
Prof. H. Reşit Tankut 1949’da: “Anadolu’da Arap Aleviliği hariç bütün Alevilerin (Kürt, Zaza) din dili Türkçe’dir. Niyazlarını Türkçe söyler; nefeslerini, naatlarını Türkçe yazarlar. Ayinleri baştanbaşa Türkçe’dir. Yalnız son zamanlarda, asılan Dersim imamı Seyit Rıza’nın babı Alişer, bize inat olmak üzere Türkçe’yi bırakmış nefeslerini Zazaca yazmağa başlamıştı.” (BAYRAK, 1997, s. 103)
“Bu halk (Kürt-Zaza Alevileri) dahi Anadolu’daki Alevi-Bekaşiler gibi ibadelerini Türkçe yapmış, ayin-cem meydanlarında öz Türkçe, nefes, koşma, deyiş ve gülbank okumuşlardır. Aynı zamanda bu halk, eski Türk atalarının birçok adelerini bu tarikat içinde bir inanç haline getirmişlerdir.” (FIRAT, 1961, s. 150)
Dersim’de Sarı Saltuk Ocağı piri Kazım Kaya: “Sarı Saltuk şeceresi, tek dille Türkçe yazılmıştır.” (ÇELİK, 2019, s. 265)
“Pir Sultan’ın oğlu olan Er Gaip/ Pir Gaip, babasının idamından sonra sürgün ya da kaçgunluk dönemini Dersim’de geçirmiştir (s. 122). Tunceli’deki ‘Pir Sultan Evi’ Hacılı Köyü Tunceli’nin Pülümür ilçesine bağlı bir köy olup, eski adı Bahçecik’tir.” (HARMAN, 2015, s. 123)
Pir Sultan Abdal’ın oğlu kıyımdan kurtulmak için neden Dersim’i seçti? Ne Kürtçe ve ne Zazaca bilirdi. Çünkü o dönemlerde (1500’lü yıllar) bölgede ağırlıklı olarak Türkçe konuşuluyordu.
“Alişir (Alişer/ Zaza’dır), halkı, ayaklanmaya çekmede payı büyüktür. Güzel Türkçe bilmektedir. Şiirlerini Türkçe söylemiş ve halkı etkilemiştir. Çalışma alanı olarak hep Dersim'i seçmiştir.” (ÖZ, 1999, s. 22) Alişir adının, ünlü Uygur şairi Alişir Nevai (1441-1501) ile benzeşmesi ilginçtir.
“Alişir Germiyanoğulu beyi.” (FREELY, 2012, s. 126) Dedenin adını torununa vermek gelenektir.
Kürt yazar: “Varto’daki Aleviler Zazaca konuştukları son çağlarda bile kurdukları ayin-cem meydanlarında Türkçe sözleşir, bu meydanlarla Türkçe şiir, nefes, mersiye, koşma, deyiş gülbankler birbirini kovalar.” (GEZİK, 2000, s. 108)
Dressler: “Zaza ve Kürt Alevilerinin mezhep dilinde, Pir Sultan Abdal nefeslerinin ve diğer Türkçe deyişler olmadan civat veya cemlerden hiçbiri geçekleşemez.”
“Peter J. Bumke: Kürt (Zaza) Alevilerinin mezhep dilinde, Pir Sultan Abdal nefeslerini dili eski Türkçe olan yazılı metinleri kapsamaktadır.” (MELIKOFF, 1997, s. 129)
“İbadetlerini cem evinde ekseri Türkçe yapan Aleviler (Zazalar).” (ÇAĞLAYAN, 2016, s. 112)
Kürt yazar: “Fars Alevilerinde inanç dili Farsça, Arap Alevilerin inanç dili Arapça, Türk Alevilerin inanç dili Türkçedir. Dersim'deki Kızılbaş Kürtler (Zazalar) ise cem töreni ve ''gülbank '' genellikle Türkçe yapar.” (ARİK, 2012, s. 63)
Diğer bir Kürt: “Dualarımız ve deyişlerimiz Türkçe olduğu için Türk'üz denmesine neden olmaktadır.” (MUXUNDİ, 2012, s. 86)
1940’lı yıllar, “Bunlarda (Zazalar) mezhep ve adet dili Türkçedir. Dersim Alevileri arasında cevap istememek şart ile Türkçe meram anlatmak mümkündür. 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile karşılıklı anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde bugün 10 yaşında küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır.” (SILAN, 2010, s. 38)
“Zazaca konuşan Aleviler asıl Türklerdir. Onlar sadece asıl Türkler değil, aynı zamanda diğer Alevi kitlelerle birlikte kılıç zoruyla Müslüman olmayan ve İslamiyet'i gönüllü seçen asıl Müslümanlardır.” (ÖZDEMİR, 2014, s. 37)
Dersim’de Kürtçe ve Zazaca deyişler
“Alevi dinsel adetleri Dersimlileri Alevi Türklere yakınlaştırır. Gülbank ya da nefeslerinin çoğu Türkçedir ve 1920’den önce kesinlikle böyleydi. Hiç Kürtçe gülbank yoktur. Dersimlilerin ancak çok yakın zamanda, Alişir ve Seyit Rıza’nın kışkırtmaları ile Türkçe nefesi kendi dillerinden şiirlerle ikame etmeye başladılar. Dersim Alevilerini Alevi Türklere yakınlaştıran bir diğer adet, Hacı Bektaş tekkesi ile olan ilişkilerdir. Dersim dışında en önemli hac merkezi olarak gösterilmiştir.” (BRUINESSEN, 2019, s. 93)
1944 yılında Tunceli’de Sarısözen’in çalışması sırasında “Yaptığımız incelemelerde anlıyoruz ki, vaktiyle bütün seyitler ve sazbend denilen âşıklar, sazları hakiki Anadolu Türk bağlamaları ile Hatai, Nesimi, Pir Sultan, Kaygısız Abdal, Harabi, Verani gibi Anadolu Türk Alevi şairlerinin halis Türkçe deyişlerini çalar ve söylerlermiş. Onlar bunlar dej diyorlar ki tamamen deyiş demektir.” ÖZCAN, 2003, s. 110)
Dersim’de “Bazen tek kelime Türkçe bilmediği halde cemde Pir Sultan, Şah İsmail Hatayi vb. Türk Alevi önderlerinin deyişlerini ve Türkçe dualarını icra eden din önderlerine rastlanır (s. 59). Kureyşan Ocağı’nın inanç müziği ve söz unsurunda vezinsiz dizeyi usulsüz dize takip eder. Perde adı altında ifade ve icra edilen cem havalarının sözü vezinsiz, melodisi usulsüzdür. Bu Dersim Kırmanc (Zaza) müziğinin de karakteristiğidir.” (CENGİZ, 2014, s. 71)
“Tunceli Alevi geleneğinde de bağlamaya oldukça derin ve mistik anlamlar yüklenmiş, bağlama inancın önemli bileşenleriyle donatılmıştır.” (MENGÜŞ, 2019, s. 35) Bağlama Türkçe sözcüktür. Bağlama incitilmez, dosttur, yarendir, yoldaştır, sırdaştır.
'Kızılbaş deyiminin Türkçe kökenli oluşu bir yana; Ayin-i Cem sırasında, Alevilerin, Türk ya da Kürt olsunlar (Zaza dahil), kullandıkları niyaz dili de Türkçedir (s. 24). Esasen, Türkçe, törenlerde kullanıla gelen tek dildir.” (MELIKOFF, 2010, s. 290)
“Aleviliğin (Türkmen) İslamiyet öncesi Türklüğe özgü bir inanç olarak tasvir edilmiştir. Başta Fransızlar olmak üzere Batılı akademisyenler de çalışmalarında bu Türk unsurları üzerinde durmuştur (s. 39). Alevilerin yaklaşık üçte birini teşkil eden ve Kurmanci (Kürtçe) ile Zazaca konuşan topluluklardan oluşan bir azınlığa ayrılır; bu toplulukların tümü, Türkçe ibadet noktasında birleşmektedir.” (VORHOFF, 2010, s. 57)
Bölgeyi gezen İngiliz Seel: “Dersimde Kızılbaşların dinlerine verdikleri isime (Yol Uşağı) ek olarak aşiretlerine verdikleri isimlerin tam bir Türk ismi olmasını açıklamak oldukça güçtür. Bu şekilde Bal Uşağı, Arslan Uşağı, Topuzlu, Arelli gibi isimleri görürüz.” diyerek, buradaki Türkmen aşiretlerin varlığını ortaya koymaktadır.” (GEZİK, 2000, s. 24)
“Zazaca ilk yazılı eser Lice Müftüsü olan Ahmede Xasi Zazaca mevlidi yazmıştır. Bu Zazaca eser, 1899 yılında Osmanlı litografyasında 400 kopya ile basılmış.” (KANAT, 1919, s. 13)
DERSİMLİLERİN İNANÇLARI VE KÖKENLERİ
Dersimlilerin aşiret yapılanması dışındaki (bu gelenek Kürtlerden alınmıştır) bütün inanışları, ocak sistemi, ibadet tarzları ve gelenekleri Türk Kızılbaşları ile birebir aynıdır. Çünkü dil değişse bile kök aynı köktür.
Günümüzde Müslüman Uygur Türklerinde Şamanizm etkisi
[Kadın şamanlar ve semah vardır. Tef geleneksel şaman ayinlerindeki tüngür adı verilen davulun karşılığı olup, fonksiyonları aynıdır. Tef (dap) eşliğinde okunan bu dualarla birlikte dans (semah) edilmektedir.
Uygur şaman ayinleri sırasında okunan dualardan biri:
İşnin beşi bismilla, iş başlidim bismilla,
Yolğa kirdim bismilla, men oquymen bismilla.
(İşin başı bismillah, işe başladım bismillah,
Yola girdim bismillah, okuyorum bismillah.)
Hezriti Ya Eli, derdimge dava Eli,
Lailahe illalla, Seypulla zulpiqar,
Her balağa, her qazağa şipa ayet,
Bu balani defin qil, perverdiğar.
Hazreti ya Ali, derdime deva Ali,
Lailahe illallah, Seyfullah Zülfikar,
Her belaya, her kazaya şifa ayet,
Bu belayı def et, Allah’ım.] (İNAYET, 2013, s. 50-51)
5 bin km. uzaklık bulunmasına ve bin yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen iki toplum arasındaki bu birlikteliğin sebebi tek bir cümle ile ifade edilir, o da aynı kökün dalları olduklarıdır.
[Uygur araştırıcı Rahman Abdurahim: Müslüman Uygurlar Şamanların ruhlar, cinler, devler, periler ile ilişkisi olduğuna inanılır. Şamanlar, ruhlarının yardımıyla hastanın vücudundaki kötü ruhları ve kötü ruhların zararlı etkisini kovup çıkarır. Onlara ‘kastname’ (büyük yapma-bozma duası) okur. Uygur Türklerine göre Şamanlar, insanın geçmişi, bugünü ve geleceği; bir hastalığın sebebi ve tedavisini bilir (s. 235). Her Şamanın kendine göre bir davulu, dümbeleği, tefi olup, o bunları çaldığı zaman insanlar etrafında oynamaktadır (s. 238). Uygur kadınlar, çocuk dileyecekleri zaman Şamanın gösterdiği ormandaki bir ağacın altına eşleriyle birlikte gidip ağacın gövdesini kucaklarlar ya da ağaç altında eşi ile birlikte bir gece geçirirler (s. 244). Tedavi yöntemleri incelendiğinde, atalar kültü, ateş kültü, su kültü ve ‘ağaç kültü’ gibi eski Türk inanç sitemi devam etmektedir.] (ÖGER, 2011, s. 246)
Türkistan’dan, Horasan’dan Dersim’e inanç köprüsü
Anadolu/ Türkmen Aleviliğinin inanç ritüelleri ile Kızılbaş Zazalar ile birebir aynıdır. Çünkü kök aynı kök, soy aynı soy ve beslenme kaynakları aynı pınar olup Altaylardır, Türkistan’dır, Horasan’dır ve Hacı Bektaşi Veli’dir.
Dersim yöresi dağlık, içe kapanık, gettolaşmış coğrafi yapıya sahip olduğundan 1900 yılı başı gelenekleriyle, 400 yıl önceki gelenekleri hemen hemen aynı idi. Çünkü bu gibi kapalı toplumlarda değişim ve gelişim çok yavaş ilerler.
1910 yılı. 'Hacı Bektaş Ocağına bel bağlamış yalnız Türklerdir.” (BAHA SAİD, 2000, s. 100) Dersimliler de bu ocağa bağlıdır çünkü Hacı Bektaş demek Türk kültürü demektir.
“Horasan'dan açılmış olan yol üzerinden, dervişler gelmiştir. Bunlar, zamanımızda da Dersim’de, derviş olarak kendilerine verdikleri adla Horasan Erenleriydi.” (GORDLEVSKI, 1988, s. 319)
“Dersim yöresinde uygulanan dini ritüeller İslam-öncesi Orta-Asya kökenli Türk Şamanizm’den kalma gelenekler olarak nitelendirilir.” (WAKAMATSU, 2014, s. 959)
“Şamanist Türklerde mabet yoktu sadece kutsal yerler vardı.” Dersim’de de aynı.
“Her dağ ruhu ancak kendisine ait olan mıntıkaya hâkimdir. Altaylı her kabile o veya bu dağı, ırmağı, kaya ve gölü kendi soyunun hamisi telakki eder; Altaylılar dağ ruhlarına kanlı kurbanlar verirler. Bu kurban ayininde mahsus ilahiler terennüm edilir.” (ANOHİN, 1968, s. 418) Dersim’de de aynı.
Önemli kişiler için 'Mezar ya da mezar anıtı için yer seçimi' Şamanın ya da kült (inanç) görevlisinin yer seçimi konusundaki görüşlerinin çok önemli olduğudur.” (TRYJARSK, 2011, s. 57) Dersim’de de benzer.
“Şaman doktordur (s. 82). Şaman kutsal biridir. Şaman geçmiş zamana ait bilgiler, kaybolan insanlar ve eşyalarla, gelecekteki bilinmeyen olayları açıklayan bir kâhindir. Gelecekteki bazı iklim olaylarını (yağmur yağdırma) etkileyebilir.” (HULTKRANTZ, 2004, s. 83) Dedeler ve seyitler de aynı.
700’lü yıllarda Müslüman Şaman, “Deli Karçar kılıcını çekip elini kaldırarak Korkut'a doğru çalmak üzereyken Korkut: ‘Çalarsan, elin kurusun!’ der. Tanrı'nın iradesiyle gerçekten Karçar'ın elleri havada asılı kalır. 'Dede Korkut keramet sahibi idi, dileği kabul olundu.' (Bİ XUN, 1999, s. 392) Hacı Bektaş Veli ve Seyitler de benzer keramet sahipleridir.
“Şamanlar hem şarkıcı hem çalgıcıdırlar; hem hekim hem de kâhindirler; onlara bilemeyecekleri ve yapamayacakları hiçbir şey yoktur.” (Bİ XUN, 1999, s. 391) Seyitler, dedeler, zakirler de aynı.
“Şaman yalnızca bir din adamı ve büyücü değil, aynı zamanda bir müzik icra eden kişiydi.” (KULMANOV, 2018, s. 10) Dede ile zakiri de aynı.
“Kaçı adlı bir Şaman bir yaz günü dualarının kuvvetiyle kar ve buz parçaları gibi dolu yağdırmış.” (ANOHİN, 1968, s. 426) Benzer kerametleri Sünni şeyhlerde ve seyit ile dedelerden gösterenler olmuş ama üç kişi bir arada olursa kerametini gösteremez, fazla tanık olmamalı.
“Rahip, büyücü anlamına gelen şaman kelimesi, Batılı etnologlar ve antropologlar tarafından “kahin, büyücü, tabip veya ruh avcısı olarak nitelendirilir.” (ASGERZADE, 2023, s. 224) Seyitler de aynı.
Şamanlar “Olmayan şeyi getirenler; görebilen, duyabilen ve bilebilenler; ‘üçüncü gözü’ (geleceği görebilme yetisi) olanlar; ateş yakabilenler, yağmur yağdırabilenler; şimşekler çaktıranlar; kılıktan kılığa bürünebilenler.” (ANJİGANOVA, 2007, s. 18) Dede ve seyitler de aynı.
“Kamlar/ Şamanlar, büyücü, rahip, emci (doktor), şarkıcı, ozan, önder ve asker gibi kişiliklerin hepsini de barındırmaktaydı.” (VASİLYEV, 2007, s. 26) Dedeler, seyitler de aynı.
“Kam görev başındayken öteki dünyaya ait insandır.” (PERRIN, 2001, s. 104) Dedeler de aynı.
Altay Türklerinde “Bu kudret (insanlara yardım yapma gücü, kerametler, ruhlarla temas kurma), ancak şamanlar neslinden olan pek az soyda bulunur ki, onlar kendi kuvvetlerini babadan oğula bunun dış işareti olan şaman davulu ile (bağlama) birlikte intikal ettirirler.” (RADLOFF, 1956, s. 8) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Onların (Eski Türkler) müşküllerini hallettirdikleri reisleri vardır. Onlar göçebe, hareket eden, bir yerden bir yere göçen, bildikleri her yerde otlak arayan kişilerdir. Onlar çok miktarda deve, koyun, öküz sahibidirler. Onların evleri Arapların evleri gibi kıldandır. Bir yerde devamlı oturmazlar. Daima yer değiştirirler, bir yerden bir yere göçerler. Onlar çiftçilik, hasat ve ekincilikle de uğraşırlar. Onlarda çok miktarda yağ, kaymak, süt bulunur. Çok miktarda at yetiştirirler.” (İdrisî, Nüzhet elmüştâk fi ihtirâk el-âfâk, s. 517-518’den naklen Ramazan Şeşen, s. 100) Dersim’de de benzer.
“Tarhan Şaman çok eski zamanlarda Çin' e götürülmüş. Orada Şamanlığı yüzünden üç kere başı kesilmiş, fakat bir mucize eseri olarak başı her seferinde bedeni ile tekrar birleşmiş.” (ANOHİN, 2006, s. 159) Hz. Ali’nin, Sünni şeyhlerin ve seyitlerin benzer kerametleri bolca anlatılır.
“Şaman da kor haline gelmiş kömürün üstünde rahatça yürür, yanan bir mumu ağzına sokar. Kendine hiçbir zarar vermeden, keskin bir bıçağı vücudunun herhangi bir yerine saplayabilir.” (RADLOFF, 2008, s. 134) Hurufi dervişler de benzer mucizeleri göstermişlerdi.
“Yakut Şaman ayın sırasında kendine bıçağı saplamış ve ucu sırtından çıkmıştı.” (SEROŞEVSKY, 2007, s. 216) Hurifiler de benzer mucizeler gösterirdi.
'Hastalan iyileştirme ayini' Sibirya şamanlarının çeşitli eylemleri arasında ufak bir kısım oluşturur.” (LABECKA, 1995, s. 84) Dedelerde de aynı.
“Şaman mitolojisinde doğa canlı bir varlık olarak algılanır (s. 223). Doğada ağaçların, taşların, dağların, suyun, ateşin, ayın ve güneşin ruhları vardır. Tanrı, en büyük ruh, göklerde ve her şeydedir.” (ASGERZADE, 2023, s. 224) Dersim’de de aynı.
“Göktürk Yazıtlardan öğrendiğimiz kadarıyla Göktürklerde kutsal nehirler vardır.” (BALDICK, 2010, s. 53) Munzur gibi.
“Altaylarda su başları kutsanırdı (s. 462) Dağın sahibine (baba) ak yemeğinde sunar, duasını eder. Oradaki ağacın dalına bez parçası bağlar.” (KENIN, 1998, s. 463) Munzur gözeleri gibi.
“Türk boyları da, ölülerini tahta tabutlar içine koyarlardı.” (RADLOFF, 2008, s. 171)
'Altay uluslarının (Türkler) inançlarına göre her dağ, her göl ya da her nehir kendilerine özgü bir ruhun mülkiyetindedir.” (HOPPAL, 2001, s. 212) Dersim’de de benzer.
“Kamlar (şaman) toplumun manevi önderleridir. XVII. yy’ın başında Rus Kazaklarına karşı gerçekleşen ayaklanmaların önde gelenleri arasında Şamanların da yer aldığı anılmıştır.” (VASİLYEV, 2007, s. 26) Seyit ve şeyhler de aynı.
“Toplumda onlar (şaman) kutsal kişiler olarak kabullenilmiştir. Eğer Kamlara (şaman) karşı saygısızlık yapılırsa, Onların bet duasını alacağına, böylece uğursuzluklara uğrayacağına inanırlar.” (MÖMİN, 2013, s. 88) Seyit ve dedelere de asla saygısızlık yapılamaz.
“Şamanlar şarkıları ile cinleri çağırıp, nazardan ve doğa çerçevesinin koruması için ritüellerde söylenmektedir.” (KULMANOV, 2018, s. 10). Seyitler ve dedeler de aynı.
“Ruhların himayesi sayesinde Şaman büyü yapar, gelecekten haber verebilir, hastaları tedavi edebilir, ruhları (cin…) kovabilir.” (GUMILEV, 2003, s. 283) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Gerek Kamlık/ Şamanlık, gerek dedelik soydan gelen birer dini-mistik meslek idiler.” (HARVA, 2015, s. 13) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Şaman terimi ‘bilen kişi’ anlamındadır.” (TEDLOCK, 2005, s. 40) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Şaman hem teolog, hem cinbilimci; hem esrime uzmanı, hem otacı, topluluğun ve sürülerin koruyucusu, ruhların kılavuzu, bilge ve ozandır.” (ELIADE, 2003, s. 20) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Şaman doğaüstü dünya ile bağlantılar kurar.” (HULTKRANTZ, 2004, s. 79) Dedelerde aynı.
“Gardizi: Şamanların içinde bir adam, her yıl belirli günlerde gelir. Onun için çalgıcılar ve her türlü müzik araçları hazırlanır. Kimi oymaklar Şamanlarına yıllık geçim parası, kimi oymaklarda tören başına ücret öderler. Bu olay, Alevilerde yılın belli günlerinde dedelerin “Hakullah” ve cem törenleri için dolaşması, o günlerde zakirlerin ve sazandarların hazır edilmesine benzemektedir.” (BİRDOĞAN, 1995, s. 177)
“Şamanlar Tanrılarına ilişkin bilgileri bir sır gibi saklarlarmış. Bugünkü Alevi dedeleri de yollarıyla ilgili bilgilen kutsal sır olarak saklamaktadırlar.” (HARVA, 2015, s. 180) Dedeler de aynı.
“Sibirya Türkleri arasında davul çalma işini (şaman) yardımcının yapmasına izin verir.” (HARNER, 1999, s. 87) Dede ve zakirler de öyle.
“Şaman kendi davulu ve giysisi olmaksızın asla çalışmazdı.” (HOPPAL, 2001, s. 220) Dede ve zakirin de bağlaması.
“Şamanizm, kavurucu sıcaklar, dondurucu kışlar ve fırtınalarla biçimlenmiş; afet saçan bir doğanın kucağında, kıtlığın ve açlığın şiddetinde evrilmiş bir inanç sistemidir. Kışları eksi elli derecedeki bozkırlarda donan göller, nehirler. Burada ancak doğanın yasalarına uyanlar yaşayabilirdi.” (DALKIRAN, 2008, s. 374) Dersim’de de aynı.
Altaylarda “Çok kere de bu büyü işini iki baksa yapar, bu durumda biri kobus çalar (zakir), öteki de değnekle sıçrar ve dans eder.” (RADLOFF, 2008, s. 92) Cemlerde de öyle.
“Şamanlarda akşamın geç saatleri ve gece ayın için en uygun zaman olarak sayılır.” (BAPAEVA, 2008, s. 27) Cemler de aynı.
“Şamanın ölümünden sonra davulunun sapı (calu) akrabaları tarafından korunur ve evde inanca ait olarak saklanan diğer eşyalar arasına yerleştirilirdi. Bu, babadan genellikle babasının evinde mirasçısı olan en küçük erkek çocuğa geçerdi.” (DIOSZEGI, 2005, s. 170) Zakirler de sazı korur.
“Her Altaylı, baba ve ana tarafından yedi babaya kadar şeceresini vazıh (açık, net) olarak bilir.” (ANOHİN, 1968, s. 424) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Şamanlar, birkaç göbek atalarını bilmelidirler.” (BAPAEVA, 2008, s. 17) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Kam (Şaman) insanlığın ilk uzmanı olarak da kabul edilmektedir (s. 89). Kamlar, mensubu oldukları kabilenin yalnızca sağaltıcısı (tedavici) olmakla kalmamakta, aynı zamanda geleneklerin, inançların ve sözlü halk edebiyatının (destanlar, dualar vs.) korunmasında da etkin bir görev üstlenmekteydiler.” (DÄVLETOV, 2007, s. 90) Dedeler de aynı.
“Batıya doğru göç eden Türk halklarına babalar liderlik ediyordu. Aşiretler arasındaki anlaşmazlıklarda aracılık ediyorlardı.” (ARINGBERG, 2010, s. 213) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Şamanın özelliklerinden: Vecd, yani ruh yolculuğu (don değiştirme). Ayinlerde ilahiler, müzik, davul ve danslar. Kehanet, teşhis ve peygamberlik yetenekleri. Karizmatik grup liderliği (s. 79) Şifa ve kehanet vasıfları. Davul çalar, dans eder ve İlahi söylerler. Şamanlar dramatik bir şekilde mitolojik hikâyeler anlatabilir.” (WINKELMAN, 2015, s. 80) Seyitler, dedeler ve zakirler de aynı.
Altaylarda “Şarkılar, dualar, danslar ve büyülerle cinleri kovma ve kutsama ayinleri genellikle bir büyücü doktor (şaman) tarafından yapılır (s. 8). O büyülü gecelerde, dans (semah) edip, şarkı söyleyip (deme) ve dua ediyordu.” (SANDRER, 2000, s. 88) Cemlerde de aynı.
“Şaman olunmaz, Şaman doğulur.” (BAYAT, 2021, s. 36) Seyit ve dedelik de öyle.
“Şaman namzedi, mensup olduğu boy veya oymağı komşularından birisi ile dolaşıp sadaka toplar.” (RADLOFF, 2008, s. 117) Dedeler de aynı.
“Şamanların doğaları farklıdır ve doğaüstü olayları önceden söyleyebilme, özelliğine sahiptirler.” (HULTKRANTZ, 2004, s. 81) Seyitler ve dedeler de aynı.
“Kam (şaman) olmak isteyenin okuyacağı okul da, öğretmen de yoktu.” (YUGUŞEVA, 2002, s. 203). Seyitler ve dedeler de aynı.
“Bir bütün olarak kamlar (şaman), büyücü, rahip, emci, şarkıcı, ozan ve önder gibi kişiliklerin hepsini de barındırmaktaydı.” (VASİLYEV, 2007, s. 26) Seyitler ve dedeler de benzer.
Geniş bilgi ve benzer örnekler için (ABDYKOULOVA, 1997, s. 28, 34) (ALİZADE, 2016, s. 202, 203) (ANJİGANOVA, 2007, s. 18, 22) (ANOHİN, 1968, s. 444) (ANOHİN, 2006, s. 23, 159, 161) (BABINGER, 1996, s. 27) (BAPAEVA, 2008, s. 12, 32) (DIOSZEGI, 2005, s. 175, 187) (DRURY, 1996, s. 36) (ELIADE, 2003, s. 14, 21, 27, 31) (ERÖZ, 1990, s. 278) (FINDLEY, 2008, s. 62) (GOERGIEVIC, 1998, s. 75) (GOLDEN, 2006, s. 138, 205, 215) (GORDLEVSKI, 1988, s. 322) (GUMILEV, 2003, s. 285) (HARNER, 1999, s. 82) (HARVA, 2015, s. 178) (HASSAN, 1985, s. 53) (İNAN, 1976, s. 55) (LVOVA, 2005, s. 138) (MELIKOFF, 2010, s. 48) (MÖMİN, 2013, s. 87) (OCAK, 2011, s. 65) PERRIN, 2001, s. 34, 88) (RADLOFF, 2008, s. 34, 135, 418) (ROUX, 1999, s. 40) (ROUX, 2011, s. 124) (SHADKAM, 2023, s. 52, 53) (ŞENER, 2001, s. 8) (TRYJARSK, 2011, s. 203, 319) (TURAN, 2014, s. 127) (VOIGT, 2004, s. 238)
“Kazaklarda, Kırgızlarda (Müslüman) “Divayev, zikre başlayan baksının (şaman) ilk önce peygamberleri ve evliyaları anarak cemaate ‘La İllahe İlla Allah’ diye devamlı zikrettirmeye başladığını ifade eder. “Bu sona erince cemaatten ‘Allahu Hu’ zikrini söylemesini ister (s. 332).
Ahmet Yesevi (1093-1166), Divan-ı Hikmet’te:
Halka içinde “Hû” deyiniz,
Aşk ateşine yanınız,
Beden-can ile talipler,
Tekbir başlayıp deyiniz.
Hü-Hü diye inleyip,
Hű demekte mana var.” (ZHOLDASSULY, 2021, s. 333) Hu: Allah.
Benzer inançların bir kısmı Sünni Türklerde de vardır.
W. Eberhard, 1400 yıl öncesinden Dersimlileri anlatıyor
Aşiret yapısını ve getirdiği huzursuzlukları çıkarırsak, her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının Dersimlilere teşekkür borcu vardır. Çünkü Altaylar’dan, Sibirya’dan, Türkistan’dan, Horasan’dan Anadolu’ya getirilen en eski Türk kültürü izlerini, Dersim dağlarında 1900’lerin başına kadar koruyup yaşatmışlardır.
1400’lü yılların öncesindeki eski Çin yıllıklarında:
“Eski Türkler dağlarda yaşamasını severler (s. 14).
Dansı (semah) ve içkiyi çok severler (s. 15).
Kadınlar iffet sahibidirler (s. 16).
Başka klanlar, bunlarla evlenmezler (s. 22).
Telli çalgıları vardır (s. 19).
Şarkı söyler (deyiş), dans ederler (semah) (s. 49).
Ruhlara inanırlar, büyücüleri sayarlar (s. 87).
Her yıl ecdat mağarasına kurban kesilir (s. 87).
Ana hâkimiyeti (ailede) vardır (s. 48).
Ötüken, bu dağ Türklerin kutsal dağıdır (Munzur gibi).” (EBERHARD, 1942, s. 88)
Boz atlı Hızır inancı
“Türklerin totemi olan 'bozkurt' ile 'boz at' arasında bir ilgi olmalıdır. (MELIKOFF, 2010, s. 86)
700’lü yıllarda yaşadığı sanılan ama derlemesi geç zamanda yapılan Dede Korkut 12 hikâyesinin birinde: “Boz atlı Hızır bana geldi, üç kere yaramı sıvazladı, bu yaradan sana ölüm yoktur, dağ çiçeği, ananın sütü sana merhemdir dedi. Böyle deyince kırk ince kız yayıldılar, dağ çiçeği topladılar...” (ERGİN, 1969, s. 22)
Dersimli Zazaların arasında Hızır inancı çok önemlidir ve hayatın her alanına hâkimdir. Her zaman sıkıntıda olan halkın derdine çare olduğu düşünülür. Benzer inanç Türkistan’dan Anadolu’ya ve Balkanlara kadar Türk dünyasında yaşatılır. Kızılbaşlar arasında Hızır orucu, Hızır cemi gibi ritüellerDEle çok önemsenir. Dersim’de de böyledir.
“Adlarda yaşayan Hızır Türkiye’de, Hızır adı yer adında yaşamaktadır. Bunlar arasında özellikle Antakya ve Tunceli yer adları başta yer alır. Tunceli’de Hızır ocağı, Hızır gölü, Hızır Dağı, Hızır Yolu, Hızır çeşmesi, Hızır köprüsü, Hızır geçidi, Hızır gözesi vb. bunlardandır.” (ÇINAR, 2020, s. 68) Boz atlı, Türkçe kelimedir.
1100’lü yıllarda Türkistan’da Yesevi:
Gerçek aşıklar diri, ölücü değil;
Ruhları da yer altına girici değil;
Zahid, abid bu manayı bilici değil;
Gerçek aşıklar insanların Hızır’ı olur.
Evvel benem, ahir benem canlara can olan benem,
Azıp yolda kalmışlara Hızır medet olan benem. (Yunus, 1200’lü yıllar)
Uğrum sıra giden, boz atlı Hızır,
Ayrılık derdinin dermanı nedir?
Şu iki âleme olmuşsun nazı,
Ayrılık derdinin dermanı nedir? (Pir Sultan Abdal, 1500’lü yıllar)
Eski Türklerde “Irk Bitig'de, Yol Tengri kendini şu sözlerle tanıtmaktadır: At Üstündeki Yol Tanrı’sıyım.” (ROUX, 2011, s. 146)
“Şaman Türklerinde Boz At'ın üzerine binip 'Ayhay, Şagarbata' diye korkutucu sesle haykırarak aya kadar ulaştığını belirtiyor. Vecdi gittikçe artıyor, zıplamaları daha çılgın oluyor, tef daha çok gürlüyor.' (LABECKA,1995, s. 92)
“Mişel: Oğuz Beyi'nin, birliklerinin başında, bir boz atın üzerinde yer aldığını söylüyor. Bazı araştırıcılara göre Türklerin totemi olan 'bozkurt' ile 'boz at' arasında bir ilgi olmalıdır. Boz At’ı Dede Korkut Kitabı'nda da görüyoruz. Baba İlyas'ın da olağanüstü bir 'boz aygır’ı vardı.” (MELIKOFF, 2010, s. 86)
“V. Bartold, Atalar Sözü kitabında Hızır’ın Korkut ile birlikte bilge-şifacı olarak zikredildiğini ilave etmektedir, “Tanrı sana Hızır Peygamber’in iyileştiriciliğini bağışlasın, Korkut Ata’nın bilgisini bağışlasın.” (JIRMUNSKIY, 1962, s. 87)
“Proto (eski) Türk mitolojilerinde Ak Boz Atlı Koca, “Ak boz ata binmiş, Kara Han’ın oğluna ad verdikten sonra kaybolmuştur. Hızır’ın en belirgin özelliği insanlara, düşkünlere ve çocuk isteyenlere yardım etmesi idi.” (ÖGEL, 1995, s. 93) Aynı kitapta değişik Türk ülkelerinden Hızır’ın kerametlerinden fazlaca bahsedilmektedir.
“Altay Türklerine Hıdır-Hızır adı “Kidir” olarak geçmiştir ki “gezgin” anlamındadır.” (GÜNGÖR, 1956, s. 1)
700’lü yıllarda yaşadığı sanılan ama derlemesi geç zamanda yapılan Dede Korkut 12 hikâyesinin birinde: “Boz atlı Hızır bana geldi, üç kere yaramı sıvazladı, bu yaradan sana ölüm yoktur.” (ERGİN, 1969, s. 22)
Müslüman Şaman Dede Korkut’ta “Boğaç Han, babasının attığı okla yaralanıp ölümle burun buruna gelir. O anda Hızır gelip onun yarasını üç kere sıvazlar ve ona anne sütüyle dağ çiçeğinin yarasını iyileştireceğini söyler.” (Bİ XUN, 1999, s. 402)
“Şaman, akşam başlayan uzun ve karmaşık tören “göğe yükselişle” sonlanır (s. 25) Göğe yükselen şamanlar vardı; izleyiciler, onların kurban edilen atla birlikte bulutların üzerinde uçtuklarını görmüşlerdi.” (ELIADE, 2003, s. 120)
“Hoca Ahmet Yesevi’nin Ara Zikri Hızır’dan öğrendiğine dair bir hikâye Bustan-ul Muhibbin’de bulunmaktadır.” (ZHOLDASSULY, 2021, s. 333)
Türkistan’da “Hıdır Ata’nın olağanüstü gücünden faydalanmaya çalışan zikirciler, aslında şamanların ruhlar aracılığıyla sağlık, bereket ve güvenlik istemeleri arasında çok fazla bir fark yoktur.” (ŞAHİN, 2013, s. 191)
“Eski Türklerin Yeni Yıl'ı olan ve Marco Polo'nun anlattığı ‘Ak Bayram’a denk düşen, ‘Hızır’ adıyla anılan bayram geleneğidir.” (MELIKOFF, 1997, s. 13)
“Tuva Türklerinde Şaman deyişi: Ak-la boram tudup keldim. Boz atımı tutup getirdim.” (BAPAEVA, 2008, s. 95)
“Irk Bitik adlı Orhun kökenli Runik harfle bir Türk el yazmasında “Doru atlı yollar Tengirsi” diye ifade geçer.” (ROUX, 1999, s. 37)
“Eski Türklerin inancında benzer görevi “Boz atlı yol Tengrisi” üstlenmişti. Sıkıntıya düşenin, darda kalanın yardımına koşardı.” (SARAÇOĞLU, 1989, s. 40)
“Hızır Bayramı: Şubat başlarında Alevilerce kutlanan bayram. Bu bayram, Türklerin, Oniki Hayvanlı takvimlerine göre, eski Yeni Yıllarını karşılamaktadır.” (MELIKOFF, 2010, s. 374)
“Baba İlyas’ın ölümü üzerine torunu Elvan Çelebi: Baba İlyas Amasya kalesine kapatılır. Kaldığı hücrede bir de keşiş vardır. Baba orada kırk gün kalır. Keşişi Müslüman eder. Kendine mürit edinir. Kırkıncı günün sonunda hücresinin duvarları yarılır. Baba İlyas’ın boz atı ortaya çıkar. Baba İlyas atına biner. Müslüman olan keşişe bu dünyadaki yaşamının son bulduğunu söyler. Atı ile göğe doğru uçup yiter.” (BOZKURT, 1990, s. 22)
“Hacı Bektaş'ın da kerametleri vardı: O da Ahmet Yesevi gibi kuş olup uçabiliyor, dağları yarıyor, su kaynakları fışkırtıyordu. Lohusalıkla ilgili gelenekler, cenaze merasimleri, ölü gömme, Hızır bayramı, kuş figürleri… eski Türk geleneklerinden geliyordu.” (MELIKOFF, 1993, s. 125…)
“Uygur Türklerinde Hızır’ın (Hıdır) “zor durumlarda ve felaketlerde yardım etme”, “iyileri mükâfatlandırıp kötüleri cezalandırma”, “bereket ve bolluğa kavuşturma”, “savaşlarda yardım etme”, “yol gösterme”, “dua etme” gibi işlevleri bulunup bunlar Uygur Türklerinin yaratmış olduğu destan ve halk hikâyelerinde de yer almaktadır.” (KILIÇ, 2014, s. 51)
2005 yılında yayınladığım “Her Yönüyle İkizdere” kitabında “Hızır-İlyas, dilenci kıyafeti ile gezer. Her yıl rastgele evlere uğrar. Eğer ev sahibi ona yemek verirse, o evde o yıl çok bolluk olur. Bu sırrı başkasına söylerse, bolluk kendiliğinden kesilir. Çok sıkıntılı anlarda insanların yardımına koştuğuna inanılır. “Hızır gibi yetişti” deyimi geneldir.” (s. 134)
Azerbaycan Türklerinde Boz atlı Hızır (Hıdır) inancı
“Farklı yerlerde farklılıklarla kutlanan Hızır Nebi bayramı, Hızır’ın (a.s.) bayram günü evlere rızık, gençlere nasip dağıtması inancı da bölgede yaygındır. Kavrulan buğdaydan gavut yapılması âdeti de yaygındır. Yaşlılar gavutu yemeden önce onu ılık ve az şekerli su veya süt ile ıslatarak hamur gibi yoğurur daha sonra onu ceviz büyüklüğünde yaparak tepsilere dizer, üstünü bir bezle kapatır ve lokma yapıp çayla içerler. Yapılan gavut komşulara dağıtılır. Kuru gavut aynı zamanda dilek için de kullanılır. Bayram akşamı yatmadan önce dilek tutarak gavut’tan biraz alıp tabak veya tepsiye döker ve aralık bırakılan pencerenin önüne koyarlar. İnanışlara göre sabah gavut’ta Hızır’ın (a.s.) elinin veya asasını izi olursa dileğin gerçekleşeceğine inanırlar. Hıdır-Nebi buğdayından, çerezlerinden ve gavut’undan yemeyen birisinin sağlıklı olmayacağı inancı bölgede yaygındır. Bunun için de herkes Hızır Sofrasında olan yiyeceklerden yer. Benzeri inanç Anadolu Türkleri arasında da vardır. Hıdırellez bayramı başlamadan önce yaşlı kadınlardan birisi herkese bir fincan süt veya şeker dağıtır. Sütü içen ve şekeri yiyenlerin gelecek sene Hıdırellez’e kadar sağlıklı olacağına inanırlar.” (GADİRZADE, 2017, s. 3)
Azerbaycan’da;
1) Don (görüntü) değiştirmek
2) Aynı anda çeşitli yerde gözükmek
3) Kendisine yalan söyleyen kimseye kötülük musallat etmek
4) Ateşte yanmamak
5) İnsanları taşa çevirmek
6) Akıldan geçenleri bilmek
7) Yabancı bir cismi yutmak
8) Yaralayıcı veya öldürücü bir cismi bedenine saplamak
9) Tabiat güçlerine hükmetmek
10) Başka bir şamana karşı meydan okuyup onu alt etmek
11) Ölüyü diriltmek
12) Su üzerinde yürümek
13) Yaşlı erkek ve kadını çocuk sahibi yapmak. (GÖZELOV, 1993)
Uygur Türklerinde Hızır inancı
“Uygur masallarında sıkça karşımıza çıkan Hızır, türlü zorluklara karşı çıktığı seferlerde yolunu bulamayanlara yol gösteren, yükü olanın yükünü hafifleten, zorda kalana sihirli asa verendir. Hızır, masal kahramanlarının karşısına genellikle aksakallı, nur yüzlü, yaşlı olarak çıkar. Bazen de bu şekilde kahramanın rüyasına girer. Hızır’ın duasını alan kahramanlar her türlü korkunç belalardan ve kazalardan korunur ve sonunda istediği şeye ulaşır. Masalların bazılarında yaşlı adam, derviş, bovay, aksakallı vb. isimlerdeki olağanüstü yardımcılar Hızır’ın yerini almaktadır. Bunların hepsinin vasfı Hızır ile aynıdır. Hızır, kahramana su, at, asa gibi sihirli nesneleri vermekle yetinmeyip kahramanın amacına ulaşması için dua eder ve kahraman Hızır’ın yardımıyla amacına ulaşır. İşte bu Uygur halk masallarındaki Hızır motifidir.” (ERK, 2022, s. 61)
Hz. Ali’nin atının nal izleri
Hz. Ali ile ilgili kerametler Sünni dünyasında da çok yaygındır. Anadolu ve Orta Asya’nın birçok yerinde olduğu gibi Hz. Ali ve Hızır’ın atının ya da bizzat kendilerinin ayak ve el izlerini taşıdığına inanılan kayaların varlığı inancı Tunceli yöresinde de görülmektedir.
“Anadolu’da Hacı Bektaş Veli’nin, Boz atlı Hızır’ın, Hz. Ali’nin atı Düldül’ün ve Zülfikar’ın değmediği kaya, dağ, nehir yok gibidir.” (ŞENER, 2001, s. 105)
“Eski Türklerde şimşeği yani aydınlatanın Tengri olduğunu söylemektedir. Şimşekle birlikle meydana gelen gök gürültüsü, kökremek, çok büyük korku yaratır.” (ROUX, 1994, s. 100)
“Sagaylarda (Türk boyu) Şaman onunla (tefteki hayvan derisi) dağlarda dört nala gidebilsin diye mus geyiğinin veya şaman onunla kayalardan sıçrayabilsin diye yaban keçisi derisini tefe germişlerdir.” (POTAPOV, 2005, s. 148)
Hopa’da, “Maradit-Borçka yolunun kayalık dar bir kesiminde Hz. Ali’yi kâfirler ordusu sıkıştırır. Hz. Ali atını mahmuzlar. Geçilemeyecek kayaları aşarken sert kayalar üzerine nal izleri kalır.” (YILMAZ, 2012, s. 21)
İkizdere’de, “Gök gürlemesi olağanüstü şekilde yorumlanırdı. Hz. Ali’nin öfkesini ve savaştaki narasını yansıttığına inanılıp, salavat getirildi. Şimşek, Hz. Ali’nin kılıcının hızından oluşurdu (s. 136). Yayla yolunda bazı kayalarda oluşmuş boşluklar, Hz. Ali’nin atının nal izleridir.” (COŞKUN, 2005, s. 139)
“Çin kaynaklarına göre, Uygurlar, gök gürlediği zaman haykırarak göğe doğru ok atarlardı. Yakutlar da yıldırımdan korunmak için, madeni şeylerle gürültü yapıp, gök gürültüsünü uzaklaştırmağa çalışırlar.” (RADLOFF, 2008, s. 159)
Dersimlilerde güneş inancı
Güneş, dünya bilindiğinden beri hemen her toplumun kutsalı olmuştur.
Dersim’de “Pir güneşe karşı dua okur (s. 70). Ziyaretlere gidip mum yakmak, güneşe ve aya karşı dua edilir.” (ARSLAN, 2021, 77)
“Bazı Alevîler (Bingöl bölgesi) güneş doğunca Şeker Baba ve Gündüz Baba gibi Babalara döner ve güneş ışığı Hz. Muhammed'in nuru olarak kabul edilir.' (BURAL, 2019, s. 55)
Asya’da, “Türkmenler güneşe, ateşe ve doğal güçlere kulluk ederlerdi.” (VAMBERY, 1993, s. 52)
“Şamanist Tuvalılarda ölü, güneşin doğduğu yöne çevrilir.” (TRYJARSK, 2011, s. 181)
“Barthold: Altaylılarda güneş tapıncının çok eski olduğunu belirtiyor. Altaylılar kurban ettikleri atın başını doğuya çevirirler.” (HASSAN, 1985, s. 103)
“Altaylarda insanın sağlığı, tok yaşaması, faydalı olması güneşe bağlı olduğu için ona taparlardı.” (KENIN, 1998, s. 459)
“Altaylılarda Güneş 'Ana'; Ay ise 'Ata' sayılmıştır.” (MÖMİN, 2013, s. 85)
“Göktürk hükümdarları yüzlerini hep doğuya döndüler.” (BALDICK, 2010, s. 52)
“Eski Çin yıllıklarında bir Türk boyu için güneşe ve aya taparlar.” (EBERHARD, 1942, s. 6)
“Eski Türkler güneşe tapınılırdı.” (ROUX, 2011, s. 94)
“Şamanist Türkler güneşe ve Ay’a eğilerek selam verirler.” (DRURY, 1996, s. 37)
“Şaman, kurban kesimi için bir tarafında kayın ağaçları olan uygun bir yer seçer ve buraya kapısı doğuya (güneşe) bakacak şekilde keçe bir çadır kurulur.” (HARVA, 2015, s. 437)
“Viktor Timoşinov: Kam/ Şaman, yüzünü doğuya döndürerek dua eder.” (AKGÜN, 2008, s. 72)
Eski Türklerde “Çadırın ağzı güney veya doğuya gelecek şekilde kurulur.” (KENIN, 1998, s. 439)
“Türk evlerinin girişi güneşe bakan doğu tarafındadır.” (XINGLIANG, 2015, s. 130)
Geniş bilgi için (İNAN, 1976, s. 36) (GÖLPINARLI, 1969, s. 141) (ABUDUKELİM, 2006, s. 96) (ESİN, 1978, s. 212) (YÖRÜKAN, 2005, s. 62) (AKGÜN, 2008, s. 168)
Tunceli’nde, Elazığ’da ve Rize’de güneş tutulması
“Güneş ve ay tutulduğu zaman Şamanistler, bunları kötü ruhun elinden kurtarmak için bağırıp çağırırlar, davul çalarlar ve ortaya çıkan bu gürültü patırtıların ise kötü ruhu korkutacağına inanırlardı.” (İNAN, 1986, s. 29)
Tunceli’nde, “Tunceli'deki köyümüzdeydim ve güneş tutulması olmuştu. Birden patlayan silahlar, teneke ve davullar dâhil çeşitli şekillerde yapılan gürültülerle Şamanistlerdeki gibi kötü ruhlar korkutulmaya çalışılmıştı.” (DANIK, 1993, s. 17)
“Bismil ilçesi Türkmenhacı köyünde bulunan Koçbaba, Kabasakal, Sarısakal ve Yedi Kızlar Türbeleri kaydadeğer tarihi kalıntılardandır (s. 16). Ay tutulması esnasında köy halkı genç yaşlı herkes eline tabak-çanak, teneke alarak gürültülü bir şekilde ses çıkarmaya çalışırlar. Nedeni: ayın önünün bir dev karısı tarafından tutulduğuna inanıldığından onu korkutarak ayın önünü açması beklenir.” (YAŞAR, 2006, s. 19)
“Elazığ ve çevresinde yaşayan Zazalar, ay tutulduğu zaman silahları ateşlemek ve davul çalmak suretiyle Ay’ın tutulmaktan kurtulacağına inanır.” (KAHRAMAN, 2010, s. 58)
2005 yılında yazdığım ‘Her Yönüyle İkizdere’ kitabında İkizdere’de, “Ay-güneş tutulması sırasında borular öttürülür, tenekeye veya sağana vurulup, mermiler atılırdı. Böylece felaketin korkutulup kaçırılacağına inanılırdı.” (COŞKUN, 2005, s. 136) Bu inanç da Doğu Karadeniz bölgesinde yaygındıll.
Mesafeler uzak olsa da derine inildikçe kökler birleşiyor.
Dersim’de Omay hakkı ve Homa> Allah
“Şamana koyun, keçi, buzağı, iki yaşını bulmuş dana, birkaç küçükbaş hayvan, hatta büyükbaş yetişkin hayvan verilebilir. Bu hayvan veya hayvanlar, bir kişi tarafından şamanın yurduna kadar götürülür. Eğer kam/ şaman, ayin için verilen ücretle memnun kalmazsa, bunu imalı bir şekilde alkışta (hayır dua) dile getirip, payını yükseltmeye çalışır.” (BAPAEVA, 2008, s. 30)
“Tunceli yöresinde seyyidler, her yıl taliplerine uğrarken “Omay” hakkı isterler. Seyyidin bu yıllık olağan gezisine Omay adı verilir. Bu sözcük kimi zaman baştaki “h” harfi ile bazen de “h” düşmüş olarak söylenir. Orada çocuğunun yaramazlığından usanan analar kargış (beddua) ederken “Omaysız kalasın” derler.” (BİRDOĞAN, 1995, s. 97)
Zazalarda (bir kesim) Homa: Tanrı. (HAYIK, 2011, s. 130)
“Huma sözcüğü günümüzde Zazalar arasında yüce Tanrı için kullanılan adlardan biridir. Sünni Zazalarda Allah, Huma ve Alevi Zazalarda Hak adı kullanılır. Huma adı da dua, yemin gibi kutsal söylemlerde yüce Tanrı olarak yer almaktadır.” (ÖZER, 2022, s. 42-43)
Dersim’de bazı yerlerde Hek, Ellah: Allah.
“Seyitlere verilen hediye ve aidat gibi buna da Uma/ Umay denilir.” (BULUT, 2012, s. 150)
Dersim’de bir kesim yerlerde oma: Evlenen gence verilen hayvanlardan oluşan hediyelerdir.
Zazaca dışında bu ve benzeri kelime günümüz Türkçesinde yoktur, unutulmuştur.
Göktürk anıtlarında, “Tanrı Umay, kutsal yer ve su ruhları bize yardımcı oluverdiler.” (Tonyukuk Yazıtı, B 3)
“Viktor Timoşinov: Eski Türklerde “Yaşlı kadınlar çocuklarını yola gönderirken “Umay Anaya emanet ederim” derlerdi.” (AKGÜN, 2008, s. 130)
“Şaman Altay Türklerinde Umay kültü (kutsiyeti) yaygındır.” (HASSAN, 1985, s. 195).
“Tonyukuk Yazıtında, Umay aynı zamanda hem Gök Tanrı hem de kutsanmış yer-sub (su) beraberliği ile birlikte anılmaktadır.” (ROUX, 2011, s. 134)
“Türklerde doğurganlık tanrıçası Umay'ın suretiydi.” (FINDLEY, 2008, s. 58)
“Göktürk yazıtları Umay adında hayırsever bir tanrıçaya değinir.” (BALDICK, 2010, s. 52)
“Kök Türk Yazıtlarında ve mezar yazıtlarında din ile ilgili dört kendilik (varlık) biliniyor: Kök Tengri, Yağız Yir, Iduk Yir Sub ve Umay (s. 45). Tengri Umay iduk yir sub basa birdi.” (Ton. Taş II D 3). (Tengri, Umay ve Iduk Yer-Su bastırıverdi) (s. 46). Umay teg ögüm qatun ” (KTD 31). (Umay gibi anam hatunun) Anaların ve on dört yaşına kadar; yani, ergenlik yaşına kadar olan çocukların koruyucu ruhu Umay'dır.” (DİVİTÇİOĞLU, 2000, s. 57)
“Eski Türklerde Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, demir, kılıç vb. ruhlarına inanış (Yer-su'lar); güneş, ay, yıldız,' yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi tabiat-üstü güçler tasavvuru bozkır Türklerinin inançları arasında idi. Ruhlar iyi kötü (iyilik seven ve kötülük yapan) olmak üzere iki gruba ayrıldığı gibi, Umay adı verilen ayrı bir ‘kutsal güç’ vardı.” (KAFESOĞLU, 1980, s. 26)
“Türklerde bereket ve doğum (üreme) Tanrıçası “Umay.” (BURNAKOV, s. 9)
“Orhon anıtlarında zikredilen Umay, çocukları koruyan dişi ruhtur.” (RADLOFF, 2008, s. 166)
“Orhun yazıtlarında, önderleri Bilge Kağan, annesini tanrıça Umay'a benzetir ve göğün “onlara” ülkeyi bahşettiğinden söz eder.” (DAVIS, 2006, s. 11)
“Tanrılardan olan ve çocukları koruyan 'Umay Ana', bugün dahi 'Umacı' namıyla kullanılmaktadır.” (YÖRÜKÂN, 2005, s. 86)
Umay inancı, Ergani’de de farklı anlamda karşımıza çıkmaktadır. (UÇAR, 2007, s. 29) Nereden nereye.
Tuva Türklerinde Umay kültürü: https://www.youtube.com/watch?v=g4rOYuVwYQ4
Albastı/ Al kadın
“Dersim’de “genel olarak ‘albastı, al kadın’ denilen varlığın anneye ve bebeğe zarar vereceğine dair inanç mevcuttur.” (ŞİMDİ, 2023, s. 57)
DLT’te (1072) abacı: umacı, ağır basma, kâbus.
İkizdere’de “Lohusa kadın yalnız bırakılmaz. Yalnız kadına cinler fenalık yapabilir. Cinler, anası ile bebeğe birlikte olduğu sürede dokunamazlar.” (COŞKUN, 2005, s. 126)
Koçgirilerde Al inanışı, Anadolu’da Albastı yaygındır.
“Sibirya Şaman Türkleri inancında Uluu Toyon (Ulu Efendi) başkanlığında üst dünyanın kötülük tanrıları olan abasılar vardı. Saha dininde abası: şeytan.” (VASİLYEV, 2007, s. 25)
“Bütün Türklerde olduğu gibi Horasan Türklerinde de “al” adı verilen kötü bir ruhun loğusa kadınlara musallat olduğuna inanılır.” (RAHİMİ, 2022, s. 883)
Prof. Dr. Rosalia Bravina: “Kuzey Türkleri arasında ölümle ilgili anlayış, zamanından önce ya da kötü şekilde ölenler ise “abaasy” denilen kötü ruhların varlığına bağlanıyordu.” (Black Sea- sayı 18) Sünni Türkler arasında da yaygın gelenektir.
Ateşin kutsiyeti
Dersim’de Zaza Alevisinin 1920’li yıllardaki tespiti: “Ateş en temiz, her türlü fenalığı ve pisliği ortadan kaldıran bir unsur addolunur. Ateşin yanması, bir ailede hayatın bekasına delalet eder. Ocağın sönmesi ise, o ailenin felaket ve delil sayılır.” (DERSİMİ, 1952, s. 29)
“Ateş merkezli inançların Dersim Aleviliğinde yaygın bir kullanımı söz konusudur.” (ÇAKMAK, 2013, s. 993)
“Kureyşanların iki tane keramet boyutu ateş ve yılandır.” (ÇELİK, 2019, s. 257)
“Sibirya’da ve Altaylarda ateşe karşı yapılması yasak işler aynen Kızılbaş Türkler ve Kürtler arasında da geçerlidir. Ateşe bıçak tutmak, su dökmek, pis bir şey atmak yasaktır. Bunlar ateşin ölümüne sebep olacağı için uğursuzluk getireceğine inanılır.” (BİRDOĞAN, 1995, s. 100)
2005 yılında yazdığım “Her Yönüyle İkizdere” kitabında, “Günlük yaşantıda ayrı önemi vardı. Ateşe kötü söz söylenmez, tükürülmez ve çiş yapılmaz. Yapanların ise çok büyük günaha sahip olacakları ve ahrette büyük azap göreceğine inanılır (s. 137).
Harald Bream’ın “Ateşin Efendisi Şaman” kitabı meşhurdur.
Göktürklerdeki gözlemlerinde Theophylactos: “Türkler alışılmadık bir biçimde ateşi kutsar, sade ve sadece yeri ve göğü yarattığına inandıkları, Tanrı adını verdiklerine secde ederler. Onun için atlar ve koyunlar kurban ederler.” (YERASIMOS, 2006, s. 19)
“Altaylılarda ateşi Ülgen (Tanrı) yaratmış diye ateşe çöp atılmaz, ocağa tükürülmez, üzerinden geçilmez (s. 208). Altay kamlarında gece tırnak kesilmesi yasaktır.” (YUGUŞEVA, 2002, s. 206)
“Şamanist Altaylarda ocakta yanan ateş söndürülmezdi.” (KENIN, 1998, s. 446)
Papa elçisi Kumanlar ülkesinde varınca: “Bize iki ateş arasından geçmemiz gerektiği bildirildi. Bunu asla kabul etmek istemedik, fakat bize şöyle dediler, “Korkmadan yürüyün, biz sizin bu iki ateş arasından geçmenizi istiyoruz, çünkü eğer efendimize karşı aklınızda kötülükler varsa veya beraberinizde zehir taşıyorsanız, bu ateş bütün kötülükleri yok edecektir.” (CARPINI, 1999, s. 111)
“Altaylı Şamanistler Güneş üzerine ant içerlerdi. Şamanist Türklerde ateşe bakıp kehanette bulunmak da eski bir gelenektir. Ateşten atlatıp temizlenme Uygur toplumunda çok yaygın bir eylemdir. Gelin yeni evine getirildiğinde ateşten atlatılır ve böylelikle gelinin üzerindeki uğursuzlukların temizlendiğine yeni yuvasına uğurluk getireceğine inanılır. Uygurlarda ateşe tükürmezler, su dökmezler, çöpleri atmazlar.” (MÖMİN, 2013, s. 86)
“Şaman yeni yakılan ateşe sunu olarak tereyağı ve ardıç atar, ardından ateşin önünde üç kez secde eder.” (KULMANOV, 2018, s. 17)
“6. yüzyılda Theophylaktos: Türkler ateşe fevkalade büyük saygı gösterirler sadece gök ve yerin yaratıcısına dua ederler ve onu tanrı diye adlandırırlar.” (ROUX, 2011, s. 38)
“Yakutlar (Türk boyu) ateş sahibi ruhu, bir Tanrı düzeyine yükselterek en saygın ruhlar arasında sınıflandırdılar.” (HOPPAL, 2001, s. 216)
“Türklerin, eskiden beri ateşte temizleyici bir kuvvet görürler. Ateşin insanı kötülüklerden, kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruyan özelliğe sahipti.” (RADLOFF, 2008, s. 161)
“Eski Türklerde, Gök Oğuzlarda ateşe, onun saflaştırıcı, temizleyici kuvvetine olan inanç, o kadar kuvvetlidir ki, düşman tarafın askerleri anlaşma için geldiğinde, ateşin üzerinden geçmek zorunda kalmışlardır. Onların çadıra girmesine ancak bu ateşin üzerinden geçtikten sonra izin verilir.” (TOPALOVA, 2000, s. 394)
“Kırım Türkleri, gerekse Nogay Türkleri kökü taa Gök-Türklere dayanan kutsal ateş inancıyla kötü ruhları, hastalıkları, felaketleri din düşmanları gavurlar üzerine sevketmek iradesindedirler.” (EKREM, 1976, s. 112)
“T. Simocatta, Batı Göktürk’lerinde ateşe çok büyük bir saygı duyulduğu ifade edilmektedir. “Ocağın sönsün” gibi dua ve beddualar, asıl manası bugün kaybolmakla beraber, hep bu eski inancın ifadesidir (s. 243). Eski Türkler ve Moğollarda, günümüzde Sibirya'da ve Altaylarda ateşe karşı yapılması yasak işler, aynen Kızılbaş Türkler ve Kürtlerde (Zaza) de geçerlidir. Ateşe su dökmek, pis bir şey atmak yasaktır.” (OCAK, 2002, s. 250)
“Bezertinov: Eski Türklerde ateş-ocak, elden geldiğince temiz tutulur (s. 138) Valihanov, Şamanlarda ateşe büyük hürmet gösterirlerdi. Ateşe tükürülmezdi.” (AKGÜN, 2008, s. 169)
“Şamanistlerin inançlarına göre ateş her şeyi temizler, kötü ruhları kovar. VI. yüzyılda Batı Gök Türk hakanına gelen Bizans elçilerini ateşler arasından geçirmişlerdi.” (İNAN, 1976, s. 40)
Geniş bilgi için (ABUDUKELİM, 2006, s. 97) (DİVİTÇİOĞLU, 2000, s. 55) (GÖKBEL, 2000, s. 227) (KAFESOĞLU, 1980, s. 25, 169) (TANYU, 1978, s. 19) (YÖRÜKAN, 2005, s. 63)
Kapı eşiğinin önemi
Zazalarda kapı eşiğinin kutsiyeti vardır. “Eşik ruhu Zazalarda da devam etmektedir.” (ELPE, 2012, s. 404)
İkizdere’de “Eşik üzerine oturulmaz, günah olur ve uzaktaki yakınından haber alamazsın.” (COŞKUN, 2005, s. 138)
“Altaylılarda kapı altında (eşik) durulmaz, oturulmaz, bunu yapanların kısmeti kesilir.” (YUGUŞEVA, 2002, s. 207)
“Şamanist Altaylarda eşik üzerine oturulmaz.” (KENIN, 1998, s. 440)
Altaylarda “Şefin evinin eşiğine bilerek basan ölümle cezalandırılır.” (ROUX, 1999, s. 91)
Papalık elçisi: “Bizi kumandanın yurduna (evine) götürdüler; kapının önünde diz çökmek ve kapı eşiğine basmamak konusundaki uyarıları işitmek zorunda kaldık.” (CARPINI, 1999, s. 111)
“Kapı eşiğine basmama geleneğinin kökeni eşik cinleri olarak tabir edilen varlıklarla ilişkili eski Orta Asya inancına dayanır. Altay halklarında ateş kültürünün önemli bir yere sahip olduğu bilinmektedir.” (BODROGI, 2017, s. 215)
Geyik, aslan
Kuvvet, cesaret, kahramanlık sıfatları nedeniyle Hz. Ali’ye ‘Allah’ın Aslanı’ anlamında Arapça Haydar da denilirdi. Sünni dünyasında da genelleşmiştir.
“Türkler, kimi zaman sürülerine saldıran kurtla, kimi zaman kendilerine yoldaş olan atla, kimi zaman da avlamak için en uygun hayvan olan geyikle ilgili inanmalara sahip olmuşlar ve bu inanmaları folklor ürünlerine de konu etmişlerdir.”
Mitolojik Kuzey Türk destanında “Tanrı, bir geyiğin ağladığını görmüş. Buna üzülen Tanrı, kendisini tutamamış ve o da ağlamış.” (ÖGEL, 1995, s. 104)
Hacı Bektaş’ın bir tarafında aslan, diğer yanında geyik resmi olması ilginçtir. Horasan Erenleri insan ile İslam’ı barıştırdığı gibi, aslan ile geyiği de bir araya getirmiştir.
Kam, “Kendisinin geçemediği yerleri, duman rengindeki yaşlı geyiğe binip geçer.” (YUGUŞEVA, 2002, s. 206)
“Irk Bitig'de, geyik Gök Tanrı ile yakın ilişki içinde görülmektedir.” (ROUX, 2011, s. 72)
“Orhan Gazi’nin çağdaşı, “Bir Geyik üzerinde altmış okkalık kılıçla cenk ettiği” söylenen Geyikli Baba’nın geyiklerle yürümesi ve bir geyiğe binmesi motifi; Şaman hayvanlarının kültürlerde de hatırı sayılır bir yere sahip olduğunu gösterir.” (BUFFALO, 2007, s. 15)
Ziya Gökalp’ın ‘Ala Geyik Destanı’nı hatırlamanın yeridir.
“Orhan Gazi'nin Geyikli Baba'ya fıçılarla şarap gönderdiğini, Barak Baba'nın bütün Anadolu'yu bir işe gark olmuş halde dolaştığını, tefler ve ziller çaldığını öğreniyoruz. Nitekim Şamanlar hakkında edindiğimiz bilgi de bunların aynı gibidir.” (ÜLKEN, 2017, s. 329)
“Şaman Alt ve Yukarı Dünyalara dans ederek yolculuğa çıkarlar. Alt Dünyaya yolculuk etmek isteyen şaman yardımcısı, ren geyiğini çağırarak yolculuğun karmaşık yapısını dans yoluyla ifade eder. Noel Baba'nın kökeni ren geyiğinin, kutsal bir yardımcı ruh ve günlük olaylarda yardım eden bir asistan olduğuna inanılan bu kuzey ülkelerine dayanır.” (RUTHERFORD, 2014, s. 187)
“İçmişem bir dolu olmuşum ayık,
Düşmüşüm dağlara olmuşum geyik,
Sana derim sana sürmeli geyik,
Kaçma benden kaçma avcı değilim” Hatayi (Şah İsmail)
Ölüm ve sayılar
Eski Türklerde ataların ruhuna kurban kesmek için yüksekçe yerler seçilirdi, ovalarda ve alçaklarda bu tören kesinlikle yapılmaz çünkü Gök Tanrı’ya ulaşmanın kısa yolu dağlar ve tepelerdi.
“Şamanın en büyük sanatı, yurdun (mesken çadırlar) temizlenmesi adı verilen iştir. Bu, aile içinden ölen kimsenin kırkıncı gününde yapılır.” (RADLOFF, 2008, s. 83)
“Ölen Şamanın ruhu, ölümünden üç veya yedi gün sonra akrabalarını ziyarete gelir.” (ANOHİN, 2006, s. 26)
“Ölüler ancak ölümden üç, yedi veya kırk gün sonra verilen cenaze şöleninden sonra yeni yurtlarına (çadırlarına) doğru yola çıkarlar. Mezarlığa ziyaretine gidilir, kurban kesilip yenir.” (ELIADE, 1999, s. 240)
“Şamanist Altaylılar, biri ölünce yedinci gün onu anarlar. Güzel yemekler yaparlar.” (YUGUŞEVA, 2002, s. 206)
Kaşgarlı Mahmut’ta (1072 yılı) “yoğ: Ölü gömüldükten sonra üç veya yedi güne kadar verilen yemek.” (c. III s. 143)
“Dede Korkut hikâyelerinde 3, 7, 9, 40 sayılarının önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Kırk günde yarası iyileşti, Kırk gün-kırk gece, kırk ince kız, kırk yiğit, kırk yerden ses, kırk bey, kırk otağ, kırk arkadaş… vb. ifadeler hikâyelerde sıkça geçmektedir.”
Kırklar cemi, dağı, tepesi, pınarı, gözeleri gibi adlar Türk dünyasında çok yaygındır.
“Türk destanlarımdaki mitolojik özellikleri ve Şamanizm unsurlarını içermektedir. Manas’ın, Kırk yiğidin kırk Türk boyunu temsil ettiği dikkate alınırsa bütün Türklüğün bir ansiklopedisidir.” (RADLOFF, 1995, s. 5)
“Ünlü Şaman 3 defa başka başka kişi olarak dünyaya gelir (Allah, Muhammet, Ali üçlemesi). Türklerin dini inancında Tufan, 7 gün dünya çevresini dolaşmış, 7 gün deprem olmuş, 7 gün dağlar ateş fışkırmış, 7 gün kar yağmış (s. 40). Eskiçağdan itibaren Türklerde kutsal sayılar 3, 7, 12, 17, 40 mevcuttu.” (ABDYKOULOVA, 1997, s. 53) Bu inançlar, Sünni ve Kızılbaşlar Türkler arasında da yaşatılır.
“Sibirya’da göğün üç, yedi ya da dokuz katından söz edilir.” (TEDLOCK, 2005, s. 36)
“Şamanizmde ruhunu teslim eden kişiye ‘Öldü değil’, ‘Dünyasını değişti’ denir. Ruh yaşadığı için, sadece yerini, dünyasını değiştirebilir.” (ASGERZADE, 2023, s. 225)
Orhun yazıtlarında (752 yılı) “Tengri, babam El Tariş Kağan’ı ve annem El Bilge Hatun’u tepelerinden tutarak yukarı çekti.” (ROUX, 1999, s. 53) Uçtu.
Alevilerin ölenin ardından ‘Hakka yürüdü’ veya ‘Hakka göçtü’ tabirleri vardır. (MENGÜŞ, 2019, s. 41)
Eski Türklerde, “Bu dünyadan göçerken, Ötekine uçarken…” (RADLOFF, 2008, s. 450)
ALTAY/ TANRI DAĞLARINDAN HORASAN’A,
HORASAN’DAN MUNZUR DAĞLARINA İNANÇ GÖÇÜ
Türklerin Altaylardan, Türkistan’dan, Horasan’dan getirdikleri halk İslam’ının önemli ritüeli olan Tanrı dağı benzeri kutsal dağları Anadolu’ya taşıdılar çünkü Tanrı ile iletişime geçmenin en kısa yolu dağlar ve tepelerdi. “Bir Türk bir kulübede doğar ama tepelerde ölür.”
Altaylardan Dersim’e ağaç, dağ, su kültü inancı
Eski Türklerde “Dünyada tek şiir, tek müzik, tek din kaynağı vardır, o da doğadır.”
Eski Türklerdeki doğa ile ilgili inançlar bire bir Dersim’e taşınmıştır. Bu inançlar Kızılbaş Türkmenlerde olduğu gibi pek çoğu Sünni Türkler arasında da görülür çünkü kök aynı kök, kaynak aynı kaynaktır.
“Doğa, yalnız Anadolu Alevilerinin inancında değil, Şamanizm’de de Tanrı'nın bir suretidir.” (DIERL, 1991, s. 155)
“Dağ ruhlarının dağa, ırmağa, göle ve kayaya sahip olduklarına inanılır. Bundan dolayıdır ki dağ, ırmak ve göl adları Altaylıların nazarında yalnız coğrafi isimler değil, fakat o yerin sahibi olan ruhun adıdır (s. 417). İnsanın süne'si (can) hayatında da vücudundan ayrılıp dağlarda, bozkırlarda dolaşabilir.” (ANOHİN, 1968, s. 412)
“Anadolu Aleviliğinin eski Şamanlıktan alıp bugüne getirdiği geleneklerden biri de ağaç ve orman kültüdür.” (HARVA, 2015, s. 179)
“Andranig: Dersimliler şimşeğe ve yağmura, ateşe, suya, kayalara ve ağaçlara da tapınırlar.” (BRUINESSEN, 2019, s. 92)
Dersim’de eskileri yeminden sonra, ‘dağlar, taşlar şahidim olsun’ demeleri, Şamanist inancının yankısıdır.
Göktürk anıtlarında “Üstte mavi gök, altta yağız yer…” gibi Dersim’de “Yukarıda mavi gök, aşağıda kutsal yer şahidimdir” yemini önemliydi.” (ZELYUT, 2010, s. 72)
Hacı Bektaş Veli türbesinde suyu kutsal kabul edilen (Munzur gözeleri gibi) Aslanlı çeşme vardır. Sünni İslam’da heykel yasaktır.
“Bugün Ovacık/ Munzur suyunun gözesindeki kutsallığı, hatta Alevi olmasalar bile Urfa Balıklıgöl’deki su ve balık kutsallığını hep bu eskinin devamı olarak gösterebiliriz.” (BİRDOĞAN, 1995, s. 179)
Kutsal olup “Süt gibi ak olan bir göl de Altay mitolojisinde vardır.” (ÖGEL, 1995, s. 365)
Wei-shu, Eski Türklerde dini törenlerde:
[1) Güneşin memleket üzerine doğuşunu temsilen hanın otağına doğrudan girilirdi.
2) Devlet erkânının ataların mağarasına yılda bir defa kurban takdim etmesi.
3) Beşinci ayın 10-20. günleri arasında halkın nehir kenarında toplanarak göğün ruhuna kurban takdim etmesi.
4) Ötüken dağının tepesinde ağaç ve bitki bulunmayan (Bodın-inli) isminde bir yer bulunmaktadır ki manası ülkelerin koruyucu ruhu demektir.
İnançların özeti: Güneş, Atalar mağarası, Göğün ruhu, Dağ kültüdür.] (GUMILEV, 2007, s. 103)
Munzur ve Dersim’i tarif eder gibi Fransız Jean Paul: “Eski Türklerde çok sayıda kutsanmış orman olduğunu biliriz. En eski dönemde Ötüken elbette kutsal bir dağ idi, fakat aynı zamanda kutsal bir ormandı da, çünkü çoğu kez ‘Ötüken'deki kutsal orman’ diye bahsi geçer (s. 27). Çin kaynaklarında ve Orhon Yazıtlarına göre, Tamir Nehri (Tamig), Türkler için kutsal bir yerdir (s. 101). Eski Türklerde doğal tapınaklar nehrin kaynağı veya dağın zirvesi gibi kutsal yerlerdi.” (ROUX, 2011, s. 124)
“Katunya membaları Türk halkı için çok eskiden kutsal bir yerdi. Çok eski zamandan beri 6. ayın 25. inde burasını tavafla (dönerek) ibadet etmeye ve Bay-Ağaç (zengin ağaç) adı verilen bu ağacın yanında kurban sunarlar.” (RADLOFF, 1956, s. 252)
“Tuva Türklerinin Şamanist dünya görüşüne göre insan ile doğa bir bütündür. Canlıların ruhları olduğu gibi ağaçların, dağların, suların da ruhları, akılları, anlayışları vardır (s. 12). Su kaynağının kutsanması, kötü ruh tarafından çarpılan bir hastanın tedavisi için yapılan kamlama (ayin) yapılır (s. 53). Yüksek sesle nehrin iyesine (ruhuna) dua ediyordu.” (BAPAEVA, 2008, s. 64)
“Şamanlarda dağ başlarına izafe edilen kutsiyet anlayışı vardı.” (HASSAN, 1985, s. 127)
Alekseev: “Doğayı korumaya ve ona zarar vermemeye ilişkin karakteristik bir tutum, Sibirya Türkî ulusların inançları gereği idi. Her şifalı su kaynağının ‘arzhan’ kendi ruh sahibi vardı. Oraya giden insanlar şifalı su kaynaklarının sahibi ruhlara, hiç olmazsa bir ya da iki yıl içinde şifa bulmak için yalvararak dua ederlerdi.” (HOPPAL, 2001, s. 221)
“Çok eskiden Vu-huan'larda (Türk), ünlü bir dağ olan Kırmızı Dağ, ulusal ibadet yeri olarak görünmektedir. Altay'da, Altım Kiş, Altın orman, Yüce Orman, Işıklı Orman gibi kutsal ormanlar vardır.” (ROUX, 1994, s. 125)
“Eski Türk dini inancında Tanrı bütün vasıfları ile manevi, büyük tek kudret halindedir. Güneş, ay, yıldızlar, ateş ve yer, sular yardımcı kutsallar durumundadır. Toplu semavi dinlerde Tanrı’nın yanındaki melekler, peygamberler, kutsal kitaplar gibi.” (ÇANDARLIOĞLU, 2003, s. 98)
“Eski Türklerde, bütün dünya onun (Tanrı) tapınağı olduğuna göre, tapınağa gereksinimi olmamakla birlikte, Tanrı, dağların yükseklerinde, insanlara daha yakınlaşmış gibi duyulmadadır (s. 117). Hacı Bektaş'ın kutsal dağı, Hırka Dağı'dır.” (MELIKOFF, 2011, s. 157)
“Şamanizm’de Tanrı'ya tapma, ilk önce suya, yani doğaya tapmadan kaynaklanmıştır (s. 394). Yer su ilahının temsilcisi ‘dağ’ olup ona inanma ve tapmalar, genellikle yüce dağ ve mağaralara inanma ve tapma adı altında toplanmıştır.” (Bİ XUN, 1999, s. 396)
“Şamanizm ata ruhlarına ve doğa varlıklarına tapınmaya dayanan eski bir inançtır.” (MÖMİN, 2013, s. 81)
Eski Türklerde saygı duyulanlar arasında “En mühimleri: dağ, orman ve ağaç, ateş ve ocak kültleri idi.” (KAFESOĞLU, 1980, s. 45)
“Hacıbektaş'taki Arafat Dağı'ndan başka, Kırıkkale yakınlarındaki Hasandede Köyü'nün yanında bulunan Denek Dağı bunlardan birini teşkil eder. Çevre Kızılbaşları, bu dağı çok kutlu sayarlar. Eskiden Orta Asya Türklerinde olduğu gibi, günümüz Kızıltaşları da bu dağlara esrar dolu yerler, mübarek mekânlar nazarıyla bakmaktadırlar (s. 119). Kızılbaşların büyük ağaçları son derece hürmetle takdis ve tazim ettikleri, sık sık ziyaretlerde bulundukları belirtilmektedir. Türk, Kürt (Zaza) bütün Kızılbaş zümrelerinde ağaç kültünün önemi büyüktür. Kızılbaş zümrelerdeki kadar olmamakla beraber, Sünni ahali arasında da ağaç kültünün mevcudiyetini tespit edebiliyoruz.” (OCAK, 2002, s. 136)
“Hacı Bektaş’ta Dur Hasan Baba, Tütünlü Baba, Kepçeli Baba, Sırıklı Baba, Üç Baş, Yalın Gazi, Hüseyin Gazi, Yediler. Bunların hepsi bir tepe tutmuş. Bu yatırlar vasıtası ile vatanlarının taşını, toprağını kutsallaştırmışlar. Sünniler dahi bu yatırlardan yardım ister.” (YÖRÜKÂN, 2002, s. 65)
“Bölgedeki (Bingöl) Zazalar, Kürtlerden farklı olarak ağaçlara ve ormana çok önem verir, bir dal’ın bir çocuk gibi olduğuna inanılmaktadır.” (KAHRAMAN, 2010, s. 52)
“Hacı Bektaş, Vilayetname’de dağ, su ve ağaçtan kurulu kutsal üçlüye yapılan dualar bunu açıkça göstermektedir.” (ROUX, 1994, s. 32) Allah, Muhammet, Ali benzeri.
“Kızılbaş Kürtlerde (Zazalar) dağ kültü önemli bir mevkie sahiptir. Varto'nun Bingöl Dağları üzerindeki Kaşkar Tepesi, yakın zamanlara kadar civarın bütün Kızılbaş Kürt (Zaza) köyleri tarafından takdis edilmekteydi. Yatırlar bir şahıs adı yerine Nohutlu Baba, Çamlık Baba gibi, üzerinde bulundukları dağın veya tepenin adıyla anılmaktadırlar. Anadolu'nun her yanında bunlardan belki binlercesini tespit etmek her zaman için mümkündür.” (OCAK, 2002, s. 120)
“Dağla, tepeyle, mağarayla, suyla, ağaçla bağlı inançlar, keramet motifleri, inziva gibi aslı unsurlar tümüyle eski Türk inanç sisteminin mahsulüdür ve bunları Türkler kendileriyle beraber Anadolu’ya getirmişlerdir.” (BAYAT, 2021)
“Sultan Abdal'ın ‘Güzel Şah’a giden yolu Kösedağ’dan geçiriyor.” (HASSAN, 1985, s. 127)
“Sulusaray ilçesi Karacaören köyü merkezinde bulunan ve hiçbir özelliği bulunmayan büyükçe bir kayadır. Kaya, çocuğu olmayan, düşük yapan veya erkek çocuğu olmayan köylü ve çevre köylerdeki Sünni ve Alevi kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Ziyaretçiler, kayanın etrafında dua okumak suretiyle üç, beş ya da yedi kez dönmekte ve buradaki dikenlere bez- çaput bağlamaktadırlar. Çocuk, erkek olursa, genellikle bu çocuğa ‘Kaya’ ismi verilmektedir.” (KESKİN, 2000, s. 219)
Kureyş Ocağı piri Kadir Bulut: “Dersim’de bir taşın etrafında mum yakıp dua etmek, ağaca bez bağlamak, ben bağlıyorum, bu nedenle bizlere putperest diyenler de vardır. Milyarlarca İslam alimi Hacca gidiyor, taşa taş atıyor. Biz putperestliktir diyor muyuz? Orada şeytan taşladıklarına inanıyorlar. Kâbe’nin, dört duvarının etrafında dönüyorlar, inançtır, saygı duyuyoruz (s. 207).
Seyit Sabun Ocağı talibi Ali Yıldırım, taş, su, ağaç, dağ, çeşme gibi kutsal olarak kabul edilen ziyaretgâhlarda dualar edildiğini, çıralar yakıldığını, secde kılındığını söyleyerek Tuncelili Alevilerin, putperestlikle suçlandığını, aslında secdeyi dağa, taşa değil Hak için kıldıklarını üzülerek ifade etmiştir.” (ÇELİK, 2019, s. 209)
https://www.youtube.com/watch?v=-wWcSw7F5yY
Horasan Türklerinde dağ, mağara, ağaç inancı
[Horasan’da kutsal sayılabilecek yatır ve mağara, dağlar mevcuttur (adları verilmekte). Horasan’ın Cüveyn ilinde Yolgun/ tağ adında bir ağaçlarının olduğu ve dalına bağlanan bir çaput onların dileklerini yerine getirdiklerine inanırlar. Bu inanış hemen hemen bütün Horasan il ve ilçelerinde tespit edilmiştir. Bocnrud’un Şah Ocağı köyünde kutsal bir ağacın olduğu ve dallarından ip ve kumaş bağlayarak dilekte bulunmaları, Dergez’de Çınar ağacının kutsal olduğuna ve hastayı sağaltmak için dalına bez kumaş bağlayarak dua etme uygulaması tespit edilmiştir.
Dergez ilinde Şefa Çınarı adında bir ağacın yanı sıra Aselme dağında Ovliya Arça (Evliya Ardıç) adında bir ağacın olduğuna ve gerektiği zaman bu ağacı ziyaret etmek için kilometrelerce yol kat ediliyordu. Horasan’ın bölgesinde olduğu gibi Bocnurd’un Gerivan ilçesinde de Arça (Ardıç) ağaçlarının kutsal olduklarına özellikle büyük pınar ayağında olan Arçaların yerel halk tarafından adak yeri olarak bilinerek çocuk doğurmayan kadınların buralara gidip ip veya kumaş bağlayarak çocuk doğurabileceklerine inanırlar. Orta Asya’da Kapaklı dağlarına gidip orada bulunan kutsal ağaçlara çaput bağlayarak bahtlarının açılmasına inanırlar.] (RAHİMİ, 2022, s. 883…)
Dersim’i ve Dersimlileri tarif ediyor.
Dersimlilerin adak ve kutsal ziyaret yerleri
“İslam öncesi var olan ‘ıdhuk’ geleneği İslam sonrasında ‘adak’a dönüşür.” (Divani Lugat-it Türk, c. IV s. 215. 1072 yılı)
“Bonnefoy: Orta Asya'da her boyun, her oymağın kendine ait kutlu bir dağının olması inancı, Anadolu'ya göçlerle birlikte getirilen bir inanıştır. Türklerin İslam öncesi günlük yaşamlarında, bayramlarında ve ayinlerinde dağların önemli bir yeri vardır. Hep birlikte dağlara çıkılır ve bayramlar bu kutlu mekânlarda kutlanır.” (ÖNAL, 2003, s. 112)
Dersim’de Munzur Baba, Düzgün Baba, Gelin pınarı, Arap Dağı, Düldül ayağı (Hz. Ali atının izi), Buyer Baba gölü, Süpürgeç Baba, Bağır Dağı, Ana Fatma, Büyük Konak, Gelin Şelalesi, Yılan Dağı, Karadağ, Büklü Ziyareti, Ağu İçen, Yel Baba, Baba Mansur, Sarı Saltuk, Karaca ziyareti, Çoban Baba. El Baba, Beyaz İhtiyar, Bornek Ocak, Şeyh Sabun Ocağı, Goman (Kuman-Kıpçak) İnce Belli ziyareti, Kızlar Ziyareti gibi kutsal mekânlar bulunmaktadır.
“Dersim ve bölgesinde Hacı Bektaş Veli Sultanın halifeleri, “Baba Mansur, Kalender Boz Kurt Baba, Munzur Baba, Sarı Saltuk, Sultan Baba, Şah Koca Leşker.” (KAYA, 2004, s. 199-126)
“Eski Türklerin totemik inançlarında kurdun ne kadar önemli bir yer işgal ettiğini burada ayrıca belirtmeye gerek yok.” (BARTHOLD, 2010, s. 257)
Benzer ziyaret yerleri Orta Asya’dan Anadolu’ya ve Balkanların her yerine yayılmıştır.
Horasan Ereni olarak ifade edilen bu zatların mekânları inanç merkezlerine dönüşmüştür. Ziyaretler genellikle dilek, dua, şifa, mutluluk ve bereket isteme ritüellerinden ibarettir.
Eski Türklerde ve Dersim’de ağaca bez bağlamak
Anadolu’da yaygın gelenektir. Sıradan ağaca paçavra bağlanmaz ve dilek tutulamaz. Ağacın kutsal özellikleri olmalı.
“Tüm Sibirya’da şamanlar ağaçlara ibadet eder. Dallarına bağlanan kurdeleler, içi tütün ve başka armağanlarla dolu keselerle ödüllendirir. Tapsy Irmağı üzerindeki üç yüz yaşında bir çam ağacına çok hürmet ederler. Köklerinin arasında armağanlar bırakırlar.” (TEDLOCK, 2005, s. 328) Çam ağacı yaz-kış yaprağını dökmediği için bir çeşit ölümsüzlüğü çağrıştırır.
Eski Türkler “Yolcu, her bir tehlikeli dağ geçidinde ya da hızla akan ırmak geçitlerinde yerin Tanrı’sına olan teşekkürünü belirtmek üzere, taşlardan oluşan yığına bir taş atar ya da kutsal bir ağaca bir bez takar (s. 33). Bol balık avlayabilmek için kıyıdaki bir kayın ağacına renkli bezler bağlar.” (RADLOFF, 2008, s. 163)
“Şor Türkleri, dağ ruhlarının ve su ruhlarının varlığına inanır. Tuvalar da suyu mülkiyetinde bulunduran ruhlara inanırlardı (s. 213). Bugün bile hala bu ağaçların (kutsal) yanında arabalarını durdururlar ve para bırakırlar, dallarına giysilerinden veya mendillerinden küçük bir parça bağlarlar. Bu ağaçların uğur getirdiğine, insanları kazalardan koruduğuna inanırlar.” (HOPPAL, 2001, s. 214)
“Kutlu Karakurum Dağı'nın yücelerinde, kar eksik olmaz zirvesine yakın bir yerde iki kutlu kayın ağacı vardı. Bu ağaçlar Türk budunun (milletinin) uğuru ve kutuydu. İnançları gereği dallarına, dibine dilek bezleri bağlarlardı. Yılın belli günlerinde çevresinde dolanır, uğur getirsin diye alkışlar (dua) ederlerdi. Çocuğu olmayan gelinler o ağaca varırlardı. Sevdiğine kavuşmak isteyen erler, kızlar bu ağaçtan yardım umarlar, dertlerini ona fısıldarlardı. Yılda iki kez büyük şölen kurarlardı bu ağaçların dibinde. O zaman en yeni en güzel giysilerini giyerler, o ağaçların altında toplanırlar, çevresinde alkışlar (dualar) ederek dönerlerdi.” (TERZİOĞLU, 2018, s. 9-11)
“Kutlu ağaçlara paçavra bağlama Orta Asya Türklerinde çok yaygındı.” (ÖGEL, 1995, s. 472)
Eski Türk mitolojisinde kutlu dağların vasıfları
“Erken Türk dilli kabilelerde mevcut olan kutsal dağ (ıduk baş) kültü (inanç) geçtiğimiz yüzyıla kadar Altaylarda muhafaza ediliyordu.” (KLYASHTORNY, 2004, s. 161)
1-Kutsal dağ çevresindekilere göre daha yüksek olmalı çünkü Tanrı ‘yücelerden yücedir.’
2-Kutsal dağ ak veya gök olmalıdır.
3-Kutsal dağın hayvanı bol olmalıdır.
4-Kutsal dağ, uzun sıradağlar ve bu sıra dağın en yüksekte zirvesi olmalıdır.
5-Kutsal dağın suyu bol olmalıdır ve etrafındaki nehirlerin kaynağı olmalıdır.
6-Kutsal dağ dumanlı olmalıdır ve bazen dağ bulutlar içinde kaybolmalıdır.
7-Kutsal dağ, yankılanan dağ olmalıdır.
8-Kutsal dağların zirvesi devamlı karlı ve buzlu olmalıdır.
9-Kutsal dağ, köklü, yerli dağ olmalıdır.
10-Kutsal dağ, han ve beyin bulunduğu yerde olmalı.
Ağacın kutsal olması
1-Yalnız ağaç olmalı çünkü Tanrı tektir.
2-Yapraklarını yaz-kış dökmemeli ya da az dökmeli. Tanrı ebedidir.
3-Kutsal ağaç etrafındakilere göre daha güçlü, heybetli, gösterişli olmalıdır.
4-Meyvesiz olmalıdır. Tanrı doğmaz doğurmaz.
5-Etrafındakilere göre daha yaşlı olmalı. Tanrı sonsuzdur.
6-Kutsal ağaç koyu ve geniş gölgeli olmalı. Tanrı sığınılan yerdir.
Mağara, Kurban
Kurban, yalnızca İslami bir inanış değildir, kan akıtmak çok inancın kutsalıdır.
“Ata mağaraları, Türk topluluklarında olduğu gibi mukaddesti. Oralar temiz tutulur.” (ABDYKOULOVA, 1997, s. 49)
Eski Türkler “Kurbandan sonra kayın ağaçları dikerlerdi. Bunlardan tanrısal ve kutsal orman meydana gelirdi.” (EBERHARD, 1942, s. 80)
“En eski Çin kaynakları, Doğu Türklerinin kurban sunmak üzere her yıl atalarının mağara mezarlarım ziyaret ederlerdi (s. 36). Kurban eski Türklerdeki en önemli kült (inanç) eylemidir. Sunulan kurbanın ilk ve en önemli alıcısı Tengri, yani büyük Gök Tanrı’dır.” (ROUX, 2011, s. 88)
Çin vesikalarına dayanarak Hakan: “Ey Gök (Tanrı), onu (düşmanını) bana teslim ettiğin için sana şükürler olsun. M.Ö. II. yy. da Kağan kurbanı “Gök ile yere, ruhlarla Tanrılara sunuyor. Sunulan kurban atalarına, gök ile yere, ruhlarla, Tanrılara bir sıra takip edilirdi.” (SCHMIDT, 1949, s. 83-84)
“Kurban keserler, davul çalıp dans ederler.” (DRURY, 1996, s. 37)
“Kurban töreni bittikten sonra genel bir içki meclisi başlar. Şarkı söyler, bağırır, güler ve sarhoş olurlar. Kadınlar ölçüyü kaçırmazlar.” (HASSAN, 1985, s. 82)
'Türkler; toprağı, suyu, ateşi ve havayı kutsal sayarlar ve onlara saygı gösterirler. Gökyüzü ile yeri yaratan tek bir Tanrıdan başka bir şeye tapmazlar. Ona atlar, sığırlar ve koyunlar kurban ederler.' (Chavannes Edouard, 1900, Documents sur le Tou-kiue Occidentaux, Paris)
Pellot: “Doğu Kök Türk Kağanı devamlı olarak Ötüken Dağı'nda oturur. Soylular her yıl halkı atalar mağarasında kurban sunmaya götürürler.' (DİVİTÇİOĞLU, 2000, s. 68)
“Şaman eşliğinde kurban kesildikten sonra son gün tanrılara kılınan saçılarla (hediye) ve su gibi alkollü içkinin tüketildiği şölenlerle geçer.” (ELIADE, 1999, s. 229)
“Yer-Su: Ağaç-Orman, Ateş-Ocak, Mağara, Dağ, Atalar Kültü (s. 43…). inançları vardır. Dağın kutsallaşmasının en önemli nedeni göğe ve Gök Tanrı’ya yakın olmasıdır.” (ÖZBEK, 2019, s. 52)
“Ormanlık bir yer, karla kaplı, ulaşılmaz ve gizemli, göğe daha yakın dağ, Türklerin dinsel tasarımlarında her zaman önemli bir rol oynamıştır. Kurban sunmak üzere dağlara hac yolculuğu yapılırdı.” (ROUX, 2011, s. 62)
“Türklerde kısır kadınlar tek ağacın, pınarın veya suyun yanına geceleyip kurban kesiyorlardı.” (ÖGEL, 1995, s. 330)
Bizans tarihçisi Theophylaktos: “Türklerin, toprağı, suyu, ateşi ve havayı takdis etmekle beraber, sadece, yerlerin ve göklerin haliki bir Tanrı’ya taptıklarını, ona at, sığır ve koyun kurban ettiklerini söyler. Türklerde insan ölünce ruhu bedeninden çıkıp giderdi. İyi insanların ruhları uçmağ denilen bir çeşit cennete gider, kötüler cehennemlik (tamu’luk) olurlar.” (KÖPRÜLÜ, 2005, s. 62)
“Irmak kıyısına konulan akağaç önünde ona kurban sunarlar. Bu ak ağaca mavi ve beyaz kurdeleler bağlarlar.” (BURNAKOV, s. 10)
Eski Türklerde, “Uzaklardan kadınlar ve kızlar gelirler, yalın ayak mağaraya girerler, her biri dileklerinin gerçekleşmesi için yere otururlar. Duadan sonra onlar yine kutsal kabul ettikleri ihtiyar için bir kurban sunarlar ve gece boyunca mezarın yanında yanan kandili beslerler. Sundukları kurban peynir, yağ, süt, ekmek, para, şarap vb. şeylerdir.” (JIRMUNSKIY, 1962, s. 88)
Dersim’de çok tepe, mağara kutsal kabul edilerek ziyaret edilir ve çeşitli dilekler için kurbanlar kesilir.
DERSİM’İN EVLİYALARI VE KUTSAL MEKÂNLARI
Erol Güngör: “Nerede evliya kabri varsa orası Türk toprağıdır. Evliyası olmayan yerde Türk de yok demektir.”
Eski Türklerde kurganlar (mezar), bu dünya ile öteki dünya arasındaki bağlantıyı sağlarlardı.
“Viktor Timoşinov: Evliyaların mezarının yanında uzun sırık dikerler. Bu sırığa, ziyaretçiler bez parçası bağlarlar. Baydibek Ata ve onun eşi Domalak Ana’nın mezarları kutsanmıştır. Türklerin evliyaların kutsallığı atalar kültünden (Şamanizm) kaynaklanmaktadır. Ataların mezarlarında dilekte bulunma adeti de, bu kültten (inanç) gelmektedir.” (AKGÜN, 2008, s. 132)
Şamanist Türklerde önemli kişiler için “Mezarları yüksek platoların, ırmak vadilerinin yanı sıra yüksek dağlarda, hatta doruklarda rastlanabilir.” (TRYJARSK, 2011, s. 283)
“Goldziher: Orta Asya’da hala değerini ve saygınlığını koruyan birkaç evliya İslamiyet öncesine aittir (s. 151). Mukaddes yerler daha çok evliya mezarları olarak anlaşılır ve evliyanın yaşadığı, ayrıca gömüldüğü yere saygı gösterilir.” (CİHANGİR, 2008, s. 155)
Dağlar, eski Türklerde Tanrıya ulaşmak için seçilen özel mekânlardan birisidir ve aynı zamanda ata ruhlarının mekânıdır. Kutsal dağlar, yüzyıllar boyunca Türklerin dini ritüellerine, törenlerine ve ata mezarlarına ev sahipliği yapmışlardır. Dağ kültü beraberinde, mağara, su, ağaç, kaya/ taş ve atalar kültü gibi inançsal motifleri de barındırır.
“Kırgızistan’da kutsal sayılan üç yer: Küngraman dağı, Koysu ırmağı boyundaki Çulpasa dağı ve Tes boyundaki Ala Başı> Ala dağı.” (RADLOFF, 2008, s. 449)
Dersim’de ziyaret yerleri, “Düzgün Baba, Ağu İçen, Karaca, El Baba, Bornek Ocak…” (KAYA, 2004, s. 229) Türkçe kelimelerdir. Farsça ve Arapça sözcükleri de Türkler bölgeye getirmiştir.
Tujik dağı/ Sultan Baba dağı Tujik, Tacik sözcüğünün bozulmuş halidir. Ziyaret yeri ve diğer adı Sultan Baba olması bu savı doğrular. Ayrıca Dersim bölgesinde Tacik adında yer adları vardır.
DLT’te (yıl 1072) tejik: Tacik. (ATALAY, 1999, c. IV, s. 595) Mucizevi benzerlik.
Dersimliler için “Bunlara kimi zaman Tujik, kimi zaman Kızılbaş denmektedir.” (NİKİTİN, 1991, s. 412) Bu sava göre Tujik/ Tacik ve Kızılbaş eş anlamlıdır. Nereden nereye.
Cengiz Han’ın karşısına çıkan toplumları yıldırımı çarptı gibi imhaya girişince, “1218 yıllarında Moğolların önünden kaçan Türkmenler Muş, Bitlis, Ahlat, Diyarbekir havalisine yerleşmişlerdi.” (SAN, 1966, s. 185)
“Celaleddin Tatarların (Moğol) önünden kaçıp Amid'in Basura kasabasına geldi, fakat oradakiler onu kabul etmeyince Meyafarıkayn (Silvan) hakimi Ş. Gaziyi bulmak için köylerden birine gitti. Burada Tatarlar yetiştiler. Celaleddin yakındaki bir dağa kaçtı. Bu dağda Kürt eşkıyalar vardı. Onu yakalayarak soydular ve öldürmek istediler. Celaleddin onlardan birine kendisinin sultan olduğunu, canına dokunmamaları halinde onu melik yapacağını söyledi. Bunun üzerine Kürt onu alarak kendi çadırına getirdi ve hanımının yanında bırakarak at getirmek için gitti. Bu arada elinde mızrak bulunan başka bir Kürt geldi ve kadına ‘Bu Harezmliyi (Türkistan’da) niye öldürmüyorsunuz?’ diye sordu. Kadın ‘Olmaz, çünkü kocam ona can güvenliği sözü verdi’ dedi. Adam ‘Bu adam Ahlat’ta kendisinden çok daha iyi olan bir kardeşimi öldürdü’ diyerek birden mızrağını fırlattı ve onu öldürdü.” (EL-ÖMERİ, 2014, s. 362)
“Prof. Dr. Sadıkov: 1231 Ağustosu'nda Moğollar Bargiri (Muradiye)-Ahlat yolundan inerek Dicle köprüsü kenarında Celaleddin'i baskına uğrattılar. Celaleddin Meyyafarikin (Silvan) tarafına kaçtı. Moğolların takibinden kurtulmak için dağlara çıktı, orada yerli aşiretler tarafından yakalandı. Bir asi tarafından öldürüldü. Celaleddin'in cesedini kabri halen tespit edilememiştir.” (Gence’den Amid’e: Harzemşah Celaleddin’in Ölüm Yolu)
“Sığınmağa (Celalledin) mecbur olduğu dağlarda haydut bir Kürt tarafından 1231 tarihinde hançerlenerek hayatı, şanına yakışmayan bir ölümle bitti.” (SPULER, 1957, s. 42)
Türkmenler “Sultan Celaleddin’in ölüsünü kaçırarak, Dersim dağlarına götürüp, burada yüksek bir noktada defnederek, burayı ziyaretgâh yapmışlardır. Dersim Zazaları bu türbeye ve dolayısıyla dağa Sultan Baba/ Tacik Baba derler.”
“Hozat bölgesinde Tacik Baba ‘Dojik baba’ dağının tepesindeki sembolik mezar, Zazalarca Celaleddin Harzemşah'ın gömüldüğü yer olarak ziyaret edilir.” (SEVGEN, 1968, s. 29)
“Harzem Şahı Celaleddin Harzemşah’ın sözü edilen mezarı, hem Dersim Alevileri arasında yatır muamelesi gören ''Sultan Baba Türbesi'' oldu.” (KORKMAZ, 2012, s. 102)
Ağuçan/ Ağıiçen/ Karadonlu Can Baba Can Farsça olup, diğerleri Türkçedir.
Dersim aşiretleri bölümünde geniş olarak açıklanmıştır.
Belikan dağı Belik-an: Belikler anlamındadır. Farsça –an eki çoğul edatıdır.
Belikanlı, Döğer Türkmeni aşireti. (UÇAKCI, 2015, s. 212) Belikli, 1500’lü yıllarda Dulkadirli Türkmenlerinin bir kolu. (SARI, 2015, s. 231) Beliklü, Türkmen cemaati. (TATAR, 2005, s. 37)
Büklü Dede (Baba) Büklü Dede/ Baba, 1200’lü yılların erenlerinden. Türbesi Pülümür-Erzincan arasındadır. Bük-lü. Türk dünyasında (Başkurt, Kazak, Tatar, Kırgız, Uygur, Çuvaş) buk: Kayın ağacı. (KTLS) Çuvaş Türkçesinde buk: Kayın. (BAYRAM, 2007, s. 48) Yazıtlarda bük: Ormanlık, ağaçlık. (ORKUN, 1994, s. 789) Büklü: Kayınlı. Eski Türklerde kayın ağacı kült olup saygı gösterilirdi.
Dilek Taşı ziyaret mekânı Dilek ve Taş Türkçe kelimelerdir. Eski Türk inancının devamı olan “Bu ziyaret mekânında bir dilek taşı ve bir de ziyaretçilerin dilek dileyip bez bağladığı bir ağaç vardır.”
Düzgün Baba Türkçe sözcükler. ‘Kâbe ne ise Düzgün Dağı Dersimliler için odur.’
“Düzgün Baba’nın asıl adı Şah Haydar (Ak Haydar)’dır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Tunceli yöresine yolladığı halifesi Seyyit Mahmud-i Hayrani (Kureyş Baba)’nin oğludur. Düzgün Babanın kabri ve çile mağarası bu dağdadır.” (KÖSE, 2019, s. 18)
“Düzgün Baba bütün ziyaretlerin piri olarak kabul edilir. En çok ziyaret edilen, kurban kesilen, adak adanan bu ziyaret adeta Dersim’in inanç merkezidir.” (ARSLAN, 2021, s. 79)
“Yörükler Torosların sivri tepelerini kutsal saymışlardır. Her bir tepeye birer eren adı vermişlerdir. Benzer kutsal dağlar Anadolu’nun hemen her ilinde vardır.” (ÖNAL, 2003, s. 109…)
Elif Hatun Hatun Türkçe kelime olup Eski Türklerde ‘katun: Kraliçe’ sözcüğünden gelmektedir. “Arguvan’da Sultan Ana, Sıraç’larda Anşa Bacı, Afyon/ Karacalar Hüseynilerinde Zühre Ana, Dersim’de Elif Ana hep bu eski inancın biçim değiştirmiş olanlarıdır.” (BİRDOĞAN, 1995, s. 81)
“Elif Ana türbesi, Pazarcık Akdemir/ Pulyanlı ile Cennetpınarı köyleri arasında Mazlum Baba tepesi olarak bilinen yüksekçe bir tepedeki ziyaret yeridir ve değişik kerametler göstermiştir.”
'Sultan Ana'nın hiçbir dini inancı yok. Bir tür yarı Şaman. Doğaç bir dine inanıyor. Ömründe bir kez olsun abdest alıp namaz kılmamış. Ülkemizin padişahlıkla mı, cumhuriyetle mi yönetildiğini de... Ancak Dedem Korkut masallarını, Deli Dumrul'u, Tepegöz'ü, Karacaoğlan'ı, Yunus Emre'yi, Pir Sultan Abdal'ı, Köroğlu'nu çok iyi biliyor.” (ŞAHİN, 1992, s. 35-36)
Elti Hatun ziyaret mekânı Elti ve Hatun sözcükleri Türkçedir. Türbe, Akkoyunlu beyi Uzun Hasan’ın kız kardeşi Elti Hatun’a aittir. “Mazgirt’te Elti Hatun camisi bulunmaktadır.” (KORKMAZ, 2012, s. 269)
“Akkoyunlu Türkmenleri, XIII. yüzyılın sonlarına doğru İlhanlı hükümdarı Argun Han (1284-1291) zamanında Horasan'dan Azerbaycan'a gelerek 1380’li yıllarda Azerbaycan, Harput ve Diyarbakır arasındaki yerlerde yer tuttular. O tarihlerde bu aşiretin reisi Tur Ali Bey oğlu Kutlu Beydi.” (TİHRANİ, 2011, s. 1)
Karaoğlan dağı her üç kelimesi de Türkçedir. “Orman kültü (inancı) Karakoyunlu Alevi Türklerde tam canlı olarak yaşadığı müşahede edilmiştir. Bunların kutlu saydıkları bir orman vardır. Bu ormanda kurban keserler ve kurbanların kemiklerini bu ormana gömerler. Bu ormana ‘Kara oğlan’ derler. Ormanın ortasında kutlu ocak bulunur.” (İNAN, 1976, s. 186)
“Ötüken ormanlarının Gök Türkler ve Uygurlar devrinde bütün Türklerce mukaddes sayıldığını biliyoruz (s. 266). Karakoyunluların köylerinden birinin (Sofu köyü) çevresinde mukaddes orman vardır. Bu ormanlardaki ağaçlara dokunmak kesin yasaktır. İlkbahar gelince Karakoyunlu kadınları bu ağaçlara çiçekler bağlarlar. Kurban edilen hayvanların kemiklerini bu ormana gömerler. Bu ormana ‘Karaoğlan’ derler. Ormanda mukaddes ocak vardır.” (RADLOFF, 2008, s. 267)
Kırklar dağı Her iki kelimesi de Türkçe’dir. “Kırklar, Şaman'ın da koruyucu güçleri idiler.” (MELIKOFF, 2010, s. 376)
Şamanist Altaylılarda “Ölü çıkan evden kırk gün sonra ölünün akrabaları ruhlar bayramı (üzüt payramı) yaparlar.” (ANOHİN, 1968, s. 422)
“Bu dağı kutsal kılan kırk meleğin, kırk peygamberin, kırk evliyanın ve kırk erenin mekân tuttuğuna inanılmasıdır. Bu dağda cem odası, kurban kesilen yer ve mum yakılan cerağlık vardır.”
Kırklar, rakam olarak kutsal olduğu gibi, Türk coğrafyasında da Kırklar Dağı, tepesi, gölleri, gözeleri, pınarları, dereleri… adlarla her yere yayılmıştır.
Külüng dağı “Külünk, 1700’lü yıllarda zorunlu iskâna tutulan (sürgün edilen) Türkmen aşireti.” (ÇELİKDEMİR, 2001, s. 109)
Orhun Anıtlarında külüg: Meşhur, şöhretli. (ORKUN, 1994)
Oğulveren ziyareti, Türkçe kelimeler. Erkek çocuğu (!) olmayan kadınların ziyaret yeri idi.
Munzur Baba/ dağı/ gözeleri Munzur Arapça olup diğerleri Türkçedir. Dağ ismini çok yerde yaşandığı gibi ermiş kişiden alır. Eski Türk kültüründeki gibi suyun kutsallığı Munzur’un gözelerinden çıkan sular için de geçerlidir.
“Munzur Zaviyesi Vakfı, 1541 tarihli mufassal defterde zikredilen bu zaviye, önceki ve sonraki tahrirlerde geçmemektedir.” (ÜNAL, 1999, s. 166)
“Munzur Baba ile ilgili ilk belirti sayılabilecek vesika 1541 yılına ait mufassal tahrir defterinde geçen Munzur Zaviyesi Vakfı’dır. “Karye-i zaviye-i Munzur” başlığı altında kaydedilen bu zaviye, Şahverdi veled-i Şeyh Hüseyin’in tasarrufundadır.” (ALTI, 2018, s. 75)
Munzur: Asık surat. (ÇAĞBAYIR) Arapça munzir: 1. Sakındıran. 2. Korkutan. (Mehmet Kanar, sözlüğü) Arapça muzırr: Zarar veren. (DEVELLİOĞLU)
Sarı Saltık dağı Türkçe kelimelerdir. Önde gelen Horasan erenidir. (Bk. Sarı Saltık)
Günümüzde Sarı Saltık adını en aktif biçimde yaşatan yörelerin başında Tunceli gelmektedir. Sarı Saltık mensubu Tunceli Cem Evi Başkanı halk ozanı Ahmet Yurt Dede bütün şiirlerini Türkçe yazmış ve Türkçe söylemiştir.
Süpürgeci Baba Türkçe sözcüklerdir. “Dinsel bir nitelik taşıyan bu efsanenin kahramanı olan Süpürgeci Baba, Horasan'dan, gelmiş bir Türkmen’dir.” (KORKMAZ, 2012, s. 277)
Süpürgeci, cemlerde bir hizmet birimi.
Şıh Çoban En güçlü talip topluluğu aşiret ve ocaklara en geniş olan Şıh Çoban Ocağı (Mazgirt, Çoban Baba çeşmesi) bu ocaklardan birisidir. Her ermiş gibi Şıh Çoban’ında çeşitli kerametleri vardı. Mekânı ziyaret edilerek çeşitli şifalar umulur. Çorum’da da bu ocak mensupları bulunmaktadır.
Çobanlı, Yanıyatır ocağına bağlı Tahtacı (Yörük) oymağı. (YÖRÜKÂN, 2002, s. 179)
Diğer bir kaçı: Ak Baba (T+T), Bağır Baba (T+T), Bel Baba (T+T). Bobyaz Baba (?+T+T), Buyer Baba, Çoban Baba (F+T), Dolu Baba (T+T), Fahri Baba (A+T), Hamik Baba (? takma ad olabilir +T Kaçgerek Baba (T+T+T), Kureyş Baba (A+T), Yeşil Baba (T+T), Sap Baba (T+T), Sebil Baba (A+T), Sivri Baba (T+T), Sultan Baba, Sultan Hıdır, Süslü Baba (T+T), Tokmak Baba (T+T), Zel Baba (A+T)… Farsça ve Arapça adları Dersim dağlarına Türklerin getirdiği açıktır.
Hacca gitme yerine Dersim’de kutsal kabul edilen yerler ziyaret edilegelmiştir.
Dersim’de tarihi mezar taşları
Sünni inançta resim, heykel putçulukla eş değerde olduğu için hayvan, insan şekillerinin bulunduğu sanduka mezarlıkların Sünnilikle, İran Şia’sıyla, Arap Aleviliğiyle ve Kürtlerle ilişkileri olamaz. Türk dünyasında yaygın olan koç başlı veya hayvan figürlü mezar taşlarının benzerlerini Dersim’de, Karadeniz bölgesinde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaygındır. Türklerin bulunmadığı yerlerde bu mezar taşlarının benzeri yoktur.
Ermenilerde ve Rumlar, inançları gereği bu taşları kullanamazlar. Zaza, Kürt ve Türk kadınlarının halı-kilimlerindeki yer alan koç motifleri tesadüf değildir. Aynı motifler Anadolu’dan Türkistan’a ve Sibirya’ya kadar çok geniş alana yayılmıştır.
“Orta Asya Türk toplulukları, bezemeli mezar taşı geleneğini göç ettikleri coğrafyalara taşımışlardır.” (BUDAK, 2020, s. 279)
“Eski Türkler mezar çevresinde heykelcik şeklinde baba (balbal) diye adlandırılan taşlar dikerlerdi.” (ABDYKOULOVA, 1997, s. 41)
“Gök Türk yazıtlarında gözüken geyik bezekleri (süsler) ki, ‘kuş ağızlı geyikler’ biçiminde İlteriş Kağan'ın anıt-kurganında (mezar) da bulunmaktadır.” (DİVİTÇİOĞLU, 2000, s. 67)
“Orhon ve Tuva heykellerinde sol elleri ile kılıç ve sağ elleri ile de kadehlerini tutmakta idiler (s. 168). Göktürk çağına ait sandukalar Tula nehri civarında bulunmuştur.” (ÖGEL, 1984, s. 195)
“Tagar (Türk) kültüründe ejder tasviri bulunmakta, Karasuk devrinde başlayan ve Kök-Türk çağlarında devam eden bir konu da koç veya koyun heykelleridir (s. 13). Altay Türklerinde ‘Yassı-taşlı mezarlar güneş şeklinde halesi olan tunç maskeler ve güneş şeklinde bulunan geyikli taşlar mevcuttu. Bu geyikli taşlarda güneş, ok, yay ve bıçak tasvirleri bulunuyor ve bunların alp mezarları olduğu anlaşılıyordu.” (ESİN, 1978, s. 31)
“Castange: Eski Orta Asya’da tarihin en eski zamanlarından beri, mezarların önemini atalara duyulan güçlü bir tapınma duygusundan kaynaklanmaktadır (s. 188). Mezar taşlarında ölen kişinin yaşamındaki hayatı (avcı) tasvir eden silah ve av resmi çizilmiştir.” (ROUX, 1999, s. 305)
“Borisenka ve Khudyakov: “İnsan ve hayvanların (koç, koyun, aslan, at) taştan yontulmuş heykelleri eski Türklerin ana eserlerindendir. Çin kaynaklarında koç, koyun, at ve insan heykellerini M. Ö. 1000 ile M. S. 1000 yıllan arasında tarihlendirerek bu eserlerin eski Türklere ait olduğunu belirtirler (s. 7). Türkiye'de ise eski tarihli balballar Hakkari ile Mardin'de, en yenilerine ise Tunceli ile Erzincan'da tespit edilmiştir.” (AKSOY, 2004, s. 8)
“Akkoyunlu ve Karakoyunlular döneminde şehir ve kasabalarda (Diyarbakır, Elazığ, Tunceli, Bingöl, Erzincan, Tercan) koyun motifli mezarlara sık rastlanması da oldukça ilginçtir.” (AKYOL, 2004, s. 11)
Ulaş Umut Mercan: ‘Tunceli Mezar Taşları’ tezinde (2022): Ondördü Elazığ müzesinde olmak üzere Tunceli ve ilçelerinde 192 koç, at başı, sandık mezar taşlarını fotoğraflarıyla birlikte tespit etmiştir.
Koç ve at başlı mezar taşlarının çoğunluk olarak Tunceli ve çevre köyleri ile Hozat ve Pülümür’de bulunmaktadır. Elâzığ şehrinde de yaygındırlar. (MERCAN, 2022, s. 33…)
“Günümüze gelen çok fazla koç başlı, at başlı ve çeşitli süslemelerle bezenmiş sandukalar ağırlıklı olarak Sağlamtaş (Tunceli), Siliç, Demirkapı, Derviş Cemal köylerinde yer almaktadırlar. Elazığ müzesinde benzeri mezar taşları sergilenmektedir (s. 33) Bu mezar taşlarının örneği ve kökeni hakkında Akkoyunlular ve Karakoyunlular dönemine ait olduğudur (s. 48). Tunceli mezar taşlarında görülen figürler arasında bıçak sadak, kalkan, hançer, dokuma tezgâhı, şiş, herek çatal, çeşitli hayvan ve bitki figürleri, tabanca, mermi şeridi (kütüklük), ibrik, ok, ay yıldız, altı, yedi köşeli yıldız, yıldız, dağ tekesi, güvercin, atlı süvari, koçboynuzu, terazi, koç ile Zülfikar, sağ el, güneş kursu, anahtar sayılabilir.” (DANIK, 1993, s. 49)
“İlter İgit (2012) ‘Tunceli’ndeki Mezar Taşları’ adlı tez çalışmasında Tunceli mezar taşları fotoğrafları ile birlikte Orta Asya’daki eski Türk kültüründeki mezar taşlarıyla karşılaştırdı. Anadolu’nun her tarafına serpilmiş koçbaşlı mezar taşları, at heykelli mezar taşları ile insan kafası şeklindeki Balbal mezar taşlarının benzerleri Tunceli’nin Roston mezarlığında yerlerini almıştır.”
Benzer mezar taşları Kayseri’de Koçgiri aşiretinin yerleştiği köylerde de bulunmaktadır. (Ayşe Budak’ın makalesi)
“Doğu Anadolu’da koç, koyun mezar taşlarının en fazla görüldüğü il Tunceli’dir. Til (Pertek); Oğuzlar, Hıdıröz (Çemişgezek); Sağlamta (Pülümür); Kupik, Y. Sırdan, İlanlı, Şobek, Tarpese, Şilik, Ricik, Kurkurik, Kardere, Muhundu, Manakrek, Hodan, Hüluman, Tırkil, Baş Mezra (Mazgirt); İn, Ergen, Hoşan, Torut, Taştek, Agzonik, Peyik, Tanerler (Hozat) bulunmaktadır.” (AŞAN, 1992, s. 89)
Derinlere inildikçe bütün yolları Türklere çıkmaktadır.
“Türk sanat eserleri ve bunların içerisindeki koyun, koç ve at biçimli mezar taşları, üslubu kendi içinde değerlendiren ‘hayvan üslubunun’ bir devamı olarak Anadolu’ya aktarılmıştır (s. 154). Tunceli, Erzurum, Erzincan, Kars, Ardahan, Rize, Van, Muş, Bingöl, Diyarbakır, Iğdır ve Ağrı’da benzer eserler mevcuttur.” (ÇİFTÇİ, 2015, s. 155)
Hemşin’de ve Rize müzesinde koçbaşlı mezar taşları vardır.
“Türkler ve Kürtlerdeki (Zazalar) mezar taşlan ile damgaların ve düğümlerin meydana getirdiği birliktelik, üzerinde düşünülmesi icap eden ve kökleri oldukça derinlere inen önemli bir bulgudur. Kardeşliğin ve birlikteliğin sırlı kapısı açıldıkça birleştirici bağların, ayrıştırıcıların iddialarından daha güçlü olduğu görülecektir. Ve damgaların dili, düğümlerin sırrı çözüldükçe, çift düğümün ayrılmaz bir kardeşliği ifade ettiği daha iyi anlaşılacaktır.” (AKSOY, 2004, s. 11)
Mühür böyle vurulur der gibi Ahlat mezarlığı Selçuklulara ait kutsal mekandır.
“Selçuklu beyleri ve hatunları, kimsenin rahatsız etmediği ama kimsenin bakımını da yapmadığı bu yerde yatmaktadırlar.” (O'SHEA, 2011, s. 164)
Bu mezar taşlarının her biri anıt niteliğinde ve sayıları 8200 olup UNESCO tarafından Dünya kültürü mirası listesine eklenmiştir.
Dersim’de camiler, medreseler, türbeler
Kürtçülerin 13 bin ve hatta 27 bin yıllık Kürt yurdu dedikleri bu topraklarda Kürt aşiretlerinden kalan tarihi camiler, medreseler, türbeler maalesef yoktur.
Anadolu’nun diğer yerlerinde olduğu gibi Tunceli’ndeki bütün tarihi eserler antik çağı saymazsak gayrimüslimler ile Türklere aittir.
[[Ulu Cami (Yelmaniye). Tacüddin Yelman adında Türkmen Beyi tarafından 1300’lü yılların başında yaptırıldı.
Elti Hatun Cami. Mazgirt’in İslam mahallesinde. 1252 yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kız kardeşi Elti Hatun adına yaptırıldı.
Süleymaniye Cami. Kale Cami, Çemişgezek’ın Kale mahallesinde.15-16. yüzyıllarda inşa edildiği sanılmakta.
Çelebi Ağa (Bey) cami. Pertek İlçesi’nin Soğukpınar mahallesinde, kitabesine göre 1568 yılında Çelebi Bey tarafından inşa ettirilmiştir.
Salih Bey (Sağman) Cami, Keyhüsrev Bey’in oğlu Salih Bey tarafından başlatılmıştır.
Sungurbey Cami, ‘Baysungur Cami’ ve ‘Yukarı Cami’ olarak da bilinen bu camii, Pertek’te Soğukpınar mahallesinde. Sungur Bey tarafından 16. yüzyılda yaptırılmıştır.
Ulukale Cami, Çemişgezek ilçesinin Ulukale köyünde. Cami, 1793/1794 yıllarında Diyarbakır’da valilik yapan Yusuf Paşa tarafından yaptırılmıştır.
16. yüzyılda muhtemelen Çemişgezek merkezde Molla Halil ve Hayme Hatun adlarını taşıyan iki mescidin varlığından bahsedilmekte.
Süleyman Bey medresesi, 1523 tarihli icmal defterde Çemişgezek’te Süleyman Bey Medresesi Vakfı’ndan söz edilmektedir.
Çelebi Ağa (Bey) Medresesi, Pertek İlçesi’nin Soğukpınar Mahallesi’nde yer alan bu medresenin kitabesine göre, 1568 yılında Çelebi Bey tarafından inşa ettirilmiştir.
Salih Bey (Sağman) medresesi, Keyhüsrev Bey’in oğlu Salih Bey tarafından başlatılmıştır. 1565-1575 yılları arası olarak tarihlendirilmiştir. Çemişgezek, Mazgirt, Sağman, Pertek’te medreseler bulunduğunu biliyoruz. 16. yüzyılda Pertek’te Baysungur Bey’in yaptırılmıştır.]] (ÖZDEMİR, 2015, s. 9…)
“Dersim ve bölgesinde Elti Hatun türbesi, Besime Hatun türbesi, Çoban Baba Türbesi, gibi tarihleri çok eskilere uzanan türbeler bulunmaktadır.” (KARA, 2000, s. 8…)
“Çemişgezek’te Pulur höyüğü, Yelmaniye camisi, Yeniköy höyüğü, Uzun Hasan türbesi, Hamam-ı Atik (Eski Hamam), Çemişgezek köprüsü, Ulukale camisi, Meydan çeşmesi adlı tarihi eserler bulunmaktadır. Mazgirt’te Mazgirt kalesi, Elti Hatun camisi, Elti Hatun türbesi, Çoban Baba türbesi, Kale köyü kalesi, Bağin kalesi; Tunceli merkezde Anba köyü kalesi; Pertek’te Pertek kalesi, Aşağı (Çelebi Ali) camii, Yukarı (Bay Sungur) cami, Sağman camisi, Sağman kalesi ve kiliseler yer alır. Pülümür’de Gelin mağaraları ve Hatun köprüsü adlı eserler günümüze kalmıştır. Tunceli’nin çeşitli yörelerinde Üryan (çok temiz) Hıdır (Sultan Hıdır) (Pertek Dorutay), Ağuçan (Hozat (Bargin) Karabayır), Sarı Saltuk (Hozat – Sarı Saltuk), Çarkkapı Aşağı Yakabaşı, Düzgün Baba (Nazimiye), Munzur Baba adlı türbeler bulunmaktadır.” (GÜNGÖR, 2017, s. 18)
Zamanına ve nüfusuna göre fazlaca cami bulunması, bölgede Sünni Kürt-Türk nüfusun yoğunluğunu göstermektedir.
Tunceli müzesi
Tunceli’nde Urartu’dan başlayarak değişik medeniyetlere ait eserler vardır.
“Tunceli Müzesinde Bulunan Etnografik Madeni Takılar” başlığı altında tezinde toplam 42 eser incelenmiştir. Araştırma kapsamında incelenen eserler içerisinde en fazla bilezik, yüzük, küpe ve kemer yer almaktadır. Eserlerde genel olarak kullanılan malzemenin gümüş olduğu tespit edilmiştir. Osmanlı döneminin ağırlıkta olduğu eserlerde, Cumhuriyet dönemine de ait bazı eserlerin olduğu görülmüştür. Müzede “Emeviler, Abbasiler Anadolu Selçuklu Devleti, Artuklular, Eyyubiler, İlhanlılar, Akkoyunlular, Osmanlılara ait onca sikke yer alırken; Anadolu’daki Kürtlerle bağlantılı sikkeler yoktur.” (ATAN, 2022)
“Elazığ, Tunceli ve Bingöl yörelerinde yerli-yabancılar tarafından yapılan kazılarda eski uygarlıklara ve Türk beyliklerine ait sikkeler ve tarihi eserler bulunurken; Kürtlere ait bir ize rastlanılmamıştır.” (AŞAN, 1992)
ESKİ DERSİM’DE HAYAT
Kürtlerle bir arada bulunan Kızılbaş Türkmenler Zaza toplumunu oluşturdu. Bu zaman içinde Türkmenlerde bulunmayan bazı gelenekleri Kürtlerden aldılar. Kürt aşiretlerindeki şeyhlerin, seyitlerin ve ağaların her imtiyazlarını birebir kopyaladılar. Hatta çok daha uç noktalara taşıdılar. İnanç ve bazı gelenekleri hariç, Zazaların yaşamları büyük değişime uğradı. Dersim’in sert coğrafyası ile yetersiz arazisine halkın cahilliği, sefilliği eklenince, şiddeti, cinayetler ve soygun günlük yaşantının vazgeçilmezi olmuştu. Silah her şeydi. Kürt aşiretlerinde olduğu gibi öç almak kolektif sorumluluktu. İntikam alınmazsa aşiretin onuru ve şerefi lekelenmiş sayılırdı.
Kapalı toplumun inançları da ağanın ve dedenin talep ve ihtiyaçlarına göre şekillenince bu durum Dersim’de kendine has bir Alevilik anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Aleviliğin temel kaidelerine aykırı olan kurallar din diye halka yutturulmuştur.
Kürt aşiret tarihinde olduğu gibi, Dersim’deki aşiretlerin tarihi içinde halk hiçbir zaman olmamıştır. Kendisi de Kürt olan 1597’de ‘Kürt Tarihi’ni yazan Şeref Han, Kürtler ve aşiretleri hakkında detaylı ve abartılı bilgiler verirken, kitabında ‘Kürt halkı’ bir yerde geçer o da büyük meziyet imiş gibi ‘kanaatkâr oldukları ve günlerini darı ekmeği yiyerek geçirdiklerini söyler (s. 26).
İdris Bitlisi’nin eserlerinde ‘Kürt halkı’ tabiri geçmez.
Dersim’de toplum devletsizdi. İsteğine göre kuralları koyan, bozan, değiştiren, yürüten ağalardı, şeyhlerdi, seyitlerdi. Bunların her yaptığı kanun kabul edilmiştir. Halk sorgulamazdı ve itiraz hakkı yoktu. Bireyin özgürlüğü ağanın, seyittin, pirin çizdiği sınırlar içindedir. Halkın varlığı seyidi, şeyhi ve ağası içindi.
Barthold: “Türklerde sınıf mücadelesi hakkında hiçbir bilgi yoktur.”
“Kürtlerin sosyal bilinçleri aşiret ile sınırlıydı.” (TOYNBEE, 2009, s. 35)
1751 yılında bir dilekçede “Çarsancak’ın 13 köyünün bir taife tarafından çalınıp yağmalandı. Köyler baştanbaşa yakıldı, şimdi orada baykuşlar ötüyor (s. 15). 1787 yılı belgede, insan öldürenler, namus kirleten aşiretlerden bahsedilmektedir (s. 16). Dersim aşiretleri, sadece çevredeki köyleri basıp yağmalamakla kalmıyor, birbirleriyle sürekli dövüşüyorlardı. Bu kavgada elbette ki reislerin elindeki sıradan insanlar telef oluyordu.” (ZELYUT, 2010, s. 19)
Ermeni 1880’li yıllarda Dersim seyahatinde, “Yolculuk tehlikeliydi. İnsanın on tane gözü olsa, tehlikenin hangi taraftan geldiğini görmek mümkün değildi. Her an her adımlarında yolcuları tehlike ve ölüm bekliyordu. Haydutlar sindikleri yerlerden birden ölümcül mermiler fırlatır, ağaçların kovuğundan birden fırlayıverirlerdi.” (ANTRANİK, 2024, s. 27)
“Demenan-Alan aşiretleri arsında 30 yıl süren ve her iki aşiretten toplam 41 kişinin ölümü ile sonuçlanan, birçok ağıtla birlikte tanınan ‘Zegeriye Ağıtı’nın’ da yakılmasına sebep olan kavganın temelinde açlık ve yoksulluğun yarattığı davar baskınının sebep olduğu bilinmektedir. İki aşiret arasında süregelen ve acıya sebep olan kavga, kaçırılan kör bir keçi yüzünden başlamıştır.” (ERGÜN, 2024, s. 21)
“Bütün ilkel cemiyetlerde ne ferdi hukuk anlayışı ne de kamu hukuku anlayışı vardır. Kürtlerde vatan mefkûresi değil aşiret mefkûresi gelişmiştir.” (GÖKALP, 2003, s. 43) Çünkü savaşıp toprak yaptıkları bir vatanları olmamıştır.
“Tarih boyunca aşiretler arasında hiçbir zaman savaş ve kavga eksik olmamıştır. Savaşların ekseriyetinin çıkış sebepleri namus ve zozan (Er. yaylak-mera) davalarıdır.” (BOZKURT, 2021, s. 83)
“İki aşiret bazen bir ağaç, bir su kaynağı, bir eşek veya köpek gibi önemsiz bir sebepten bile birbirleriyle savaşmıştır. Suç işleyen kişiyi yargılayan ve cezalandıran (malını elinden alma, cellikırın (aşiretten kovma), falakaya yatırma, öldürme, bir odaya hapsetme) bir mahkemesi (köy odası) ve yargı gücü, aşiret reislerinin göreviydi.”
Ekonominin önemli çarkı “Aşiretlerin özelikle sonbaharlarda çevre köy ve aşiret mallarını talan ederek zahire ve hayvan temini için yaptıkları baskın ve saldırıdır.” (KEMALİ, 1992, s. 144)
Aşiretler arasında çatışmalarda bile tarafsız köyleri yağmalayıp tarlaları yakmak gibi maddi hasarların yanında bir de ahalinin ırzına tasallut edilmekteydi. (COA. DH. MKT. 115/3, 15 Şubat 1895)
Bazı aşiret şeyhler ise gasp, yağma ve öldürme gibi birçok suça iştirak eden eşkıyayı himayelerine alıp ganimetlerinden pay almaları gelenekti. (COA. BEO. 600/44995, (16 Nisan 1895)
“Bölgede Derebeyliğin egemen yapı olması nedeniyle ekilebilen arazi tümüyle ağaların, yani aşiret beylerinin eline geçmiştir.” (ÖZ, 2008, s. 5)
“Aşiretlerin kullandıkları yöntem, yol kesmek, köy basmak, sürü kaçırmak biçimindedir. Direnenlere karşı, kendi güçlerini kullanıyorlar. Bu topraksız, işsiz, pazarsız aşiretlerin yapacakları tek şey çapullamaktır (s. 17). Aşiretler arasında sürekli kavgalar, kan davaları sürüp gitmiştir.” (TİMUROĞLU, 1991, s. 62)
1930’lu yıllarda Dersim’de köylünün yazara dert yanışı, “Ürünü kaldırınca gelir başımıza oturur. Yedi godikte bir godik devletin der, alır. On godik te bir godik ağalık hakkı alır, tohumu da çıkartır, hayvan hakkı da ister, geriye ürünün yarısı bile kalmaz. Hayvan doğurunca bir çiftten tekini ağa alır, halimiz yamandır begim.” (ULUĞ, 2007, s. 226)
“1936 yılında köy basma, ev ve ağıl basma, yol kesme, adam öldürme, kız kaçırma, yangın, ırza tecavüz, karakol basma, valiyi önleme gibi suçlardan iki bin yedi yüz kişi adliyece aranmakta idi.” (AYGÜN, 2010, s. 94)
Aşiret ağaları, “Akrabaları üzerinde iktidarını sürdürerek, onların posasını çıkaran feodal hoşnutsuzluğu kendi üzerinden uzak tutmayı başarıyor ve tüm suçlar hükümete yükleniyordu.” (GORDLEVSKI, 1988, s. 122)
“1914 yılında Kırgan aşireti Sin nahiye müdürünü nahiyeden çıkarır. Devlet bu isyan karşısında harekete geçince, Kırgan ve müttefiki olan aşiretlerle husumet yaşadığı değerlendirilen Kav, Bahtiyar, Yukarı Abbas, Bezgar ve Arslanuşağı aşiretleri devlet kuvvetlerinin yanında yer alarak isyancıların üzerine yapılan harekâta katılır. Sin yakınlarında yaşanan çatışma sonucunda Kırgan Aşireti lideri Süleyman Ağa yaralanınca aşiretiyle beraber teslim olur, böylece isyan bastırılır. Bu isyanın başlangıcında Yukarı Abbasuşağı aşireti reisi Seyit Rıza, isyan eden Kırgan Aşireti’ne yardım etme sözü verirse de harekât başlayınca, verdiği sözün aksine hükûmet güçlerine katılır.” (TAŞ, 2021, s. 202)
1920’li yıllarda Dersim:
“Fert ağaya karşı hiçbir hak iddiasında bulunamaz.
Ağa aşiretten istediğinin mal ve canına sahiptir.
Ağa aleyhine hükümete müracaat yasaktır. Tersini yapan öldürülür.
Ağa müsaade etmeyince evlenilmez.
Babanın erkek evladı üzerindeki hakkı onbeş yaşına kadardır. Sonrası hak, ağaya geçer.
Kızların ailede şahsiyeti yoktur.
Kocanın karısı üzerine hakkı geniştir, öldürmeyi bile kapsar.
Menkul alım satımında ağaya hisse verme mecburiyeti vardır.” (ZELYUT, 2010, s. 215)
“Pülümür'ün tarıma uygun arazisi hemen tümüyle Şah Hüseyin ailesine aittir. Dersim'in diğer ilçelerinde de ekilecek toprak çoğunluk bir ağanın veya aşiret başkanının veya seyyidindir.” (ÖZ, 1999, s. 37)
“Dr. Hartmann: Kürt ağalar ve aşiret beyleri toplumdan yüksek vergi alıp, hayvanları çalıp köyleri yağmalarlardı. Bazen de kadınları kaçırırlardı. Ancak sadece Ermeni değil, Müslüman köylülere de bu şekilde davranırlardı. Buradaki asıl çatışma beylerin köylüleri bastırdığı dinsel bir çatışma değil, ekonomik kökenli bir çatışmaydı; köylüler ister Müslüman Kürt, ister Hristiyan Ermeni olsunlar fark etmezdi. Müslüman Kürt köylüler başkaldırma araçlarından yoksunlardı. Ancak Ermenilerin yazacağı dilekçeler Patrikhane yoluyla Osmanlı yönetimine kadar ulaşmaktaydı.” (KEVORKIAN, 2014, s. 93)
“Yüzlerce dönüm toprak ona aittir, tarlaları dağıtmakta ve çevre köyleri yönetmektedir. Toprak ağası odur, yönetmen kaymakam odur, şeyh odur. Geçim olanaklarından yoksun köylülerin hükümete öfkesini, ustalıkla yönlendiriyordu.” (GORDLEVSKI, 1988, s. 122)
“Kürt aşiretlerinin, Kürt şeyhlerinin, Kürt toprak ağalarının zenginliklerinin kaynağı yine Ermeni mallarıdır. Asuri-Süryani mallarıdır.” (BEŞİKÇİ, 2014, s. 20)
Aynı İskilipli, “Kürt İslam’ıyla, Türk İslam’ı ve Arap İslam’ı arasındaki fark çok büyüktür. Kürtler İslamiyet’in tebliğ edilmesinde Araplardan ve Türklerden daha fazla rol almışlardır. İslam’ı, Malezya’ya, Endonezya’ya kadar götürenler, daha çok Kürt tüccarlardır.” (BEŞİKÇİ, 2020, say: 3, s. 6) Kürt tüccarlar Endonezya’da! Beşik sallar gibi sallıyor Beşikçi.
“Kürt toprak beyleri borçlarını ödemeyen köylülerin topraklarına el koydular ve toprak ve tahıl borç vericileri, yani selefdar (tefeci, faizci) haline geldiler.” (NATALI, 2009, s. 43)
“Aşiret reisi tam bir ataerkil despottur. Otoritesi sınırsızdır. Herkesin malına istediği gibi el koyabilir. Kişilere dayak attırabilir ve gönlü dilerse, uyruklarından herhangi birini öldürtebilir.” (NİKİTİN, 1991, s. 215)
“Çok yakın zamana kadar ovalık bölgelerdeki köylülerin çoğu yarıcıydı, yani toprakları kendi başlarına işliyor ve buna karşılık ağa mahsulün belirli bir kısmını kendilerine bırakıyordu. Bu oran duruma bağlı olarak yüzde 10 ile yüzde 80 arasında değişebiliyordu (s. 32).
Talabani şehrinin İngiliz raporu:
- Şeyh Hamid’in: 700 evi, 300 atı, 400 askeri.
- Şeyh Muhammed Ra’ufın: 200 evi, 50 atı.
- Şeyh Tahir’in: 150 evi, 60 atı mevcuttur.” (BRUINESSEN, 2013, s. 329)
1732 tarihli bir şikâyet dilekçesinde “Şeyh Hasanlu ve Dersimli (aşiret) eşkıyası öteden beri bölgedeki halkı, köylüyü, işçiyi soymakta, yoksulların mallarını ve erzakını yağmalamakta, çoluk çocuklarını çalmakta, esir etmektedir, bunu gelenek edinmişlerdir.” (ŞENER, 2003, s. 28) Aynı aşiretten 1752 tarihli şikâyet dilekçesinde tekrar bahsedilmekte.
[1705 yılında Canbegi ve Şeyh Hasanlı (halen bölgede sakin aşiret) Kürtlerin, Çarsancak ve Çemişgezek bölgesinde halkı sürgün edip mallarına el koymaları önemli örnektir. Bunların mağdurları sadece Ermeni ve Rumlar değildi. Mağdurlarının bir kısmını da Müslüman Kürt ve Türkmenler oluşturuyordu (s. 25). 1933 yılının yazında Seyit Rıza’nın oğlu Babo (Baba) İbrahim, Kırganlı Mehmet tarafından Sin köyünde öldürüldü. Seyit Rıza, oğlunun intikamını almak için Sin köyünü bastı, köyde Kırganlı Mehmet ailesi ile irtibatlı bütün ailelerin eli silah tutan erkeklerini öldürttü ve köye oturdu, yani el koydu (s. 54). Halkın çoğunluğu bir tas çökelek, darı ve çavdar unuyla kışı geçirme çabasında iken aşiret ağalarının çocukları mürebbiye ve hizmetçiler tarafından bakılıp büyütülürdü. Aşiret ağaları altın sırmalı koşumlarını, gümüş eyerlerini Şam’dan, Halep’ten getirtecek kadar servet sahibi oldular (s. 40) Ağalar ve seyitler bu toplumu esir etmiş, körleştirmiş ve köleleştirmişti. Bunların derebeylerinden kurtulması Cumhuriyet nimetlerine kavuşması, insanca yaşamaları için gerekliydi (s. 72). Ekonominin en önemli çarkı, sonbaharlarda, aşiret kollarının çevre köyleri talan etmek için yaptıkları baskın ve saldırılar üzerinden dönüyordu. Kendisini doyuramayan, mahsulünün yarısı da bu yolla elinden alınan halk, her sonbahara açlıkla giriyordu. Köylülerin kış ihtiyaçlarını temin etmek için çalacağı tek bir kapı vardı: Aşiret reisinin kapısı. Ağanın onlara gösterdiği yol ise, soygun, talan, yağma, eşkıyalığın kaynağı olan Aşiret Kolları’ydı. Bu soygun kollarına katılımların çoğu geçim kaygısı nedeniyle oluyordu.] (AKYÜREKLİ, 2011, s. 83)
26 Mart 1929’da “Ferhatuşağı aşiretinden İsmail, Çemişgezeğin Dursun köyünden 51 Davar gaspetmiştir. Temmuz 1929’da Mazgirt’in Giç köyünden 400 davar ve 60 sığırın çalındığı, Jandarma Umum Komutanlığı’nın raporunda yer almaktadır. Yine aynı yıl Bahtiyaran Aşiretine mensup kişiler, Ovacık’ta 100 davar çaldıkları bildirilmektedir. Dahiliye Vekaletinden, Başvekalete gönderilen 22 Kasım 1934 tarihli belgede “Geçen 1933 yılında 787 çapulcu tarafından 66 soygun ve baskın yapılmıştı. Bu sene zarfında şimdiye kadar miktarları 1312 olarak tespit olunan Dersimli tarafından civar vilayetler dahilinde 138 gasp suçu işlenmiştir. 765 öküz, manda, koyun ve merkep geri alınmıştır” denilmektedir.” (GÖKTEPE, 2013, s. 23)
“Aşiret ağaları Ermeni köyleri başta olmak üzere çevre kazalarda Sünni-Alevi ayrımı yapmadan kendilerine uzak akrabaları dahil olmak üzere diğer aşiret ve köylere özellikle hayvan ve ziynet eşyası gasp etmek amacıyla talan seferleri düzenlerdi.” (B. C. A. 030. 10. 112. 158-20)
“Munzur sıradağları aşılmaz bir duvar halinde Dersim’i çeviriyordu. Dersim, Türkiye’nin içinde, fakat Türkiye’den ayrı bir parçaydı. Haritalarda bizim görünürde. Fakat hiçbir zaman bizim olmamıştı. Ne yol verir, ne kervan geçirirdi. O da kendi ağalarının, kendi şeyhlerinin elinde, kendi adetleri, kendi kanunları ile dilediği gibi yaşardı. Etrafını haraca keserdi. Etrafındaki köyler, kasabalar, hem devlete, hem Dersim’e vergi verirlerdi.” (AYDEMİR, 1971, s. 94)
“Dersim dağlarında yalnız yolculuk yapanlara ve zayıf kafilelere saldıran, cinayet işlemekten çekinmeyen Kürt aşiretleri yaşıyordu.” (GUHR, 2016, s. 57)
“Dersimliye başlarında ağa olmadan yaşamasını öğretmek de çok zordur. Çünkü Dersimli ağanın biri başından gitti mi, yerine yenisini bulmak kaygısındadır.” (TİMUROĞLU, 1991, s. 77)
Savaş günleri barış günlerinden fazlaydı. Güçlü aşiretler kendi pozisyonunu korumak için ötekinin yükselmesine fırsat vermiyor, güçsüzleri ezerek mallarını gasp ediyor, sürülerini önlerine katarak götürüyor, köyleri basıyorlar ve mukavemet edenler öldürülüyordu. Dersim bölgesinde bu denli asayiş olayları kabarmış, Dersim halkı her zaman korku, baskı ve yoksulluk içinde yaşamıştır. Eşkıyalığı bile “soylu eşkıyalık” diye nitelendirenler bulunuyordu.
Şaman, “Ağacın kökü yere dayanır, İnsanın kökü halka dayanır.” (RADLOFF, 2008, s. 422) Dersim’de halk yoktu.
E. Durkheim: “İlkel insan hayata pek değer vermez.” Ve devlet Dersim’e girmeseydi ilkel ortaçağ hayatı hala devam edecekti.
20 Haziran 2023’te Bismil ilçesinde arazi anlaşmazlığı yüzünden 9 kişi öldürüldü.
Günümüzde bile aşiret reisinin düğünlerinde takılan para ve takılar dudakları uçuklatmaktadır.
Özgürlükçü, sosyal barışçı, eşitçi, demokrat, kardeşçi Kürtçülerin arzuladıkları, özlemini çektikleri Osmanlıdaki gibi halkın tebaa, kul, maraba olduğu Atatürk öncesi Dersim bu idi.
Kürtçülere göre eski Dersim’de hayat
Aradıkları kini, nefreti ve kanı Seyit Rıza’da bulan Kürtçüler Seyit Rıza’yı ilahlaştırırlar. Hâlbuki bu katilin halkın yararına tek icraatı olmamış, halkı ezmiş, yağmalamış, sömürmüş ve öldürmüştür. Buna rağmen devletine isyan eden bu halk düşmanının heykeli hükümetin de göz yumması ile Dersim meydanına dikilebilmiştir.
Kendilerine sosyal medyadan sordum, Seyit Rıza’nın halkın lehine, iyiliğine, yararına, faydasına iki değil bir icraatını söyler misiniz? Deyince; klasik numaraları olan ırkçı, faşist tekerlemelerle saldırıya geçtiler ve gerçeklerle yüzleşmekten hep kaçtılar.
Kürtçüler, Dersim’de halkın yaşantısını çeşitli yönleriyle ele alan bir tek kitap dahi olsa kaleme almamışlardır, alamazlar. Dersim halkını kimler ağlattı? Kimler sahip çıktı? Kimler zincire vurdu? Kim zincirleri kırmak istedi? Çok ucuz olan insan hayatı nasıl gerçek değerine kavuşacaktı? Ne zaman medeni alemle tanışacaktı? Cehennemden ne zaman kurtulacaktı ve farklı bir dünyanın da var olduğunun nasıl anlayacaktı?
“Alevi Zazalarda Sünni Zazalara oranla kan davası neredeyse hiç yoktur.” (ÇAĞLAYAN, 2016, s. 143) diyebiliyor ve apaçık yalan söylüyor.
Ayrı bir gezegenden yaşayan Kürtçü: “Bu bölgenin (Dersim) Kürtleri, güzellikleri, güzel görünümleri ve kılık kıyafetlerinin çekiciliğiyle ün salmışlardır” (EMİN ZEKİ, 1937, s. 37) diyor.
“Dersimde pirlerin ve evliyaların tarihteki yaşamlarına baktığımızda biri birleriyle savaşan, biri birlerine ayak oyunu yapan bir tek seyit, pir, evliya, ziyaret, ocak ile karşılaşamazsınız.” (MUXUNDİ, 2012, s. 18) İsmi değiştirmekle beyin değişmiyor ki!
Bir örnek, 1930’li yıllarda Dersim’de cumhuriyete karşı isyanların içinde ve önünde yer almış kişi: “Şeyh Hasanan ve Seydan (Seyit Han) aşiretleri arasında meydana gelen bir arazi hudut anlaşmazlığı altmış yıl sürmüş, bu esnada iki taraftan yüzlerce adam ölmüş ve uyuşmazlık konusu arazi o kadar küçük imiş ki, belki de öldürülenlere mezar olmağa bile kâfi gelmemiştir.” (DERSİMİ, 1952, s. 13)
Türk halkı gibi Kürt halkının da insan olduğunun farkına varması için Atatürk’ün gelmesi beklenecekti.
Köylülerin yaşantısı
1930’lu yıllarda Anadolu köylüsüne göre daha da kötü vaziyette olan Dersim halkının fotoğraflarındaki perişan halini görünce kahrolmamak mümkün değil. Giyim diye giyilenler lime lime dökülen ata-dededen kalan paçavralar ve renkleri kaybolmuş birbirine tutturulmuş yamalar. Beslenme yetersizliği nedeniyle genç yaşta yaşlanmış, kaşları çatık, kırış kırış olmuş mutsuz ve gülmeyi unutmuş yüzler. Öbür tarafta endamlı bir avuç sömürenler ve ezenler. Dersim’de yalnızca reislerin, seyitlerden ve ağalardan yüzü gülerdi.
1880’li yıllarda Dersim seyahatinde Ermeni: “Evler alçak ve yer altında, sokaklar düzensiz ve kir pas içindeydi. Köy tümüyle ahır olmuştu sanki. Kürt ağalar o pis sokaklarda, evlerin önüne oturmuş, uzun çubuklarını tütün doldurup içiyorlardı.” (ANTRANİK, 2024, s. 39)
“Köylünün oturduğu ev tek gözlüdür. Mutfağı, ambarı, yatak odası bundan ibarettir. Halkın oturduğu evler, tepeden delikli birer indir. Yatmak, oturmak, ekmek pişirmek, bütün ihtiyaçlar için bir tek oda ile yanında samanlık ve ahırdan ibaret mağaraya benzer yerdir.” (ZELYUT, 2010, s. 214)
Yayla göçleri sırasında, “Eski püskü elbiseler içindeki kadınlar, zorlukla yürürler ve sırtlarında beşiklerden, çömleklerden, çubuklardan, tepsilerden, yağ tuluklarından, kabaklardan, semaverlerden, dokuma ve eğirme aletlerinden (iğ, teşik) oluşan garip bir yığın ve vazgeçilmez olarak bebek taşırlar. Herkes yalınayak yürür (s. 89). Aynı zamanda ahır olarak kullanılan Kürt evleri .” (NİKİTİN, 1976, c. I s. 275)
1930’lu yıllarda, “Toplu büyük çetelerin köy basması, sürüleri götürmesi, mukavemet edenlerin öldürülmesi, yol kesmesi, son aylarda adi vakalar sırasına geçmiştir (s. 41). Haydaran Aşireti, Yukarı Abbas Uşakları ve Seyid Rıza'nın koruması altına sığınan Koçgirililer, çevrede silahlı soygun yapıyorlardı. Bir yıl içinde yalnızca Erzincan'da 229 soygun olayı olmuştu. Bu olaylar nedeniyle Mazgirt, Hozat, Nazimiye ve Ovacık ilçelerinde 4680 sanık hakkında soruşturma açılmıştı. İsmet Paşa Hükümeti kararlıydı. Dersim harekâtı başlayacak ve haydutluk ve eşkıyalık son bulacaktı.” (MUMCU, 1993, s. 37)
Dincilerin ve DEM’lilerin özlemini çektiği 100 sene öncesinin Dersim’i bu idi.
Atatürk: “Köylüyü bu feodal güçlerin otoritesinden kurtarmak konusunda elimizi çabuk tutmalıyız (s. 62). İlk yapılacak şey ağa ve seyitlerin halk üzerindeki hâkimiyetlerini kırmak ve bölgeden uzaklaştırmaktı.” (AKYÜREKLİ, 2011, s. 59)
Cumhuriyetin ilk yıllarında Dersim raporları
Tarihte ilk kez cumhuriyet ile birlikte Aleviler (Kürt-Zaza-Türkmen) meclise taşındı. Alevi halkı, Atatürk’ü doğal müttefikleri olarak görüyorlardı.
“Yörede tüfek, ailenin en kıymetli malıdır. Mal, can ve namusun korunması ancak tüfekle mümkündür. Tüfek babadan oğula intikal eden en önemli ve değerli mirastır (s. XII). 1940’lı yıllarda Dersim milletvekili: “Eşkıyalık büyük ölçüde önlenmişti. Çevre köylere huzur gelmişti. İşlenen suçlar ise genellikle arazi ve kız kaçırmak yüzündendi. Hayvan hırsızlığı, soygunculuk ve yol kesmek gibi suçlar yok denecek derecede azalmıştı.” (SILAN, 2010, s. s. XIX)
İçişleri bakanı Şükrü Kaya’nın Dersim gözlemleri sonucu raporunda (1932): [Dersimin ıslahı acil ve zaruridir. Tehirinde devletçe zarar vardır. Dersim sisteminin halli ancak:
A- Silahların toplanması,
B- Aşiret ağalarının ve aşiret ağası olabileceklerin Dersim'den uzaklaştırılması,
C- Esir köylülerin topraklandırılması.
Bunların tatbiki askeri bir harekete mütevakkıftır. Devamında,
1. Halkı toprağa bağlamak (kısmen Dersim civarındaki ovalara indirmek).
2. En iyi memurları Dersime tayin etmek, yerli memurları o havaliden uzaklaştırmak.
3. Adliye makinasını mutlak surette adilane ve seri bir surette işletmek.
4. Mektepler açmak ve Türk olan Dersimlilere Türkçe öğretmek. Yollar yapmak.
5. Her kazada sıhhi teşkilat kurmak, dispanserler açmak ve halka ücretsiz ilaç dağıtmak.
6. Dersimlilerin komşusu olan kasaba ve şehirlerle ticari münasebete girebilmeleri sağlanmalı.
7. Ticaret, ziraat ve eğitim yoluyla medenileştirilmesi ve yaşam kalitesinin arttırılmasına devam edilmeli.]
DEM ile dinciler hariç, hangi medeni insan bu dilek ve uygulamalara karşı çıkar?
1920-30’lu yıllarda Dersim’de görev yapan Binbaşı Gümüşpala’nın raporlarından: [Yollar, köprüler, hükümet konakları, mektepler, kışlalar, hapishane, karakol, zabit ve memur binaları yapılacaktı. Doğal kaynaklardan elektrik üretilerek şehir aydınlatılacaktı. İhtiyaç duyulan sağlık ve eğitim kadrosu temin edilecekti. Hayvanların ıslahına çalışılacak ve yeni fidanlıklar oluşturulacaktı (s. 2557). 30 Kasım 1925 tarihinde dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik ve çelebilik ilga edilmiş olsa da gerçekte bu mümkün olmadı. Dedeler, Kızılbaş halktan aidat-nezirlerini topluyorlardı. Kızılbaşlar, dedelerin öğüt ve emirlerine tamamen boyun eğiyorlardı. Esasen Kürtleşmeye başlayan Dersim Kızılbaşları çevre vilayetlerde Türkçe konuşan halkı da Kürtleştirmekteydi. Kızılbaşların, Sünni toplum tarafından dışlanmaları aralarındaki tesanütü (dayanışma) daha da güçlendiriyordu (s. 2559). Tunceli’de hükümet otoritesi arttıkça seyitlerin nüfuzu da azalmaktaydı (s. 2560). Az olan ekilebilir arazinin büyük kısmının ağaların elinde bulunuyordu. Halkın çoğu, özellikle çocuklar yarı çıplak halde yaşamaktaydı.] (ZENGİN, 2020, s. 2562)
Cumhuriyet'e kadar tekerlekli vasıta ve ticaret yoktu. İsmet İnönü, Son Telgraf Gazetesi’ne verdiği beyanda: “Dersimde normal bir durumda iki milyon dönümlük tarla ve mera, altmış-yetmiş bin insanı kolayca geçindirebilir. Hâlbuki tekerlek denilen en iptidai vasıtanın bile girmediği bu yerlerde ağalar şimdiye kadar bir yol bile yaptırmamışlardır.” (GÖKTEPE, 2013, s. 20)
“Yüzlerce yıldır şehir merkezlerinden kopuk yaşamış Tunceli köyleri yapılan yol ve köprüler sayesinde medeniyetle tanışır. Hastane yapılır, doktor götürülür. Okul yapılır, öğretmen götürülür. Mahkeme yapılır, adalet götürülür. Köylüyü baskı ve zulüm altında tutan aşiret reislerinin silahlarına el konulur. Tüm bu medenileşme hareketi gerici aşiret reislerinin direnişiyle karşılaşır.” (ERDEM, 2010, s. 14)
Atatürk’ün son arzusu “Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır” (ÖZBAY, 2004, s. 106) idi ama toprak reformunu gerçekleştirmek için ömrü yetmedi. Gelenler de siyasi çıkar gereği ve oyların blok olarak çıkması sonucunda adım adım eskinin feodal düzenine dönerek siyaset-ağa ilişkilerini yine pekiştirdiler.
Tunceli’nde tek kitaplık cumhuriyetle birlikte vilayet merkezindeki Halkevi’nde bulunuyordu. Bu kitaplıktaki kitap sayısı ise 772 idi. Dersim’in diğer bir yüzü de bu idi.
“Cumhuriyet’ten sonra ülke çapında devrim yaşanır. Devrimler Alevilerde de köklü değişimler getirir. Alevilerin kaçıp saklandıkları kuş uçmaz, kervan geçmez köylerin kentlerle bağları kurulur. İlköğretim zorunlu kılınır. Alevi köylerinde dışarıdan kişiler yaşamaya başlar. Dış dünya ile arasında bir iletişim sistemi gelişir.” (BOZKURT, 2010, s. 120)
Atatürk’ün Diyaneti kurmasının nedeni, imamları, mollaları kontrol altında tutmak içindi ve tuttu da. Sonraları siyasiler onlar salıverdi, karşılıklı birbirlerini beslediler ve birbirlerinden beslendiler.
“Türkiye'de verilen din kültür ve eğitimi, bir mezhep eğitimidir, din eğitimi değil. Diyanet Reisliği, bir Hanefi kurumu halinde görev yapmaktadır. Ve bu kurumun maaş verdiği binlerce din görevlisi, din adı altında mezhepçilik vaazları vermekte ve Alevi-Bektaşi kitleye, yaklaştırıcı tavır şurda kalsın, düşmanlık aşılayıcı bir tutum içinde seyretmektedirler. Böylece, gerçek Türk duygu, eda ve zarafetinin temsilcileri olması gereken bir büyük kitle, hem Türklük'ten, hem de Müslümanlık'tan uzaklaştırılmaktadır. Neden kardeşleştirme değil de Sünnileştirme.” (ÖZTÜRK, 1990, s. 211)
1925-1930’LU YILLARDA DİYARBAKIR VE DERSİM’DE YAŞAM
Bölgede hukuk ve adalet, aşiret reislerinin vereceği karara göre işlerdi. Ne şeri, ne örfi ve ne medeni hukuk diye bir kavram halkın hayatında var olmamıştır. Bu durum, cumhuriyete kadar böyle devam ede gelmiştir.
[Bir gün Abbasi halifelerinden Me’mun şairleri toplamış. Hepsine, milliyetleriyle övünmeleri için emretmiş. Arap şair, Hazreti Peygamberin Arap olduğundan, Kur’an'ın Arap diliyle geldiğinden, Arap soyluluğundan söz etmiş. Acem (İran) şair, kisraların saraylarından, Acem ihtişam ve daratından (debdebe, gösteriş) dem vurmuş.” Rum şair, eski Yunanın sanat, mimarı vb. büyüklüğünü anlatmış. Sıra Türk şaire gelmiş. Me’mun, ‘Sen de övün bakalım’ demiş. İsmi geçen şairler, şaşkınlıkla söyleyecek neyi var ki, gibi bir davranışla bizimkine bakmaya başlamışlar. Türk şair demiş ki; Benim doğduğum Türk illerinde, gerçi, ne Arabın, ne Acemin, ne de Yunanlının övündüğü şeyler yoktur. Fakat bu topraklarda Tanrı köle yaratmaz!]
“Sultan Kutalmış (11. yüzyıl sonunda), bir toplumsal reform gerçekleştirdi: O, Küçük Asya’daki (Anadolu) büyük yurtluklarda çalışan köleleri ve toprak kölelerini özgür ilan etti ve bunlar kitleler halinde İslam’a geçmeye başladılar. Daha sonraları da Selçuklular, Bizans köylülerini, bu yolla kendilerine çektiler.” (GORDLEVSKI, 1988, s. 170)
Engels: “Yakın Doğu'ya toprak mülkiyetinin Türkler getirmiştir.” (WERNER, 2014, s. 282)
Bölgeyi adım adım dolaşan gazetecinin 1925-1930’lu yıllarda gözlemleri:
a) Aşiret reisleri
[Dersim'in başbelası, yoksul halkın her şeyini sömüren seyyittir. Bölge insanı hurafelerin demir pençesi içinde ezilmektedir. Toprak ağalarının, aşiret reislerinin esiri olan Dersimliyi kurtarmak için aşiret hayatını yıkmak gerekmektedir (s. 13). Fert, ağaya karşı hiçbir hak iddiasında bulunamaz. Ağa aşiretten istediğinin mal ve canına sahiptir. Ağa aleyhine hükümete müracaat yasaktır. Müracaat eden aşiret yasasını bozmak suçu ile aşiretçe cezalandırılır, yani öldürülür (s. 113).
Soygunculuk, Dersim geleneğinde kurallaşmıştır. Zaten aşiret hayatı demek, reisin halkı istediği gibi oynatması demektir. Halk karanlık içindedir. Okur yazar, ya reis soyundandır veya onun aylıklı uşağıdır. Aşiret ağasının günlük istihbaratı gayet geniştir; vilayet merkezindeki hatırlılardan tutun da, memurlardan, jandarmalardan adamları vardır. Onların evinin yağı, peyniri aşiret ağası tarafından yollanır (s. 117). Devlet bu işlere başladığı zaman (köprü, yol, okul, dispanser, hükümet konağı…) Dersim ağasını, Dersim seyidini büyük bir endişe almıştı, onlar bu gelişteki ciddiyeti sezmişlerdi; bu geliş, eski seferler gibi bir sele benzemiyordu. Bu defa, devlet Dersim'in içine yerleşiyordu ve bu yerleşmenin hedefi ancak aşiret rejiminin tahribi olabilirdi. Akıllı Dersim ağaları bunu görüyor, ellerindeki esirlerin bir hamle ile zincirlerini kırarak kurtulacağını anlıyorlardı.] (ULUĞ, 2007, s. 181)
Aynı yazar diğer eserinde:
[Bir köy, beş köy, on beş köy, kırk köy, seksen bir köy, yüz altmış dokuz köy... öz malıdır. Köyün toprağı, evleri, havası, suyu, rüzgârı, içindeki insanlar, hayvanlar, sabanlar, üvendireler, inekler ve öküzler birbirinden farksız olarak beyin malıdır (s. 13). Dersimli izinsiz ağız açamazdı. Bir köylünün, bir marabanın, ağasının, beyinin izni olmadan, bir yabancı ile –hatta devlet memuru bile olsa- yalnız başına konuşması yasaktı (s. 55). Köye uğrayıp bir su, bir ayran istediğiniz vakit; kâhyadan başka ortalıkta kimse kalmazdı. Hepsi bir vahşi sürüsü gibi yanınızdan kaçar, ya kulübeye yahut da bir duvarın arkasına mahcup ve korkak gizlenirdi. Doğu ne kendi derdini dökebildi ve ne de derdini soracak yolcu onun yanına sokuldu (s. 16). Cumhuriyet'e kadar oraya kurtarıcı bir el uzanmıştır. Bugün uzanan el, Dumlupınar'dan, Akdeniz'i gösteren eldir. O el, elbette burada da devrimin zaferini gösteriyor.] (ULUĞ, 2009, s. 19)
b) Dersim’de seyitler
Toplum yok, tek kişi var. Seyit ne derse din onu der. Seyidin rızasını almak demek, Allah'ın ve Ali'nin rızasını almak demekti. Günümüzde de Sünni cemaatlerde de değişen fazla bir şey yok. Tarikat şeyhinin söylemleri sorgulanamaz ve çok kutsalın üstündedir.
“Seyit, Dersim’i asırlardan beri yemiş, kemirmiştir. Seyit üfürmedikçe hasta iyileşmez. Seyit üfürür, fakat hasta ölürse bunda gecikildiğine, bundan evvelki işlerde seyidin rızası alınmadığına inanmak zorunluluğu vardır.” (ULUĞ, 2007, s. 31)
1940’lı yıllarda, “Bu seyitler zümresi Aleviliği kabul eden bu kitlenin Türklüklerini unutturacak ve onları aynı dili konuşan Türklerden nefret ettirecek birçok propagandalar yapmışlar ve başka bir kültür vermek için çok uğraşmışlardır. Seyitlerin bu işi yaparken yegâne düşünceleri ne dinlerine hizmet ve ne de yeni bir milliyet yaratmak değil sırf bu ayrılıktan menfaatlerine büyük paylar çıkarmaktı (s. 4). Seyitlere karşı olan hürmet ve itibar herkes tarafından kusursuz olarak gösterilir. Seyidin lanetlediği bir kimse tek başına kalmış bir adam olup herkes onunla alakasını keser.” (SILAN, 2011, s. 36)
“Bir seyit bir eve girince oraya hayır ve bereket giriyor demektir. Hane halkının musibet ve felaketlerden uzak kalması seyit dualar eder, öğütler verir, nefesler okur ve hayatı zaten darlık içinde geçen Dersim marabalarından ne koparırsa koparır. Seyidin memnuniyetsizliğini çekmek çok tehlikelidir.” (ZELYUT, 2010, s. 100)
“Seyit, doktordur. Seyit hâkimdir, hekimdir, koruyucudur, ceza vermek de bağışlamak da ona ait yetkilerdir.”
Kürtçülerin kınamadıkları, kınayamadıkları ve hatta sahip çıktıkları yaşam tarzı bu idi.
1920’li yıllarda Dersimde yiyecek çeşitleri
N. Dersimi: “Mazgert, Pertek, Çarşancak ve Hozat’ın bazı yerlerinde ‘dana-buran’ adıyla tütün yetiştirilir (s. 14). Kavut yağ ve balda pişirilerek komşulara dağıtılır, sofralar çekilerek düğün bayram edilir (s. 31). Dersimliler kırmızı ipekten puşi denilen sargılar sararlar (s. 35). Evlenecek erkek, kalın denilen başlığı verir (s. 37). Düğünlerde at üzerinde cirit oyunları oynanır (s. 38). Gelin eve girerken, bir tabak meyve ve ya üzüm ve ufak para da gelinin başına doğru serpilir (s. 39). Çortan ve kurut ayranında yemek hazırlanır.” (DERSİMİ, 1952, s. 40) Burada geçen kelimelerin çoğu Türkçe’dir.
“Çortan, turna balığı anlamında olup Kuman/ Kıpçak şahıs adıdır.” (RASONYI, 2006, s. 199)
Zazaca’da kalınd: Kızın başlık parası. Eski Türkçe’de, etimolojik sözlüklerde ve Divan-i Lugat-i Türk’te (1072 yılı) kalıng, aynı anlamda.
DLT’te kurut: Çökelek, yağı alınmış yoğurttan yapılan lor peyniri. Kuman/ Kıpçaklarda kurut: Bir çeşit peynir... (SAFRAN, 1989, s. 153)
Eski Türklerde kağut: Mısır ununda yapılan yiyecek çeşidi. (ÖGEL, 2000, c. III s. 32)
1000 yıl öncesinde DLT’te kagut (kavut): Darı unu yağla, şekerle karıştırılır, yeni doğuran kadınlara yemek olarak verilir.
Kıpçak’ça kavurga: Kavrulmuş hububat veya kavut. (TOPARLI) Eski Oğuzca kavut. Kıpçak/ Kuman kökenli Malkar Türklerinde kuvut. (TAVKUL) Kerkük’te kâvut. (HÜRMÜZLÜ)
Puşi, Farsçadır ve bölgeye getiren Farslılar değil Türklerdir. Karadeniz’de özellikle Hemşin yöresinde hala puşi başa bağlanmakta ve yaşatılan gelenektir.
“Ayran ve yoğurdu Kürt mutfağının temel malzemeleri, bulgurun temel ve günlük yemek olduğudur.” (TARDUŞ, 2020, s. 150)
Dersim’de türküler ve halk oyunları
Tunceli’nin çeşitli ilçe ve köylerinde ‘Tunceli türküleri’ konusunda yapılan en eski derlemelerin Ferruh Arsunar’a ait olduğu bilinir. Elimizde Arsunar’ın 1936’da derleyip 1937’de yayınladığı çalışmalarının dışında bilebildiğimiz eski tarihli çalışma yok.
“Mahmut R. Kösemihal, Arsunar’ın bu işlerle 12 yıldır uğraştığını, göz nuru döktüğünü söylemekte. Demek ki Arsunar, Tunceli’de, kendi ifadesiyle ‘derleme’ çalışmalarına 1924 yılından itibaren başlıyor. Kösemihal’e göre Arsunar’ın verdikleri örneklerde, Asyai anane saklıdır.”
“Tunceli’nin, azametli dağları, gür suları, güzel kırları ne kadar Türk Anadolu’sunun tabiatı ise, bu topraklarda yaşayan insanların müzik kültürleri de o derece Anadolu Türk müzik kültürüdür. Derlenen türkülerin hepsi Türkçe.” (ÖZCAN, 2014)
Dersim ve bölgesinde derlenen halk türküleri ile manilerin tamamı Türkçedir. (KAYA, 2004, s. 281-348)
Dersim’i konu almış olan şiirler de Türkçedir. (BULUT, 2014)
Tarık Dik: ‘Tunceli Yöresi Halk Oyunları (2022)’ çalışmasında oynanan oyunları ‘Temurağa’ ‘Devzere’ ‘Karaçor’ ‘Hey Hey’ diye sıralar.
“Karaçorlular, Nişanbur (Horasan), Temirtaş bölgelerinde yaşamaktadırlar.” (KAFKASYALI, 2010, s. 105) Nereden nereye.
“Temirağa, Karaçor, üç ayak, Delilo (Koçeri), Sallama, Tamzara, Kol oyunu.” (KAYA, 2004, s. 258)
Temir, demir’den. Deli-lo. “Lo, erkeklere söylenen ad.” (KAYA, 2004, s. 274) Deli genç. (T) Tamzara oyunu yaygın olup kökeni belli değildir. Diğerleri Türkçe’dir. Koçari oyunu Rize’nin belli yerlerinde oynanır.
“Delihoron gibi Anadolu'nun büyük dansları, şaman geleneklerini hatırlatmaktadır.” (ROUX, 1994, s. 139)
Oyun çeşitlerinin azlığının nedeni, Dersim’de günlük yaşamın acılarla içiçe olması ve insanlara eğlenmeyi unutturmasıdır. Eski Dersimin insanlarının fotoğrafları bu durumu yansıtır. Kürtlerden aşiret yapısının özelliklerini aldıkları gibi dengbej geleneğini de almışlardır.
DERSİM AŞİRETLERİ VE KÖKENLERİ
“Dersim bölgesine ikinci Horasan denilebilir.”
Anadolu’ya Müslüman Türklerin ilk göçü Malazgirt savaşı sonucuyla başlar. İkinci büyük göç, Moğolların önünden kaçan Türkmenlerdir.
“Türkmenler arasında Araplardaki şeyhler gibi bir yönetim görülmez (Türkistan). Sebebi kendilerine sorulduğunda “Biz reissiz bir ulusuz. Hiçbir zamanda üzerimize bir reis tayin etmeyeceğiz. Çünkü hepimiz eşitiz. Herkes kendinin hükümdarıdır.” (VAMBERY, 1993, s. 52)
Türkmen atasözü “Ne ağacın gölgesine ne de iktidarın gölgesine ihtiyaç duyar.”
Altaylılarda “Büyüklerine karşı itaat ve bağlılık duygusu ile dolu olduğu halde, Altaylı tutsaklığı sevmez ve özgürlüğü her şeyin üstünde tutar. ‘Hizmetçi’ sözünden o kadar nefret eder ki, bir hizmete girmektense açlıktan ölmeye razıdır. Hizmetçi sözünden daha ağır bir küfür olamaz.” (RADLOFF, 2008, s. 209)
“Bütün Türkler özgür olduğu gibi aralarında soyluluk ayrımları da yoktur. Onların bildiği tek konum farkı, istihdamdır.” (GROSRİCHARD, 2004, s. 54)
“Dersim Kürtleri (Zazalar) de Hacı Bektaş’ı tanıyorlar. Bu bölgede de bir Bektaşi tekkesi bulunduğu söyleniyor.” (HASLOK, 2000, s. 13)
Hacı Bektaş demek Türk kültürü, Türk dili ve Türk soylu demektir.
“Bazı aşiretler şüphe götürmeyecek bir biçimde bölge isimlerine göre adlandırılmışlardı.” (BRUINESSEN, 2013, s. 87)
Kom-sorlu, İk-sorlu, Pil-vanklı gibi.
Ön bilgi olarak aşiretlerin aldığı takılar
√ -lı, -li, -lu… eki, Eski Türkçe olup isimden, sıfat ve isim türeten ektir. Varlıklı, düzenli, çocuklu, güneşli, partili, köylü, beşli, görevli, yetkili gibi geniş kullanım alanı vardır.
Aidiyet yer eki olarak Dersim-li, Erzincan-lı, Osmanlı, Karamanlı… (ÇAĞBAYIR) Osmanlı: Osman’a ait, Osmanoğlu olan. Dersim-li: Dersimli olan.
√ Uşağı, Eski Türkçe olup faklı anlamları vardır. Burada ‘oğlu’ anlamındadır, ‘o aşiretten olan.’
√ -an eki, Farsça çoğul edatıdır. Kureyş-an: Kureyşliler. Osmanlıcada keşiş-keşişan, Türk-Türkan, Yörük-Yörükan, Türkmen-Türkmenan gibi. –an eki, Ermeniceye –yan olarak geçmiştir.
“Kızılbaşlar, Bulgaristan' da ‘Alian: Aliler’ olarak bilinmektedir.” (MIKOV, 2011, s. 766)
√ -yan eki, Farsça –an ekinin bir türevidir. Geniş kullanım alanına sahiptir. Osmaniyan: Osmanlılar, Ademiyan: Adem oğulları, insanlar. Osmanlı ordusunda bazı askeri sınıflar: Lağımcıyan, humbaracıyan, gönüllüyan, karakullukçuyan, neferyan, tüfengiyan, arabacıyan, süvariyan…
Osmanlıda bütün mesleki adlar çiftciyân (Ziraatçılar), Hadâdân (Demirciler), Basmacıyân, Gırbâlkârân (Kalburcular), Şerbetciyân gibi –an, -yan eki ile biterdi.
Türk boy ve oymak adları arasında da –yan eki çok yaygındır. Bacıyan, Çakırcıyan, Doğancıyan, Elliciyan, Husniyan, İsaluyan, Eşkinciyan, Yüzdeciyan, Küreciyan, Bostancıyan…
Etrak/ Ekrat sözcüğünün kökeni
Kürtlere Kürt adını Türkler vermiştir ve Kürtler kendilerine Kürt değil Kurmanc derler.
Göçebe oldukları için Türkmenler gibi Kürtler de etrak olarak kayıtlara geçmiştir.
Osmanlı’nın ‘Etraki bi idrak’, ‘İdraksiz Türk, aptal Türk’ deyimi meşhurdur.
Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Lugat’ında ‘Arapça etrak: Türk’ün çoğulu, Türkler.’
Cevdet Türkay, Osmanlı belgelerine göre hazırladığı eserinin ön sözünde ‘Türkmen ve Ekrad’ deyimleri aynı anlamda kullanılmaktadır. Türkmen de Ekrad da Oğuz Türkleri oluyor.
“Etrak: Türk çoğulu aynı zamanda kendi haline bırakılmış.” (ATALAY, 1924, s. 44)
Değişik kaynaklara göre Dersim aşiretleri
“Bazı Kürt boyları bir biçimde Kürtleşmiş eski Türkmen topluluklarıdır.” (ROUX, 2015, s. 459)
“1880 yılında İngilizlerin Erzurum konsolos J. G. Taylor, Dersimlilerin kendilerine verdikleri ‘Yol Uşağı’ adının yanı sıra birçok aşiret adının tamamen Türkçe olmasını açıklamak güçtür. Burada ‘Bal Uşağı’ Aslan Uşağı, Topuzlu, Areli gibi isimler buluruz. Arapça ve Farsça aşiret isimleri bile, Türkçe bir kelime olan Uşağı ile tamamlanır: Beyt Uşağı, Şam Uşağı, Haydarlı Uşağı, Bahtiyarlı gibidir.” (BEŞE, 2011, s. 217)
“Batı Dersim’deki üç küçük Seyyid soyu, Aguçan, Derviş Cemal ve Sarı Saltık, Hacı Bektaş’ça tayin edilen halifenin neslinden geldiklerini iddia ederler (s. 94). Alevi Kürt aşiretlerinin bazı yerel tarihçileri aşiretlerinin Türk kökenliğini şiddetle vurgulamışlardır (s. 99). Bazı Dersim aşiretleri (İzoli, Hormek, Sadi) de, temel seyyid soyları Kureyşli ve Bamasuran gibi yüzyıllarca önce Horasan’dan gelmiş olduklarını iddia ederler. Dersim aşiretleri (İzoli, Hormek ve Sadi) de, temel Seyyid soyları Kureyşli ve Bamasuran (Baba Mansur) gibi yüzyıllarca önce Horasan’dan gelmiş olduklarını iddia ederler.” (BRUINESSEN, 2019, s. 100).
“Araştırmalarım, beni, Kurmancı (Kürtçe) konuşan ve Kürtlerden olduğuna inandığım insanlar arasında yaşamaya itti. Oysa bunlar Orta Asya'daki Türklerin gelenek ve göreneklerini taşımaktaydılar (s. 46). Biri şöyle dedi, “Köken olarak biz Kürt değildik, fakat inançlarımızdan dolayı eziyet gördük, dağlara sığındık, Kürtlere karıştık, Kürtler diye anıldık.' Bu bilgileri bana veren danışmanım, ünlü bir Kürt aşireti (Zaza) olan Koçgiri aşiretindendi. Kuşkularımı Ömer Lütfi Baran'a ilettiğimde, bana, Koçkırı (gri koç) adının dil yönünden Türkçe olduğunu ve Akkoyunlu (beyaz koyunlar), Karakoyunlu (siyah koyunları), vb. adlandırmalarla karşılaştırılabileceğine işaret etti.” (MELIKOFF, 1997, s. 47)
“Hormeklerin Horasan’dan Anadolu’ya geldiklerine yönelik bilgi hem kesin bir bilgidir hem de Hormekler üzerinde çalışma yapanların üzerinde hem fikir olduğu noktadır (s. 75). Derviş Beyaz Ocağı’nın Bingöl’de bulunan belgesinde İzol aşiretinin adı geçmektedir. İzol aşireti Horasan’dan Anadolu’ya gelerek Alaaddin Keykubat tarafından Bağın Kalesi’nde yapılan toplantıda yayla ve kışlağı belirlenen aşiretler arasında sayılmaktadır. Tunceli yöresinde halktan aldığımız Koreşan belgesinde de kayıtlarına rastlıyoruz.” (YALÇIN, 2014, s. 28)
“Peter J. Bumke: “Hizollar (İzol), yerleşik Dersim aşiretlerinden etkilenerek Aleviliği benimsemişlerdir. Bu aşiretin, Mardin ve Malatya kolu halen Sünni'dir. Mazgirt üzerinden Sivas'a geçen diğer bölümü ise Alevi Koçgiri aşiretinin federasyonuna katılmışlardır.” (MELIKOFF, 1997, s. 121)
“Kürt diye vasıflandırılan Hormek, Hıran, Koçgiri, İzol, Karsanlı, Şadili, Arılı, Alanlı, Demenanlı aşiretlerinin Horasan’dan gelip Dersim dağlarına sığındıkları, Alaettin-Keykubat tarafından Derviş Beyaz adlı bir Alevi babasına verilen tarihi bir şecere ispat etmektedir (s. 27). Varto’daki Cibranlılar ve Lolanlar da Türk kabileleridir.” (FIRAT, 1961, s. 54)
“Abbasan (Abbas-an: Abbaslar), Abdalan, Alan, Baba Mansurlar, Bahtiyar uşağı, Balabanlı, Balçik (Baluşağı), Balik, Bamiran, Batan, Çarekli/ Çarekan gibi çok fazla Kürt aşiretlerinin Osmanlı belgelerinde Türkmen oldukları görülmektedir.” (ÖZDEMİR, 2014, s. 175…)
Bölgedeki diğer Alevi Kürt aşiretlerinden Canbegan aşireti açılımı ‘Can-bey-ler’ anlamındadır. Farsça –an bazen –yan eki çoğul edatlarıdır. Yine Alevi Kürt Germiyan aşireti de Türkmen kabilesidir.
“Harezm kökenli 9’u şunlardır: Haydaran, Hormek, Balaban, Çarık, Bulan, Bahtiyar, İzolu, Hiran, Koçgiri.” (KORKMAZ, 2012, s. 101)
Belgelere göre Dersim aşiretleri
Dikkatimi çok çeken konu, Dersim bölgesinde olan sülalelerin tamamına yakınının çalıştığım Karadeniz bölgesinde de bulunmasıdır.
“Dersim aşiretlerinden bazısı yerleşim yerlerinden adını almışlardır. Bazı aşiret adlarının öz Türkçe olduğu görülmektedir.” (ULUTİN, 2016, s. 19)
P. Tuğlacı: “Türkler'in bölgeye girmeleri Malazgirt savaşından biraz önceye rastlar. Dersim'de yerleşmiş Türk boyları arasında Yıva, Ağaçeri, Çavundur, Döğer, Çepni ve Eymirler bulunmaktadır.” (DERSİMİ, 1992, s. 222)
“Dersimli Kürt (Zazalar) Kızılbaşlar, Nakşibendi şeyhi yönetiminde 1925 yılında şeriatın yeniden inşası talebiyle çıkarılan isyanın bastırılmasına destek olmuşlardır.” (BODROGI, 2017, s. 63)
“Türkiye’de 1925 yılındaki Kürt isyanı sırasında, Alevi Kürtler (Zazalar), Sünni asilere (Şeyh Sait) acımasızca saldırdılar.” (ARINGBERG, 2010, s. 219)
“Dersim halkı Şeyh Said'le (Zaza) birleşmedi. Şeyh Said'in kışkırtmaları kabul görmedi.” (ÖZ, 1997, s. 87)
“İsyancılara karşı (Şeyh Sait) Varto-Kiğı-Hınıs üçgeninde Hormek ve Lolan gibi Alevi aşiretlerin ordu birlikleri ile bastırma harekâtına katılmaları, genelde varolduğu sanılan Alevi-Sünni zıtlığının doğal bir sonucu olarak görülmüştür.” (GEZİK, 2000, s. 32)
Abbas Uşağı Abbaslu, Türk boylardan biri. (KAFKASYALI, 2010, s. 104) Abbas, 1450’li yıllarda Menteşe ve Ankara sancaklarında İğdir Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 4) Abbaslu, 1500’lü yıllarda Maraş livasında Türkmen/ Yörük cemaati. (AKİN, 2012, s. 67) Abbaslı, eski kayıtlarda Maraş ve Ankara sancaklarında Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 173)
Abdalanlı Abdal-an-lı: Abdallılar. Farsça ve Türkçe ek almış sözcük.
Abdallar, Eftalitlere uzanan ve geniş bir coğrafyaya yayılmış Türk boyu. (ATANİYAZOV, 2005, s. 55) Abdallu, 1200’lü yılların sonunda Candaroğulları sahasında Yörük topluluğu. (ÇEVİK, 2012, s. 358) Abdal, Türk kavimlerinden. (HÜSEYNOVA, 2011, s. 23) Abdaloğlu, eski kayıtlarda Maraş, Karaman, Sivas, Tarsus, Vize, Paşa, Rumeli, Kütahya, Erzurum, Adana ve Bozok vb. sancaklarında Türkmen taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 173) Abdal, Çepnilerin bir kolu ve Rakka’ya sürülen taife. (UÇAKCI, Üçoklar, s. 72,285) Abdallu, 1690’lı yıllarda zorunlu iskâna tabi tutulan Türkmen oymağı. (ORHONLU, 1987, s. 66) Abdallu, Abdal, Abdaloğlu, Abdaloğlanları adlarıyla bilinen Türkmen aşiret ve cemaatleridir. (GÜNDÜZ, 2006, s. 60)
“Abdal, abit, veli, ermiş.” (KAYA, 2013, s. 1) Abdal, Dünya ile ilgisini kesip, Hakka bağlanan veli demektir. Abdallık; aday, aşık, talip, derviş evrelerini geçtikten sonra ulaşılan mevkidir.
Anadolu’da Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Kumral Abdal, Abdal Murat, Abdal Memet, Pir Sultan Abdal vb. ozanlar ve inanç yayıcıları Türk’tü.
Ağu İçen Ağu-içen, her iki kelime de Türkçedir. Cumhuriyete karşı isyanların önündeki Kürtçü’nün tespitidir: “Bu kabilenin ceddi bir Bektaşi halifesidir.” (DERSİMİ, 1992, s. 27) Yani Türk’tür.
“Dersim’deki üç küçük Seyyid soyu, Ağuçan (Ağu İçen), Derviş Cemal ve Sarı Saltık, Hacı Bektaş’ça tayin edilen halifenin neslinden geldiklerini iddia ederler.” (BRUINESSEN, 2019, s. 94)Hacı Bektaş’ın halifeleri de Türk’tü.
'Ağu-İçen, ‘Ağuçen’ adıyla anılan Karadonlu Can Baba kolundandır.” (GÖLPINARLI, 2010, s. 23)
“Ağuiçen’in, Sarı Saltuk ve Hacı Bektaşi Veli ile birlikte Ahmet Yesevi Okulu’nda okuduğunu, burada Sarı Saltuk ile ikrarlaşıp birbirine mürşit olduklarını belirtmektedir.” (ÇELİK, 2019, s. 223)
“Asıl adı Seyyit Temiz olan Ağuiçen, Seyyit Lokman Perende’nin (perende: uçan) torunudur. ‘Piri Piran, ser çeşme-i Mürşidan’ ‘Pirlerin Piri, Mürşitlerin göze başı’ olarak anılan Seyyit Lokman Perende, Hoca Ahmet Yesevi’nin 1166 yılında vefat etmesinden sonra onun okulunun başına geçmiş, birçok Ulu Pire ve Türkmen prensine eğitim vermiştir. Ağuiçen kardeşler, Elazığ’ın Sün köyüne yerleşirler. Daha sonra 1239-1240 yıllarında Baba İshak isyanına katıldılar. Bu kardeşlerden Seyyit Can, 1246 dan sonra (muhtemelen Hacı Bektaş’la birlikte) Sulucakarahöyük’e gitti.” (SALTIK, 2009, s. 146)
“Bargini köyünde bir totem var; bu bir mezardır. Burada İmam Hüseyin’in neslinden geldiği söylenen ‘Karadonlu Canbaba’ gömülüdür.” (ULUĞ, 2007, s. 32) ‘Kara-donlu: Kara görüntülü.’
“Rivayet odur ki Ağuçan (zehir içen), Hacı Bektaş Veli ile birlikte Horasan diyarından gelerek Tunceli yöresini mekân tutar.” (KORKMAZ, 2012, s. 274)
“Hacı Bektaş-ı Veli tarafından Tunceli’de görevlendirildikleri ileri sürülen halifelerden olan Ağu İçen’in asıl adının ‘Seyyid Mençek İrfanı’ olduğu, ayrıca ‘Karadonlu (kara görüntülü) Can Baba’ adı ile de yâdedildiği bazı kayıtlardan anlaşılmaktadır. Ağu İçen Baba’nın türbesi, Hozat’ın Karabakır (Bargini) köyündedir. Türbede bir ‘niyet boynuzu’ vardır. Bu, bir geyik boynuzudur. Çocuğu olmasına niyet edenler, boynuza birer bez bağlar.”
[Ağuiçen Ocağı’nın buradaki (Diyarbakır) ‘Mürşid Ocağı’ olduğunu, geçmiş yıllarda yörede, ‘Düşkünlük’ Cemlerinin Ağuiçen Ocağı dedeleri bulunmadan yapılmıyordu. Şarabi köyündeki dede ve talip topluluklarının tamamı Türkmenlerden oluşmaktadır. Tahrir defterlerinden 1500’lu yılların başında varlığını tespit ettiğimiz Şarabi köyü, son on yıla kadar da Aleviliğini ve Türkmenliğini koruyan bir köydür. Köydeki dede ve talip toplulukları Diyarbakır’a Horasan’dan geldiklerini ve Ağuiçen Ocağı mensubu dedelerin köklerinin Neçef ’e dayandığını ifade etmektedir. Göçler nedeniyle Şarabi’de artık Alevi inancına mensup kimse kalmamış, Sünni inancına mensup Kürt topluluklar yerleşmeye başlamıştır. Seyyid Gerçek, kutsal emanetleri alarak Diyarbakır’a gelmiş ve Şarabi köyüne yerleşmiştir. Diğer ikisi ise, Tunceli ve Divriği taraflarına gitmiştir.] (AKIN, 2014, s. 19-20)
“Ağuçan ocağı piri H. Genç: Tunceli Aleviliği, Alevileri, diğer kentlerimizle aynı çizgide, aynı temel değerler çerçevesinde birleşmektedir, Tunceli’nin farkı yoktur.” (ÇELİK, 2019, s. 199)
“Ağuçan ocağı (Ağu içen), Urfa-Mardin sınırından doğan Habur-Aviç çayı yöresi. Şazeli ocağı, Mardin-Diyarbakır yolundaki Şeyhzoli köyü ve zaviyesi. Abdalların dede ocağı olan Kara Yağmurlu, Bismil ve Musul yöreleri. Zeynel Abidin ocağı, Nusaybin yöresi kökenlidir.” (AKSÜT, 2006, s. 171)
Alanlı Alan, Çepnilerin kolu. (SÜMER, Oğuzlar, s. 417) Alan, 1450’li yıllarda Konya ve Menteşe sancaklarında Avşar Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 90) Alan, Kafkasya’da Kıpçak kökenli Malkarların bir diğer adı. (BİLGE, 2015, s. 15) Alanlar, günümüzde Kafkasya’da yaşayan Türk soylu millet. (LAYPANOV, 2008, s. 130)
'Alan aşireti Tunceli ve Erzincan'da Zazaca konuşan bir Kızılbaş aşireti iken, Erzurum ve Van'da Kurmançça konuşan bir Şafi aşireti olarak karşımıza çıkmaktadır.” (ÖZDEMİR, 2014, s. 43)
Alanlar, Karadeniz’in doğu kıyılarını izleyerek Anadolu’ya girdiler ve sırasıyla Pontus ve Galatia yörelerini talan ettiler. (UMAR, 2000, s. 62)
Kıpçak kökenli Malkarlarda alan: Arkadaş, dost, soydaş. (TAVKUL, 2000)
Alanoğlu, Ilgın (SARIYAR, 2015, s. 33) ve Süleymaniye’de (Bağdat) kaza. (SEZEN, 2006, s. 21) Alan, Bulgaristan, Vidin, Niğbolu, Selanik (AYHAN, 2013, s. 203, 328, 373, 476), Kırşehir’de (GÜNDÜZ, 2006, s. 68) ve 1500’lü yıllarda Ankara’da yerleşim yeri. (AÇIKGÖZ, 2004, s. 140)
Alhan Uşağı Alhanlı, Türkmen oymağı. (İLBEY, 2010, s. 226) Alhanlı, Tecirli Türkmeni. (LEZİNA) Alhanlı, Tecirli Türkmeni aşireti. (SANSAR, 2013, s. 3)
Alhan, Iğdır’da ve Tunceli’de yerleşim yeri. (KOÇ, 2016, s. 85)
Arili Ari-li, Arı, Türk boyu. (KATANOV, 2008, s. 21) Arı, Altay Türklerinden (LEZİNA)
Ari: Özgür, hür. (ÇAĞBAYIR)
Arelli Arellü, Bozulus Türkmeni. (AYTOP, 2010, s. 138)
Arel, Kazakistan'da Özü nehrinin kolu. (ÖZTÜRK, 2004, s. 185)
1518 ve sonrası yılların kayıtlarında Çemişgezek bölgesi Bozulus yaylaklarındandı. (ÜNAL, 1999, s. 74) Arel aşiretinin Bozulus Türkmenlerinin bakiyeleri olduklarının kanıtıdır.
Aslan Uşağı Arslan, 1220’li yıllarda Menteşe yöresinde konar/ göçer Yörük/ Türkmen topluluğu. (ÇEVİK, 2012, s. 358) Arslan, Afyon ve Niğbolu sancaklarında Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 205) Aslan, 1450’li yıllarda Menteşe sancağında yaygın İğdir Türkmen oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 151) Aslanoğlu, iskânlarda adı geçen Türkmen aşireti. (BAYAR, 1994, s. 110)
Ortaasya’dan gelen Arslanoğulları, Siirt ve Erzen’de (Erzurum) 1100’lü yıllarda beylik kurmuşlardır. (ÖZDOĞAN, 2007, s. 26) Toğan-Arslanoğulları, Haçlılara ve Gürcülere karşı savaşmış Anadolu beyliklerinden olup Akkoyunlular tarafından yıkılmıştır. (İLBEY, 2010, s. 138) Aslan, Kuman/ Kıpçak ismidir. (RASONYI, 1983, s. 45)
Aşuranlı Uşağı Aşur-an: Aşurlar. Aşurlu, Türkmen oymağı. (HÜRMÜZLÜ, 2006, s. 158) Aşurlu, Irak Türkmenlerinden. (SAATÇI, 1999, s. 294)
“Mehmed Aşur Buhari, Horasan erenlerinden.” (ERGİNLİ, 2002, s. 185)
Aşuran, 1500’lü yıllarda Karaman vilayetinde yerleşim yeri. (GÜMÜŞÇÜ, 2001, s. 57)
Baba Mansurlu/ Mansur Baba Kökü Mansur’dur. Mansur, Kıpçak boyu. (LEZİNA, 2009, s. 408) Mansur, Kilis, Maraş, Malatya, Adana, Tarsus, Niğbolu sancaklarında konar-göçer Ekrad Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 577) Mansurlar, 1700’lü yıllarda eşkıyalık olaylarına karışan Türkmen aşireti. (TATAR, 2005, s. 237)
“Bamansuran (Baba Mansurlar), 1300’lü yıllarda Horasandan hicret ederek Dersime gelmiştir.” (DERSİMİ, 1952, s. 24)
“Baba Mansur, Erzurum Saltuklu beyi Seyyit Muhammet Saltuk’un oğludur. Takriben 1145 yılında doğdu. Dedesi Saltuklu beyi İzzettin Saltuk, çok sevdiği torunu Mansur’u, Hoca Ahmet Yesevi’nin Türkmenistan Yesi kentinde bu lunan okuluna gönderdi. Baba Mansur bura da Ağuiçen’in dedesi Seyyit Lokman Peren de, Abdal Musa’nın dedesi Seyyit Haydar Gazi, Baba İlyas’ın babası Seyyit Ali, Ahmet Yesevi’nin oğlu Kudbettin Haydar, Kalen der Veli’nin babası Seyyit Siyami Faki gibi erenlerle birlikte okudu. Halkı arasında çok sevildiği için ‘Baba Mansur’ unvanıyla anıldı.” (SALTIK, 2009, s. 149)
“Bölgeye (Bingöl) Alevi unsurlarının ilk olarak ne zaman ve nasıl geldiği hâlâ tartışma konusu olmakla birlikte, Hoca Ahmet Yesevi’nin halifesi olduğuna inanılan Baba Mansur ve Horasan erenleri vasıtasıyla geldiğidir.” (BURAL, 2019, s. 18)
Baba Mansur, 12 imamların beşincisi olan İmam Muhammed Bakır’dan itibaren 18. kuşaktan Veli Arslan Baba’nın oğlu olarak gösterirler. Arslan Baba, Türkçe kelimedir.
Baba Mansur’un Ahmet Yesevi’nin ilk halifesi olan Mansur Ata ile ilişkilendirilir.
“Baba Mansurlular’ın soy şeceresi Mansur’un Babası olan ve Türbesi Kazakistan’da bulunan Arslan Babaya dayanmaktadır. Arslan Babanın vasiyeti üzerine Ahmed Yesevî’nin yanında irşad olan Baba Mansur yine Ahmed Yesevî’nin isteği üzerine 12 Türkmen aşiretiyle birlikte Anadolu ya göç etmiştir. Türkmenistan Türkçesiyle ‘Mansur Ata’, Selçuklu Türkçesiyle de ‘Baba Mansur’ olarak bilinen ulu bir zât olduğu belirtilmektedir. Türkmenistan’da yaşamış olan Mansur Ata (Baba Mansur) Ahmed Yesevî’nin hocası Arslan Babanın oğludur. (ALŞAN, 2012, s. 217)
Horasan’dan sökün eyler erenler
Bir ulu kervanda Şah Baba,
Mansur Sırrı velayetten bir nişan eyler
Aşk ile devranda Şah Baba Mansur.
“Baba Mansur Horasan’dan gelmedir. Ocağın merkezi Mazgirt’e bağlı Muhundu ve onun yakınındaki Şöbek Köyü’dür.” (ÇELİK, 2019, s. 232)
Baba Mansur, ilk Alevi ocaklarından biri. (SARIKAYA, 2010, s. 109)
Baba Mansur Ocağı, başta Zara olmak üzere Anadolu’da yaygın ocaktır.
“Hacı Bektaş Velî, Seyid Mahmud Hayranî, Baba Kureyş, Baba Mansur çağdaş olup bunlardan Seyid Mahmud Hayranî, Baba Kureyş, Baba Mansur aynı bölgede faaliyet göstermiş kişilerdir. Nitekim bu kişiler 12 Türk aşireti ile Horasan’dan Erzincan’ın Bağın bölgesine ve Mazgirt’in Muhundu civarına yerleşmişlerdir. Burada kendi isimleriyle anılan Seyid Mahmud Hayranî, Kureyşan ve Baba Mansur isimli ocakları kurmuşlardır.” (GÜLTEN, 2012, s, 144)
Badıllı Badili, eski kayıtlarda Erzurum, Maraş, Canik… sancaklarında konar-göçer Türkmen taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 52) Badilli, zorunlu iskâna (sürgüne) tabi tutulan Türkmen oymağı. (ORHONLU, 1963, s. 57) Badıllı, Rumeli’de Yörük cemaati. (AYHAN, 2013, s. 505) “Badıllı Türkmeni, Birecik sancağında 30 haneli Bozabad’ta ikamet etmekteler (s. 33). 1142 yılında Sivas’a firar etmişlerdir. Rakka aşiretlerinden Badıllı, Çıldır, Kars ve Erzurum’a firar ettikleri (s. 107) ve 1762 yılında Erzurum’da 1.200 guruş vergi vermişlerdir.” (ÖĞÜT, 2013, s. 162) Badıllı, Beydili Türkmen oymağından bozma sözcük.
Badıl: Gürültülü ve kaba konuşmayı anlatır. (ÇAĞBAYIR)
Badıllı, Kayseri ve Filibe’de yerleşim yeri. (ÇAVUŞ, 1990, s. 167)
Bahtiyar Uşağı Bahtiyar, Türkmen oymağı. (HÜSEYNİKLİOĞLU, 2008, s. 454) Bahtiyar, 1500’lü yıllarda Niğde sancağında Türkmen cemaati. (YILDIZ, 2010, s. 209) Bahtıyarlı, Varsak Türkmen boyunun bir kolu. (UÇAKÇI, 2015, Bozoklar, s. 375) Bahtiyarlı, 1500’lerde Gence-Karabağ’da Türkmen oymağı. (NECEFLİ, 2010, s. 11)
Bal Uşağı Bal, Türk boyu. (CEVİZOĞLU, 1991, s. 123) Baloğlu, 1450’li yıllarda Adana sancağında Türkmen cemaati ve Ballu, Karaman ve Aksaray sancaklarında Kıpçak kabilesi ve aynı yıllarda Ballu, Sivas sancağında çok yaygın Avşar Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 230) Bal, 1500’lü yıllarda Sivas ve Tokat’ta Yörük taifesi. (SAKİN, 2010, s. 92)
Balabanlı Balaban, Kuman/ Kıpçak kabilesi. (GÖKBEL, 2000, s. 122) Balaban, Malatya, Konya, Erzurum, Çıldır, Sivas, Karaman, Paşa, Diyarbakır, Urfa, Vize, Niğbolu, Silistre ve Kırşehir sancaklarında Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 222) Balabanlu, 1450’li yıllarda Adana, Haleb ve Aydın sancaklarında yaygın Avşar Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 224) Balabanlu, 1691 yılında zorunlu iskâna (sürgün) tabi tutulan Beğdili Türkmeni oymağı. (ORHONLU, 1987, s. 58)
Balaban Kuman şahıs adı, ve asıllı Rumen asilzadesi. (RASONYI, 2006, s. 481) Balaban, Sökmenli Selçuklu beylerinden. (TURAN, 1980, s 280) Kumanca balaban: Av şahini. (GRÖNBECH)
“Balabanlıların ocağı, Kureyş Ocağı talipliyi öncesinde Kızıl Deli’ye bağlı olduklarını ifade ediyor. Dersim-Erzincan bölgesinde yaşayan bu aşiretin Balkanlarda ‘Dimetoka’ (Edirne’ye 50 km.) ayrılarak şu anki yaşadıkları bölgeye geldikleridir.” (ÖZGÜL, 2010, s. 153)
Tuncelili halk şairi Ahmet Yurt Dede: “Cem ayinlerinde okunan nefeslerin hepsi Türkçe’dir. Tek büyük Dersim aşireti olan Balabanlar, Zazaca konuşmalarına rağmen, kendilerinin Yörük Türklerinden geldiklerini söylerler.”
Balabanlı aşireti, işgallere karşı hükümeti destekleyen telgraflar göndermiştir.
Balçıkanlı Kökü ‘Balçık’tır ve eski Türkçe sözcüktür. Balçıklı, 1550 yılında Aydın’da Türkmen cemaati. (ŞAHİN, 2008, s. 140) Balçık, Tarsus sancağında Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 223)
Berazi Berazi, 1450’li yıllarda Amid (Diyarbakır), Urfa, Mardin, Birecik sancaklarında çok yaygın Döğer Türkmen boyunun oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 327-341) Berazi, Rakka, Diyarbakır eyaletinde Göçer Ulus ekrad taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 42) Berazi, Yörük cemaati. (REFİK, 1930, s. 62)
“1865 yılında Berazi aşireti Oyumağaç, Rumkale ve Birecik’te ziraatla uğraştıkları (s. 29). 1700’lü yıllarda Berazi aşiretinin adı Surç’ta da geçmektedir (s. 94). Bölgede köy adlarının % 70’i Türkçe konuşan aşiretler sonraları Kürtçe konuşmaya başlamışlardır.” (ÖĞÜT, 2013, s. 97, 98) Bunlardan biri de Berazi aşiretidir.
Beritan Berit-an: Beritler. Farsça berid: Postacı, haber getiren, ulak.
1450’li yıllarda Berid, Adana, Maraş sancaklarında çok yaygın yerleşim yeri. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2528)
Berid, Basra vilayeti sancağı. (BELLETEN, sayı 211, 1990, s. 1238) Gelinen yerle bağlantılı veya mesleki ad.
Beyt Uşağı Beytler, Adana, Maraş, Zülkadriya sancaklarında Türkmen cemaati. (TÜRKAY, 1979, s. 245) Beytilü, Yörük Türkmenlerinden. (TATAR, 2005, s. 103)
Beyt, 1500’lü yıllarda Harput’ta yerleşim yeri.
Birmanlı Uşağı Bir-m-an-lı. -m kaynaştırma sesi. Kökü Bir’dir. Farsça ve Türkçe ekler almış. Bir, Türk boyu. (CEVİZOĞLU, 1991, s. 123) Birli, 1450’li yıllarda Karaman vilayetinde Yörük cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 358) Osmanlıcada B/ P sesleri değişkendir. Pirmanlı da olabilir.
Botanlı Botan, Büğdüz Türkmen boyunun aşireti. (UÇAKCI, 2013, s. 374) Bortan, Adana, Tarsus, Kars-ı Meraş sancaklarında Yörükan Taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 249)
Caferli Caferli, Bozok, Adana, Tarsus, Niğde ve Silistre sancaklarında Türkmen Ekradı taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 267) Caferlü, 1450’li yıllarda Urfa, Haleb, Tarsus ve Sivas sancaklarında Döğer Türkmeni cemaati ve Aydın sancağında Kıpçak oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 433) Caferlü, Rumeli’de Yörük cemaati. (AYHAN, 2013, s. 504) Caferli, iskâna (sürgün) tabi tutulan aşiret. (ORHONLU, 1987, s. 118)
Caferoğulları, Tiflis’te beylik. (SEVİM, 1988, s. 29)
Çarikli/ Çarekli Çarıklı, Halep Türkmeni oymağı. (ORHONLU, 1987, s. 66) Çarıklı, 1700’lü yıllarda eşkıyalık olaylarına karışan Türkmen aşiretlerden biri. (TATAR, 2005, s. 164) “Caruk (Çaruk), Yörük taifesi.” (YÖRÜKÂN, 2002, s. 391)
Çarek, Moğollar dönemi Türkistan’da (KUSHENOVA, 2006, s. 111) ve Çarek, Türkistan’da yerleşim yeri. (BARTHOLD, 2017, s. 349) Çarek, Türkistan’nın Fergana bölgesinde Vagiz yöresinde şehir. (AYDIN, 1989, s. 47) Gelinen yerle bağlantılı aşiret.
Deli Bircan “Delil Bircan (Berhucan) Ocağı, şeceresi miladi 1010 yılında Şeyh Horasani tarafından Horasan’da yenilenmiştir. Delil Bircan Ocağı Cengiz Han’dan dolayı Anadolu’ya göç etmiştir. Delil Bircan, daha sonra Tunceli’nin Demirkapı yakınında Venk (Ermenice vank: manastır) köyüne yerleşmiştir.” (ÇELİK, 2019, s. 236)
Demanlı Uşağı Farsça deman: Hiddetli, heybetli, zorlu. (ÇAĞBAYIR)
Dem-an-lı: Demler. “Demler, 1500’lü yıllarda Aydın livasında Türkmen cemaati.” (SAKİN, 2010, s. 130)
Dersimanlı “Menşe olarak Orta Asya’dan gelmiştir.” (GÜNGÖR, 2017, s. 8)
1450’li yıllarda Disemlu cemaati Diyarbakır (Amid) sancağının Kızılkilise (Tunceli-Nazimiye) köyünde Türkmen cemaati. Yine bu yıllarda Disimlü ekradı, Çemişgezek sancağında Disilü köyünde bulunmakta. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 657)
Disimli, yaygın konar-göçer Ekrad taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 330)
Derviş Cemal uşağı Derviş, lakaptır. Cemaller, 1450’li yıllarda Kayseri sancağında Avşar Türkmeni oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 468) Cemaller, 1500’lü yıllarda Saruhan sancağında Yörük taifesi. (KAYGANA, 2015, s. 47)
Çemal, Altay dağlarında eski Türk buluntu yeri. (ÖGEL, 1988, cetvel III, s. 407)
“Alevilerin ana yurdu olarak bilinen Horasan olup (s. 101), Dersimde Seyyid soyu Ağuçan (Ağu içen), Derviş Cemal ve Sarı Saltuk, Hacı Bektaş’ca tayin edilen halifenin neslinden geldikleri söylerler.” (BRUINESSEN, 2019, s. 94)
“Derviş Cemal’in büyük dedesi, Seyit Cemal evlatlarından Seyit Asil Doğan’dan gelenler Tunceli’ye yerleşmiştir. Seyit Cemal ile ilgili bilgiler Velâyetname’de yer almaktadır. Burada, Seyit Cemal adı, Hacı Bektaş halifeleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Halifeleri içerisinde sadece onun adının başında Seyit unvanı vardır.” (ÇELİK, 2019, s. 243)
“Seyyit Cemal, Hacı Bektaşi Veli Dergâhında yetişmiş dervişlerden biridir. Seyyit Cemal, Hacı Bektaşi Veli’nin vefatından (1271) sonra, Kütahya Altıntaş’a gitti (s. 156). Türkmenler, 15.000 atlı bir güçle İran’a vardılar. Derviş Cemal’in torunları da Dersim’de kaldılar. Dersim, o tarihler de Melkişanlı Saltukluların elindeydi.” (SALTIK, 2009, s. 157)
Elhanlı Elhanoğlu, Türkmen oymağı. (EMREN, 2018, s. 17) El-han, Türkçe sözcükler.
Ferhat Uşağı Ferhadlar, eski kayıtlarda Niğbolu, Rakka, Kastamonu sancaklarında Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 360) Ferhadlar, 1450’li yıllarda Konya sancağında Kınık Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 864) Ferhad Oba, Rumeli’de Yörük cemaati. (AYHAN, 2013, s. 506)
Gevanlılar Gevan, 1500’lü yıllarda Çemişgezek’te Türkmen cemaati. (GÜL, 2014, s. 159) Gevanlı, Ordu, Erzurum, Arapgir, Çemişgezek, Diyarbakır, Sivas sancaklarında Ekrat Yörükan taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 373) Gevan, Türkmen aşireti. (AKSÜT, 2012, s. 344)
Farsça gevan: Yiğitler, bahadırlar, kahramanlar. (ÇAĞBAYIR)
Gülabi Uşağı Gülabi Uşağı, eski kayıtlarda Mardin, Sivas, Bozok (Yozgat), Kemah, Erzincan kazalarında Türkmen taifesinden.” (TÜRKAY, 1979, s. 383) Gülabioğlu, Mamalı Türkmenlerinin kolu. (LEZİNA) Gülabi, 1500’lü yıllarda Musul sancağında adı değişik olaylara karışan Türkmen aşireti. (GÜNDÜZ, 2003, s. 124)
“l507’de Gülabi Beg'in oğlu Emir Beg II ve Diyarbakır'daki çoğu Musullu Kızılbaşlara katıldılar.” (WOODS, 1993, s. 339)
Gülabi, Osmanlıda mesleki sınıf. (SELÇUK, 2002, s. 94)
Gülabi, Anadolu’nun değişik yerlerinde yerleşim yeri. (Köylerimiz, 1968, s. 662)
Haydaranlı Haydar-an-lı: Haydarlılar. “Dersimli Kürtlerine (Kızılbaş Zaza) mensup bir aşiret Haydarlı namını taşımaktadır. Ankara civarında bir Kızılbaş köyü olan Haydar-es-Sultan’da bir lakab sahibi olan seyit Haydar Hacı Bektaş’ın piri olan Hoca Ahmed Yesevi ile bir sayılmıştır. Haydar es-Sultan tekkesinin Bektaşilerle sıkı münasebeti vardır.” (HASLOK, 2000, s. 47)
Haydarlu, Akkoyunlu devletini meydana getiren oymaklardan biri. (TKD, sayı 324, s. 298) Haydarlar, eski kayıtlarda Bozok, Paşa, Menteşe, Niğbolu, Sivas, Maraş, Gelibolu, Bursa, Tarsus, Konya, Edirne, İçel, Diyarbakır sancaklarında Türkmen/ Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 414) Haydar/ Haydaroğlu/ Haydarlu, 1450’li yıllarda Tarsus, Sivas, Antep, Diyarbakır, Bozok, Maraş ve Adana sancaklarında çok yaygın Avşar Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1021) Haydarlı, zorunlu iskâna (sürgün) tabi tutulan Türkmen oymağı. (ORHONLU, 1963, s. 70)
“1880 yılında İngilizlerin Erzurum konsolos J. G. Taylor, Haydar’ın, Horasan’da ‘Yesevi’ adında bir kasabadan geldiği ve ‘Hoca Ahmed’ olarak da bilinen Yesevi’nin, ünlü Hacı Bektaş’ın mürşidi olduğudur.” (BEŞE, 2011, s. 209)
Haydar: Aslan. Hz. Ali’nin lakabı. Haydaroğlu Kalender, Celali şefi. (AKDAĞ, 1963, s. 55) Haydari, tasavvufi tarikat.
Hayranlı Hayranlu, Horasan’da Kaşkay Türklerinden. (LEZİNA, s. 272) Hayranlı, eski kayıtlarda Sivas, Muş, Tatarpazarı’nda (Balkan). (TÜRKAY, 1979, s. 415)
Hıranlı Hır-an: Hırlar. Hırlı, sürgün edilen Türkmen oymağı. (ORHONLU, 1963, s. 67)
Hır: İyilik, insanlık. (ÇAĞBAYIR)
Hırant, Horasan’da nehir. (ORHAN, 2007, s. 51) Gelinen yerle bağlantılı aşiret.
Holikanlı Holikan, eski kayıtlarda Rakka, Erzurum, Kars, Ahıska sancaklarında Yörükan taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 421) Holikan, Türkmen oymağı. (CANDAR, 1934) Holikan, 1700’lü yıllarda zorunlu iskâna tutulan aşiret. (ÇELİKDEMİR, 2001, s. 177)
Hormekli Hormek, Türkmen aşireti. (LEZİNA, 2009, s. 277)
Hurmek, Türkistan’da İlak’a bağlı şehir. (AYDIN, 1989, s. 63) Osmanlıcada O ve U sesleri değişken olabilir.
“Hormekan, 1300’lü yıllarda Horasan’dan Dersime gelmiştir.” (DERSİMİ, 1952, s. 24)
Bu aşiret Şeyh Sait isyanında Atatürk’ün yanında yer aldı.
İzoli “İzoli, 1450’li yıllarda Birecik (Urfa) ve Malatya sancağında Avşar Türkmeni oymağı.” (HALAÇOĞLU, 2009, 1154) İzolu, Diyarbakır yöresinde Türkmen oymağı. (UÇAKÇI, Üçoklar, s. 146)
İz-oli, ‘İz oğlu’ndan bozma olması ihtimal dahilindedir.
“Tunceli’deki İzoli aşireti Mardin-Diyarbakır yolundaki İzala sıradağları ve Diyarbakır-Karacadağ yöreleri. Trakya’daki Amuca topluluğu Halep (Kuzey Suriye) yöresi kökenlidir.” (AKSÜT, 2006, s. 171…)
Kalan Uşağı Kalan, Türk boyu. (CEVİZOĞLU, 1991, s. 123) Kalan, 1450’li yıllarda Niğde, Tarsus sancaklarında yaygın Bayındır Türkmeni. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1170)
Kalan, Kıpçak/ Kuman Romen devleti büyüklerinde. (RASONYİ, 1993, s. 151) Kalan, İlhanlılarda öşürün karşılığı olan vergi. (TOGAN, 1981, s. 340)
Karabal Uşağı Karabal, Türkmen aşireti. (AKSÜT, 2012, s. 344) Karabali, Salur Türkmeni kolu. (UÇAKCI, Üçoklar, s. 133) Kara Balı, 1500’lü yıllarda Karacalu Türkmeni oymağı. (SÜMER, 1963, s. 93) Kara, Bal ve Uşağı Türkçe sözcükler.
Karakali Karaka-li. Karaklar, Yörük aşireti. (YALMAN, 1977, c. II s. 395)
Karaka: Geride kalan. (ÇAĞBAYIR)
Karan Uşağı Karan, Türk boyu. (LEZİNA, 2009, s. 325) Karanlı, Döğer Türkmenlerinin cemaati. (UÇAKCI, Bozoklar, s. 205)
Karan, eski Türklerde unvan. (KAFESOĞLU, 1984, s. 218) Kırgızca karan: Bela, felaket. (YUDAHİN) Altay Türklerinde karan: Cimri. (NASKALİ)
Kar-an: Karlar. Kar ile bağlantılı yığınla Türkmen kabilesi bulunmaktadır.
Karan, Türkçe coğrafi ad. (YURTSEVER, 1993, s. 81) Karan, 1450’li yıllarda Kiğı sancağında Türkmen yerleşim yeri. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2106) Karan, Ohri şehrinin (Makedonya) köyü. (URAL, 2013, s. 100) Karan, Anadolu’da yaygın yerleşim yeri. (HALAÇOĞLU, 2009, 2631)
Karsanlı Kars-an-lı, kökü ‘Kars’ olan sözcük. Kars, eski kayıtlarda Adana ve Maraş sancaklarında Türkmen taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 493) Karslu, 1450’li yıllarda Urfa sancağında yaygın Bayındır Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1337) Kars, 1500’lü yıllarda Maraş livasında Yörük obası. (SAKİN, 2010, s. 212)
“Karsan-an, 1300’lerde Horasandan Dersime gelmiştir.” (DERSİMİ, 1952, s. 24)
Yakın zaman Osmanlı kayıtlarında Karısanlı, Ekrat taifesinden olup Dersim’de kayıtlılar. (TÜRKAY, 1979, s. 491)
Kavili Kavili, Türkmen aşireti. (UÇAKCI, 2013, s. 143) Kavili, Amasya, Tokat, Kırşehir, Çemişgezek, Sivas, Malatya sancaklarında Konar-Göçer Ekrad Ulus (Türkmen) taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 497)
Kavili, 1650’lerde ekrad olarak Çemişgezek’in Kavilü köyü ile Berzek mahallesinde ikamet ediyorlardı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1352)
Kavi: Dayanıklı, güçlü, sağlam.
Keçel Uşağı Keçelü Türkmeni, Yeni-İl oymağından. (REFİK, 1930, s. IX) Yakın sözcük olarak Keçelik, 1450’li yıllarda yaygın Maraş Yörük/ Türkmenlerinden. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1389)
Farsça kişi için keçel: Dazlak, kel.
Kemanlı Keman, Türkmen aşireti. (ATANIYAZOV, 2005, s. 197) Kemanlı, Maraş sancağında Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 506)
Kem-an: Kemler. Kem, Yomut Türkmenlerinin kolu. (ANNABERDİYEV, 2006, s. 130) Osmanlı’da keman, silah türü. (ÖZTÜRK, 2000, s. 180)
Kırganlı Kırgan, Toptan ölüme götüren hastalık. (ÇAĞBAYIR)
Kökü kırg, ‘kırk’tan. Kırklar, 1450-1650’li yıllarda Anadolu’da çok yaygın değişik Türkmen boylarından taifeler. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1437…) Kırklar, Kusun Türkmen taifesinden. (BİLGİLİ, 2001, s. 211) Kırklu, Azerbaycan’da Avşar oymağı. (SARAY, 2010, s. 71)
Koç Uşağı Koçulu, Safevi devleti kuruluşuna katkı veren Türkmen oymağı. (SÜMER, Oğuzlar s, 166) Koçlar/ Koçlu, 1450’li yıllarda Biga, Tarsus, Diyarbakır ve Maraş sancaklarında yaygın Yüreğir Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1483) Koçoğlu, zorunlu iskânlarda (sürgün) adı geçen Türkmen aşireti. (BAYAR, 1994, s. 112)
Hozatlı Koç Uşağı mensubu Hasan Efendi, Türk olduklarını söyleyerek “Soyumuz Oğuzlara dayanır, Geliş yerimiz Orta Asya’dır. (YÖRÜKÂN, 2002, s. 410)
Koç, Kuman şahıs adı. (RASONYI, 2006, s. 499) Eski Türkçe koç: Kahraman. (ATALAY, 1936)
Koçan aşireti Kocan, Kıpçak/ Kuman boyu. (LEZİNA) Koçanlı, Türk oymağı. (CANDAR, 1934)
Koçan, Asya’da Türkçe coğrafi ad. (YURTSEVER, 1993, s. 99) Koçan, Selanik vilayetinde, Makedonya’da, Tuna-Manastır’da; Koçana, Niş ile Kosova’da (AYHAN, 2013, s. 138, 173, 196, 321, 355); Koçanlu, 1450’li yıllarda Sivas sancağında Bayındır Türkmeni yerleşim yeri. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 74)
Koç-an: Koçlar. Farsça –an eki çoğul edatıdır. (Bk. Koç Uşağı)
Koçgiri Uşağı Kızılbaşlar ve Koçgiriler arasında 25 sene araştırma yapan Fransız Irene Hanım, “Araştırmalarım beni Kurmancı denen ve Kürtler olarak tanınan insanlar arasında kalmaya götürdü. Töreleri, Orta Asya’ya kadar uzanan Türk töreleri idi. “Soy olarak biz Kürt değiliz, fakat inançlarımız dolayısıyla eza gördük, dağlara sığındık. Kürtlere karıştık ve Kürtler olarak adlandırıldık” dedi. Bunu söyleyen, birçok ayaklanmada etkinliği bulunan tanınmış Kürt aşireti Koçkırılardandı.” (MELİKOF, 1993, s. 104)
“Kurmancice (Kürtçe) konuşan Aleviler, törenlerinde, tıpkı zengin sözlü edebiyat ürünlerinde olduğu gibi, Türk dilini kullanırlar.” (MELIKOFF, 2010, s. 349)
“Koçigiri, Avşar Türkmeni.” (LEZİNA, 2009, s. 363) “Koçgiri aşireti, Sis Avşarı Türkmenlerindendir.” (KAYA, 2004, s. 153) 1800’lü yılların kayıtlarda “Koçgir, Erzurum’un Kemah kazasında Ekrad taifesi.” (TÜRKAY, 1979, s. 532) Kürtleşen (Zaza olan) Türk oymağı.
“Koçgiri, 1500’lü yıllarda Erzincan’da köy adı.” (MİROĞLU, 1990, s. 67)
“Zara ile Kuruçay ilçelerinin birçok köyü Türkçe konuşmaktadırlar. Kürt bölgesi olarak bilinmesine karşın, ‘Erkek’, ‘Salur’ gibi birçok Oğuz Türklerinden kalan adlar ve Gökseki, Perçem, Çatak, Kığı, Kayı, Yazır, İğdir, Kara-ivli, Döğer gibi Oğuzları çağrıştıran köy adları vardır (s. 24). Koçgirililer kökenlerinin ‘Horasani’ olduklarını söylerler. Aşiret adını Asya'dan getirmiştir (s. 25). Öz be öz Türk aşireti olmakla birlikte, Türkçe ve Kürtçe konuşurlar. Çoğunluğu Alevi’dir (s. 26). Prof. Tankut: Koçgirilileri ‘Kürtleşen Türkler’ olduklarını ve edebiyatlarının Türkçe olduğunu belirtir.” (ÖZ, 1999, s. 28)
“Koçgiriler, Selçuklular zamanında Horasan'dan göç ederek Pülümür bölgesine gelip yerleşen büyük bir aşirettir.” (KOCADAĞ, 1997, s. 224)
Koçgiriler “Orta Asya Türk toplulukları gibi bezemeli mezar taşı geleneğini göç ettikleri coğrafyalara taşımışlardır.” (BUDAK, 2020, s. 279)
Kayseri’de Koçgiri aşiretinin yerleştiği Sarız Ördekli, Sarız Altısöğüt, Karapınar, Gümüşali, Ördekli, Sancakağıl, Gümüşlü köylerindeki mezar taşları ve süslemeleri Tunceli’ndeki çok mezarlarda görüldüğü üzere Türk kültürünün açık yansımalarıdır.
1930’lu yıllar, “Koçgiri aşireti, Tunceli, Erzincan ve Sivas’a yayılmış aşirettir. Kayseri’de, Koçgiri aşiretinden kişilerin yerleştiği köylerdeki bezemeli mezar taşları arasında; insan, atlı insan, kuş, mimari tasvirler, ay-yıldız motifleri, hayatağacı, ibrik ve kahve takımları gibi günlük kullanım eşyalarının yanı sıra geometrik kompozisyonlar da bulunmaktadır. Bu bezemeler Orta Asya Türk geleneğini sürdüren tasarımlardır (s. 277). Kuruçay kazasında çok sayıda Türkçe konuşan köyler gibi, Zara ilçesinde de Türkçe konuşanlar çoğunluktaydı. Diğer ilçe ve köylerde durum aynıydı.” (ULUTİN, 2016, s. 238)
Kara koyun, Ak koyun, Koç giri (Gri Koç)
Kulikan Kulukanlı, Rakka, Ergan, Ayıntab (Gaziantep) sancaklarında Göçer Ekrat taifesinden. (TÜRKAY, 1979, s. 550) Kulik-an: Kulikler.
Eski Türkçe külik: Namlı, şanlı. (ATALAY, 1936)
Kureyşanlı “Kureyş aşireti şeceresini on nesil geriye giderek kökenini yedinci imam Musa Kazım’a (ölümü 799) dayandırır.” (WAKAMATSU, 2014, s. 962)
On nesil azami 200 yıl eder. 800-1900 yılları arasında 1100 sene fark var. Geriye kalan 900 yıl nasıl dolduruluyor? Matematikten de anlamıyorlar.
Kureyşler. “Kureyş, 1450’li yıllarda Akşehir, Karaman ve Konya’da yaygın Beğdili Türkmeni kolu.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1547)
“Kureyş, bu aşiretin büyük bir bölümü Afganistan ve Türkmenistan’da değişik yerlerinde bulunmaktalar.” (ATANIYAZOV, 2005, s. 215)
“Kureyş, Buhara’da şehir.” (AYDIN, 1989, s. 82) ve “1450’li yıllarda Kureyş, Maraş sancağında Bayındır Türkmeni yerleşim yeri.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 269)
Kendisi de Zaza olan yazar: “Her şeyden önce belirtmek gerekir ki Kureyşanlılar dahil tüm ocaklar Horasan’dan gelmedir.” (KOCADAĞ, 1997, s. 239)
“Kureyş, Horasan’da bir dergâhta öğrencilik yapmaktadır (s. 247). İmam Rızalılar Ocağı dedelerinden 500 yıllık bir tarihi olan bir göçle İran-Horasan’ın Nişabur kazasından Anadolu’ya gelmişlerdir.” (ÇELİK, 2019, s. 277)
“Kureyşan (Mahmut Hayrani) Ocağı Mahmut Hayrani, Baba İshak İsyanı sonrası Dersim’de saklanan Hacı Bektaşi Veli ve diğer pirlerle tanıştı ve Hacı Bektaşi Veli’ye hayran kaldı. Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilip zayıf düşmelerinden ve ardından 1246 yılında Gıyasettin Keyhüsrev öldükten sonra Hacı Bektaş Veli ile birlikte İç Anadolu’ya geldi.” (SALTIK, 2009, s. 158)
“Hacı Bektaş Velî, Seyid Mahmud Hayranî, Baba Kureyş, Baba Mansur çağdaş olup bunlar 12 Türk aşireti ile Horasan’dan Erzincan’ın Bağın bölgesine ve Mazgirt’in Muhundu civarına yerleşmişlerdir. Burada kendi isimleriyle anılan Seyid Mahmud Hayranî, Kureyşan ve Baba Mansur isimli ocakları kurmuşlardır. Seyid Mahmud Hayranî mürşid ocağı iken Baba Mansur ve Kureyşan ocakları ise pir ocaklarıdır.” (GÜLTEN, 2012, s 144)
Kureyşoğlu, Yalvaç’ta (SAAT, 2014) ve Ardanuç’un Harmanlı köyünde bulunmaktadır. (COŞKUN, 2014, s. 65)
Laçin Uşağı Laçin, Türkmen kabilesi. (LEZİNA) Laçin, Avşar Türkmeni kolu. (UÇAKCI, 2013, s. 214)
Laçin, Karluk Beyi. (BARTHOLD, 2017, s. 349) Laçin, Memluk sultanı. (YİNANÇ, 1989, s. 4) Kıpçakça laçin: Şahin, doğan. (TOPARLI, 2007) Eski Uygurca laçın: Şahin, doğan. (CAFEROĞLU, 2011)
Lolanlı Lolanlı, Kiğı kazası (Erzurum eyaleti) Konar- Göçer ekrat taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 570)
Lol-an: Lollar. Loli, Türk oymağı. (LEZİNA) Lolunoğlu, Osmanlı döneminde Ordu’da sülale. (GÜNAYDIN, 2011, s. 252)
Maksanlı Maskan, Türk boyu. (CEVİZOĞLU, 1991, s. 123)
Maskan, tarihi Türk kişi adlarından. (ATALAY, 1936)
Maksut Uşağı Maksud, eski kayıtlarda Çorlu, Malatya, Aydın, Kütahya, Erzurum sancaklarında Türkmen Ekradı taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 574) Maksud, Bayad Türkmenlerinin oymağı. (BOSTANCI, 1998, s. 71) Maksudlu, Irak Türkmenlerinden. (SAATÇI, 1999, s. 298) Maksudlu, 1500’lü yıllarda Gence-Karabağ eyaletinde Türkmen oymağı. (NECEFLİ, 2010, s. 11)
Mestanlı Mestan, 1450’lerde Kırşehir’de Varsak Türkmeni oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1652) Mestan, Döğer Türkmen boyunun aşireti. (UÇAKCI, 2013, s. 152) Mestanlu, Gümülçine sancağında Yörük cemaati. (AYHAN, 2013, s. 505) Mestan, iskanlarda adı geçen aşiretlerden. (BAYAR, 1994, s. 96)
Mestan, Rumeli’de yerleşim yeri. (AYHAN, 2013, s. 387)
Milanlı Milan, Türk boyu. (CEVİZOĞLU, 1991, s. 123) Milan, Van, Ünye ve Hakkari sancağında Ekrat taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 686)
Milan, Balkanlarda (AYHAN, 2013, s. 422) ve1530 yılında Ankara’da Türkmen cemaati yerleşim yeri. (KAYA, 2000, s. 63)
“Milan, 1300’lü yıllarda Horasandan hicret ederek Dersime gelmiştir.” (DERSİMİ, 1952, s. 24)
Mil-an: Miller. Mil, Türk boyu. (CEVİZOĞLU, 1991, s. 123)
Perihanlı Peri-h-an-lı: Periler, h kaynaştırma sesidir. Peri, Türkmen oymağı. (HÜRMÜZLÜ, 2006, s. 167) Peri, Irak Türkmenlerinden. (SAATÇI, 1999, s. 299)
Piranlı Pir-an: Pirler. Farsça –an eki çoğul edatıdır. Pir, Türk boyu, (KATANOV, 2008, s. 22) Piroğlanları, 1450’li yıllarda Maraş sancağında Peçenek kabilesi. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1885) Piroğlu, Karaman, Konya, Aksaray ve Niğde’de Türkmen taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 628)
Pir: Tarikat kurucusu. Yaşlı. Deneyimli.
Piran, 1600’lü yıllarda Harput’ta yerleşim yeri. (AKYEL, 2013, s. 16)
Pirsultanlı Pirsultan, Halep ve Sivas’ta Türkmen taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 628)
“Abdallar, Türkmen’dir. Bugünkü Anadolu Abdallar Tahtacılar, Çepniler, Anadolu Kızılbaşları gibi Babai Türkmenlerinin devamıdır.” (YÖRÜKÂN, 2002, s. 108)
“Pir Sultan (Koca Haydar) Ocağı Pir Sultan Ocağı ile ilgili olan kayıtlar incelendiğinde ocağın Hacı Bektaş Dergâhı’ndan icazet aldığı sonucuna ulaşılmaktadır. Bu icazetin 16. yy.ın ilk çeyreğinde alınmış olabileceği tahmin edilmektedir (s. 278). Pir Sultan Ocağı mensupları, Horasan’ın Tebriz bölgesine kadar göç etmiş ve burada Pir Sultan Köyü’nü kurmuşlardır.” (ÇELİK, 2019, s. 280)
“Pir Sultan’ın oğlu olan Er Gaip/ Pir Gaip, babasının idamından sonra sürgün ya da kaçgunluk dönemini Dersim’de geçirmişti. Dersim’de öldüğü ve hatta mezarının burada olduğu ifade edilmektedir (s. 122). Tunceli’deki ‘Pir Sultan Evi’ Hacılı Köyü Tunceli’nin Pülümür ilçesine bağlı bir köy olup, eski adı Bahçecik’tir.” (HARMAN, 2015, s. 123)
Rutanlı Rutan-lı, Rudhan, Horasan’da yerleşim yeri. (ORHAN, 2007, s. 95) Rudan, eski Kırgız şehri. (KARAYEV, 2008, s. 19) Osmanlıcada D/ T ses değişimi geneldir. Mahmud> Mahmut. Gelinen yerle bağlantılı aşiret. Rutan, Çermik’te nahiye ve köy. (SEZEN, 2006, s. 424)
Rutan, Adıyaman’da aşiret. (FİRDEVSOĞLU, 2013, s. 26)
Rut-an: Rutlar. Farsça rud: Saz teli. (ÇAĞBAYIR)
Sadyanlılar “Sadyan, Horasandan Dersime gelmişlerdir.” (DERSİMİ, 1952, s. 24)
Sad-yan> sad-an: Sadlar. Farsça –an ve –yan ekleri çoğul edatıdır. 1500’lü yıllarda Sadan, Yörük taifesi. (HALAÇOĞLU, 2009, c. IV s. 1921)
Arapça sad: Uğur getiren, uğurlu sayılan. (ÇAĞBAYIR)
Sarı Saltuk/ Sarı Saltık Sarı ve Saltık Türkçe sözcükler. Saltık: Hiçbir şarta ve denetime tabi olmayan, bağımsız. (ÇAĞBAYIR)
Kürtçüye göre Sarı Saltık ''Saltuk Halkı'' ya da ''Saltuk'un Halkı'' anlamına geldiği de söylenebilir.” (ÇEM, 2011, s. 146) Bağnazlık böyle kör eder.
1900’lu yılı başlarında Dersim’den bir tespit, “Sarı Saltık seyitleri çok güzel Türkçe konuşurlar. Katiyen silah takınmazlar. Sarı Saltık, Hacı Bektaşi Veli halifelerindendir (s. 144). Ayinde ekseriyetle Alevi halk şairlerinin ve Şah İsmail’in beyitleri okunur.” (DERSİMİ, 1992, s. 172)
“Türk destanları arasında en fazla çok tanrılı olan Saltıknamedir. İslam öncesi din bilimi konusunda bize bilgiler sağlamaktadır.” (ROUX, 1994, s. 32)
“Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş’tan sonra ‘Sarı Saltık’ lakabı ile tanınan Muhammed Buhari’yi Horasan erenlerinden yediyüz kişi ile Ona imdada gönderiyor ve meşhur tahta kılıcını Sarı Saltık’ın beline kuşatarak şu nasihati veriyor: Saltık Muhammed’im! Bektaş’ım seni Rum’a (Anadolu) göndersin.” (KÖPRÜLÜ, 1976, s. 54)
“Sarı Saltuk, Hoca Ahmet Yesevi’nin müritlerinden olup, Hacı Bektaş-i Veli’nin yaranındandır (dostu).” (HASLUCK, 1991, s. 54)
“Bursa-İznik’te, Diyarbakır-Urfa kapısında, Niğde-Borda, Tunceli-Hozat’ta, Manisa-Alaşehir’de ve Rumeli Feneri köyünde makamı bulunan Sarı Saltuk’un menkıbevi hayatı sözlü kültür ortamında devam etmektedir. Dobruca’ya göç eden Çepni adlı bir Türkmen boyunun reisi olarak tanınan Sarı Saltuk, gaza ve cihat anlayışını sürdüren bir gazi- derviş olarak karşımıza çıkmaktadır.” (ABİHA, 2011, s. 291)
“Sarı Saltık, Kuzeydoğu Bulgaristan halkının büyük bir kısmının, İslam dinini kabul etmelerini hazırlamış olmasıdır.” (KIEL, 1980, s. 29)
“Hacı Bektaş, Buharalı olduğu söylenen Sarı Saltuk'un akrabasıdır ve dolaylı olarak bir dereceye kadar da Ahmed Yesevi’nin çömezidir. Saltuk'un Orta Anadolu'ya gidişi Saltukname'de anlatılmaktadır.” (CAHEN, 1994, s. 344)
“Sarı Saltuk, Barak Baba, Hacı Bektaş ve derviş şeyhlerin menkıbelerinde eski Şamanizm unsurları İslam unsurlarından daha çoktur.” (İNAN, 1976, s. 188)
“Sarı Saltuk’tan söz eden en eski metnin sahibi İbn Battuta, onun çok takdis edilen bir veli olmakla beraber, hakkında şeriata uymayan şeyler anlatılan biri olduğunu haber verir.” (OCAK, 2010, s. 13)
“Sarı Saltıklıların yaşlı kesimi Zazaca ve Kurmanciyi (Kürtçe) konuşmalarına rağmen Türkmen kimliğini sıklıkla vurgularlar.” (ARSLAN, 2021, s. 49)
“Sarı Saltuk, ölümünden sonra kırk cesedi ortaya çıkmıştır. Bunların biri gerçek otuzdokuzu makam oluyor. Bir tür kırklar fikrinin kanıtlanması anlamına geliyor (s. 47). Sarı Saltuk, aziz olarak Hıristiyan ülkeler dahi yedi ülkede mezarı bulunmakta” (HASLUCK, 1991, s. 54)
Sarı Saltuk’un Noel Baba olduğunu iddia edenler vardır. Noel Baba’nın geçmişi 300’lü yıllara uzatılsa bile günümüzün sembolik Noel Baba’sının ve kutlamalarının tarihi yenidir. Giydiği elbise ve renginden yola çıkarak, hiçbir Avrupa ülkesinde buna benzer bir Hıristiyan giyim tarzı yoktur. Putpereset Romalıların Saturn şenliğini, papazlar Noel bayramına dönüştürdüler.
“Sarı Saltık’a izafe olunan on altı türbenin bulunduğu bilinmektedir. Ahmet Yurt Dede’nin anlattığına göre Sarı Saltık Anadolu’ya geldiğinde ilk olarak Hozat’ın Akören köyüne yerleşmiştir.” (TUĞRUL, 2006, s. 42) Diyarbakır'ın Urfakapı semtinde Sarı Saltuk türbesi bulunmaktadır.
D. Avcıoğlu: “Anadolu Türkleşmesinde, kırsal bölgelerde ise, göçebe Türkmenler, Türkmen gazileri ve Orta Asya şaman geleneklerini sürdüren dervişler etkin olur. Ulemanın batini zümreden saydığı Barak Baba, Sarı Saltuk ve birçok yarı şaman Türk babaları Anadolu'yu doldurur.”
“Sarı Saltuk, Hacı Bektaş tarafından Dobruca'ya gönderilmiştir. Ocağın Anadolu'daki öteki kolu Tunceli yöresindedir.” (AKSÜT, 2004, s. 754-757)
Sarı Saltuk Ocağı piri Kazım Kaya: “Tüm Aleviler, Hacı Bektaş’ı bir Horasan ereni olarak kabul eder, büyük saygı duyarlar (s. 27). Doksan bin Horasan pirinin piridir (s. 29). Alevi geleneğinde dedelerin, Horasan erenlerinden nasip aldığı görüşü yaygındır (s. 51). Sarı Saltuk Ocağı piri Ali Ekber Yurt: Buraya (Dersim) ikinci Horasan’dır denilebilir.” (ÇELİK, 2019, s. 191)
“Sarı Saltuk, bir taraftan babası Melik Şah Saltuk ve ataları Erzurum beylerinden aldığı güçle, bir taraftan da Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde oku yup edindiği bilgi ve bilinçle, Dersim yöre sinin tanınmış bir bilgin kişisi oldu.” (SALTIK, 2009, s. 164)
“Sarı Saltıklıların yaşlı kesimi Zazaca ve Kurmanciyi (Kürtçe) konuşmalarına rağmen Türkmen kimliğini sıklıkla vurgularlar.” (ARSLAN, 2021, s. 49)
Seydanlılar Sey-dan, Seyit Han’dan bozma olan sözcük.
“Seydan, Horasan'dan Dersim'in Çemişgezek bölgesinde yerleşmiştir.” (DERSİMİ, 1992, s. 17)
Şeyh Hasanlı, Seydanlı (Seyit Han) ve Disimanlı aşiret konfederasyonuna bağlı onlarca Kızılbaş aşireti Dersim’e göçmüşlerdir. (BOA. Y.PRK. SGE.7/16)
Seyhanlı Seyhanlı, Türkmen oymağı. (UÇAKCI, 2013, s. 445) Seyhanlı, Rakka’ya sürülen aşiretlerden. (UÇAKCI, Üçoklar, s. 285) Seyhan, Orta Asya’da nehir.
Seyit Kemal Uşağı Eski kayıtlarda Kemal, Maraş, Bozok, Kırşehir, Siverek, Adana, Edirne, Niğbolu sancaklarında Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 506) Kemaloğlu, 1450’li yıllarda Karaman, Çorum, Aydın, Maraş ve Adana’da çok yaygın Döğer Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1395) Kemal, iskânlarda adı geçen aşiretlerden. (BAYAR, 1994, s. 94)
Seyit Sabunlular “Seyit Sabunlular, 1110 yılında Horasan’dan gelerek Palu Seydili köyüne yerleştiler. Şah Ahmet Dede Horasan erenlerindendir, türbesi Elazığ-Baskil’in Şeyh Hasan köyünde bulunmaktadır. Şah Ahmet ve kardeşi Şah Hasan, Bayat Boyu Türkmenlerine pirlik yapmışlardır.” (ÇELİK, 2019, s. 281)
Seyit unvandır. Sabuncu, Türkmen oymağı. (HÜRMÜZLÜ, 2006, s. 167) Sabunçu, Irak Türkmeni. (SAATÇI, 1999, s. 299) Sabuncu, Edirne kazasında Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 638) İran’da “Sabuncu, Şahseven Türkmenlerinin bir kolu.” (TAPPER, 2004, s. 154)
“Seyyit Sabun Ocağı. Bu ocak mensupları, miladi 1110 yılında Horasan’dan gelip, Elazığ’ın Palu İlçesi’nin Seydili köyüne yerleştiler.” (SALTIK, 2009, s. 176)
Silanlı Sılanlı, Türk boyu. (LEZİNA, 2009, s. 477)
Silan, Rize Kalkandere ilçesinde Çayırlı köyünün eski adı. Eski dönemlerde bu ilçede çok vurgun olurdu. Kan davasından kaçmış olmalı.
“Silan, Sakalarla ilgili yer ismidir (s. 18). Rize’nin güneyinde başlayıp yılan biçiminde doğuya uzayan dağların ismi, Silan (Yılan) dağıdır.” (DEMİR, 1996, s. 18)
Sinemilliler “Sinemilli aşiretinin Orta Asya’dan gelmişlerdir. Her ne kadar dillerinde değişme olmuşsa da Türkmen Alevisidirler. Pazarcık’ta 28 köyleri bulunmaktadır.” (FİRDEVSOĞLU, 2013, s. 24)
“Sinemilli Ocaklı aşiretinin Osmanlı arşiv belgelerinde ‘Yörükan taifesi’ olarak geçtiğini görüyoruz. Sinemilli aşiretinin bize ulaşan belgelerinden beylerinin 15. yüzyılda Harput kadısı olarak görev yaptıkları, Elbistan yöresinin aşiretin yaylası olduğu, Kerbela’dan alınmış ocak icazetnamesine sahip oldukları anlaşılmaktadır.” (YALÇIN, 2014, s. 32)
Eski kayıtlarda “Sinemillü, Elbistan kazasında Yörükan taifesi.” (TÜRKAY, 1979, s. 675) Sinemilli aşireti Pazarcık yöresinde. (AKSÜT, 2006, s. 171…)
“Sinemenlü, Osmanlı kayıtlarında Pazarcık’ta nahiye.” (SEZEN, 2006, s. 449)
Sisanlı Uşağı Sis-an-lı, kökü ‘sis’ olan sözcük. Farsça –an eki çoğul edatıdır. Sis, Adana ve Maraş’ta Türkmen taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 677) Sis, 1450’li yıllarda Yıva Türkmeni oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2041)
Suranlı Suranlı, Göklen Türkmeni oymağı. (İLLİYEV, 2010, s. 112)
Suran, 1500’lü yıllarda Budin’de yerleşim yeri. (IŞIK, 2013, s. 95)
Şadanlı Şadanlu, Türkmen cemaati (HÜSEYNİKLİOĞLU, 2008, s. 462) Şadanlu, 1500’lü yıllarda Niğde kazasında Türkmen-Yörük taifesi. (ORHUNLU, 2010, s. 294)
Şadan, Kırcali’de (Bulgaristan) yerleşim yeri. (AYHAN, 2013, s. 274)
Şadilli Şadili, Beğdili Türkmen oymağının aşireti. (UÇAKCI, 2013, s. 183) Şadilü, 1500’lü yıllarda Kiğı, Maraş’ta (SAKİN, 2012, s. 294) ve Şadili, eski kayıtlarda Maraş, Arapgir ile Sivas’ta Yörükan taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 690)
Şakakan Şakak-an: Şakaklar. Farsça –an çoğul edatıdır. “Şakaklu, 1500’lü yıllarda Çemişgezek’te Türkmen/ Yörük cemaati.” (ORHUNLU, 2012, s. 295) Daha sonraki yıllarda Şakak, Kilis, Diyarbakır, Erzurum, Musul, Halep, Rakka, Van, Çıldır, Kars, Sivas, Ahıska, Hakkari, Mardin sancaklarında Konar-Göçer Ekrat taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 692) Şakaki, zorunlu iskâna tabi tutulan aşiret. (ÇELİKDEMİR, 2001, s. 148)
Şam Uşağı Safevi devletinin dayandığı en başta gelen Türk boylarından biri olan Şamlu boyudur. (SÜMER, Oğuzlar, s. 310) Şamlı, eski kayıtlarda Edirne, Teke, Alanya, İçel, Karaman, Tarsus, Kütahya, Aydın, Saruhan, Kıbrıs, Kastamonu ve Kütahya sancaklarında konar-göçer Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 693) Şamlu, 1450’lerde İçel sancağında yaygın Yıva Türkmeni cemaati. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2097) Şamlı, 1700’lerde değişik olaylara karışan Yörük cemaati. (HALAÇOĞLU, 1997, s. 48)
Şavak Şavaklu, 1450’li yıllarda Sivas’ta Bayad Türkmen boyunun oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2107) Şavaklu, Bayad boyundan oymağı olup 1520’li tarihinde Çemişgezek’te yerleşikti. (TD 64, s. 852)
Ahmet Kerim Gültekin: ‘Şavak Aşireti (Alevi-Sünni)’ adlı makalesinde, “Horasan kökenli bir aşiret olan Şavak’ın; grubun Sünni topluluklarına göre ise ‘Oğuz’ boylarının bugünkü Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleşen oymak ve aşiretlerine mensup bir kolu olduğudur. Kürtleşmiş Türkmen olduklarıdır. Peynirleri ve halıları meşhurdur. Halı, kilim, heybe, seccade, çanta, hurç, yastık dokuma türleri arasındadır.”
Arapça şavak: Şafak.
Şeyh Hasanlı Şeyh Hasan aşireti bulunduğu yere göre Zazaca ve Kurmanci (Kürtçe) dillerini konuşmaktadır. (BRUINESSEN, 2019, s. 88)
Zaza ise neden Kürtçe konuşsun? Kürt ise niçin Zazaca konuşsun? Çünkü ne Zaza’dır ve ne de Kürt’tür. Dersim’deki bütün Kızılbaş aşiretleri gibi Türkmen’dir.
[Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykûbâd (1220-1237) tarafından, o dönemde Malatya’nın Muşar nahiyesine günümüzde ise Elazığ’ın Baskil ilçesinde yer alan ve Şeyh Hasanlı (Seyyid) köyündeki Şeyh Hasan Zaviyesi’ne, köyün ve köye yakın bazı mezraların gelirleri vakfedilmiş ve vakfın vakıfnamesi hazırlanmıştır. Şeyh Hasan Zaviyesi ve Şeyh Ahmed Tavil’in bulunduğu mezarlığın Orta Asya kültürünü yansıtan eserler arasında olması da köyün ve zaviyenin geçmişine yönelik izleri göstermesi bakımından önemlidir. Mezarlıkta bulunan türbe ve mezar taşları Selçuklu ve Beylikler dönemlerinin günümüze kadar gelen izlerini taşımaktadır. Ahlat mezar taşlarıyla benzerlik gösteren mezar taşları ve kitabeler XIII. ve XIV. yüzyıllara aittir. Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla bunlar Malatya Sancağı’nın Gerger kazasında sakin iken Çemişgezek, Sağman ve Pertek kazalarına bağlı köylere girip buraların ahalisini sürgün etmişlerdir. Günümüzde Elazığ’ın Baskil ilçesinde yer alan Şeyh Hasanlı (Tabanbükü) köyünde yaşayanlar, Şeyh Ahmed Yesevi soyundan geldiklerini söylemektedir. Bundan dolayı ocağa Ahmed Yesevi ocağı da denilmektedir. Ayrıca Şeyh Ahmed Tavil’in Ahmed Yesevi evladından olduğu bu yüzden de bütün seyyid ve ocakların serçeşmesi olduğu iddia edilmektedir. Şeyh Hasan, Bayat boyunun On-er oymağındandır.] (YILMAZ, 2017, s. 227-230)
“İngilizlerin Erzurum konsolosu J. G. Taylor, 1866 yılı gözlemi: Seyyid Hasenanlılar, İran’ın Horasan bölgesinden yakın zamanda Malatya’daki Akçadağ’a (Ağcadağ), oradan da Dersime göç edenler; Dersimliler ise çok öncesinden burada yerleşik olanlar.” (BEŞE, 2011, s. 199)
Eski kayıtlarda Şeyh Hasanlu, Erzurum, Malatya, Arapgir, Harput, Adana, Tarsus, Erzincan, İçel, Çemişgezek, Diyarbakır, Balıkesir sancağında ekrat Yörükâni taifesinden. (TÜRKAY, 1979, s. 701)
“Şeyh Hasanlı aşireti Oğuzların ‘Bayat’ boyundan gelmişlerdir. XIII. yy. da Malatya’ya gelmiş oradan da Dersim bölgesine geçmişlerdir.” (GÜNGÖR, 2017, s. 7)
Veli Saltık: “Şeyh Hasan ve kardeşi Şeyh Ahmet Dede, Pirleri Hoca Ahmet Yesevi’den icazet alarak, 40 kalenderi dervişi ile Anadolu’ya gelirler.” (Hacı Bektaş Veli Araştırma Der. 2013, sayı: 66)
Pir Ahmet Dikme: ''Munzur Dağının güney yakasında bir tek Kürt yoktur. Orada yaşayan Şeyh Hasan aşireti tamamen Horasan kökenli Türkmenlerdir. Pülümür’e doğru gelindiğinde Areli, Lolanlı, Şahvelanlı, Kemanlı, Çarekanlı ve daha birçok aşiret oturmaktadır. Bu aşiretlerden hiç biri Kürt değildir.'' (KORKMAZ, 2012, s. 104)
Şeyh Mehmedanlı Mehmed-an-lı: Mehmetanlılar. Şeyh Mehmedli, Adana, Maraş ve Diyarbakır eyaletinde Yörükan taifesinden. (TÜRKAY, 1979, s. 702) Şeyh Mehmedlü, 1450’li yıllarda Diyarbakır ve Adana sancağında yaygın Avşar Türkmeni oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2124)
Todorlular Türkmen boyu Todurga’dan bozma olabilecek sözcük.
Dersim mutasarrıfı (vali) Arifi Bey, daha 1903 yılında hazırladığı bir raporda şöyle demektedir: “Dersim öteden beri şayi ve zan olduğu gibi umumen Kürt değildir. Çemişgezek ve Çarsancak kazaları halkı kâmilen Türk'tür. Hozat kasabası ile İnceağa karyesi ve Torot aşireti halkı Türk'tür ve fakat ihtilatlar (karışmalar) neticesinde Kürtleşiyorlar. Mazgirt kasabası ile bir karye halkı ve Ovacık kazasının ova köyleri halkı da neslen Türk'tür. Halen Türkçe konuşurlar.” (YILMAZÇELİK, 1999, s. 172) Todor, Bulgar adı. Bulgarlar, Slavlaşmış Türk soylu halktır.
Yusufanlı Yusuf-an-lı, Yusuflar, Antalya, Edirne, İçel, Karaman, Ordu, Konya, Tırhala, İzmir ve Silistre sancaklarında Türkmen/ Yörük taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 783) Yusuflar/ Yusuflu, 1450’li yıllarda Biga, Kastamonu ve Sivas sancaklarında Avşar Türkmen oymağı. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2441) Yusuflu, zorunlu iskâna tabi tutulan Türkmen oymağı. (ORHONLU, 1963, s. 71)
Zekeran Farsça –an çoğul eki. Zekeran: Zekerler. Zeker, Zakir’den. Ayin sırasında ilahi okuyan, saz çalıp nefes, deyiş söyleyen.
Zerkanlı Zerkan, Diyarbakır, Rakka, Erzurum, Mardin sancaklarında Konar Göçer Ekrat taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 787) Arapça zerkan: Dindar görünme.
Kom-sorlu, İk-sorlu, Pil-vanklı gibi aşiretler yerleşim yerinden adlarını almışlardır. Bazıları da kişi adı veya lakabı olabilir.
ATATÜRK DÖNEMİNE KARŞI İSYANLAR
İsyanlar sırasında Atatürk halkı rencide etmemek için Kürt/ Zaza adını hiç kullanmamıştır. Biliyordu ki halk kime karşı ve ne için silaha sarıldığının farkında değildi ve masumdu.
Cumhuriyete karşı Zaza isyanlarını Kürtçüler başarılı propaganda ile Kürt isyanı diye Türkiye’ye ve dünya kamuoyuna yutturmuşlardır. Hazıra konmak gelenekleridir.
İslam’ın geliştirdiği kabilecilik, asabiyet geleneği ile Osmanlının alevlendirdiği mezhep bağnazlığı, özde kardeş olan bu insanları birbirlerine karşı yabancılaştırmıştır.
Osmanlı, köylü imparatorluğu idi, köle ordusu ve köle devletiydi. Atatürk köleleri medeniyetle tanıştıracak ve insani değerlere kavuşturacaktı.
Atatürk ve Aleviler
“Aleviler, Atatürk’ü Hazreti Ali ile karşılaştırmışlardır.” (OLSSON, 2010, s. 11)
“Aleviler daha da ileri giderek, Atatürk’ü Hazreti Ali ile karşılaştırmışlardır.” (MELIKOFF, 2010, s. 11)
Aleviler “Onikinci İmam Mehdi'nin Atatürk olduğunu söyleyecek kadar O'na inançlarını belirtmişlerdir.” (ÖZ, 1997, s. 73)
Haydar Baş, Atatürk’ün soyunu Ehli Beyt’e dayandırır. (Hoşgeldin Atatürk)
Mustafa Kemal’in halifeye karşı kılıç çekmesiyle, yüzyıllardan beri devletle barışık olmayan Aleviler, M. Kemal ile aynı yerde buluştular. Atatürk ile birlikte Kızılbaşlar şeyhülislamların ölüm fermanlarından kurtuldular. Milli Mücadeleyi tereddütsüz sahiplendiler. TBMM çatısı altında ilk kez önemli sayıda Alevi temsilciler yer aldı ve meclis vekilliğine Celalettin Efendi getirildi. Devlet tarafından Aleviler ilk defa insan yerine konmuştu. Her devrim özellikle Aleviler için hava, su gibi ihtiyaçtı ve hepsini de sahiplendiler.
Atatürk’ü sevmeyen Alevileri sevmez çünkü Aleviler Türkçeyi ve Türk kültürünü korumuşlardır, yaşamışlardır ve yaşatmışlardır.
Cumhuriyetle birlikte Aleviler zincirlerini kırıp dağ başlarından şehirlere taşınmaya ve devletin kademelerinde görev almaya başladılar. Çocuklarını okullara gönderip medeniyet nimetlerinde faydalanmanın imkânına kavuştular.
Halkın cumhuriyet ile asla sorunu yoktu çünkü ‘köylü milletin efendisidir’ diyen Atatürk ile birlikte köylüler ilk kez insan olduklarının farkına varıyorlardı. Halk, nesne olmaktan çıkıp özne oldu. Ama Dersim köylülerinin- kölelerinin yeni dünyadan haberleri yoktu. Yegâne haber kaynakları, onların yüzyıllardır ezen seyitler ve ağalar ile onların yamakları idi.
“Fakiri adlı Alevi halk ozanı, Şeyh Said olayıyla Yezit'in Kerbela Olayı arasında bağ kuruyor ve aynı kefeye koyuyor. Bu yaklaşım Dersim halkının olaya bakışının içten bir anlatımdır.
Bu macera Kerbela günüdür
Bu devranı döndürenler ganidir
Bu kâfir Yezid’in eski kinidir
Hak yardımcısı olsun Gazi Kemal’in.” (ÖZ, 1997, s. 79)
“1931 yılında Bektaşi ileri gelenlerinden Ziya Bey şunları yazmıştır: Cumhuriyet düzeni Bektaşiliğin gerçekleştirmeye çalıştığı, halifeliğin kaldırılması, kadına erkekle eşit hak verilmesi, sofu dogmacılığının ezilmesi gibi reformları gerçekleştirmiştir. Bu yüzden Bektaşiliğin varlık sebepleri ortadan kalkmıştır.” (BOZKURT, 1990, s. 76)
“Aleviler uzun yıllar boyunca kendilerini Araplaşmış Sünni İslam etkisinden koruyarak eski Türk geleneklerini muhafaza etmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Türklüğün gerçek ve bozulmamış temsilcileri olarak kabul görmüşlerdir. Şeriatı ve hilafeti kaldıran Kemalist düzenin aydınları tarafından Türk milletinin otantik temsilcileri olarak benimsenmiş ve Osmanlı döneminde yoksun kaldıkları merkeze doğru çağırılmışlardır.” (YURDDAŞ, 1991, s. 81)
“24 Aralık 1919 Cuma sabahı Hacı Bektaş Veli türbesi ziyaret edildi. Atatürk, ziyaretten sonra Meydan Evini ve Kırklar Meydanını gezdi. Daha sonra Dede Postuna oturan Niyazi Baba'yı da ziyaret etti. Atatürk, akşama doğru, Çelebi Cemaleddin ve Niyazi Baba ile hususi surette görüştü. Burada neler görüştüler bilemiyoruz. Yalnız onlardan söz alarak onları kendine bağladı. Kızılbaşlar, milli davada müşterek hareket edeceklerine şeref sözü verdiler. Atatürk, Çelebi ve Baba’ya veda ederek Ankara’ya gelmek üzere yola çıktı. 23 Nisan 1920 de Büyük Millet Meclisi açılınca Çelebi Cemaleddin Efendi Kırşehir mebusu olarak seçildi. Aynı zamanda Millet Meclisi reis vekilliğine de seçildi (s. 203). Kızılbaşlar, Çelebiyi nurdan bir insan gibi telakki ediyorlardı. (ÖZTÜRK, 1990, s. 202)
Çok yerde şapka devrimine karşı ayaklanmalar başlarken, Dersim halkı ve bütün Kızılbaşlar şapka ile bütünleştiler. Günümüzde laikliğin güvencesi Aleviliktir.
Atatürk: “Yahudiler şapka giymişlerdir diye Hıristiyan mı olmuşlardır? Hindistan Mecusileri sarık sarıyorlar diye Müslüman mı olmuşlardır? Şu halde din ile bunun bir ilgisi yoktur.”
Peygamber sarık mı sarmıştı? Şalvar mı giymişti? Fars’ın molla kıyafetlerini İslam’dır diye medreseler birebir kopyaladı. Tıpkı namaz (dua), abdest (el suyu), oruç… kelimelerinin Farsça olması gibi.
“İskilipli Atıf Hoca, iddia edildiği gibi şapka kullanımına dair kanunun yürürlüğe girmesinden birbuçuk yıl önce yayınladığı risalesinden dolayı değil, Allah'ın emrine ve Halife'nin fermanına itibaren, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının daha fazla yaşatılmamasını ve Türk Milleti'nin düşmana teslim olmasını isteyen bildirilerden dolayı Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp idam edilmiştir.” (SEVİNÇ, 2011, s. 228)
Fesin imanla, dinle ilgisi yoktu ama yobazlara göre çok önemliydi çünkü başlarından çıkartılan fes değil imanlarıydı. Günümüzde Anadolu insanı şapka ile bütünleşmiştir. Dinden mi çıkılmıştır?
Büyük ulema diye yutturulan İskiliplinin alimliği, bilgeliği, büyüklüğü nereden gelir? Yazdığı ‘Frenk Mukallidliği ve Şapka’ zırvalıklarla dolu kitabından mı? Yoksa İngiliz/ Yunan/ Ermeni/ halife işbirlikçiliğinden ve Milli Mücadele karşı duruşundan mı?
Atatürk önce kalpağı giydi. Fesin yerine şapka getirince kâfir ilan edildi. Ayaklanmalar çıktı. Hâlbuki İslam’da erkeğin başı için şöyle örtünme, bunu takma veya şunu sarma diye bir şekil ve biçim yoktu. Ayağa kalkanlar sarık imamı, fes imamı, şalvar imamı, sakal imamı, cübbe imamı, kısaca görüntü imamı idiler. İlimlerinin genişliği, derinliği, saraya ganimet sağlamak için harplere destek ve kendileri gibi düşünmeyen insanların hayatlarını darptan ibaret idi. Zalimlikleri için yegâne silahları dindi.
Şapka takmadı diye kimse asılmamıştır. Asılanlar, şapkayı dinsizlik ilan edip halkı devlete karşı kışkırtıp isyana kalkıştıranlardı.
Tekerlek şeklindeki sarığı sarmakla veya öküz kanı rengindeki kavuğu takmakla mı Müslüman olunuyor? Peygamberimizin kadınları çizme, pantolon, kaban giyip türban, eşarp, fular takıyorlar mıydı? İslam şeriatında böyle bir örtünme-giyinme gereçleri var mıdır? Hatta bu anlayışa göre kaşık da kullanmak bidattir, küfürdür çünkü Peygamberimiz zamanında yoktu. Kâfirin uçağına, trenine, otomobilin binmek, televizyonunu, telefonunu kullanmak hepsi bidattir. Peygamberimiz bunları takmamış, giymemiş, kullanmamıştır.
İstediğini Allah dostu, istemediğini Allah ve peygamber düşmanı gösteren Atatürk’e karşı kinini kusmak için vahiy almış gibi N. Fazıl: “Şapka kurbanları, mazlumluğun ve şehitliğin en üst mertebesidir” diyordu.
Şarlatan takımı, şapka isyanı sırasında Rize’nin gemiden bombalandığını söylerler fakat ne ölen, ne yaralanan bir kişi olmadığı gibi yıkılan bir bina da olmamıştır. Yalnızca havaya top atışı yapılmıştır.
Atatürk’ü ve devrimlerini Türkiye’den çıkarın geriye ortaçağ kalır. Arapça konuşan yirmibeş devletin hiç birinde insan hakları yoktur. Bu devletler kadınlar için açık ya da yarı açık cezaevi konumundadır. İnsanları mutsuz ve huzursuzdur. Bu insanlar ölümleri göze alarak kâfir ülkelerine kaçmaya çalışırlar. İyi yaşamak için iyi eğitilmek gerek.
İsyanların nedenleri
“Kürdistan’da hâlâ yaygın bir deyiş vardır, ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.’ Tabii bu, özellikle bizzat şeyhlerin yaydığı bir düşüncedir (s. 318). Kürtler genelde şeyhleri her türlü mucizeyi gerçekleştirebilecek, yaşayan kutsal kişiler olarak görüyorlardı (s. 138). Doğaüstü kuvvetlere sahip oldukları ve Tanrı’yla aralarında doğrudan bağlantı olduğuna inanılırdı. Şeyhlerin müritlerini cennete götürebilecek güce sahiptiler.” (BRUINESSEN, 2019, s. 139)
Dersim isyanları, sömürü düzenlerini sürdürmek isteyen cumhuriyet devrimlerine karşı seyitlerin isyanıydı. O ağalar ki kiralık olarak verdiği toprağın mahsulünün en az 1/4, 1/ 3 ya da % 50’sini köylülerden alırdı. Kimi zaman devlet memurlarına rüşvet vererek, kimi zaman cebren toprağın sahibi olan ağalar, köylünün toprağını köylülere işletir ve gelirleri üzerine otururlardı. Aşiret reisleri, mensuplarının hem koruyucusu ve hem de soyucusu idi.
Kürt ağalarının çocukları padişahın himayesinde kurulan aşiret mekteplerine Mektebi-Hümayun’da okutulurdu. Kendi çocukları İstanbul’da okurken ve hatta Avrupa’ya okumak için gönderilirken; bölgelerinde okullaşmaya ve yol yapımına tüm güçleriyle karşı çıkıyorlardı. Çünkü bu alanlar, her zaman kendi mahremleriydi, insanları ve toprakları özel mülkleriydi. Bu servetlerin ellerinden kayıp gitmesini, köylerinin ve kölelerinin dünyaya açılmalarını elbette istemeyecekleri.
Yeniliklere, ilerlemeye, değişime, gelişime her zaman en büyük engeli konumları sarsılır diye ulemalar, tarikatlar, şeyhler, seyitler ve ağalar göstermiştir. Osmanlı memurları da her yerde olduğu gibi haksız uygulamalarıyla halkı devletten soğutmuştu.
I. Dünya ve Kurtuluş savaşında işgalci kuvvetlere karşı Türklerin yanında yer alan Dersimliler ne oldu da isyana kalkıştılar? TBMM. I. dönem altı milletvekili gönderen Dersimliler neler değişti ki Ankara hükümetine karşı silaha sarıldılar?
“İlk Meclis'e Dersim'de Şeyh Hasanlı aşireti başkanı Hasan Hayri Bey, Ferhat uşağı aşiretinden Diyap Ağa, Abbas uşağı aşiretinden Mustafa Ağa, Sarısultan Ocağı'ndan Mustafa Zeki Bey, Erzincan'dan Abbas uşağı aşiretinden Hüseyin Bey katılmışlardır.” (ÖZ, 1997, s. 80)
Yunanlılar ile İngilizlerin işbirlikçisi halife ile mollalarının kışkırtması sonucu ve padişah ordusunun desteği ile 1919’un son aylarından 1921 kışına dek 34 bölgede milli hareketi hedef alan 60 gerici ayaklanma ortaya çıktı. Devamında şapka ayaklanmaları, Kubilay olayı, Koçgiri isyanı…
Musul meselesi sırasında Şeyh Sait ve Hatay problemi döneminde de Seyit Rıza isyanları devreye sokularak ülkeye büyük darbeler vuruldu.
Sonunda ne şeyhlerin ve ne seyitlerin kerametleri ve şifa saçan nefesleri kendilerini kurtarmaya yetmedi.
Koçgiri isyanı
Bir yerde kavga varsa, seyredenler arasına bakın muhakkak İngiliz’i görürsünüz. Günümüzde ise ABD.
Koçgiri isyanı, İstanbul hükümeti ve İngiliz işbirliği ile Yunanlıların galip gelmesi için tezgâhlanmıştı. Nuri Dersimi, İstanbul’da İngilizlerden aldıkları silahları Milli Mücadeleye karşı savaşılmak üzere Anadolu’ya gönderir.
“Koçgiri isyancılarının bazı köylerde yağma, talan yapmaları Türkleri öldürmeleri, olayın en olumsuz yanıdır.” (BULUT, 2012, s. 83)
“Kürtler (Zazalar) 1920 Temmuz ve Ağustos aylarında Türk cephane yüklerine ve jandarma karakollarına saldırmakta, Türk esirler almaktaydılar.” (OLSON, 1992, s. 56)
D. K. Soileau: “Karakolları bastılar, askerleri öldürdüler ve de esir aldıklarının silahlarını cephanelerini ele geçirdiler, telgraf hatlarını tahrip ettiler, yolları kestiler, civar köylere baskın yapıp ölümlere sebep oldular, hayvan ve mal yağmasına giriştiler. İsyancılardan 1000’e yakın ve askerlerden 200’e yakın kişi öldü.”
Dersimi, Koçgiri isyanına katılacağını söylemesine rağmen isyana destek vermemiştir. Bu isyan Alevi kimlikli olduğu için Sünni Kürtler ile Atatürk’e sahip çıkan diğer Alevi gruplar da isyana katılmadı. Dar bölge ile sınırlı kaldı ve başladığı gibi söndü.
“Koçgiri isyanına Zazaca konuşan bazı Alevi aşiretler katılmış, diğerleri ise devletin yanında yer almıştır.” (MASSICARD, 2007, s. 51)
“Koçkiri ayaklanmasında Ginyan aşireti reisi Murat Paşa ve Kangal Ağası Kürt Hacı Ağa, hükümet kuvvetleri ile işbirliği yaparak ayaklanmacıları ele vermişlerdir. Aynı ayaklanmada Kureşan aşireti hükümet kuvvetlerinin yanında ayaklanmacılara karşı savaşmıştı. Abbasan aşireti, Ferdalan aşireti ve Karabal aşireti ayaklanma sırasında Mustafa Kemal’i ve Ankara hükümetini desteklediler.” (Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 13 Ekim 1992)
Koçgiri isyanında idam kararları çıkmıştır fakat Atatürk’ün affı ile idam edilen olmamıştır. Şeyh Sait isyanı sonrasında da iki af çıkarıldı. Seyit Rıza isyanında halktan idam edilen olmayacaktı.
Atatürk biliyordu ki halkın hiçbir suçu yoktu çünkü halkın dünyası; şeyhlerin, seyitleri ve ağaların kendilerine söyledikleri yalanlardan ibaretti.
Şeyh Sait isyanı
Şeyhler, vurarak çarparak hoplayarak şeyh olur. Bunların hâkim olduğu her toplumda yoksulluk, cahillik, adaletsizlik ve sömürü zirveyi bulur.
“Bazidi: Kürtler cahiliye itikadı ile şeyhlerine çok aşırı inanırlar. Güya ata ve ecdatları şeyh ve salih kişiler imiş, ancak şimdi onların çocukları cahil, edepsiz ve bilgisizdirler. Fakat Kürtlerin gözünde çok büyük bir itibarları vardır. Şeyhlerin malı dışarı da kalsa dahi çalmazlar ve ona yaklaşmazlar ve şeyhlerin isteğine göre hareket ederler.” (ŞAHİN, 2007, s. 54)
“Şeyh Sait, halkın dini duygularını sömürmesi sonucunda edindiği sayısız koyunlar vardı.” (KÜÇÜK, 1990, s. 292)
Nakşibendi şeyhi Şeyh Sait (Zaza), kendine göre hilafeti geri getirmek amacındaydı. Ayaklanmayı başlatanların Sultan ve halifeye olan bağlılıklarını dile getiriyorlardı. Hilafetin ve saltanatın yıkılış ile birlikte sıranın kendi halifeliklerine ve saltanatlarına geldiğini anlamışlardı. Ankara’nın İstanbul olmadığını fark etmişlerdi. Aşiretlerin alt birimi ‘mal’dır ve mallarının (halkın) ellerinden kayacağını biliyorlardı.
“O bölgedeki Nakşibendi dervişlerinin de başı olan Şeyh Sait toprak ağasıydı. Sürülerindeki koyunları, aşiretindeki adamların topraklarında otlatır, büyütür; dini itibarına ve otoritesine sığınarak onların sırtından geçinirdi (s. 545). Şeyh Sait, aşiretini, hilafetin kaldırılmasına ve Kemalist hükümetin ‘kâfirce’ siyasetine karşı ayaklanmaya çağırdı.” (KINROSS, 1994, s. 546)
“Şeyh Sait, Nakşibendi tarikatının çok etkin mensubuydu (s. 248). Aleviler genellikle, hilafetin ve geleneksel Sünni düzene karşı Cumhuriyetin laik eğilimlerini destekliyorlardı.” (ZÜRCHER, 2000, s. 249)
“Nakşibendi, gerçekten de görüş, düşünüş, inanç bakımından hem şeriat, hem tarikat taassubunun tam mümessilidir, her zaman da bunu ispatlamıştır.” (GÖLPINARLI, 1969, s. 223)
“Şeyh Said çok zengindi (s. 415). Şeyhler, aşiret reisleri ve toprak sahiplerinden oluşan feodal bir sınıfın Kemalist reformların tehdidi altında kalan çıkarlarını korumak ve Doğu’daki kitleleri sömürmeye devam etmek için (s. 144) isyana kalkışmışlardı, sadece İslam’a ve halifeye olan bağlılıklarını söylüyorlardı.” (BRUINESSEN, 2019, s. 121)
Beşikçi: “1925’te Şeyh Sait isyanının patlak verdiği ilk günlerde İngiliz silah fabrikalarından Şeyh Sait’e çeşitli silah kataloglarının gelmesi emperyalizmin bu konudaki çalışmalarını doğrular” derken, sonraları tam ters dönüş yaparak: - Doğu Kürdistan’daki bütün başkaldırılar hep İngilizlerin desteği ile bastırılmıştır. Şeyh Sait isyanında Kürtlere İngilizlerin yardım ettiği büyük bir aldatmacadır.” (Cumhuriyet, 3 Ocak 1993)
“1925-1926'daki isyanın önderinin Nakşibendi şeyhi Said olması şaşırtıcı değildi. Kürt toplumunda kabile bağlarını sadece tarikatlar aşabiliyordu; nitekim isyanda dini söylem öne çıkmıştı.” (FINDLEY, 2008, s. 251)
Şeyh Sait ve ekibi, Cumhuriyet kanunlarına göre İslamiyet’in, dinin, namazın, orucun, Kuran’ın, nikâhın, ırz ve namusun kalkacağını, kanunlara uymayanların denize atılacaklarını, uyanların boyunlarına haç takılacağını yalanlarını yayarak halkı cumhuriyete düşman edip ayaklandırıyorlardı.
Şeyh Sait: “Gazi Mustafa Kemal’in dini, namazı, orucu kaldırmak için padişaha karşı isyan ettiğini ve halifeye itaat etmeyen Büyük Millet Meclisi’nin oradan kaldırılması için gaza ve cihadın farz olduğunu bütün aşiret ağalarına duyurulmuştu.” (FIRAT, 1961, s. 126)
“Diyarbakır'ın kara bazalttan yapılmış surlarına, isyancıların programını gösteren bir bildiri asıldı: Şeriat hukukunun yeniden kurulması, Abdülhamit’in oğullarından Selim Efendi'nin padişah ve halife olarak devletin başına geçmesi isteniyordu. Böylece hareketin neyi amaçladığı açıkça ifade edilmiş olmaktaydı.” (MIKUSCH, 2000, s. 75)
“Kemalist rejim sırasındaki isyan hareketlerinde, camide değil de okulda öğretim yapmaya kalkıştıkları gerekçesiyle öldürülmüş ilkokul öğretmenlerine rastlanılmaktadır.” (NİKİTİN, 1976, c. II s. 136)
Şeyh Sait, mahkemede: “-Diyarbakır'ı aldıktan sonra hükümetle haberleşecek ve şeriatı isteyecek ve kabulü halinde raiyyesi (sürü, tebaa) olacaktık.” Halk da yine köle kalacaktı.
“Sünni Şeyh Said isyanı Alevilerden destek görmemiştir.” (MASSICARD, 2007, s. 52)
Uğur Mumcu: “Şeyh Sait ayaklanması, Şeyh Sait’in bacanağı binbaşı Kasım (Ataç) tarafından Mustafa Kemal’e ayaklanmadan bir yıl önce ihbar edildi. Ayaklanmayı Dersim aşiretleri desteklemedi. Hükümet, Şeyh Sait ayaklanmasını Hormek ve Lolan aşiretlerinin yardımlarıyla bastırdı.” (Cumhuriyet, 13 Ekim 1992)
Şeyh Sait ve İngilizler
Şeyh Said, ağalık sıfatı ile Nakşibendilik Şeyhliğini bünyesinde birleştirerek kendisine büyük nüfuz sağlamıştı.
“Şeyh Said ayaklanması Doğu illerimizden birkaçını kana boyamıştı, bu olayda İngiliz parmağı vardı, sonunda Musul petrollerindeki alacağımız gitti; ayaklanmanın gereği de buydu.” (EYUBOĞLU, 1991, s. 78)
Şeyh Sait isyanının arka yüzü, kendisinin piyon olduğu ve kimlere hizmet ettiğini bilmediği Musul petrolleri isyanıdır. Kendisi hilafet bayrağını burçlara dikmek için yola çıkarken, İngilizlerin çıkarı için canlar alıyordu, canlar veriyordu. Olanlar, günümüzdeki gibi Anadolu’nun fakir Kürt-Türk insanlarına oluyordu.
“Papaz Hızerin, Ankara Hükümeti'nin her yerde tespit yaparak Kürtleri ortadan kaldırmak istediği ve İngilizlerin buna karşı çıktığını, Kürtleri öldürmek için baharın beklediklerini söyleyerek bölgede propaganda yapmıştır. Ayrıca Aleviler hükümet kuracaktır söylentisini yaymışlardı.” (DOĞAN, 2016, s. 168)
İngiliz: “İngilizler, Doğu'daki Kürtleri isyana kışkırtmışlardı. Böylece yeni rejimi içinden yıkarak Lozan Antlaşması'nda kaybettiklerinin intikamını almak istiyorlardı. Lord Curzon, Lozan konferansında: “Siz bize kapıları kaparsanız, biz arka kapıdan da girmesini biliriz,” dememiş miydi? Arka kapı, ağalardı, seyitlerdi, tarikatlardı. İşte şimdi Anadolu’ya arka kapıdan girmeye kalkmışlardı. Şeyh Sait isyanı bu kışkırtmanın sonucuydu. Milli Mücadeleye darbe indirmek için Hilafet ordusunun benzeri hareket gibi İngilizlerin ve halifenin desteği ile İstanbul’da Kürt Teali Cemiyeti, Kürt Teavün Cemiyeti ve Kürt gazetelerinin çektiği bir hareket filizlenmişti. Seyyid Abdülkadir gibi Kürtler, Sultan'ın hükümetinde çalışıyordu.” (MANSEL, 2008, s. 557)
“Sünni tarikatın şeyhlerin etkisi Kürtler üzerinde pek büyüktür.” (MINORSKY, 1988, s. 71)
“Bazı Alevi aşiretleri, yeni Türk Cumhuriyeti'ni savunarak Şeyh Said'e karşı savaştılar.” (OLSON, 1992, s. 33)
“Amiral Sir F. Derobeck'ten Lord Curzon'a gönderilen rapor (Sayfa no: 108, belge 103, tarih: 28 Temmuz 1920): -Damat Ferit (Vahdettin’in damadı) bana geldi, sulh anlaşmasına göre Kürtler ayrı bir devlet olacaklar. Kürt liderleri Mustafa Kemal'i sevmezler, çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal'den nefret ediyorsunuz. Çünkü o sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal'e karşı birlikte kullanalım, dedi.” (Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 2 Eylül 1984)
Şeyh Sait isyanına destek verilmesi istendiğinde Kürt kökenli Saidi Nursi: “Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesiz kalacaktır. Çünkü Türk-Kürt birdir, kardeştir. Türk Milleti bin senedir İslamiyet’e bayraktarlık etmiş, dini uğrunda milyonlarca şehit vermiştir. Binaenaleyh kahraman ve fedakâr İslam müdafilerinin torunlarına, Türk milletine kılıç çekilmez ve ben de çekmem.” (AKGÜNDÜZ, 2012, s. 27)
Saidi Nursi, Türkleri her fırsatta övmüş, Kürt-Türk kardeşliğinin İslam adına elzem olduğunu belirtmiştir.
Ve isyan
P. Gentizn, Revue de Paris’te şunları yazıyordu: “Van’da İngiltere konsolos yardımcılığı yapan B. Dickson: “Şeyhlerden bazılarının hayduttan farkı varsa bile, çok azdır. Ağalar üzerindeki etkileri çok fazladır (s. 312).” Ayaklanma onları sömürenlere karşı değil, onları sömürenlerin gücünü kısıtlamayı vaadeden bir hükümete karşı gerçekleştiriliyordu (s. 436). Elazığ’daki eşraf Türk ordusuna yardım etmişlerdir (s. 437). Ayaklanmanın ardında İngiliz emperyalistlerin bulunduğu kabul ediliyordu.” (BRUINESSEN, 2013, s. 431)
“Nakşibendi lideri Şeyh Said etkisini kullanarak 1925 yılında eski halifeliği geri getirmek ya da yeni bir halifelik sistemi kurmak için dini bir isyan başlatmıştır.” (WERNER, 2012, s. 48)
Şeyh Said'in kardeşine: 'Bahaddin ben biliyorum biz bunlarla başa çıkamayız, bunlar güçlüdür, orduları çoktur; ama ben yarın mahşer yerinde Resul-u Ekrem benim sakalımdan tutar, ey Said neden küfre kıyam (isyan) etmedin derse ben ne cevap vereceğim. Ben bu işe (isyan) Allah tarafından memur edildim” sözünü ikide bir tekrarlar dururmuş.” (ÖRGEEVREN, 2002, s. 216)
İsyanı sırasında Emir-ül-Mücahidin, ‘Reisülmücahidin’ ve ‘Hadim-ül-Mücahidin’ (cihat edenlerin hizmetçisi) unvanını kullanıyordu.
Şeyh Sait yayınladığı fetvada “Atatürk ve arkadaşlarının Kuran’a aykırı davranıp Allah ve peygamberi inkâr ettikleri, bunların ve bunlara uyanların mallarının ve canlarının helal olduğunu” (ZELYUT, 2010, s. 194) söylüyordu.
“1925 yılı baharında Doğu Anadolu'daki Kürt aşiretleri silahlı bir ayaklanmaya giriştiler. Bir tarikat tarafından yönetilen bu hareket, Kürtlerle ilgili sorunlarla ilgilenmeksizin cumhuriyet ve laikliğe karşı fikirler ileri sürerek hızla yayılıyordu.” (STEINHAUS, 1999, c. II s. 14)
Nakşibendi reisi Şeyh Sait: “Kahrolsun Ankara’nın gâvur hükümeti! Yaşasın Padişah ve Halife!” çığlığıyla ayaklanmayı başlattı. Kürtler ilkel ve aşırı derecede dindar olan yabanı dağlılardı. Başlarında din adamları olduğu halde peygamberin yeşil sancağını açarak İslam’ı kurtarmak ve gâvur Türkleri mahvetmek üzere ilerlemeye başladılar.” (ARMSTRONG, 2012, s. 150)
Biz hilâfeti tekrar isteriz, biz yeni kanunlar istemeyiz, bize Mecelle kâfidir, medreseler, tekkeler, şeyhler, müritler, biz sizi himaye edeceğiz, bizimle beraber olunuz. Çünkü Mustafa Kemal’in fırkası hilâfeti lâğvetti. Sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecektir diye bağırıyordu.
Şeyhler, ulemalar, mollalar her değişimin ve yeniliğin karşısına askeri veya halkı çıkarmışlardır.
“Şehir merkezleri ayaklanmacılar tarafından talan edilmeye başlayınca birçok yerde ayaklanmacılar yağmalanan şehirlerin sakinlerince püskürtülmüştür.” (YEĞEN, 2011, s. 24)
Ve sonuç
Kimin sakalı varsa o kumandan idi ve isyan, mollaların isyanı idi.
“Mustafa Kemal’in Türkiye’si laik bir cumhuriyetti; Aleviler ilk kez eşit haklara sahiptiler ve kanunlar onları koruyordu. Sünni şeyhlerin denetimi altında bir Kürdistan onların sadece aleyhine olabilirdi (s. 435). Şeyh Sait’e karşı, Alevi Hormek ve Lolan aşiretleri jandarma ve ordudan daha etkin bir biçimde ayaklanmacılara karşı savaştılar.” (BRUINESSEN, 2013, s. 420)
“Dersimli Kürt (Zazalar) Kızılbaşlar, Nakşibendi şeyhi yönetiminde 1925 yılında şeriatın yeniden inşası talebiyle çıkarılan isyanın bastırılmasına destek olmuşlardır.” (BODROGI, 2017, s. 63)
“Türkiye’de 1925 yılındaki Kürt isyanı sırasında, Alevi Kürtler (Zazalar), Sünni asilere acımasızca saldırdılar.” (ARINGBERG, 2010, s. 219)
Şeyh Sait’i, bacanağı Cibran aşireti reislerinden Kasım Bey yakalatmıştır.
[Şeyh Abdullah, Şeyh Şerif, Şeyh İbrahim, Şeyh Hasan, Şeyh Tahir, Şeyh Mustafa oğlu Şeyh Şerif ve kardeşi Şeyh Mustafa, Fakih Hasan, Şeyh Eyüp, Şeyh Abdürrahim ve Şeyh İsmail, Şeyh Bahaettin, Şeyh Mehdi, Şeyh Ziyaettin ve oğulları; Şeyh Ali Rıza, Şeyh Mehmet Reşit, Şeyh İbrahim Hazin, Şeyh Ali, Şeyh Celal isyanın önde gelen isimleriydi (s. 23…). İsyan sırasında ırzlara geçiliyor, yağmalar yapılıyordu ama Şeyh Sait şeriata karşı işlenen suçları görmezden geliyordu (s. 35). Şeyh Sait isyanında bir öğretmen, 16 zabit, 106 nefer şehit düşmüş ve çok yaralı vardı (s. 47). Halka açık İstiklal mahkemesi, 47 kişiye idam kararı verildi ve bunların tamamına yakını şeyh ve molla idi. Elazığ İstiklal Mahkemesinde, Şeyh Sait isyanın nedenlerini şöylece açıklamıştır, “Hilâfet kaldırılmıştır. Zamanın imamı kalmamıştır ve zamanın imamına biat etmeden ölen Müslüman Peygamberin şefaatinden mahrum kalır.” (Kul kula şefaat edemez ve şefaat yetkisi Allah’a aittir)
Şeyh Sait de irtica hareketini yaptıktan sonra, hükümetin adaletine değil, affına sığındı.
Damadı Şeyh Abdullah:
- Şefkat isterim, af isterim, diye yalvardı.
- Cumhuriyet'te şefkat, merhamet yok, adalet var, demiştik.
O zaman gözleri yaşarmıştı: - Adalet olunca benim asılmam gerek. Hükümete silah çektim, can yaktım.] (ULUĞ, 2009, s. 63)
“İsyana katılanlardan Şeyh Şemsettin, yüzüne peçe takarak zikir ederken müritleri ‘Kaldır peçeni Allah'ın cemalini görelim!’ Ve bu şeyh, birkaç karısı ve tekkelerinde gelen yığınla kadın müritler olmasına rağmen babası Şeyh Yusuf’un eşlerinden biri olan analığı kadınla evlenmişti.” (ÖRGEEVREN, 2002, s. 272)
Eylem sonuç getirir ve sonuç da beraberinde sorun getirir.
Diyarbakır İstiklal mahkemesinin isyan ile verdiği kararın son paragrafı: “Kemalistlerin kendilerini nasıl gördükleri ve isyana nasıl baktıkları İstiklal Mahkemesi Başkanının Şeyh Sait'e söylediği sözlerde ifadesini bulur: “Bu coğrafyanın, şeyhler ağalar ve beylerin zulmüyle inleyen ve malı ve canı bu şahısların merhametine bırakılmış zavallı halkı nihayet sizin şer hâkimiyetinizden kurtuldu ve siz adaletin darağacında döktüğünüz kanlar ve yıktığınız ocakların bedelini öderken onlar cumhuriyetimizin refah ve terakki yolunda barış ve mutluluk içerisinde yürüyecekler.” (PLAGGENBORG, 2015, s. 418)
“İsyanına katılan Kürt beyi (Sinop’a sürgün cezası almıştı) Diyarbakır vilayetinde yetmiş köyün sahibiydi. Bu köylerde yaşayan bütün Kürt köylerinin ahalisi onun köleleriydi. Memleketin en zengin adamlarından biriydi. Yıllık gelirinin birkaç yüz bin sarı altın olduğu bilinirdi.” (SERTEL, 2001, s. 136)
Şeyh Sait isyanından sonra 1926 ve 1928 tarihlerinde iki ayrı af çıkartılarak bölge insanını barışçı biçimde cumhuriyete ekleme çabaları sürdürülmüştü. 7 yılda çıkartılan 4 af (Koçgiri isyanında da iki af çıkarılmıştı), Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanca bir politika yerine barış yolunu tercih ettiğini gösteren en açık kanıttır. Atatürk biliyordu ki bütün bu olayların içinde her zamanki gibi halk yoktu.
“Atatürk, isyanlar sırasında Kürt/ Zaza sözünü kullanmamıştır. Kürt kökenli vatandaşlarımızı toptan suçlamak ve rencide etmemek istemediği içindi.” (MEYDAN, 2010, s. 367)
İstiklal mahkemeleri
İstiklal mahkemeleri, başlangıçta asker kaçaklarını azaltmak, cepheye mümkün olduğunca çok asker gönderebilmek amacıyla kurulmuştur. Fakat zamanla vatana ihanet, ayaklanma, casusluk, bozgunculuk ve aleyhte propaganda, soygunculuk, görevini kötüye kullanma, halka eziyet ve baskı, asker ailesine saldırı, Tekalif-i Milliye’den (millet vergisi) mal kaçırmak, katil, düşman işgalinden yararlanıp kanunsuz hareketlerde bulunmak, düşmana yardım ve işbirliği, düşman ordusuna katılmak gibi suçlarla da ilgilenmiştir. İstiklal mahkemeleri halka açık olup günümüzdeki gibi gizli tanıkları yoktu.
Anadolu genelinde “Mahkeme (İstiklal) usulleri bir kenara atılmıştı, kararlar süratle veriliyordu, çok kez de keyfi oluyordu. Hatta bu yüzden haksız yere ceza görenler de olmuştu. Fakat o günün koşulları içinde bundan başka türlü davranmak zordu.” (SERTEL, 2001, s. 123)
“İstiklâl Mahkemesinde belgeleşen acı hakikat ispatlamıştır ki, cephede olan Yunan değildir: (Türk’e karşı savaşan) Halife Ordusu'dur.” (KUTAY, 2013, s. 114)
Dersim’de isyanlar
Ağaların, seyitlerin, şeyhlerin ve tarikat kafalıların içinde ve kenarında bulunmadığı isyan yoktur. İsyanlarda halk adına hiçbir zaman bir talepte bulunulmamıştır. Tek neden, halk adına yapılan reformları durdurmak ve halkın insan yerine konmasını dondurmak için isyana kalkışılmıştır.
Batı Osmanlıya karşı Ermenileri, cumhuriyete karşı da Kürt aşiret kartını sahaya sürmüştür.
Uğur Mumcu: [Koçkiri İsyanı” olarak bilinen ayrımcı kalkışma Mustafa Kemal’in kapitalist emperyalizme karşı örgütlü halk gücüyle savaş verdiği 1921 yılında sahnelenmiştir. Amaç Kuvayı Milliye’yi sırtından hançerlemektir. 1925 Şubatı’nda başlatılan ‘Şeyh Sait İsyanı’ Türkiye ile İngiltere arasında Musul sorunu hakkında görüşmelerin sürdüğü günlere denk düşürülmüştür. Amaç Musul’un Türkiye’den koparılıp alınmasıdır. 1936-38 yılları arasındaki ‘Dersim İsyanı’ Atatürk’ün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da toprak ağalığını kaldırmak için hazırlıklar yaptığı günlere rastlamaktadır. Amaç Doğu ve Güneydoğu’daki feodal ayrıcalıkları korumaktır. 1937 yılı cumhuriyetin zorlu yıllarından biridir. Bu yılın ilk ayında Türkiye Hatay sorununun çözümü için girişimlerde bulundu. Aynı günlerde Atatürk, toprak reformu yapılması için emirler verdi. Atatürk’ün amacı, toprak ağalığının mülkiyete dayalı siyasal egemenliğini kırmaktı. Ancak, Atatürk’ün toprak reformu düşüncesi hiçbir zaman gerçekleşmedi. Hiç kuşkusuz bugün de bu bölücü ayrımcı azınlık şovenizminden kaynaklanan terörist eylemlerin arkasında tıpkı dün olduğu gibi bugün de yabancı parmakları bulunmaktadır. (Cumhuriyet, 18 Ağustos 1985) Sağcısı ve solcusu ile bu ülke bizim ülkemizdir. Ulusal barışı ve bütünlüğü sarsan her olaya - nereden ve kimden gelirse gelsin- yurttaşlık ve tarih bilinci ile karşı koymak zorundayız. Bölücülüğe karşı sağcının da solcunun da elbirliği yapması gereklidir.] (Cumhuriyet, 16 Ekim 1984)
'Elimizi çabuk tutmalıyız (Ankara), biz onları yenemezsek, onlar Cumhuriyet'i yenecekler' düşüncesine vardırdı.” (ULUĞ, 2009, s. 7)
“İngilizler, Doğu'daki Kürtleri isyana kışkırtmışlardı. Yeni rejimi içinden yıkarak Lozan’da kaybettiklerinin intikamını almak istiyorlardı.” (SERTEL, 2001, s. 122)
İngilizler Türklere karşı Kürtleri isyana kışkırtırken, “Irak’ta Kürtleri bomba yağmuruna tutuyordu.” (BAREILLES, 2003, s. 348)
Seyit Rıza’nın kuşkuları ve isyan hazırlıkları
Peygamber soylu seyitlik ile şeyhlik, halkı sömürmek için yapay rütbelerdir. Seyit Rıza’nın hem ağa ve hem seyit olması, halkın gözünde gücünü zirveye taşıyordu.
Zaza, Fars, Türk, Kürt seyit olamaz. Seyitlik, babadan oğula devam ettiği için Hz. Hüseyin’in soyundan olmayı gerektirir. Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere de şerif denir. Dersimliler Horasan’dan gelmişlerdir ve Türk’türler. Seyitlikleri de Osmanlı padişahlarının halifelik unvanları gibi hükümsüzdür çünkü halifelik Arap’ın Kureyş soylu olmayı gerektirir.
“Seyitlerin annelerinin kullandığı Ana ismi (s. 13) ve Seyit Rıza’nın annesi Ani Hatun’du.” (ULUTİN, 2016, s. 361) Ana ve hatun Türkçe kelimelerdir. Hatun, Dersim’de ileri gelen kadınlara denilmesi ve bu isme çok sık rastlanılması Türk kültürünün Dersim’de bir başka izidir.
“Seyyidlik istismarının, Şii-Alevi muhitlerde ne korkunç boyutlara ulaştığını ve bu istismarın bir nevi ‘ticari-sınai’ faaliyet halinde nasıl yürütüldüğünü, Bektaşilik üzerine araştırmaları ile bilinen Baha Said şöyle anlatıyor Erdebil, İran'ın en faal seyyidler fabrikasıdır.” (ÖZTÜRK, 1990, s. 50)
[Çaresiz ve yoksul halkı din ve aşiret gücüyle tam bir kıskaç içine almıştır. Kitleleri istediği gibi kullanmıştır. Dersim halkına en büyük zulmü yapan isimdir. Dersim çevresinde terör estirmiştir. Rakip aşiretleri basmış, ileri gelenleri yok etmiştir. Çetesiyle çevre ilçelere ve illere akınlar yapmış, yağmalar yapmış, yakaladıklarını soymuştur. Dersimlilerden vergi adı altında koyun, keçi, sığır almış; vermeyenleri acımasızca cezalandırmıştır (s. 252). Yağma ve hırsızlıklardan en çok istifade edendir (s. 255). Hilekâr, oynak, elastik, politik Seyit’in iç hayatı bir sırdır (s. 260). Seyit Rıza için Alevilik, zavallı talipleri kandırmak için bir araçtı. Yaptığı saldırılar arasında Aleviler için atılmış tek kurşun yoktur (s. 277). Seyit Rıza malı olan köylülerin elinden gitmemesi için cumhuriyet aleyhine “Aşiret kadınları gündüzleri kocalarının geceleri karakol mensuplarının olacak. Her evin kapısına polis bekleyecek, ekmek, odun ve keçiler için meşe yaprağı ve saire ihtiyaçlar vesika ile verilecek. Halkın bütün kazancı elinden alınacak] (ZELYUT, 2010, s. 322) diyerek kışkırtıyordu.
“1936 yılında Seyit Rıza başkanlığında toplanan Dersim ağaları hükümete direnme kararı aldı. Seyit Rıza’nın, Haydaranlı Kamer Ağa’nın ve Alişir’in zafer kazanacaklarına dair rüyalar gördüklerinin” propagandası yapılmaktaydı.” (ZENGİN, 2020, s. 477)
Dersim’in ileri gelenleri başta Atatürk’e destek vermişlerdi. TBMM ilk bileşik toplantısına ilk kez altı Dersimli vekil katıldı. Saltanat ve hilafette olduğu gibi tekke ve zaviyelerin kapatılmasının verdiği endişe ile cumhuriyet idaresinin konumlarını sarsacağını gördükleri için karşı harekete geçtiler.
Atatürk, 'Efendiler, Biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, bilakis bu tip yapılar din ve devlet düşmanı oldukları Selçuklu ve Osmanlıyı bu yüzden batırdığı için yasakladık.”
Atatürk, “Tekkeler fabrikaya dönüşmelidir” demiştir ve 1926 yılında tarikatlar yasaklandı. Günümüzde U dönüşü yapılarak meslek okullarının yerini medrese kurumları almaya başlamıştır.
“1928’den itibaren halkı (Dersim’den) ovaya indirme (Elaziğ…), tarıma teşvik politikasını güder. Böylece halk, ağa kontrolünden çıkarıldığı gibi, eşkıyalıktan da kurtularak üretici hale gelecektir. Toprak, çift, tohum verilerek yapılan ilk deneme 198 aile ile başlamış, bunlardan ancak 160’ı kalmıştır. Geri dönenler, ağa aileleri ve yakınlarıdır. Onlara, “devletin kendilerini askere alacağı, birer birer imha edeceği ve bilhassa ağaları yakalayıp sürmek için merkeze indirmekte olduğu” telkini yapılmıştır.”
Dersim’de isyana ilk adım
Dersim’de cumhuriyet ile birlikte bayındırlık işlerine büyük önem verilmiştir. Yol, köprü, kışla, okul, kütüphane, hastane, telefon ve telgraf hattı yaptırılmıştır. Bu durum devlet otoritesinin yükselmesi, aşiret reislerinin güç kaybı anlamına geliyordu. Cumhuriyet Osmanlı değildi.
1930’lu yıllarda Dersim’i gezen gazeteci, “Artık şeyh biliyor: Büyük Millet Meclisi resmi ticarethanesi olan tekkesini kapamıştır. Artık bir üfürüğe karşılık bir koyun alamayacaktır. Artık tekkesi, feyz almaya gelen cahil karılarla dolup boşalmayacaktır. Artık bütün millet kendisine haraç hediyesi taşımayacaktır. Artık yedi günlük yol teperek kapısının önünde kimse gelip havlamayacaktır. Artık, kendi sokağa çıktığı vakit kimse yere kapanmayacak ve hatta selam bile vermeyecektir. Cumhuriyet onlara ve onlar Cumhuriyet'e düşmandırlar.” (ULUĞ, 2009, s. 11)
Osmanlı’da milli irade şeriata, şeriat padişaha bağlıydı. Orduda, medreselerde, camilerde öğretilenler vatana, millete, dine değil; padişaha hizmet ve bağlılık esastı. Dersim’de ise seyide itaat hayatın kendisiydi.
Dersimdeki durum, köleliğe, kulluğa, sömürüye, eşkıyalığa, cahilliğe, ilkelliğe karşı savaştı. Özgür, kişilikli, varlıklı ve eğitimli yurttaş yetiştirmenin kavgasıydı. Hükmedenle hükmedilenin, eski ile yeninin, karanlıkla ışığın mücadelesiydi.
“Seyit Rıza ve diğer kabile ileri gelenlerinin ayrı devlet kurma gibi bir düşünceleri yoktur, böyle bir veriye ulaşılamamıştır. Dolayısıyla Dersim olayı bir ayrılıkçılık hareketi değildir.” (ARABACI, 2017)
“Seyit Rıza, cumhuriyetin saltanatını yıkacağını sezmişti ve hazırlıklara başlamıştı. Hatta İngilizlere Dersim Generali adıyla mektup yazarak yardım ve himaye istemişti.” (ZELYUT, 2010, s. 303) II. Dünya savaşı ufukta görüldüğü için İngilizler mektuba ilgi göstermemiştir.
“Hun hakanları Çin ile yaptıkları sözleşmeleri Hundağı (Munzur örneği) denilen bir dağın tepesinde kurban keserek içtikleri andla (yeminle) teyit ederlerdi.” (İNAN, 1976, s. 31)
Eski Türklerde “And içme törenleri akarsudan su içme yolu ile yapılıyordu.” (ÖGEL, 1995, s. 316)
“1937 Nisanı ayında Rızan, Haydaran, Yusufan, Kureyşan, Abbasuşağı, Bahtiyaruşağı Aşiretlerinin reisleri ve Seyit Rıza bir araya gelerek ‘Hükümet bizi askerle ıslah etseydi çoktan başlamıştı. Asker gönderemez diğer işlerle meşguldür’ diyen liderler hükümete bir ültimatom göndermişlerdir. Bu ültimatoma karakol yapmayacaksınız, köprü kurmayacaksınız, kaza ve nahiye kurmayacaksınız, silahlarımıza dokunmayacaksınız, vergilerimizi pazarlık usulü vereceğiz.” (Cumhuriyet Gazetesi 16 Haziran 1937)
[Aşiretler, Munzur suyunun gözesinde toplanarak durumu görüşürler. Seyit Rıza'nın başkanlığında yapılan bu toplantıda, hükümete bir nota verilir. Bu notada. Dersim feodallerinin hükümetten istedikleri şunlardır:
1. Dersim'de yol yapılmayacak, köprü kurulmayacak. (vurup kolayca kaçmak için)
2. Aramızda karakol ve okul yapılmayacak. (feodalizm cehaletten beslenir. Bilimle erdem bir kafada birleşirse, o baş eğilmez ve seyitler, ulemalar, şeyhler ortalıkta türeyemez)
3. Silah toplama yolunda hareketlere girişilmeyecek. (eşkıyalığa devam için)
4. Kaza ve nahiye olmayan yerlerde yeni teşkilat yapılmayacak (güvenlik olmaması için).
5. Vergiler eskiden olduğu gibi pazarlık usulü verilecek (kom hakkı, derviş hakkı) eskisi gibi ağalar, seyitler toplayacak).] (TİMUROĞLU, 1991, s. 67)
Hangi devlet bu ilkel yapılanmaya izin verir?
“Le Temps’te çıkan bir makalede isyancılar silaha sarılmalarından kısa bir süre önce hükümete muhtıra göndermişti. Bu muhtırada Kürtler (Zazalar), hükümetten bölgedeki tüm askeri birlikleri çekmesini, bölgedeki yol, köprü ve demiryolu inşaatlarını durdurmasını, vergilen azaltmasını ve silah bulundurmalarına müsaade etmesini istemişlerdi.” (JWALDEH, 2009, s. 429)
Atatürk, Doğu’ya gitmekte olan Sabiha Gökçen’e: “Düşmanlarımızın Türkiye üzerine besledikleri gizli ve menhus (kötü, uğursuz) emeller bitmiş değildir. Bu, bugün için böyle ise yarın için de böyle olacaktır.” (GÖKÇEN, 2000, s. 114)
Dersim’de isyana katılan aşiretler
“1911 yılındaki Van’daki İngiliz Konsolosluk raporları (Seel) ise Dersim’de 40 kadar aşiretin var olduğunu bildirir.” (ULUTİN, 2016, s. 17)
İsyanların tertipçisi, “Dersim'de 60 aşiret mevcut ve iş bu 60 küsur aşiret arasında kesin bir irtibat, kardeşlik ve samimi bir dostluk asla yoktur.” (DERSİMİ, 1987, s. 113)
Aynı kişi, “İsyana katılan Bahtiyar, Yukarı Abbas, Karabali, Ferhat, Demnan, Haydaran ve Yusufan aşiretlerinden ibaretti. Baki kalan aşiretler ise, tarafsız kalmışlardı.” (DERSİMİ, 1952, s. 273)
“Dersim’de toplam 45 aşiret var.” (BAYRAK, 1997, s. 358)
“Dersim aşiretlerden altısı isyana katılmıştır. Bu aşiretler; Yukarı Abbaslı, Haydaran, Bahtiyar, Kureyşan, Yusufhan, Demanlıdır.” (GÖKTEPE, 2013, s. 12)
İsyan edenler “Yukarı Abbas Uşağı, Haydaran, Yusufan, Kureyşan, Dedenan, Karabal ve Bahtiyar aşiretleridir. Diğerleri tarafsız kalmışlardır.” (ZELYUT, 2010, s. 296, 299)
“Dersim’de, Seyit Rıza ve yandaşları Haydaran, Demenan ve Bahtiyaran aşiretleriyle ile bir direniş cephesi kurabildiler. Başlangıçta bu güce dahil olan Yusufan ve nüfuzlu Kureyşanlar, 1937 yılında içlerindeki küçük gruplar dışında tarafsız kalmayı tercih edeceklerdi.” (GEZİK, 2000, s. 87)
“Seyhan aşiret reisi Haso Seydi, Şeyh Mehmet aşireti reisi Bego Ağa ve Rotanlı Süleyman yaptıkları toplantıyla hükümete destek verme kararı aldılar.” (ULUTİN, 2016, s. 313
“Mazgirt ve Nazmiye bölgesindeki bazı aşiretlerin, Ovacık, Çemişgezek, Hozat ve il merkezi aşiretlerle ortak hareket etmediğini ve tarafsız kaldıklarını devlet güçleri ile aralarında silahlı bir çatışma olmamıştı.” (AKYÜREKLİ, 2011, s. 15)
İsyan
Başvekil Celal Bayar 29 Haziran 1938’de TBMM’de yaptığı konuşmada: “Arkadaşlar, Dersimliler ne istiyorlar? Dersimli, Kurunuvustai (çok eski) bir zihniyetle, orada oturup şekavet (eşkıyalık) yapmak istiyor, mal çalacağım, ilişmeyeceksiniz diyor; adam öldüreceğim, kanuni takibat yapmayacaksınız diyor; silahla gezeceğim, müsamaha edeceksiniz diyor; vatani mükellefiyetlerimi ifa etmeyeceğim (askerlik yapmamak, vergi vermemek). Bilinmesi lazım gelen bir hakikat vardır ki, cumhuriyet böyle bir vatandaş tanımıyor.”
“Yer yer tacizlere devam eden aşiretler Kahmut köprüsünü ve nahiye binasını yakmışlar ardından Seyit Rıza’nın liderliğinde Mazgirt tepelerine kadar ilerleyerek jandarma kuvvetlerine saldırmışlardır.” (Kurun Gazetesi, 13 Eylül 1937)
“1937 harekâtının başlaması neden olarak görülen ayaklanma, Pah ve Kahmut bucaklarını birbirlerine bağlayan Darboğaz (Harçik) Deresi üzerindeki tahta köprünün 20-21 Mart 1937 gecesi Demenan ve Haydaran aşiretlerine mensup kişilerce tahrip edilmesiyle başladı. Ayrıca bu saldırıda telefon hatları da tahrip edilmiştir.” (HALLI, 1972, s. 179)
“Dersim olaylarında 1937 yılının 20 Mart’ı 21 Mart’a bağlayan gecesine gelindi. Bu gece, Harçik çayı üzerindeki Pah köprüsünün yakılmasıyla Cumhuriyet tarihimizin en kanlı olayı başlamış oldu (s. 106). Seyit Rıza ve arkadaşlarının bütün çabalarına rağmen devlete karşı silaha sarılan aşiret sayısı altıyı geçmedi. Muhalif ittifak, Abbasan, Hayderan, Demenan, Kureyşan, Bahtiyaran ve Yusufan aşiretlerinden oluşmaktaydı.” (AKYÜREKLİ, 2010, s. 110)
“Seyit Rıza liderliğindeki Abbasan aşireti, Harçik Köprüsü'nü yakarak isyanı başlatır. Aynı gece bir karakolumuzu basarak 33 askerimizi şehit ederler. 1920 Koçgiri isyanını liderlerinden ve Ağrı isyanına da katılmış olan Alişer ile Nuri Dersimi de isyancılar arasındadır. Ertesi gün Pah hükümet konağı, ilçede yeni kurulmuş ilkokul ve hastane de isyancılar tarafından ateşe verilir. İsyanın hedefi açıktır: Atatürk Cumhuriyeti'nin Tunceli’ye götürdüğü medeniyetin bütün simgelerini yok etmek.” (ERDEM, 2010, s. 15)
Dersim vekili: “1938' de Ovacık'tan gelen yedi jandarma Kör Abbas, Keçel ve Bal aşiretlerinden direnişçiler tarafından Mansur Uşağı köyünde öldürülür. Ardından Mercan Karakolu basılır. Bu sırada iki asker daha öldürülür.” (AYGÜN, 2010, s. 128)
“2 Ocak 1938’de Kör Abbas, Keçel ve Bal Uşağı aşiretlerinden bir grup Akkaş mevkiinde askeri birliği pusuya düşürüp yedi jandarma erini öldürdüler. Aynı çete Mercan karakolunda 2 eri şehit edince savaş başlamış oldu (s. 326). Önemli aşiretlerden Koç Uşağı da bu isyana katılmadı.” (ZELYUT, 2010, s. 335)
“Ağaların kötülüğüne ve fesadına alet olmaktan bıkmış olan ve asırlardan beri onların zulmü altında inleyen halk, askere kılavuzluk ederek ağaları, azılıları, yardımcılarım gösterdi ve yakalattı.” (ULUĞ, 2007, s. 188)
Ayaklanmaların askeri liderlerinden Alişer ve karısı Zarife, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber tarafından saklandıkları mağarada öldürüldüler. Olayın, Seyit Rıza’nın ve Dersimi’nin bilgisi dışında gerçekleşmesi mümkün görülmemektedir. Bahtiyar aşireti reisi Şahin ağanın aynı aşiretten Hıdır tarafından öldürülüp kesik başı hükümet kuvvetlerine verilmiştir.
RAKAMLARIN SAVAŞI
ABD işaret fişeğini patlatana kadar cumhuriyet döneminde Kürtler ile Türkler huzur ve barış içinde yaşamışlardır.
1980’lerde ABD düğmeye bastı ve Türkiye’nin gündemi başka başka yönlere kaydı. PKK terörünü beslemek için 40-45 sene sonra Dersim olaylarını gündeme getirdi. ABD, bulabildiği Kürtçüleri devreye sokarak kin ve nefret tohumlarını toplumlar arasında yeşertmeye çalıştı. Kendisi zaten giyecek, yiyecek, silah, eğitici olarak PKK’ya her türlü lojistik desteği veriyordu ve geriye insan unsuru kalıyordu. ABD olmazsa PKK bir hiçtir. Seyit Rıza’yı Dersim’den çıkar, Kürtçülerin Dersim adına yazacakları hiçbir şeyleri yoktur. O Seyit Rıza ki halkı hep ezmiş ve sömürmüştür. Köle ruhlular efendisiz yaşayamaz. Yeni seyit ABD’dir.
“Şeyh Sait isyanında Kürtçülere göre 100 bin kişi katledilmiştir.” (MEYDAN, 2010, s. 346)
“Bunların (isyana katılan aşiretler) toplam nüfusu 20 bin dolayındadır. Diğerleri tarafsız kalmışlardır.” (ZELYUT, 2010, s. 296, 299)
Fantezileriyle ünlü Kürtçü: “Dersim’deki 400’ü aşkın köy ve mezranın bugün 300’den fazlası ya yakılmış veya boşaltılarak tahrip edilmiştir” (BAYRAK, 1997, s. 79) diyor. Altı aşirete bağlı 300’den fazla köy yakılmışsa eğer, Dersim’de en az 2000 köy olmalı ve nüfusu da toplam birkaç milyonu rahatça aşmalıdır.
Kurulan yeni köylerle birlikte ve bazı köylerin aşağı-yukarı ayrılmasına rağmen “Günümüzde Tunceli’nin 365 tane köyü vardır.” (KOÇ, 2016, s. 67)
Dersimli milletvekilin fantezileri
İsyan eden altı aşiretin adını verir ve “Aşiretlerin çoğu tarafsız, bir bölümü devletten yanadır. Direnenler çok küçük bir azınlıktı.” (AYGÜN, 2010, s. 126)
“1937 ve 1938 yıllarında Dersim' de 70 bin kişinin öldürüldüğü tahmin edildiğine göre kalan kılıç artıklarının 12 bininin sürgün edildiği ortaya çıkar (s. 139). Aynı vekil aynı kitabında, 1935 nüfus sayımında Dersim’in 93 bin (s. 140) ve 10 Şubat 1939 nüfus sayımında 95.059 olduğunu belirtir.” (AYGÜN, 2010, s. 140)
70 bin kişi öldürülmüş, 12 bin kişi sürülmüş ve nüfusu 82 bin kişi azalıp 11 bine düşmesi gerekirken dört yılda (1935-1939) 2 bin kişi çoğalmış. Hem de Dersimli vekil. Alimi böyle yaparsa cahilleri neler söylemez? İsyana katılan altı aşiretin kayıpları bu kadar ise geri kalanlar aşiretlerin nüfusları ne kadardır? 5-6 milyon olmalı.
1938 harekâtı sonunda “Ordunun köylerini ateşe verip halkını boşaltmaya çalıştığı (yakılan-boşaltılan köyler Kırgat, Boduk, Midrik, Mitgel, Hotar, Ariki, Tenkali, Meraş, Keçeler köylerini (14 köy) sayar ve fakat tam 60 köy boşaltıldı ve yakıldı” der. (AYGÜN, 2010, s. 129)
Köylerin yakılmasının nedeni iskân yerinden geri dönülmemesi içindi. Halkın yaşadığı evler taş duvarları ve tek katlı ilkel barakalardı, ağıllardı.
Tarih adına yapılan soytarılıklar
İsyanın kışkırtıcısı olan Kürtçü: “Kadın, kız, erkek istisnasız, bir yaşından yetmiş yaşına kadar, merhametsizce mavzer ve makinalı tüfek yaylım ateşiyle imha edilmişlerdir. Köyler tamamen yakılmış ve ordu mıntıkalarında canlı cansız hiç bir eser bırakılmamıştır (s. 320). Dersimin kadın ve çocuklan üzerine boğucu ve zehirli gaz kullanıldı (s. 323). Namusu için kendini ölüme alan on binlerce Kürt annelerinin ve bakireleri intiharı seçti.” (DERSİMİ, 1952, s. 330)
O tarihte Türkiye’de ne zehirli gaz vardı ne de kullanacak eleman.
İsyandan sonra aynı kişi: “1938 yılı sonunda Dersimde yarım milyonluk halis bir Kürt kitlesi mevcut olduğu” (DERSİMİ, 1952, s. 59) diyerek konuya yalanla giriş yapar, yalanlarla devam eder ve yalanla bitirir.
“Katledilen Dersimli sayısı 20 bin ile 25 bin arasında değişmektedir.” (BULUT, 2012, s. 30)
Dersim’de, “1938 yılının 10 ağustosunda binlerce insan kurşuna dizilmiştir. Nehir insan cesetleri ile dolu olduğu için su içemeyen askerler susuzluktan öldü.” (GÜL, 2019, Önsöz) Her taraftan su fışkıran yerde nehirler cesetlerle tıkanıyor ve su bulamayan askerler susuzluktan ölüyor!
“Erkekleri tamamıyla doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu aletle öldürülüyor. Öldürülen kadınlar arasında, biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, bağırsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar.” (BULUT, 2012, s. 344)
Bağırsakları ve rahim parçalanıyor ama çocuk sağ doğuyor! İsa bile böyle keramet gösteremedi. Nazım Hikmet’in Necis dediği Necip Fazıl’dan etkilendiği belli. Bu N. Fazıl ki Menderes hükümetinden örtülü ödenekten para alarak Atatürk aleyhine yazılar yazıyordu.
“Kış mevsimiydi. Köyün çevresine yerleşen isyancılar, üzerimize (asker) taş atıyorlardı. Atılan taşlar, çığa sebep oluyordu. Bazen 100 askerin öldüğü olurdu çığ yüzünden.” (BULUT, 2011, s. 29) Nasıl taş atıyorlar ki bir taşla yüz asker öldürüyor. Silaha gerek yok, yüz taş at bütün orduyu bitir Bulut!
“50 bin (çocuk, genç, ihtiyar, kız, kadın, hasta, alil) Müslüman öldürüldü” (s. 173). Adı belli olmayan köyde ‘200 kadın ve çocuk öldürüldü’ (s. 174). Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.” (KISAKÜREK, 1974, s. 177)
Sünni bir yobaz Alevilere Müslüman diyor ve acıyor gözüküyor çünkü karşılarında suçlanması gereken Atatürk vardır.
Necip hain, Dersim ile ilgili öyle senaryolar kurgular ki hiç kimsenin şahit olamayacağı olayları sanki yanlarında imiş ve bire bir yaşamış gibi dramatize ederek anlatır. Bu yalancı, fes’i bahane edip Rize’de isyana kalkışanlardan idam edilenler için (sekiz kişi) dört ay sonra “Çukurları açılınca meydana çıkan manzara: Hiçbir ceset çürümemiş ve hepsinin gözü kıbleye doğru.' (KISAKÜREK, 1974, s. 82)
Olay yerine gitmediği, anlatıları başka kaynaklarda geçmediği halde oradaymış gibi bu adice yalanı uydurur ve şahsiyetinin seviyesini bir kez daha sergiler.
N. Fazıl’ı hiçbir tarihçi ciddiye almazken, bazı ünlü kişilerin referans kaynağı olmuştur.
[Dersim’de isyana karşı yapılan harekâta devlet adına özür dileyen Erdoğan, “Vergi vermediler diye Dersim’in köylerini kim bombaladı? Zamanın, o zaman ki Cumhurbaşkanının emriyle. 20 bin, 30 bin, 40 bin, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir. Son olarak Erdoğan’ın açıkladığı belgede 1936, 1937, 1938 ve 1939 Dersim harekâtları sonrasında toplam ölü sayısının 13.806 kişi olduğu görülür.
İskilipli Beşikçi, 1937-1938’de 50 binin üzerine Alevi Kürt’ü öldürüldü der.
DTP’li Şerafettin Halis katledilenlerin sayısını 70-90 bin arasına çıkartır.
Özlem Çelik, Dersim’de 90 bin kişinin öldürüldü der.
M. Yelkenli, Mustafa Kemal’in emriyle öldürülenlerin sayısını 100 bine vardırır.
Ayşe Hür ise tahminen 110 bin nüfuslu Dersim’de 72 bin kişi değişik yerlere sürüldüğünü iddia eder.] (MEYDAN, 2010, s. 473…)
“Mayıs I932’de çıkarılan bir kanunla on binlerce Kürt, köylerinden, yerinden yurdundan sökülerek batıya sürgün edildi. Bizim Kürt okullarımız kapatıldı, Kürt dilinin kullanılması yasaklandı. Bu ayaklanmalar sonucu bir milyondan fazla Kürt hayatını yitirdi. Binlerce aile batıya sürgün edildi.” (ROTH, 2016, 145-146)
“İsyanda 60.000 ile 100.000 kişi öldürüldüğü.” (BAYRAK, 1997, s. 423)
“1938 yılında bastırılan isyanda 90 bin Kürt katledildi.” (Dersim Dergisi, 2008, say: 8, s. 63) 1937 yılında öldürülenleri de ilave edersek 150 bini aşar.
“1938 yılında geride yüzbinlerle ifade edilen ölü, binlerce öksüz çocuk, on binlerce sürgün ve ateşler içerisinde bir şehir bıraktı.” (COŞKUN, 2008, s. 23)
“Dersim'de on binlerce ölüm var. Belki elli bin, belki altmış bin, belki daha da fazla (s. 17) ve aynı kitapta 1932 yılındaki Dersim'de ki Kürt (Zaza) nüfusu 66.635 (s. 165) ve 1940 yılı genel nüfus sayımına göre toplam nüfus 94.639” (ARİK, 2012, s. 167) olduğunu yazabiliyor. Nüfus 28 bin artmış.
“Yediden yetmişe Dersim Kürtlerini kestiler.” (GÜRBEY, 2016, s. 357)
“Koçgiri ve Dersim olaylarında yüz binden fazla Alevi yaşamım yitirdi. Munzur aylarca kan aktı.” (ÇINAR, 2009, s. 154)
Kürtçülerin kişiliği bu, ayıplamamak ve yadırgamamak gerek.
Kürtçülere göre dereler aylarca kan akacak, yüz binden fazla insan öldürülecek ama bölgede cirit atan Batının askeri görevlileri, konsolosları ve okullarında çalışan misyonerlerin haberi olmayacak. Her fırsatta Türklere en adi iftiraları atan Avrupa gazetelerinden bir ses duyulmayacak.
Belgelere göre Dersim nüfusu
“İngiliz The Times gazetesi 16-17 Haziran 1937 tarihli baskısında Dersim isyanının ‘eğitime karşı koyan, reformlara direnen’ aşiretlerce çıkarıldığını duyurdu.” (MEYDAN, 2010, s. 459)
Ölümler tek taraflı değildir ve elbette acı olaylar yaşanmıştır, ama bir kişi ama 10 kişi ve her zamanki gibi Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi görevini kötüye kullanan güvenlik mensupları olmuştur. Sebep olanların Tanrı bin türlü cezasını versin.
Dersim’de altı aşiretten 100 binlerce kişi öldürülmüşse, bir toplu mezar bugüne kadar neden bulunamadı? Hangi ilçelerde veya köylerde ölümler gerçekleşti? Niçin zaman ve yer belirtilmez de muğlak ifadeler kullanılır? Çünkü söylenenleri hepsi yalan.
İsyan eden birkaç aşiretten 100 binlerce insan öldürülmüş, sürgün edilen yüz bini bulmuş, isyan eden aşiretlerden geriye kalanlar ile diğer aşiretleri de ilave edersek, Dersim’in nüfusu en az beş milyon olmalı.
“1935’te 101. 099 yazılmayanları da tahminen eklenince 104 bin. 1940’ta 94. 636. 1935-38 arası 5000-7000 kişi batı bölgelerine sürülmüştür. Çıkan sonuç 2500 kayıp.” (MEYDAN, 2010, s. 476)
“Harekât sonrasında, yasak bölgelerin içinden ve dışından 7000 kişi (aşiret reisleri, kolbaşılar, seyitlerin aileleri) batı illerine nakledilerek zorunlu iskana tabi tutuldu.” (AKYÜREKLİ, 2011, s. 157)
Vitali Genet’in 1891 yılı raporunda ilçelerin ayrı ayrı belirtildiği Dersim bölgesinde (Hozat, Pertek, Mazgirt, Nazmiye, Çemişkezek) toplam 20 019 Müslüman (Sünni Müslüman Türk), 11 295 Kürt (Sünni), 21 975 Kızılbaş (Kızılbaş Zazalar/ Türkmenler/ Kürtler), 5545 Hıristiyan (Ermeni) nüfus vardı. Ermeniler hariç yekûn 53 289 kişi ve en kalabalık olan Türk nüfusu.
L. Molyneux-Seel (1911) “Dersimliler, bir aşiret organizasyonuna sahip. Dersim’in nüfusu yaklaşık 65.000 kadardır.” (BAYRAK, 1997, s. 358)
Dersimli milletvekili: “Vitali Guinet'e göre Dersim nüfusu 1885 yılında 53 bin kişidir. Arif Bey ise 1903 yılında 59 bin sayısını verir. 1929'da Birinci Umumi Müfettişlikçe yapılan sayımda 65 bin civarında çıkar (s. 139). Halis Paşa'ya göre 1930 yılında Dersim nüfusu 60-70 bin civarındadır. 1935 nüfus sayımında ise bu sayı 93 bin olarak belirtilir. 1937 ve 1938 yıllarında 12 bininin sürgün edildiği ortaya çıkar. 1939 Dersim nüfusunun 95.059 olduğu belirtilir.” (AYGÜN, 2010, s. 139, 140)
Aynı kişi “1938 Dersim katliamında (1937 yılı hariç) kimi kaynaklara göre 40-70 bin civarında insan öldürülür” (AYGÜN, 2010, s. 120) diyebiliyor ve kendine bu yalanı yakıştırıyor.
“1927 genel nüfus sayımında Dersim (Hozat, Çemişgezek, Pülümür, Mazgirt, Nazimiye, Ovacık, Pertek) kadın-erkek toplam 76. 290 kişi idi. (BİUM Umumi Nüfus Tahriri, Fasikül I, Hüsnütabiat Matbaası, Ankara 1929, s. VII)
“Halis Paşa (1930), Dersim ıslahatı hakkında Büyük Erkanı Harbiye’ye verdiği raporda da, nüfus miktarı 60 ila 70 bin tahmin olunmaktadır.” (ÇALIŞLAR, 2010, s. 39)
“1935 sayımı Pülümür kazası hariç, Hozat, Çemişkezek, Mazgirt, Nazimiye, Ovacık ve Pertek kazalarındaki nüfus toplamını 93 117 olarak tespit etmiştir. Arada geçen altı yılın nüfus artışı ile birlikte 1935 nüfus sayımı Pülümür dahil olmak üzere bugünkü Tunceli sınırlan içinde 107 732 vatandaşımızın yaşadığını tespit etmektedir.” (ULUĞ, 2007, s. 90
“1940 yılında nüfusu 94. 639”dur. (KAYA, 2004, s. 41)
Altı aşiretten öldürülenler ile sürülenler yüzbinleri aşmış ise geriye kalan 94 bin kişi kimlerdir?
“1937-38 yıllarında Dersim’in 72 bininin kırım ve kıyıma uğratılarak yok edildiği türünde savlar sadece bir kara çalma, yakınma, kendini acındırma ve spekülasyondan ibarettir.” (ÖZ, 2008, s. 195)
Mahkeme sonucu
Bölgedeki operasyon sonrasında (1937), 265 maktul (ölü), 20 yaralı, 27 yakalanmış ve 849 kişi teslim olmuştur. Bu harekât esnasında verilen zayiat, subay bir şehit- dört yaralı. Er: 28 şehit, 46 yaralı. Bekçi: Bir şehit, bir yaralıdır.
“1938 yılında sürdürülen II. Dersim harekâtı sırasında askeri birliklerden 33 kişi ölürken, 60 kişi de yaralandı, isyancılardan ise 163 kişinin öldüğü belirlenirken, 866 kişi de yakalandı. Yakılan köy sayısı ise 60'dı.” (GÖKTAŞ, 1991, s. 140)
Dersimli vekil, “Ekim ayı ortasında başlayan Tunceli mahkemesindeki yargılama 15 Kasım'da biter. 14 kişi beraat eder, Seyit Rıza da dahil 7 kişi idama, 37 kişi ağır hapis cezalarına mahkûm edilir.” (AYGÜN, 2010, s. 128)
İnfaz edilen idam mahkûmları, Seyit Rıza, oğlu Hüseyin, Şeyhanlı aşireti reisi Hasan Seydi, Yusufhanlı aşireti reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulukıye oğlu Hasan, Mirza oğlu Ali’dir. İdam edilenler arasında halktan kimse yoktu.
“Seyit Rıza’nın torunu dedesi aleyhine ifade verdi.” (ZELYUT, 2010, s. 313)
Benzer olay Batı ülkelerinin birinde olmuş olsaydı eğer, o bölge yıllarca ot bitmeyecek şekilde harabeye döndürülürdü.
Tunceli’nden sürülenler Fizan’a mı gönderildi?
Olmayacak duaya âmin diyelim ve Kürtçülerin arzuladığı ABD’nin kolonisi Barzani benzeri devlet kurulmuş olsun ve herkes mübadele örneğinde olduğu gibi doğal sınırlarına çekilsin. Kaç Kürt İzmir’den Hakkâri’ye gider? Hiç.
Dersimli vekil: “Elimizdeki belgeler, sürgün kafilelerinin en erken Ağustos 1938 tarihinden itibaren batıya gönderilmeye başlandığını ortaya koyar” (s. 143). Nazımiye İlçesi, Roşnek köyüne dönen 6 kişilik Ataç ailesine, iskandan verilen menkul bir mal, tarla, ev, işyeri, bağ-bahçe-zeytinlik verilir (s. 149). Köy halkı bize çok iyiydi. Biz bir gün birinden işitmedik sen niye namaz kılmıyorsun diye. Bize arazi verdiler, ev yaptılar bize. 20 yaşına geldiğimde askere gittim.” (AYGÜN, 2010, s. 39)
“6 Ağustos 1938 tarihli Bakanlar Kurulu Kararına göre, Dersim'den 1246 haneden 5000 kişi, 15 şehrin 50 kazasına bağlı 922 köye serpiştirilir (s. 117). İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 347 ailenin ismini sayar. Tekirdağ'a 76, Edirne'ye 38, Kırklareli'ne 56, Balıkesir'e 65, Manisa'ya 73, İzmir'e 34 aile için sürgün kararı alır. Listedeki 347 aile, 3470 fertten oluşur. Bu sürgün için 300 bin lira ödenek ayrılır (s. 88). Şirketi Hayriye İşletme Müdürlüğüne 26.9.938 tarihinde yazılan bir belgeye göre, 190 kişilik kafilenin yanında 83 hayvan ve 10,000 kilo eşya bulunduğu'' belirtilir. Gittikleri yerlerde ev, toprak, pulluk ve çifte hayvanı verilir (s. 146). Sürgün yerlerinde ev, arazi, iaşe verilen aileler için geri dönme isteği ortadan kaldırılmaya veya azaltılmaya çalışılır.” (AYGÜN, 2010, s. 150)
Cumhuriyet idaresi halkı ceza olarak çöllere, kıraç yerlere, dağ başlarına değil; medeni dünya ile tanışmaları ve daha iyi geçinmeleri için Batıya, yani en verimli toprakların bulunduğu yerlere göndermişti. Derebeylerinin etkisinden kurtulmalarına ve nefes almalarına imkân sağlanmıştır. Bu durum cezalandırma değil, mükâfatlandırmadır.
Batı illerine gönderilenlerin geri dönmeleri için 1947’de 5098 sayılı kanunda yapılan değişikliklerle gerçekleşebilmiştir. Çok az kesim geri dönmüştür. Dönenler de çalışmadan, üretmeden halkın sırtından geçinen ağa ve seyit aileleri olmuştur.
Cumhuriyetin götürdükleri, getirdikleri
Halkın dostu olan, halkın menfaatlerini savunan, mutluluğu için çalışan, bunun için çözümler üreten, acılarını paylaşan, dertleriyle dertlenen, ekonomik getirisini yükselten, sağlığı ve eğitimleriyle ilgilenendir.
Kamer Genç, “Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti sayesinde okudum ve milletvekili oldum” diyordu. Nurlar içinde yat büyük insan.
Seyit Rıza’sız ‘Dersim Tarihi’ yazamayan Kürtçüler soralım: Seyitlerin, şeyhlerin ağaların halk adına, halkın yararına iki değil, bir tek faydalı, yararlı icraatını gösterebilir misiniz? Dersim’de tarih boyunca olumlu bir izleri var mı? Varlıkları halk için mükâfat mı yoksa ceza mı idi?
Ağalar ile dinden geçinenlerin egemen olduğu toplumlarda birlik, dirlik, adalet, huzur olmaz, olmamıştır ve olmayacaktır. Dersim’de de yoktu.
Atatürk, Diyarbakır, Tunceli gezisi sırasında Sabiha Gökçen’e: “Geçtiğimiz yerlerde fabrikalar görmek istiyorum, ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, elektrikle donanmış köyler, küçük fakat canlı, tertemiz, sağlıklı insanların yaşayabileceği evler, büyük yemyeşil ormanlar görmek istiyorum. Gürbüz çocukların, iyi giyinmiş çocukların yüzleri sararmamalı, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okulları görmek istiyorum (s. 425). Cumhuriyetin feyzinden yurdun diğer evlatları gibi oradakiler de (Tunceli) tamamıyla istifade edeceklerdir.” (MEYDAN, 2010, s. 486)
Atatürk döneminin son iki yılı içinde 480 km. yol, okullar, hastaneler, kütüphane yapılarak yüzlerce yıldan beri Dersim halkının ayaklarındaki prangalar kırılmış, yer altından yer üstüne çıkmış, hür dünyaya yelken açmış ve medeniyetle tanıştırılmıştır. Halk da cumhuriyeti bağrına basmıştır.
Osmanlı döneminde halktan meslek sahibi olan zengin bir tek Zaza ve Kürt görmek mümkün değilken; cumhuriyetle birlikte ağaların tekelinden kurtulan binlerce Kürt ve Zaza zengin olmuş, okumuş ve çeşitli etiketler altında yurdun her tarafına yayılmışlardır. Parlamentoda her siyasi partinin içinde Kürt ve Zaza vardır. Kürt düşmanı gösterilip Kürtçülerin savaş açtıkları Atatürk bu idi.
Atatürk’ün açılışını yaptığı Singeç köprüsü için Ulus gazetesi ‘Tunceli için bir medeniyet geçidi’ olarak değerlendirilir. Gazete, götürülen medeniyet kadrosunu da şöyle sayar: yol, kışla, karakol, doktor, ziraatçı, makine, telefon. Bu medeniyet kadrosu, Tunceli’ne cumhuriyet damgasını vuruyor. 4 Temmuz günü bir milyon liralık bayındırlık ihalesi yapılmıştır. Artık Tunceli’de silah sesi yerine radyo sesi, testere ve çekiç sesi geliyor.” (Ulus, 5 Temmuz 1937)
Okullar inşa ediliyor, kütüphane kuruluyor, telefon sesi duyuluyordu ve halkevlerinde halk tiyatro ile tanışıyor. Tekerlekli araçlarla ve köylülerin hiç görmediği ticari eşyalarla Dersim halkı buluşuyor. Yüzyılların karanlığını aydınlatacak elektrik ışığı gelme hazırlığındaydı.
Cumhuriyet öncesinde Anadolu’daki Türkler gibi Dersimliler de nereli ve ne olduklarını bilmiyorlardı. Bir taraf padişahın, ulemanın, mollaların kulu; diğer taraf da şeyhin, seyidin, ağanın kulu. Atatürk ile birlikte insan olduklarını, evrensel hakları bulunduğunu, pozitif bilimle ve uygar dünya ile tanışmaları gerektiğini öğrendiler. Okuma oranının yüksekliği ile haklı olarak övünürler. Bu durum, Dersimli pirlerin eseri değil, Atatürk’ün mücadele azminin sonucudur. Çünkü cumhuriyetin amacı bu çilekeş insanları mağara kovuklarından, inlerinden kurtarmak ve biran önce okulla, kitap, kalem ve defterlerle tanıştırmaktı. Doktorlarla buluşturup seyidin üfürüğüne muhtaç etmemekti. Ellerinde silah değil meslekler vermekti. Ağanın, seyidin kölesi, kulu olan halkı, efendi yapmaktı.
Aşiretler reisleri işlediği-işlettiği suçlardan hesap vermeyecek, yolları kestirecek, köyler yağmalayacak, kadınları-kızları dağa kaldıracak, istediklerinden istediği haracı alacak, karakollar basıp subaylar ve askerleri öldürecek, köprüler tahrip edilecek, şehre inip altını üstüne getirecek ama devlet tepki vermeyecek. Verirse, katil devlet olacak.
İsyan sonlandıktan sonra yapılan imar faaliyetlerini gören halk, cehaleti ve kulluğu tarihe gömmeye gayret eden Atatürk Cumhuriyetini bağrına basmıştır. Fakat sonraki politikacılar gittikçe artan bir hızla çarkı yine tersine doğru döndürmeye başladılar. Toprak reformu yapılamayınca, seçimlerde oyların blok olarak partilere çıkması aşiret ağalarını hem ekonomik ve hem de politik gücünü artırdı. İstisnası olmakla birlikte bölgede seçilen DEM ve diğer partilerden milletvekili olanlar bunlardır. Yurdun diğer bölgelerinde sıradan insanlar milletvekili olurken; aşiretlerin söz sahibi olduğu yerde böyle bir durum söz konusu değildir.
Kürtçülerin sözlü tarih yoksa Dersim tarihi de yoktur
Dersim köylüsünün Ermeni yazara: “Dersim hakkında sadece 120 yaşındaki büyükannemin anlattığı masal ve olayları hatırlıyoruz.” (ANTRANİK, 2024, s. 155)
Kürtçülerin Dersim ile ilgili ağıt yakmaları (dengbej), 2004 yılında akıllarına gelip gündeme taşınmıştır. Dersim isyanları ile Kürtlerin ilişkisi olmadığı halde acıları çeken Zazalar ve Türkler; ağıtları yakan Kürtçülerdir. Hazıra konmak genlerine işlemiştir.
Kürtçülerin gözünde Dersim tarihi, Kürt diye yutturmaya kalkıştıkları ve de başarılı oldukları Seyit Rıza’nın tarihidir. Çünkü beslenme kaynakları kan olduğu için ölümü ve şiddeti Seyit Rıza’da buluyorlar. Seyit Rıza’yı Dersim tarihinden çıkar, Dersim adına yazabilecekleri ellerinde hiçbir sermayeleri kalmaz.
Kürtçülerin Dersim için yazdıklarının temelini güya yaşlıların söylediği, söyletildiği söylencelerdir, uydurulan mavallardır ve yalanlardır.
Dersim konusu, ABD isteği doğrultusunda yakın zamanda türemiş, Kürtçüler Dersim’i ağlama duvarına döndürüp, 1980’lerden sonra ‘sözlü tarih’ aksesuarı ile süsleyerek yeni safhaya taşınmışlardır. Neden bunca zaman beklendi? Çünkü BOP projesi kapsamında ABD, önce PKK’yı kurması ve siyasi şemsiyesi olarak HDP/ DEM’i sahaya sürmesi gerekiyordu. ABD isterse PKK biter çünkü PKK’nın beslenme kaynağı ABD’nin parmakları arasındaki emziklerdir.
Dersim’de yüz binlerce insan öldürülecek ve bir o kadarı sürülecek ama Dersim halkı kıyımı yapan partiyi ve kişileri bağrına basacak! Bölgede bulunan Batının askeri görevlilerinin, misyonerlerinin, konsolosluklarının tepkisi olmayacak ve olaylar dünya basınından yer almayacak. Mümkün mü?
İsyanların yorumu
A. Smith: “Uzaktan bir millet, bir halk olarak görünen halklar, bazen yakından bakıldığında serap olup gider.'
“İngiltere (günümüzde ABD) Türkiye’ye zarar vermek için hep Kürtleri (aşiretleri) kullanmıştı. Cihan Harbi’nde, Türkiye’yi sırtından vursunlar diye Kürtleri ayaklandırmak için ajanlarını, Lawrence ve Noel’i göndermişti; aşiretleri silahlandıran ve kışkırtan ajanları yine ordaydı.” (JWALDEH, 2009, s. 417)
“1925’de Şeyh Said Kürt isyanı patlak vermişti. Bu rastlantı, Musul’un Irak’a bağlanması yönündeki İngiliz tezini güçlendirdi.” (NİKİTİN, 1991, s. 347)
“İngiltere Musul’u ve onun petrolünü istiyordu. Musul’un ve Irak petrolünün anahtarı da Kürtlerdi. Gizli faaliyetlerle İngiltere, Türkiye’yi Musul’dan vazgeçirmeye çalışıyordu. Şeyh Sait Padişah-Halife’nin, vatan haini Vahdettin’in uğruna savaşa girmemiş miydi? İngiltere’yle o yaşlı dalkavuk arasındaki bağlantıyı herkes biliyordu. Ve muhalefet liderleri cumhuriyeti parçalamak ve onların Türkiye’sini mahvetmek üzere bu çeteye katılmışlardı.” (ARMSTRONG, 2012, s. 225)
“Şeyh Sait isyanı İslami geleneklere bağlı Türkiye ile yeni laik ve ilerici Türkiye arasındaki çatışmanın bir araya gelmesinden doğdu.” (LAMBOUT, 1978, s. 35)
“Ayaklanmalar bölgesel kalmış, hatta bazılarında bizzat Kürtler, Kürt (Zaza) ayaklanmalarının bastırılmasında aktif rol oynamıştır.” (BRUINESSEN, 2019, s. 107)
Koçgiri isyanı, Yunanlılara karşı mücadele verildiği sırada patlak verilmişti. Koçgiri aşiretinin bazı alt kollar bile isyana katılmamıştır.
Şeyh Sait isyanına Kürt-Zaza Alevileri destek vermediği gibi Türk kuvvetleri yanında yer aldılar. Bu isyan, hilafetin kaldırılmasına karşı mollaların isyanı görünse de arkasında Musul meselesi yüzünden İngilizlerin parmağı vardır. Şeyh Sait isyanına, Terakkiperver partisi içindeki Atatürk düşmanı halifesever kafalar da el altından destek vermiştir.
Seyit Rıza isyanı sırasında Türkiye Hatay meselesi ile uğraşıyordu. Bu isyana da altı aşiret dışında destek olan çıkmamıştır.
Dersimli vekil: “Dersim 1938'e dair Komünist Enternasyonal tarafından yapılan ''gerici aşiret isyanı'' şeklinde değerlendirmektedir.” (AYGÜN, 2010, s. 20)
“Halk, aşiret başkanları yoluyla bu olayların içine çekilmişlerdir. Zaten yoksul yaşantıları da olaylara sürüklenmelerinin bir başka etkeni olmuştur. Ama isteklerinde hiçbir zaman iyi bir yaşam, iyi bir düzen veya varolan düzeni değiştirmek yer almamıştır.” (ÖZ, 1999, s. 39)
“Bastırılan Kürt isyanı, Gazinin idaresinin yeniliklerine karşı girişilmiş bir hareketti.” (POMİANKOWİSKİ, 1990, s. 27)
“Sağduyulu Kürt çevreleri, kendileri gibi Müslüman olan ve yüzyıllardır aynı toprakları birlikte paylaşan Türklerle ulusal bir birliğe girmeyi daha yararlı görmüşlerdir. Örneğin Erzurum Kongresi'nin 56 üyesinin 32 delegesi Kürtleri temsil etmektedir Meclise de 72 dolayında Kürt milletvekili katılacaktır.” (ÖZ, 1999, s. 45)
“Kemal’e karşı ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamlarıdır.” (KÜÇÜK, 1990, s. 91-92)
Nuri Dersimi Atatürk’ün ajanı mıydı?
Coğrafi konumu nedeniyle Dersim bölgesine devlet yoktu. Halk yüzyıllardır ağaların ve seyitlerin merhametine terk edilmişti. Medeniyetin giremediği Dersim’de halkı perişandı ve cehalet içinde yüzüyordu. Bu yapıyı kırmak gerekiyordu ve halkı medeni dünya ile tanıştırmak şarttı.
İsyanların içinde ve önünde bulunan kişi olan Dersimi’nin şüpheli halleri vardır. “Seyit Abdülkadir’e, Kürdistan Teali Cemiyeti içinde bir Türk ajanı rolünü bilerek veya bilmeyerek oynamış oluyor” diyerek itibarsızlaştırıyor ve cemiyet mensupları arasına nifak tohumları ekiyordu.
Fanatik bir Türk düşmanı görünen ve Kürt milliyetçisi gözüküp; aklı başında olan hiçbir kimsenin inanmayacağı yığınla yalanları Dersim tarih adına servis ediyordu. Yaptığı ayrılıkçı, kışkırtıcı hareketleri nedeniyle tutuklanıyor ve sonra serbest bırakılıyor.
Koçgiri aşiret liderlerini isyana teşvik ediyor fakat sonra yalnız bırakıyor. Dersimli aşiretlerin kendilerine katılacağını vaat ediyor fakat değil Dersimliler, Koçgirilerden bazı aşiret kolları bile isyana destek vermiyordu.
Koçgiri isyanı liderinden Alişer ve karısı Zarife, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu tarafından saklandıkları mağarada öldürüldüler. Olayın, Dersimi’nin ve Seyit Rıza’nın bilgisi dışında gerçekleşmesi mümkün görülmemektedir. Dersimi ise bu acı olayı kınamakla yetiniyor.
Seyit Rıza’yı Dersim generali payesi verip kışkırtarak isyan ettiriyor ama isyana yalnızca altı aşiret katılıyor. İsyan eden aşiret liderlerini ve önemli kişileri yine Dersimliler ihbar edip yakalatıyor. Seyit Rıza da ihbar sonucu yakalandı. Bu ihbar ve tutuklatmaların arkasında da Dersimi’nin olması mümkündür.
Dersimi, pek çok olayın içine girip çıkmasına rağmen kendisi hiçbir tehlike ile karşılaşmıyor. Kışkırtmaları sonucunda çıkan isyanlar neticesinde cumhuriyet ve medeniyet Dersim ile tanıştı. Atatürk ölünce yurtdışına kaçarak görevini tamamladı. Fotoğraflarında o zamana göre çok şık giyinebilmesi kuşkuları daha da artırıyor.
Dersim’de Ermeniler
Ermeni yazar: “Yüzbaşı L. Molyenux-See, Ermenilerden başka; Hıristiyan olan topluluklar da Dersim’de yaşadı. 1911’de Dersim’deki Ermeni nüfusu oldukça azdır. O dönemde faal olan ve hâlâ adıyla anılan Dersim’in tek kilisesi olan Surp Garabet kilisesinin cemaati sadece 4 kişidir (s. 37). Bu bilgiler ve sonuçlar da gösteriyor ki Dersim’deki Ermeni göçü 1915 soykırımıyla açıklanamaz. Dersim’deki göç daha eskilere dayanıyor. Bu göçün temeli ekonomik olup yönü de Amerika’dır.” (HAYRENI, 2015, s. 41)
“Tehcir kafilelerine baskın yapıp Dersim’e kaçırılıp getirilen kadın-kız Ermeniler çok olmuştur. Bu dönemde birçok Türk ailesi de komşuları olan Ermenileri evlerinde saklamışlardır. Hatta Ereğli’de halk Ermenileri tehcir ettirmemiştir.” (Shaw, The Ottoman Census System and Population, 1831-1914, s. 330) Çünkü burada çetecilik faaliyetlerine karışan Ermeni olmamıştı.
Dersim’de Kürtleşmiş Ermeniler
Bir söylentidir almış başını gidiyor. Dersim’de Kürtleşen Ermeniler. Bu Ermeniler Dersim’i terk etmişken neden geri döndüler? Hane ve nüfusları ne kadardı? Ne zaman Kürtleştiler? Hangi ilçe ve köylere yerleştiler? Hangi aşiretler gelen Ermenileri bağrına bastı? Bu sevginin kökeninde ne vardı? Ermeniler hiçbir zaman Türkleşmemiş iken; kısa zaman içinde nasıl Kürtleştiler? Dersim’in çoğunluğu Zaza olmasına rağmen neden Zazalaşmadılar? Gibi soruların cevapları boşluktadır.
Tehcir ve öncesinde iki taraf arasında yaşanmış onca dramı kısa sürede unutmak mümkün değildir. Kürtlerin Ermeni Tehcir kafilelerine yaptıkları baskınlarda çok Ermeni kızı ve kadını kaçırılmıştır. Doğal olarak ailede ana ve çocuk sahibi olarak bu kadınlar Kürtleşmiştir.
“Ermeni patrikhanesi genel vekili Aram Ateşyan’ın 2013 yılında bir televizyon programında sarf ettiği ve o dönem çok tartışma yaratan ‘Tunceli’nin % 90’ı Ermeni kökenlidir’ (MUGERDITCHIAN, 2016, s. 25) diyebiliyor.
Aynı Ateşyan’a ortada kilise kayıtları veya herhangi bir belge var mı? Sorusuna ‘yoktur’ cevabını veriyor ve söylencelere dayanarak söylediğini belirtiyor.
“Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II: -Tehcir sırasında Müslüman olan Ermenilerle ilgili elinizde herhangi bir kayıt, belge veya bilgi var mı? -Bu konuda Patrikliğimizde herhangi bir bilgi mevcut değil. (31-08-2007 gazetevatan.com)”
“Dersim’de Aleviliği seçmiş hiçbir Ermeni köyü yoktur.”
Tehcir döneminde bazı Kürt aşiret ağaları, az sayıdaki Ermeni ustaları (nalbant, demirci, değirmenci, semerci, terzi) himayeleri altına almışlardır.
“Birçok Kürt aşiret reisi Hıristiyan köylüleri ve zanaatkârları özel mülkü olarak görmüştür. Şimdi bile bazıları Hıristiyanlardan, ‘filehen min’ (benim Hıristiyanlarım) diye söz etmektedir.” (BRUINESSEN, 2013, s. 45)
Ermenilerde, aşiret yapılanması yoktur. Kiliseleri sayesinde 500’lü yıllarda tek millet idiler.
Dersim dağlarında okur-yazar kültürlü büyük bir kitlenin 1915 yılından sonra Kürtleşmesi, dillerini, dinlerini unutması akla ve bilimsel düşünceye tamamen terstir. Ancak sağa sola serpilmiş birkaç aile varsa Kürtleşmeleri mümkün olabilir.
DERSİM VE İLÇELERİNDE KÜRTÇE YER ADLARI
Kürtçülerin üzerine durmaktan şiddetle kaçındıkları bir konu da yer adlarıdır. Bugüne kadar peygamberleri Kürtleştiren, Allah’ın Kürtçe konuştuğunu söyleyen, Anadolu’nun 13 bin-27 bin yıllık Kürt yurdu olduğunu iddia eden Kürtçüler; bu konu ile ilgili akademik bir çalışma yapmamışlar ve yapamazlar çünkü gerçekler karartılamayacak kadar açıktır.
Yer adları, o yerin geçmişini farklı açıdan günümüze taşıyan tarihsel izlerdir. Ermenistan’da, Yunanistan’da, Bulgaristan’da… yığınla öz Türkçe adlar silinip süpürülünce, haklı olarak Cumhuriyet idaresi de onlar kadar olmasa da bazı değişiklikler yapmıştır. (Bk. Değiştirilen Yer adları ve Bremen Mızıkacıları)
Yeterince konuşulmayan, yazılmayan, görmezden gelinen ve Kürtçelerin üzerine durmaktan şiddetle kaçındığı bir konu da yer adlarının etimolojisidir.
Kelime anlamı Farsça ‘der-sim: Gümüş-kapı’ demektir. (DEVELLİOĞLU)
“Dersim’in eski sakinleri olan Ermeniler ve Bizans döneminin mütebakiyesi (devamı olan) Rum köylüleridir.” (B. O. SA. Y. PRK. Um 34–25. H. 1313B. 02)
“1848 tarihinde Dersim Sancağı oluşturulmuştur.” (YILMAZÇELİK, 2012, s. 3)
Dersim adı, 19. asırlardan önce kayıtlarda geçmez.
Tunceli’nin ilçe adlarının kökenleri
Çemişgezek, Hozat, Mazgirt, Nazımiye (Kızılkilise), Ovacık, Pertek, Pülümür.
Çemişgezek Rumca’dır.
Kızıl-kilise’de Kızıl, Türkçe sözcük olup, Latince eglis kelimesi Türkçeye kilise şeklinde geçmiştir.
Ova-cık. Küçük ova anlamında olup Türkçe kelimedir.
Hozat, Mazgirt, Pertek, Pülümür Ermenicedir. Pülümür’ün eski kayıtlarda adı Kuzican’dır. Kuzi-can: Türkçe + Farsça sözcüktür.
Pah da kaza olmuştu. Farsça pah: Meyilli arazı, bayır, yamaç.
N. Dersimi’nin köyü
Cumhuriyete karşı isyanların tertipçisi N. Dersimi’nin köyü Burnak’tır.
“Akkoyunlu kurucuları, esas boy olan Purnaklarla soldaki esas boy Musullular'ı içerir.” (WOODS, 1993, s. 19) Osmanlıca B/ P sesleri değişkendir.
“Purnak, Safevi devletini kuran Türkmen oymaklarından biri.” (ROEMER, 2006, s. 83) “Safevi Devletini oluşturan Türk oymakları, bilhassa Musullu ve Pürneklerdir.” (ÖZDOĞAN, 2007, s. 39)
“Diyarbakır’da Akkoyunlular mensup Pörnek, Musullu, Hacılu, Emirlu, Hamza-Hacılu, Kara-Hacılu oymaklar göç etmediler.” (ATTAR, 2004, s. 435)
“Pürnek, 1450’li yıllarda Sivas sancağında yaygın Bayındır Türkmeni cemaati.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1894)
“Purnak/ Pörnek/ Pörnik/ Pörnük/ Börnek/ Börnük; Kütahya, Ankara, Bozok, Sivas, Diyarbakır’da konar-göçer Türkmen taifesi.” (TÜRKAY, 1979, s. 630…)
“Burnak, 1542 yılında Bosna’da Paşa sancağının köyü. Burnak, Kırım’da eski Türk yerleşim yeri.” (AYHAN, 2013, s. 419) ve Kelkit’in eski köyü.
“Kaçar İran'da hüküm surmuş bir Türk oymağının adıdır. Dersim'de Kaçar adlı dere vardır, Aşağı ve Yukarı Kacar köylerine rastlanır. Adını bu köylere ve bu dereye veren halk bugün (1930’lu yıllar) meydanda yoktur.” (ULUĞ, 2007, s. 68)
Geriş köyü Nazimiye’de. Eski Türkçede geriş: Dağların ve tepelerin üst kısımları; sırt. (ÇAĞBAYIR) Geriş köy adı Anadolu’da birkaç yerde var.
Mazgirt’te Tirkel köyü. Zazaca tırk/ tirk: Türk. Tirkel: Türk yurdu…
1500’lü yıllarda ve sonrasında Çemişgezek (Dersim dahil) köyler ve yer adları
“Oğuzlu, Sin-i Türk, Ada, Ağılözü, Akdağ, Akpınar, Akviran, Alacakilise, Bağıştaş, Bala-sor, Bargini, (Bargin-i Ferah 12. asırda, Türkistan’da yerleşim yeri), Bilanlu, Burnak, Çakmaklu, Çallu, Çanakçı, Çangal, Çat, Danaburan, Demireklü, Esrük, Eşkünü, Gündüz, Gümüşgün, İkizpınar, İrnik, Karaağaç, Karadere, Karagöz, Karasakal, Kızık, Kızıldağ, Kızıl-Kale, Kızıl-mağara, Koçpınar, Korkut, Koru, Köçeklü, Kürt, Kürtler” (SALTIK, 2009, s. 48…) gibi yığınla Türkçe köy adlar vardır. Geri kalan köy isimleri ise Arapça, Farsça ve Ermenice ağırlıklıdır. Arapça ve Farsça adlarını Anadolu’ya ve bölgeye Türkler taşımıştır.
Dersim’de eski köy adları
Türkçe ile bağlantılı köy adlarından birkaçı: “Türktanır, Oğuzar, Türkkara-venk, Seyit-han, Uzuntarla, Sarıtaş, Kocalar, Çukur, Gevrek, Körtan, Şögeyik, Velikesen, Çemçeli, Kanoğlu, Çalkıran, Şakak, Bornak, Haçeli, Pınar, Büyük Örence, Hacı Bey, Hazeri, Hıdıroz, Karasar, Lal Uşağı, Yukarıkara-venk, Hammeşe, Kızıköy, Doğan, Erkeğen, Ulukale, Balan, Dereli, Kaviler, Tilköy, Gürgüç, Kazılı, Ulupınar, Abşeker, Gülbahçe, Konaklar, Çimenli, Kaçarlar, Koçpınar, Sumak, Yeniköy, Ağveren, Ergaan, İnköy, İnciğa, Karaca, Tağar, Tavuklar, Kozluca, Akpınar, Kalecik, Kilise, Çölkerek, Şakak, Toruk, Beyler, Danaburan, Dilanoğlu, Kalaycı, Kale, Kavaktepe, Kızılcık, Lemköy, Kuşçu, Kürekan, Örsköy, Göktepe, Akkilise, Alhan, Çat, Davalı, Haraba, Kardere, Kızılkale, Koman, Kuşhane, Kacaran, Dağyan, Kervan, Kılköy, Sapköy, Sayrik, Civarik, Dereova, Cap, Ballıca, Çamurek, Bozikuşağı, Büyükköy, Çakmaklı, Çekperi, Gözeler, Geziuşağı, Kalikuşağı, Mekikuşağı, Mustiuşağı, Köseler, Şahverdi, Tatuşağı, Kalanbüyük, Göneli, Nohutlu, Kaymazan, Meciköy, Salördek, Kürk, Ağaşenliği, Altın Hüseyin, Bozağa, Hasan Gazi, Karagöl, Kayırlar, Kızılmescit, Üçdam, Bardakçı, Elmalı, Femköy, Küllü, Yeniköy, Başkalecik, Dereköy, Yarbaşı.” (KOÇ, 2016)
Diğer köy, dağ, şahıs ve aşiret adları: “Karakuş, Kuçukur, Kalmam, Kırıklar, Köseoğlu, Kızılkale, Kırıktepe, Erikyayla, Ovacık, Akviran, Karaca, Kocain, Beşpınar, Kuru Pınar, Buyurbaba, Safsaltık, Üçtepe, Kızıldağ ve Akdağ gibi köy ve dağ isimleriyle halk arasında en çok söylenen Gülbasan, Güneş, İnci, Durmuş, Tosun, Doğan, Orhan, Merhan, Düzgün gibi kadın ve erkek isimleri ise bugünkü Dersim’in Türk mazisine geçmişine bağlılığını daima muhafaza ettiğini ifade etmekte ve Laçin Uşağı, Karabalı, Koç Uşağı, Bezkanlı, Alan, Kalan, Balabanlı, Keçeli Uşağı, Çarıklı, Karabaş gibi birçok aşiretlerin hâlâ eski Türk isimleriyle yad olunduğudur.” (BULUT, 2012, s. 286)
Bu derece yoğun öz Türkçe adları başka illerde görmek imkânsızdır. Bu adları bu yöreye taşıyan Zaza adını almış olan Türkmenlerdir.
1930’lu yıllar, Dersim ve ilçelerinde dağ, tepe, dere, göl, pınar, mezra adları
“Eski Türklerde kutsal dağ, orman, pınar, kutsal taş, ateş, demir inancı vardı. Bunlar da koruyucu iyi ruhlar, periler, cinler etkilidir.” (TANYU, 1978, s. 26)
[Tokmak Baba, Sarıoğlan, Hanife, Maksut, Koç, Şamuşağı, Suribaba, Akpınar, Tacgerek, Kızıl Ziyaret, İn, Değirmenler, Kuru, Ovacık, Aşağı Tavuk, Yukarı Tavuk, Ağvis, Akpınar, İbrahim tanın, Lolan tanırı, Türk tanırı, Tacgerek, Gocin, Zeynel, Sekedik, Kalecik, Cadıbağı, Sular, Ulukale, Karakoz, Kızıl, Kurtdere, Akpınar, Barkini, Karakoz, lnceağ, Sulupınar, Hozat, Erikan, Sanğman, Surguc, Karavelolar, Çamurlu, Ulupınar, Huseyinbaba, Gumurgan, Nacar (Yörüklerde ocak, (Yörükan, 2002, s. 155), Halil pınarı, Gelin pınarı, Kızıldağ, Karamuk, Halikler, Halkis, Aksu deresi, Beyazdağ, Bulanık, Hazan tepesi, Kalaycıklar, Torut, Dut, Torut suyu, Şeyh Çoban, Külünk, Karat, Karasakal, Koz dağı, Silmek dağı, Ağdat, Palikan, Balkan dağı, Ağtaz, Kızıltaş, Karaoğlan, Yukarı Direk, Aşağı Direk, Sarı Saltık, Ağviran, Akseki, Tağar, Gözerek, Bozan, Turşu, Kocyeri, Kızılkum, Oluklu, Payamlı, Kozluca, Boyunkumu, Avgölü, Amergan, Tokmakbaba, Bilgic, Ağtaş, Sapbaba, Boncuk, Balık, Geç, Dirik, Gevrek, Acı Ada, Küçük Göl, Kozerek, Kara Sakal. Cevizli, Kurudere, Eğripınar, Büyükgöl Başı, Ziyareti Orta, Karagöl, İlanlı, Aksu, Mercan, Harami, Gözeler, Nigar, Devegölü, Hıdırağa, Hüseyni, Yerlice, Kavakkortuk, Büyükmağara, Pulur, Cahiri, Dıştaş, Ağataş, Çolaklar, Kozluca, Konaklar, Eril, Çakmaklı, Bektaş, Makik uşağı, İşitme, Büyükköy, Bilgiş, Kale, Kızıl Viran, Sanoğlan, Kızık, Suyutlu, Kışla, Karataş, Deveboynu, Mirho, Kızıl Ziyaret, Karataş, Hadişar, Kalecik, Caybağı, Ulukale taşı, Beydere, Bey, Kumir, Kumyeri, Oğuzer, Biradi, Yaz, Pogos, Boğaz, Ekrek, Oskih, Askik, Erdike, Artik, Koçulu, Kocaoğlan. Kaçar, Sula, Karaman, Küçük, Candağı, Aşağı Özbek, Karasakal, Kuloğlu, Akbayır, Sürgüç, Süpürgeç, Sakal Tutan, Dereli, Karakuş, Mercimek, Tanut, Tmızbaşı, Yeniköy, Pirinççi, Çukurbağ, Kavgas, Üstüler, Sağıman, Gazili, Toptop, Yalan, Çüçke, Timorik, Çumres, Sürek, Kuzucan, Kızılcık, Sağbağ, Ziri Konağı, Kuşçu, Köpekli, Göktepe, Çankal, Ayvatlı, Yılanlı, Çevirme, Kandil Baba, Gümülgan tepesi, Çamurlar, Dağbek, Kürek, Keleş, Katır, Yoncalı, Teke deresi, Bahtiyar, Demirkapı, Köpürge Salördek, Karataş tepesi, Kurtan, Almalı, Fındık, Saruk, Gözeler, Bahtiyar, Salördek, Karataş tepesi, Tacikbaba, Kurtan, Almalı, Fındık, Saruk, Gözeler, Kadıdere, Karagöz, Karasu, Serce, Çardaklı, Pişi, Rotanlı, Bayburtlu, Tekkepınar, Ağu Baba, Güzer, Kemik, Barbaş, Büyük, Sinek, Kamışlık, Kark, Tekir, İşikir, Camus, Tahsinli, Kaymazel, Kayır, Gücenek, Flasangazi, Meydanlar, Acırır, gibi isimler de bu halkın esas çekirdeğini Türklerin teşkil ettiğine delildir.] (ÇALIŞLAR, 2010)
1930’larda Dersim’i gezen araştırmacı yer adları olarak, “Acıada, Ağubaba, Akay, Anakomu, Ateş, Beytaş, Büyükköy, Camus, Çakmaklı, Çardaklı, Çevirme, Çukurbağ, Dağyan, Demirkapı, Deveboynu, Dirik, Diztaş, Dolik (Delik) gediği, Gectepesi, Gogan, Göktepe, Hıdız damı, Kafat, Kaledere, Kamışlı, Karataş, Kaymazel, Kazankaya, Kemik, Kızıltaş, Konaklar, Kozluca, Köpekli, Köpürğe, Kuşcu, Kuzucan, Meydanlıdere, Sarıoğlan, Sincik dağı, Ulupınar, Dağmahalle, Şin, Kalosan, Keller Komu, Kecizeken, Uzuntarla, Gevher, Azizaptal, Kürk, Nazike, Dağbey, Soğucak, Kalman, Balık, Cevizli, Kurtdere, Aksuderesi, Gözeler, Çolaklar, Bilgiç, Kızılviran, Soğutlu, Karaman, Candağı, Aşağı Özbek, Kuloğlu, Akbayır, Dereli, Karakuş, Mercimek, Tanır, Yeniköy, Pirincci, Üstüler, Toptop, Sürek, Kızılcık, Sağbağ, Ayvadlı, Kandilbaba, Çamurlar, Yoncalı, Teke, Tacik, Elmalı, Karagöz, Karasu, Serce, Göyeli, Tekir, Pilavtepe. Bütün bunlar bura halkının soylarının canlı belgeleri değil midir?” (ULUĞ, 2007, s. 69)
Dersim coğrafyasında diğer dağlar, tepeler
“İl merkezinde Ferhat Çayırı, Tendinik, Bağır, Bilek Çeşme, Kırgöl, Zil Yayla, Sarımsak, Çekem, Göl, Çatak, Mevgöl, Gaz, Ortayayla, Haldağı, Beyazpınar, Asım Paşa, Çakal, Davutdere yaylalar bulunmaktadır. Ovacık’ta Deveçukuru, Ortayayala Çat, Karagöl, Faknuk, Mavaçar, Üçbel, Biçare Sürü Yurdu, Soldal, Bozkır, Armutlu, Kebir, Kırkmerdiven, Çaksurluk adlı yaylalar yer alır.” (GÜNGÖR, 2017, s. 13)
Diğer bir kaçı: Acı elma, Ak Dağ, Akbaba, Aktaş, Allahverdi, Arpaçukuru, Arap Kızı, Avcı, Aziz Abdal, Bağır Paşa, Bağırbaşı, Balabanlı, Bartanlılar, Bedir, Belikan, Biçare, Bılgeş, Boncuk, Bozan, Büyükgölbaşı, Büyüksu, Çağalan, Çarıklı, Demirkazık, Eğripınar Dağı, Er Mustafa, Gögerik, Güllü, Gülperi, Hanife, Haskar, Hel, Hinzori, Huluzgediği, Hüsnü, Işıkvuran, İnci, Karasakal, Karacakale, Karaoğlan, Karasu, Katır, Katırgediği, Katırtepe, Kazan, Kert, Kırandah, Kırganlı, Kırmızı, Kızılkal, Kızılyılan, Kızılziyaret, Koçgölbaşı, Koşan, Kökerik, Kömürgan, Kurtdoğar, Kurupınar, Küçükgöl, Külünk, Mahmut, Mercan, Munzur, Peri suyu, Pembe, Ortadağ, Sakaltutan, Sevdin, Sindamtaş, Sülbüs, Süpürgeç, Tavuk, Tayran, Topatan, Ulukal, Üçdağ, Yalmanlar, Yazıkonak, Yılan, Zargovit, Zel, Ziyaret, Koman.
Hiçbir şehrimizde bu kadar Türkçe adları bir arada bulmak mümkün değildir.
Dersim’de yaylalar
“Dersim’de Melan, Havaçor, Kepir, Yılandağı, Gökçek, Bağır meşhur yaylalarıdır.” (AKYÜREKLİ, 2011, s. 18)
Melan yaylası. Mel-an, Rumca-Farsça bileşik kelime olup ‘Ballar’ anlamındadır. Farsça –an eki (bazen –yan) çoğul edatıdır.
Havaçor yaylası, Hava-çor: Türkçe-Ermenice bileşik kelime olup ‘Kuru hava’ anlamındadır. Kıpçakça çor: Hastalık. Havaçor: Hastalıklı hava.
Kepir yaylası, Türkçe “Kepir: Ot bitmeye gücü olmayan yerler.”
(PİLANCI, 1996, s. 41) Kepir> Kebir: Büyük. Osmanlıca P/ B sesleri yer değiştirebilir.
Yılan Dağı yaylası, Türkçe kelimelerdir.
Bağır yaylası. Bağırlu, 1500’lerde Dokuz Türkmen oymağının bir kolu. (ATEŞ, 2010, s. 34) Bağır, farklı anlamlar taşıyan Türkçe sözcük.
Gökçek yaylası. Göğçeli, Yörüklerde oymak ve ocak. (YÖRÜKAN, 2002, s. 157) Gökçelü, Türkmen taifesi. (BİLGİLİ, 2001, s. 163) Farklı kaynaklar aynı bilgiyi verir. Türkçe gökçek: Güzel (insan). (GÜLENSOY, 2007, s. 377) Gökçe: Gök rengi, mavi. (Yüksek)
Kalan yaylası ve aynı zamanda Dersim’de aşiret ve Dersim’in bir diğer adı. Kalan, İlhanlılarda öşürün karşılığı olan vergi. (TOGAN, 1981, s. 340) Kalan, Kuman/ Kıpçak adı. (RASONYİ, 1983, s. 46) Kalan, Türk boyu. (CEVİZOĞLU, 1991, s. 123)
Haçavar yaylası, Haç-aver’den. Farsça haç: Çarmıh ve Farsça -aver eki, götüren, taşıyan. (DEVELLİOĞLU) Haçaver: Haç götüren. İnançla ilgili ad.
Diğer yaylalar: Alacık, Armutlu, Burnak, Çakıl, Çakırkaya, Çat, Çatak, Çakırbahçe, Dağbek, Dail, Dereboyu, Deve Çukuru, Dolu Baba, Eğri Pınar, Elmalı, Eski Gedik, Eşik Meydanı, Ferhat Çayırı, Gani Gastik, Gözeler, Gözen, Hatun, Hizan, Kale Burnu, Karagöl, Katır Gediği, Kırk Merdiven, Komişken, Koyun Gölü, Kuru Geban, Kuru Göl, Mısırvan, Orta Dağ, Orta Yayla, Paşa Düzü, Sağlamtaş, Sarıtaş, Sor, Susuz Dağ, Teng, Top Taşı, Toz, Türk, Ulus, Yelekli yaylaları…
Dersim’de göller
“Buyer Baba Gölü, Çimli Göl, Dilincik Gölü, Kaçgöl, Karagöl, Katır Gölleri, Koçgölü, Kuzu gölü, Mercan Gölleri, Şer Gölü” (GÜL, 2014, s. 54) ve Ağır göl gibi Türkçe kelimeler. Elazığ’da Hazar gölü. Hazarlar, Musevi inancını benimsemiş Türkler olup Anadolu’da izleri çoktur. İkizdere ve Rize’de de vardır.
Dersim’de akarsular
Tahar çayı. “Tağar, Paşa (Balkanlar), Adana, Maraş, Çemişgezek, Aksaray, Niğde sancağında Yörük taifesi.” (TÜRKAY, 1979, s. 707) “Tagar, 1450’li yıllarda Maraş’ta yaygın Eymür Türkmeni oymağı.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2148) “Tagar, Orta Asya’da iz bırakan eski kültür.” (GÖMEÇ, 2011, s. 8)
Mercan deresi. “Mercan, Adana, Kütahya, Aydın, Konya, İzmir, Halep, Gelibolu, Bursa sancaklarında konar-göçer Yörük taifesi.” (TÜRKAY, 1979, s. 583) “Mercan, 1450’li yıllarda Ankara sancağında Türkmen cemaati.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1648) “Mercan, zorunlu iskânlarda adı geçen Yörük aşireti.” (BAYAR, 1994, s. 96)
Singeç Deresi. Sin-geç. Eski Türkçe sin: Türbe, mezar, çukur.
Laçınan deresi. Laçınan: Laçinler: Doğanlar, şahinler ve aynı zamanda Dersim’de Laçın uşağı aşireti. Türkçe sözcüktür. Pülümür. Ermenice ile ilişkilidir.
“Darboğaz, Kutu, Kalman dereleri (s. 16), Han Uşağı (s. 26), Kurt dere (s. 70), Büyüksu, Karasu.” (ÇALIŞLAR, 2010, s. 21) Kalman, Türkmen aşiretidir. (SAKİN, 2012, s. 388) Karayel gediği, Dirlik deresi, Kalusan deresi. Her biri Türkçe kelimedir.
Ali Boğazı. (GÜL, 2014, s. 54) Sindamlı ve Danaburan suları. (ULUĞ, 2007, s. 23) Sevdin, Şampuş, Kelhaş, Rabat dereleri. (SILAN, 2011, s. 7) Murat Suyu, Karasu, Peri Suyu. Sefil Baba boğazı, Birman gediği, Kadır gediği, Bakire gediği, Kızılca, Singeç, Değirmendere, Çukurderesi, Kocakoç, Büyükyurt suları, Turna deresi, Kodi çayları da yer almaktadır. Pek çoğu Türkçedir.
Hal-bori Gözeleri. Hal, 1600’lü yıllarda Harput’ta yerleşim yeri. Hal, Yemreli Türkmenlerinin oymağı. (ATANIYAZOV, 2005, s. 301) Türkçe börü: Kurt. [DLT] [EUTS] [ETY] [Gabain] [Tekin] [KB] Halbörü: Türkmen kurdu.
Türkiye’nin herhangi bir ilinde bu kadar Türkçe adları bir arada görmek mümkün değildir. İkinci ağırlıklı adlar Ermenicedir.
1500’lü yıllarda Çemişgezek bölgesinde kayıtlara geçen Türkçe kişi adları
“Dolu, Tur Kaya, Eyne Bey, Değmiş, Göktaş, Turhan, Çoban, Kayahan, Karaman, Öktem, İnal, Ağca, Kurd, İvaz, Gündüz, Sevindik, Suvar, Salır, Ağacık, Aydin, Gökçe, Budak, Kara Bey, Artuk, Ağa Han, Temur, Aydın, Durak, Koca Satılmış, Kaya, Tursan, Karaca, Kıraç, Aydoğmuş, Aydoğdu, Gündoğdu, Öğülmüş, Bulduk, Duman, Saruhan, Hanlu Bey, Şancıkaya, Sıraç, Kanlu Bey, Akbaş, Arslan, Doğan, Durdu, Durmuş, Ağca…” (GÜL, 2014, s. 68-69)
Çemişgezek Adını, burada doğan Bizans İmparatoru Iognnes Çimiskes’ten aldığı sanılır.
Kürt olup 1597’de Farsça yazdığı ‘Kürt Tarihi’ kitabında: “Çemişgezek Beyleri Melikşah’ın soyundan gelmektedir. Çemişkezek hükümdarlarının adları da, onların Türklerin çocuklarından ve torunlarından olduklarını kanıtlar; çünkü adlarının hiç bir vesileyle Arap ve Kürt adlarıyla ilgisi yoktur; Arap ve Kürt adlarına hiç de benzemez. Onlardan 1.000 kadar aile İran hükümdarlarına katıldıkları gibi, bir grubu da Şah’ın muhafız subayları arasına katıldılar.” (ŞEREF HAN, 1971, s. 189)
“Çemişgezek Hakimleri, Abbasi soyundan geldiklerini söylerler, ancak adlan daha çok Türk kökenli oldukları izlenimini vermektedir.” (MINORSKY, 2004, s. 88)
Dersim mutasarrıfı (vali) Arifi Bey, 1903 yılında: “Dersim umumen Kürt değildir. Çemişgezek ve Çarsancak kazaları halkı kâmilen Türk'tür. Hozat kasabası ile İnceağa karyesi (köyü) ve Torot aşireti halkı Türk'tür ve fakat karışmalar neticesinde Kürtleşiyorlar. Mazgirt kasabası ile bir karye halkı ve Ovacık kazasının ova köyleri halkı da neslen Türk'tür.” (YILMAZÇELİK, 1999, s. 172)
1518 tarihli Tahrir defterine göre Çemişgezek kazasının nahiyeleri: Belde, Çatalkale, Fündüz, Gürelik, Kuzuçan, Şirzu, Poşadı, Havik, Keban, Ovacık, Kernik, Kiryüzük (Kerbüzek), Mazgirt, Pertek, Sağman, Ribat, Sebtoros, Ulukale, Vasgirt. (ÜNAL, 1999, s. 29-33)
1523 yılı Çemişgezek kazasının (Dersim kurulmamıştı) yekûn nahiyeleri:
“Belde, Ulukale, Çatalkale, Havenk, Sağman, Kertik, Gevendiz, Ribat, Pertek, Keban, Ovacık, Mazgirt, Sibturus, Vastgirt.” (GÜNDÜZ, 1993, s. 155) Aralarında öz Türkçe ad olduğu gibi ağırlıklı olarak Ermenice isimlerdir.
1523 yılı Çemişgezek kazasının bazı köyleri: Türk, Özbek, Tatari, Kürt (T) Bozbenek, Sürmehan, Cenkdaş, Erkek, Sağanaklu, Ören, Karahisar, Görür, Bağçe, Ağıl Özü, Kızıl Venk (E. Vank: Manastır), Kızıl Kale, Çat, Virance, Melih, Bakarlu, Uzağ, Ağviran, Asuk, Kara Ağaç, Dere, Kozluca, Binkasa, Güden, Çörek, Beşirik, Görgül, Hoş Tepe, Gazilü, Demir, Sarı, Kayacı.” (GÜNDÜZ, 1993, s. 158)
Aralarında yığınla Türkçe adlar bulunurken; Kürtçe isimlere rastlanılmamaktadır.
1566 yılı kayıtlarına göre ilginç köy adlarından birkaçı, “Ada, Arındıklu, Avcılı, Bilanlu, Biliç, Çakmaklu, Çanakçı, Çanakdaş, Çangal, Çat, Derelu, Eşkünü, Gündüz, Gürcan, Hazari, İkizpınar, İn, Kadılu, Kendsatıoğlu, Kızık, Kızılkale, Kizir, Oğuzlu, Tağar, Ulukale, Ulupınar, Viranca, Yenice.” (ÜNAL, 1999, s. 258…)
Çemişkezek’te yer adlarından, “Kızıl ziyaret tepesi, Karalaş, Hadişar, Kalecik, Çaybağı, Sular mezrası, Ulukale taşı, Bey dere, Bey mezrası, Kumir, Kumyerİ. Oğuz er, Biradi, Yaz mezrası, Pogos, Boğaz, Ekrek, Oskih, Askik, Erdike, Artik, Araplar, Koçulu (koç oğlu), Koca oğlan.” (SILAN, 2010, s. 62) 1500’lerde Çemişgezek yerleşim adları genelde Ermenice ve Türkçe’dir.
Hozat 1900’lü yılların başında yer adları, “İn, Değirmenler, Kuru, Ovacık, Aşağı tavuk, Yukarı tavuk, Ağvis - ağavis - , Ak pınar, İbrahim tanırı, Lolan tanırı, Türk tanırı, Taçgerek, Göçin, Kızıl ziyaret tepesi, Zeynel tepesi, Sekedik, Kalecik, Cadıbağı, Sular mezrası, Ulukale deresi. Karakoz mezrası, Kızıl mezra, Kurt deresi, Akpınar, Barkini, Kalankoz (Karakoz), İnceağ, Sulupınar, Erıkan, Sarığman Dersimi -sağman, Sürgüç, Karavelolar, Çamurlu, Ulupınar, Hüseyin baba, Gümürgan dağı, Nacar, Halilpınar, Kızıl dağ, Karamuk, Haliklar - Halikanlı, Halkis, - Aksu deresi, Beyaz dağ, Bulanık, Hazan tepesi, Kalaycıklar, Torut, Dut mezrası, Torut suyu, Şeyh Çoban tepesi, Külünk dağı, Kafal, Kalan deresi, Karasakal yaylası, Koz dağı, Silmek, Kızıl tepesi, Ağdat, Palikan, Balkan,- Ağdas, - Ağtaz, Kızıl taş, Karaoğlan, Yukarı direk, Aşağı direk, Sarı Saltık tepesi, Ağviran deresi, Akseki, Bulanık, Kuru, Dere köy, Otolar, Tağar, Gözerek, Bozan, Turşu, Koçyeri, Kızılkum, Oluklu, Payamlı, Koziuca, Boyunkumu, Avgölü, Sarıoğlan, Amergan deresi, Amergarı, Tokmak baba tepesi, Bilğiç, Ağtaş.” (SILAN, 2010, s. 59)
Nazimiye 1900’lü yılların başında, “Hosum, Dağyan, Kalman, Munzur baba, Kurt, Sap baba tepesi, Boncuk dağı, Balık, Geç tepesi, Dirik, Gevrek, Acı Ada dağı, Küçük göl dağı, Kutu deresi, Kozerek, Kara sakal.” (SILAN, 2010, s. 63)
Ovacık 1900’lü yılların başında, “Cevizli, Kuru dere, Eğripınar dağı, Büyük gölbaşı, Büyük gölbaşı dağı, Ziyaret tepeleri. Orta dağ, Karagöl deresi. İlanlı deresi, Aksu deresi, Mercan deresi, Harami deresi, Gözeler, Pülür, Çahiri, Dıştaş, Ağataş, Çolaklar, Kozluca, Konaklar, Erik, Çakmaklı, Bektaş, Makik uşağı, İsitme, Büyük köy, Bilgiş tepesi, Kale deresi, Kızıl viran, Sarı oğlan, Kızık, Süyütlü, Kışla, Karataş, Deve boynu, Mirho.” (SILAN, 2010, s. 64) Yeşilyazı ovası.
Pertek Ermeni seyyah (1880), “Pertek, Dersimliler için bir şehir kadar önemlidir. Burada Kürtler ve Türkler çoğunluğu oluşturur. Türkler bahçıvanlık ve çiftçilikle uğraşır.” (ANTRANİK, 2024, s. 104)
1900’lü yılların başında, “Kaçar, Sula, Karaman, Küçük, Can dağı, Aşağı Özbek, Karasakal, Kul oğlu, Akbayır, Sürgüç, Süpürgeç, Sakaltutan dağı, Dereli, Karakuş mezrası, Mercimek, Tanut, Tnız başı, Yeni köy, Pirinççi, Çukurbağ, Kavgas, Üstüler, Sağıman, Gazili, Toptop, Yalan, Çüçke, Timorik, Aşağı Çumres, Yukarı Çumres, Sürek, Kuzucan, Kızılcık, Sağbağ, Ziri konağı, Kuşçu, Köpekli, Göktepe, Çankal, Ayvatlı, Yılanlı, Kaçar, Çevirme, Kandil Baba, Gümülğan tepesi, Çamurlar.” (SILAN, 2010, s. 65)
Pülümür 1900’lü yılların başında, “Dağbek, Kürek, Keleş, Katır, Yoncalı, Teke deresi, Bahtiyar, Demirkapı, Salördek, Karataş tepesi, Tacik, Kurtan, Almalı, Fındik, Sanık, Gözele, Kadı dere, Karagöz mezrası, Karasu, Serçe mezrası, Çardaklı mezrası, Pişi, Rotanlı, Bayburtlu, Tekkepınar, Ağu baba mezrası, Güzeli, Kemik, Barbaş, Büyük, Güzer, Sinek, Kamışlık mezrası, Kark, Tekir, Işikir, Akay Ateş mezrası, Camus, Tahsinli, Kaymazel, Ortak Ayır, Yokankayır, Gücenek, Hasan Gazi, Meydanlar, Acırır, Çerken, Köpürge.” (SILAN, 2010, s. 66)
Ne kadar derine inilirse Türk kültürü izleri ve kökleri o kadar açığa çıkıyor.