5. KIZILBAŞLAR KÖKENLERİ KÜLTÜRLERİ
ANADOLU/ TÜRKMEN KIZILBAŞLIĞI VE KÖKENLERİ
Eski Türklerde Gök Tanrı inancı
Türklerin ilk inancı Şamanizm
İlk Müslüman-Şaman Dede Korkut
Müslüman Şaman’ın ilk Kızılbaş duası, ‘Allah Allah Hü’
Şamanizm ile İslam’ın karşılaşması ve kaynaşması
Horasan’dan dağılma ve Anadolu’ya göçler
Fransız Prof. un kaleminden Şamanlar ve Kızılbaşlar
Şamanlardan Dedelere ve Babalara
Dede, Babalardan Anadolu/ Türkmen Aleviliğine
Fransız’ın kaleminden Şamanlar ve Kızılbaşlar
Sünnilik insanla İslam’ı savaştırmış, Kızılbaşlık İslam’la insanı barıştırmış
HORASAN ERENİ ULULARINDAN YESEVİ VE HACI BEKTAŞİ VELİ
Horasan erenlerinin piri Ahmet Yesevi
Rus tarihçiye (1869-1930) göre Yesevilik
Hacı Bektaş Veli Horasani
HORASAN ERENLERİ/ GAZİLER/ ABDALLAR/ BACILAR ANADOLU’DA
Adı kayıtlara geçmiş Anadolu’ya gelen Horasan erenleri kimlerdi?
Horasan erenleri Balkanlar’da
Anadolu’da abdallar
İnanç önderi bacılardan bazıları
KIZILBAŞLIKTAN ALEVİLİĞE
Eski Türklerde kızıl renk
Milli Türk inancı olan Kızılbaşlığın doğuşu
Safevi devletini kuran Kızılbaş Türkmen oymakları
Kızılbaşlıktan Aleviliğe
Anadolu/ Türkmen Kızılbaşlığı ve Türkçe
Alevilik/ Bektaşilik
Balkanlarda Kızılbaşlık-Bektaşilik
OSMANLI’DA KIZILBAŞ/ TÜRKMEN OLMAK
Osmanlı’nın Kızılbaşlar/ Türkmenler için verdiği bazı fetvalar
KIZILBAŞLAR/ ANADOLU ALEVİLERİ Şİİ DEĞİLDİR
Halife Hz. Ali ve Aleviliğin Hz. Ali’si
Fars (Şii/Şia/Caferi/İmamiye) ve Arap (Zeydi/ Nusayri/ İsmaili) Aleviliği ile Sünnilik
Türkmen Aleviliğinin Şia’dan ve Sünnilikten farklılıkları
Kızılbaşlar ve camiler. Kızılbaşlar ve namaz. Kızılbaşlar ve Hac
Kızılbaşlarda ocaklar
KIZILBAŞLARDA CEMLER VE SEMAH
Turna kuşundan semaha
Şaman inançlı Türklerde Turna kuşu
Türklerde Turna kuşu
Eski Türk kültüründe semah
İslami yoruma göre sema/ semah’ın ortaya çıkışı
Altaylardan Anadolu’ya semah
Yesevi’de cem, semah, zakir
Yabancının kaleminden Yesevi ve semah
Türk dünyasında semah
Semah ritüellerinin anlamları
Eski Türk inancında müzik
Cemlerde saz/ bağlama, Telli Kuran
Cemlerde erkân değneği
Eski Türklerde içki. Cemlerde içki
KIZILBAŞ AHLAKI
Eline, beline, diline sahip olmak
Cem’e kimler alınmaz
Düşkün edilmek
Musahip kardeşliği/ Yol kardeşliği/ Yol arkadaşı/ Danışılan
Ahilik ile Kızılbaşlık ilişkisi
KIZILBAŞ KÜRTLER VE KIZILBAŞ ZAZALAR
Kürtçülere göre Kızılbaşlık
Kaynaklara göre Kızılbaş Kürtler ve Kızılbaş Zazalar
İdris Bitlisi ve Kızılbaşlar
Kürtler arasında Kızılbaş ocakları
Diyarbakır’da bazı Kızılbaş ocakları
Kızılbaşlıkta Kürtçe, Arapça, Farsça Türkçe kelimeler-terimler
Kürtçülerin Alisiz Aleviliği
KÜRTLER İLE TÜRKLERDE OZANLAR VE DEYİŞLERİ
Kızılbaş/ Alevi Kürt ozanları.
Kızılbaş/ Alevi Türk ozanlar
SÜNNİ VE KIZILBAŞ İNANCINDA KADIN
Araplarda, Osmanlı’da, Kürtlerde ve Zazalarda kadın
Eski Türklerde kadın
Yesevi ve Hacı Bektaş Veli’de kadın.
Kızılbaşlarda kadın
ANADOLU/ TÜRKMEN KIZILBAŞLIĞI VE KÖKENLERİ
Anadolu Aleviliği, Arap ve Fars Aleviliğinden çok farklıdır. İleride açıklandığı gibi Arap ve Fars Aleviliği Sünni İslam’a çok yakın olup ortak yönleri hayli fazladır.
Anadolu Aleviliği Sibirya’dan, Altaylardan, Türkistan’dan, Horasan’dan Erenler tarafından Anadolu’ya taşınan eski Türk inançları ile İslam’ın harmanlanması sonucunda doğmuştur. Önderleri Yesevi’dir, Hacı Bektaşi Veli’dir. Hacı Bektaşi Veli olmazsa Anadolu Aleviliği olmaz ama Fars ve Arap Alevileri Hacı Bektaşi Veli’yi tanımaz, erenleri bilmez çünkü Fars ve Arap Aleviliğinin beslenme kaynağı Sünni inançta olduğu gibi Arabistan’dır, Araplardır, Arapçadır. Halbuki Anadolu Aleviliğinin ibadet dili Türkçedir.
Eski Türklerde Gök Tanrı inancı
“Dünya, inanç olmadan da sürüp gidebilir ama adalet olmadan yaşayamaz.”
İnsanlar mutsuz ise inançta bir sorun var demektir. Kendi inancına meşru gördüğün hakkı, diğer inançları da hor görmeden tanımak gerek. Devletin olmazsa olmazı adalettir. Toplumları bir arada tutan en önemli bağ dil, din, ırk değil; adalete olan güven duygusudur.
“Türklerin dilinde bilinen en eski sözcük Tengri’dir. M.Ö. üçüncü yüzyıl Çin metinlerinde (2300 yıl önce) söz edilmektedir.” (BAINBRIDGE, 1995, s. 19)
Araplar putlara tapınırken Türk’ün Tanrısı vardı.
“Ali (Hz.), burada İslami bir parlaklık altında, bir güneş tanrısallığını (Kutsal gök), eski Türklerin ‘Gök Tengri’ inancını temsil etmektedir.” (MELIKOFF, 1997, s. 13)
“İslamiyet öncesi Orta Asya Türklerinde yaygın bir dini tasvir olarak kabul edilen Gök Tanrı ile Hz. Ali’nin Alevi kozmolojisindeki temsili arasında bir süreklilik olduğunu göstermektedir.” (VORHOFF, 2010, s. 39)
“VI. yüzyıl, ‘‘Her ne kadar toprağa, suya ve ateşe saygı göstermekle beraber, yine de kâinatın yaratıcısı tek Tanrıya inandılar. İbn Fadlan, Oğuzlar bir haksızlığa uğradıklarını sezdikleri zaman, başlarını göğe kaldırarak: bir Tengri derler.” (RASONYI, 1993, s. 30)
Eski Türkler, “On yedi üst katınım ışık alemi olan gökleri, yedi veya dokuz alt katman da karanlık diyarı olan yer altı dünyasını oluşturur. İkisi arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunur, Gökler ve dünya gökyüzünün en üst katında yaşayan ve İlahi Gök, ya da Tengri adıyla bilinen yüce bir varlığa itaat ederler.” (ITZKOVVITZ, 2002, s. 43)
“Asya'nın tarih öncesinden itibaren var olan bu sözcüğün (Gök Tanrı) bahtı çok açık olmuştur. Zaman, mekân ve uygarlıklar içindeki yayılma alanı olağanüstüdür. İkibin yılı aşkın bir süredir bilinmektedir (s. 13). Gök Tanrı Anu'nun tarih öncesi çağların sonuna doğru, Orta Asya'dan Mezopotamya'ya getirildiğini ileri sürmüştür. Gök Tanrının en eski Proto-Türk uygarlıklarına ait olduğudur.” (ELIADE, 2003, s. 83)
“Tanrı, şaman inancında en yüce ilahtır. Yazıtlarda eski Türklere kut veren, onları afet ve belalardan koruyan ve onların savaşlarda zafer kazanmalarını sağlayan, yine onların kağanlarına hükümdarlık hakkını veren Tanrı tekrar tekrar övülmektedir. Eski Türkler, Tanrı'ya karşı (Emevi İslam’ındaki korku değil) minnet ve saygı duygularıyla doluydular.” (Bİ XUN, 1999, s. 395)
“Hz. Ali'nin Alevi inançlarındaki telakki tarzı, Gök Tanrı'dan başka bir şey değildir.” (OCAK, 2002, s. 69)
Benzeri kaynaklar, (BALDICK, 2010, s. 57) (ÇANDARLIOĞLU, 2003, s. 94) (KAFESOĞLU, 1980, s. 45) (ABDYKOULOVA, 1997, s. 36, 53) (MÖMİN, 2013, s. 83) (GOLDEN, 2006, s. 3)
Peygamberli dinler Allah derken; peygambersiz Türkler, Gök Tanrı diyordu. Üstelik Gök Tanrıcı Göktürklerde ruhban sınıfı ve insan eli yapımı mabet yoktu. Bu da bir ilkti.
Pagan Yunan kültüründe görmediğine inanmadıkları için savaş, güzellik, deniz, hırsızlık, bereket, kuvvet tanrıları gibi putlar yapıyorlardı ve bunlara tapıyorlardı. Aynı inanç, ikonalar şeklinde Hıristiyanlığı geçmiş ve onu kirleterek bir çeşit putperestlik inancına dönüştürmüştür. Artık Tanrı’ya değil, bizzat kendi yaptıkları tasvirlere, putlara ibadet ediliyor ve onlardan şifa bekliyorlardı.
Araplar Hubet, Lat, Menat, Uzza gibi tanrılaştırdıkları putlardan medet umarken; Arap ve Yunan pagan inancının tersine Türkler görmediği varlığa inanıyorlardı. Başını insan yapısı cisimlere eğmiyor, onları yüceltmiyor ve Tanrı ile yarıştırmıyorlardı. Zamanına göre çok ileri inanç.
1300 yıl önce Göktürk hakanı Kültigin yazıtında, “Zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” (Öd Tengri aysar kişi oglı köp ölgeli törümiş) derken, müthiş bir tespitte bulunuyordu.
Türklerin ilk inancı Şamanizm
Türkler geniş bir coğrafyaya yayıldıkları için dış görünüşlerinde olduğu gibi inançlarında da farklılıklar oluşmuştur.
“Şaman sözcüğü bir kuzey Sibirya kabilesi olan Tunguz'lardan (Türk) gelmektedir.” (SANDNER, 2000, s. 8)
“Sibirya’da şu ana kadar Şamanlara ait kazılan en eski mezar Neolitik döneme uzanır (İ. Ö. 1700-1300).” (TEDLOCK, 2005, s. 46)
“Şamanizm’de, kendine has yardımcı ruhlar, kendine özgü kutsal şarkısı vardı.” (ANJİGANOVA, 2007, s. 21)
“Şaman ‘esrime’ (her hangi bir nedenle coşmak, kendinden geçmek) halinde kayının ve ateşin çevresinde dolanır.” (ELIADE, 1999, s. 227)
“Basilov: Şamanlık ile sözlü şiir ve müzik sanatının arasındaki ilişki, ritüel pratikle sanatsal yaratıcılığın birliktelik, geçmişte şair ile müzisyenin yeteneği, koruyucu ruhların Şaman’ı donattığı yetilerin olmazsa olmaz idi.” (ELIADE, 2005, s. 94)
“Şamanist görüşe göre: inananların; başarılı, sağlıklı ve varlıklı bir şekilde yaşam sürmesi ruhların elindedir. İnananları kötü ruhlardan, ancak ateşin alevi, şamanın tefi ve sesi koruyabilir. Ailede kimsenin hasta olmamasını, hayvanının ölmemesini ve sofrada ekmeğin eksilmemesini isterdi.” (KATSYUBA, 1993, s. 101, 106)
“Surapbergenov: İslamiyet, Şamanizm’in bütün toplumsal rolünü bozdu ve mahvetti. Artık Şamanlar, eski tanrılarına tapınmayı bıraktı. Putperestlikteki ilahlar; Allah’a, peygambere, meleklere ve evliyalara dönüştü.”
“Kızılbaşlık, Şiilikten (Fars-Arap), Ali'nin tanrısallığı inanışı ile birlikte bu inanışın Türklerin Gök Tanrı kökenini temsil ediyor olmasıyla da ayrılır.” (MELIKOFF, 2010, s. 341)
“Her yeni bina, eski binaların yıkıntıları üzerine kurulur. İslamlık Türkler arasında kök salar, yayılırken eski Türk dininin bazı unsurlarıyla beraber kaynaşmış bazı gelenekleri karışmış ve İslami bir şekil almış.” (ATALAY, 1924, s. 43)
[Toplumların hayatında büyük rol oynayan Şaman/ Kam, çeşitli görevleri üstlenmekteydi:
√ Halkı için Tanrı'dan bereket ve refah ister, av temin eder;
√ Çeşitli hastalıkları tedavi eder ve salgın hastalıkları durdurur;
√ Ölenlerin ruhunu öteki dünyaya götürür;
√ Gelecekten haber verir, kayıp eşya ve canlıları bulur;
√ Gerektiğinde yağmur, kar yağdırarak veya tufanı durdurarak havayı etkiler;
√ Zor doğumlarda kötü ruhları kovarak yardım eder, doğan çocuğa ad verir, kaderini belirtir;
√Toplum üyeleri arasındaki anlaşmazlıkları çözer, hakemlik yapar;
√ Mitler, efsaneler, masallar ve türkülerin bilicisi gibi, bunların korunmasında ve diğer nesillere aktarılmasında rol oynar.] (PİRVERDİOĞLU, 2000, s. 293)
“Şamanizmin kutsal kitabı bulunmamaktadır. Şamanlığın temeli büyü, sihir, tabiplik vb. gibi ilkel kültür unsurları ve mistisizme dayandırılmaktadır. Şaman, insanları doğa ile barışık halde yaşamaya çağıran, canlı ve ruhu olan doğayı tahrip etmeyi önleyen, zarar-dideleri iyileştiren (tıpkı otacı gibi), ruhların ağzı ile konuşan (büyücü gibi), ritüelleri yöneten (din görevlisi gibi) kişidir; kimseye benzemez kimse de ona benzemez.” (DALKIRAN, 2008, s. 375)
“İslamiyet'in Arap ve İran etkilerinden arınmış, yalnızca Türklere has bir şeklinin olması gerektiğini düşünen bilim ve fikir adamlarından bazıları, bunun Alevilik ve Bektaşilik tarafından temsil edildiğini söylüyorlardı.” (BAHA SAİD, 2000, s. 8)
700’lü yıllarda Müslüman Dede Korkut’ta eski Türk inanç izlerinin yansıması:
“Yücelerden yücesin,
Kimse bilmez nicesin,
Görklü (güzel) Tanrı.”
Hâlbuki Sünni inançta Allah, insanoğlunun en büyük düşmanı imiş gibi şiddet, ateş, işkence, kaynar su, kızgın taş ve korku kaynağı olarak anlatılır ve tanıtılır.
Şaman duası:
“Beyaz göğün üstüne, beyaz bulutların ötesine,
Mavi göğün üstüne, mavi bulutların ötesine,
Yüksel göğe ey kuş!” (ELIADE, 2003, s. 119)
Gah çıkarım gökyüzüne, seyrederim alemi,
Gah inerim yeryüzüne seyreder alem beni. (Nesimi)
Nesimi “Mutlak yokluğa erdim, Tanrı ile Tanrı oldum.” Ve Tanrı’yı yeryüzüne indirir.
Tuva Türklerinde kadın şamanın duası:
Targyn-Karayım ben,
Göğe taparım,
Senin için çam tütsümü yakarım.
Beyaz Göğümü takdis eder,
Halkımı mutlu ve zengin kılarım.
Mavi Göğümü takdis eder,
Halkımı güvende ve gururlu kılarım. (Barbara Tedlock)
İlk Müslüman-Şaman Dede Korkut
700’lü yıllarda yaşadığı sanılan Müslüman Şaman Dede Korkut (Korkut Ata)’un derlemeleri geç dönemdedir ve sonradan hikâyelerine ilaveler yapılmıştır.
“Resul Aleyhissselam zamanına yakın ve Bayat boyundan Korkut Ata (Dede Korkut) dirler bir er koptı” ifadesiyle zamanına ve soyuna işaret edilmiş, “Oğuzun ol kişi tamam bilcisiydi, ne dirse o olur idi, gayıbdan türlü haber söyler idi.” (ERGİN, 1969, s. 73)
“Dede Korkut’un doğumunu Hz. Muhammet zamanına yakın göstermiştir. Kitab-ı Korkut’ta uzan (ozan) kopuz çalmaktadır. Kehanet sahibi ozan olarak Korkut’un kopuzu, büyülü bir müzik aletidir. Halk bilgeliğinin baş koruyucusu ve anlatıcısıdır; onun ahlaki otoritesine bütün halk tabidir. Geleceği görme yetisine sahiptir. Eski Türklerde şaman-hekim Müslüman evliyaya dönüşmüş, hayatta iken gördüğü itibar, geleneksel şamanlık dinine aittir. Dede Korkut’u müzik ve şarkının atası, kobızı ilk yapan kişi olarak bilinir.” (JIRMUNSKIY, 1962, s. 60-83)
Çinli araştırmacı “Korkut hayattayken daha ziyade çok etkili bir (Müslüman) şamandı. Çok Hanların danışmanı olabilmişti (s. 391). Dış güçlerin saldırılarının önlenmesi, halk arasındaki ihtilafların çözümü ile ilgili çeşitli kanun ve ceza kurallarının belirlenmesine başkanlık etmiş, ayrıca ziyafet, şölen ve defin gibi çeşitli törenleri yönetmiştir. Korkut Ata ilahlarla ilişki kurabilen insandı.” (Bİ XUN, 1999, s. 393)
Dede Korkut’ta, “Erlerin şahı Ali güzel. Alinin oğulları, Peygamber torunları, Kerbela ovasında Yezidiler elinde şehit oldu, Hasan ile Hüseyin iki kardeş beraber güzel. Yazılıp düzülüp gökten indi, Tanrı ilmi Kur’an güzel.” (ERGİN, 1969, s. Mukaddime)
“Valikonov: Dede Korkut, Kazaklara kopuz çalmayı ve şarkı söylemeyi öğreten ilk şamandır.” (İBRAYEV, 1999, s. 218)
“Kolca kopuz alıp elden ele, beyden beye ozan gezer. Zurnacıları, davulcuları kovup düğünü olan kızı oyuna davet eder. Kopuz çalarak kadınları kızları oyuna kaldırır. “Ere varan kız yerinden dura, ben kopuz çalam, kol saluban oynaya, (Dede Korkut) dedi.” (KAFKASYALI, 2015, s. 184)
Müslüman Şaman’ın Kızılbaş duasının başlangıcı: ‘Allah Allah Hü’
“Dede korkut Kitabı’na ait mukaddimenin başlangıcında yer alan, “Allah Allah demeyince işler düzelmez” (ERGİN, 1969) cümlesinde geçen ‘Allah Allah’ ikilemesi, Alevi toplulukların dua ve gülbank yapılarının başlangıç cümlesi olan, ‘Bismişah! Allah Allah’ istek ve temennilerin ilk ikilemesidir.
Dedenin semah duası: “Bismişah Allah Allah. Akşamlar hayrola, şerler defola. Hizmetleriniz kabul, muratlarınız hasıl ola. Hazır cem erenlerinin nur-ı cemallerine aşk ola. Dil bizden nefes Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den ola. Gerçeğin demine Hü.” (ZELYUT, 2010, s. 114)
Balkanlarda kadın-erkek dönülen Turna semahı gibi bitiminde dedeler/ babalar bu duayı okur: “Bismişah Allah Allah. Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali. Pirimiz Hüssem Şah Gani Otman Baba’nın demi devranı yürüye, (hangi cem türü yapılıyorsa o cemin ismi söylenir ) aşkına. Gerçeğe Hü.”
Devamla, Semah’ın bitiş duası, dede: “Allah Allah, Nuru Nebi Keremi Pirimiz üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli, On iki İmam, On dört Masum Pak, On yedi Kemerbest, Doksan bin Horasan Eri, nazarları üzerimizde hazır ve nazır ola, münkürler, münafıklar berbat ola, geceler hayrola, semahlar kabul ola, hayırlar fethola, şerler defola, Hünkâr Hacı Bektaş devranına Hü.” (HASLUCK, 1991, s. 40)
1300 sene önce Dede Korkut: “Kan Turalı sarı elbiseli kız aşkına bir Hû.” (ERGİN, 1969, s. 142)
Kuran’da: Alla-hu. Hu> hü> O (Allah).
Şamanizm ile İslam’ın karşılaşması ve kaynaşması
Türkmen Aleviliği Anadolu’ya Arabistan üzerinden gelmemiştir. Buradan gelen Arap Sünniliğidir. Fars’ın Şia’sından etkilenen Türkler ise Iğdır ve Kars illerinde yaşamaktalar.
Anadolu/ Türkmen Aleviliğinin çıkış yeri, eski Türk inancıyla İslam’ın harmanlaştığı yer olan Horasan’dır, Türkistan’dır, Orta Asya’dır. Bu nedenle Anadolu Aleviliği Şia’ya çok uzaktır. Hatta Şia, ileride görüleceği üzere Sünni İslam’a çok fazla yakındır.
Saffat: 96 “Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı” ayetini dayanak yapan Emeviler, yaptıkları kötülüklerin ‘Allah’ın takdirine’ (kader) havale ediyorlardı ve kurtuluyorlardı.
Emeviler uydurdukları hadisleri kalkan yapıp İslam elbisesini ters çevirerek giydiler ve Türklerle uzun yıllar savaştılar. Türkleri aşağılamak inanca dönüşüp Emevilerden medreselere geçmiş; Araplar yüceltildikçe yüceltilmiş ve Türkler alçaltıldıkça alçaltılmıştır. Bugün de medrese kültürüyle yetişenlerin zihniyeti değişmeyerek Türk adına ve kültürüne düşmanlıkları elan devam etmektedir.
Emevi İslam’ında olduğu gibi Sünni molla-ulemaların fetvalarında da adalet, kardeşlik, sevgi ve barış sözcüğü geçmez. Cehennemi dünyaya taşıyarak hemen her toplumsal hükümlerinin içeriği kan, zulüm, gözyaşı, zındık, lanet, kâfir ve yasaklarla doludur. Eski Türkler işkence sözünü bilinmezken, Sünni İslamın temsilcileri Avrupalıları aratmayan işkence uzmanı olmuşlardı.
B. Noyan: “Ünlü zalim Kuteybe Türklere zulümler yaptı. Türk ve Türkmenler eski inanış, düşünüş, gelenek, göreneklerine bağlı olarak yaşamışlar, Anadolu'ya bu duygularla, geçmişlerdi.”
Emevilerden çok zulüm gören Ehli Beyt ve taraftarlarından canını kurtaranlar Türkistan’a kaçtılar ve Türklerle karşılaştılar. Mağduriyet, mazlumiyet ve masumiyet bu iki grubu birbirlerine yaklaştırdı, yakınlaştırdı. Aynı zalim güç tarafında zulme uğrayan Ehli Beyt mensupları ile Türkler kader birliği yaptılar. Aralarında evlilikler oldu.
“Arapçılık siyasetini izleyen Emeviler devrinde Araplar, Türklere Müslüman olsalar bile yukardan bakıyorlar, kendilerini Türklerden pek üstün görüyorlardı. Türklerin ister malları ister canları olsun, kendileri için helâl sayılıyordu.” (ÜÇOK, 1968, s. 51)
“Maveraünnehr'deki İslam, kimi zorluklarla birlikte, büyük ölçüde putperest (şaman) olan göçebeler arasında, bozkırda yayılıyordu.” (GOLDEN, 2006, s. 358)
“İkinci evrede gelen Türkmenler, eski din ve inançlarını büyük ölçüde korurlar. İran ve Arap kültüründen uzak kalmışlardır. Yeni ortaya çıkan babalar, eski kam-ozanları andırır. Bunlar daha arı ve yalın bir İslamlık anlayışı yayarlar. Türkmenler yüzeysel olarak İslamlığa inanırlar. Baba, ata ya da dede sanı taşıyan bu din adamlarının öğretilerini Türkmenler ilgi ile dinlerler. Söylediklerini içtenlikle yerine getirirler (s. 14). Şamanist Türklerin uyguladıkları kadınlı erkekli dinsel törenler Müslümanlığın kabulünden sonra özellikle göçebeler arasında sürer. Şamanizm’den kalan kadınlı erkekli ortak törenler Yesevilikte de gözlenir (s. 17). Saz aşıklarını ve ozanlarını eski Şamanlara benzetirler.” (BOZKURT, 1990, s. 18)
Türklerde “Kutsal müzik ve şiir gibi, esrik dans da tasavvufun başlangıcından beri görülen bir uygulamaydı (s. 165). Şeyh, Gök'le yer arasındaki şefaatçiyi temsil eder. Müzisyenler ney, kudüm ve zil çalar. Dervişlerin içinde döndükleri oda, evreni, hem güneşin etrafında hem de kendi etraflarında dönen gezegenleri simgeler.” (ELIADE, 2003, s. 166) Semah gibi.
“Dervişlik kökünü şüphesiz Orta Asya’dan almıştı.” (BABINGER, 1996, s. 27)
“Bu mistik tarikatların birçoğu, Orta Asya göçebe yaşamının Şamanist geleneklerinden pek çok şey almıştı.” (MAZOWER, 2007, s. 94)
“İslam çatısı altında direnebilen, en çok Şamancılık olmuştur. Bunların boy beyleri, çoğu kez, din yetkilerini ellerinde tutmaktaydılar ve İslamlaşmış Baba, henüz Şaman'a çok yakındı. Bunlar, aynı zamanda, utacı (doktor, iyileştirici) ve büyücü idiler.” (MELIKOFF, 2010, s. 158)
“İlahiler, şiirler okuyan, halka birçok iyiliklerde bulunan, onlara cennet ve saadet yollarını gösteren dervişleri, Türkler eskiden dini bir kutsiyet verdikleri ozanlara benzeterek hararetle kabul etmişler, dediklerine inanmışlardır. Bu suretle eski ozanların yerini, ‘bab’ (baba) unvanlı birtakım dervişler almıştır.” (BAŞ, 2017, s. 163)
1000 yıl öncesinde Hakan’a öğüt olarak: “Aleviler münevver sınıftır. Bunlar Muhammed Aleyhisselamın ahfadıdır (torunları). Kutadgu Bilik, Han’a bu sınıfa karşı hürmetle muameleyi tavsiye ediyor. Çünkü bunlar Nebinin ahfadıdır.” (ARSAL, 1947, s. 111)
Moğolların önünden Türkistan’dan/ Horasan’dan kaçmak zorunda kalan Türkmenler akın akın Anadolu’ya geldiler. Horasan Erenleri adını alan bu Türkmenlerin önderleri eskinin Şamanları olup dede ve baba kimliklerine büründüler. Toplumun evliyaları, keramet sahipleri ve doktorları oldular. İslam’ı Türkçe anladılar, Türkçe yorumladılar, Türkçe anlattılar ve kolaylaştırdılar. Sünnilerin tersine Türkçeyi ibadet dili yaptılar. Şekilcilikten, görüntüden çıkarıp erdemli davranışı, ruh temizliğini ilke edindiler ve Anadolu Aleviliğini oluşturdular.
Horasan’dan dağılma ve Anadolu’ya göçler
“Bektaşi/ Alevi tarikatı Orta Asya özellikle Horasan’daki Şamanlara benzeyen babalar tarafından kurulmuştur. Dinlerden çok, Şamanizm’le paylaştığı yönler vardı.” (GOODWIN, 2008, s. 158)
“Çeşitli Rafızi (Ehli Sünnet karşıtı) hareketler Horasan'da ve Orta Asya'da ortaya çıkmıştı (s. 96). Onların (Moğol) hızlı ilerleyişinin zoru karşısında birlikte sürüklenmiş olan Türkmenler, büyük yığınlar halinde akın akın batıya (Anadolu’ya) göç etmişlerdi.” (CAHEN, 1990, s. 300)
“Kızılbaşlık/ Alevilik, Orta Asya’daki Türk ve Moğol grupların İslam öncesi kültürüyle paralellik göstermektedir (s. 210). Anadolu Kızılbaşlığının Orta Asya’dan göçmüş Türkmen boylarının sürdürdüğü bir inançtır.” (BODROGI, 2017, s. 189)
“Türkmen boylan 11. yüzyılın sonlarında Anadolu’ya gelmeye başlamıştı. 12. yüzyılda ve özellikle de, Moğol istilasından kaçmak zorunda kaldıkları 13. yy. boyunca iyice yoğunlaştı. Genel olarak Orta Asya’dan gelen göçmenlerin izlediği yol Horasan’dan geçiyor ve Hazar kıyılarını takip ederek İran Azerbaycan’ına ulaşıyordu. Bu yol, İran çöllerine girmemek için izlenen olağan yoldu. Bu nedenle, ‘Horasan’dan gelmek’ deyimi, bahsedilen kişilerin o yerin yerlisi değil de göçebe insanlar (Türkmenler) olduğu anlamına geliyordu.” (MELIKOFF, 2010, s. 4)
“Orhon yazıtlarında adları sıkça geçen Oğuzlar o dönemde Çin’e komşuyken İbnü’l-Esir’in bildirdiğine göre halife Mehdi zamanında Maveraünnehr’e gelmişler ve Müslüman olmuşlardır. Oğuzların bölgedeki yoğunluğunu vermesi bakımından ‘Horasan’ın her tarafı Türk cephesidir’ diyen Yakubi’nin (öl. 897) Harezm ile Hazar denizi arasındaki bölgeye ‘Oğuz çölü’ demesi önemlidir. Bu konuda sonradan yapılan çalışmalar, İslâm yazarlarının aktardıklarını doğrulayacak niteliktedir. Moğol fetihleri (1200’lü yılların ilk çeyreği) pek çok Oğuz (Türkmen) boyunun veya topluluklarının batıya kayışına sebep olmuştur. Bugünkü Türkmenistan, Horasan, Azerbaycan ve Anadolu’da zaten önemli ölçüde olan Oğuz varlığı, bu hareketle İran ve Anadolu’daki sayısını artırmıştır.” (ATA, 2010, s. 32)
“Türk milleti (Horasan’da); kendi kaderiyle Hüseyin'in kaderini aynı görmüş, böylece Hüseyin'i içselleştirmiştir (s. 129). Din adına sömürgeleştirme yürüten Emevilere karşı, Türkler direnmek için yine İslam sembollü bir kimlik çevresinde birleşme zorunluluğunu hissettiler. Bu da Ali ailesi ve Hüseyin kimliği oldu.” (ZELYUT, 2015, s. 130)
İngiliz araştırmacı: [Şüphesiz (Şamanizm) başka benzerlik noktalan da bulunabilecek olsa da Bektaşiliğin/ Aleviliğin Asyagil temelin eski inanç ve adetlerine benzediği yedi nokta vardır.
1. İbadete peçesiz kadınların katılımı.
2. Mistik ilahiler, nefeslerin Şamanların sihirli sözlerinin yerini tutması.
3. Sema'nın Şamanların vecd danslarına benzemesi.
4. Alevilikte ve Asyagil Türkler kurban birlikteliği.
5. Veliler tarafından gösterilen insanı kuşa dönüştürmek, uçmak vb. gibi mucizeler, Türkistan’ındaki veli öykülerine çok benzerler.
6. Diğer veli efsaneleri.
7. Kutsal yerler, özellikle de kutsal ağaçlar her ikisi için de ortaktır.] (BIRGE, 1991, s. 239)
“1230 yılında Horasan’da Moğol hâkimiyet döneminde, Türkmen kabile ve oymakları, batıda Ön Asya’ya (Anadolu) gittiler.” (BARTHOLD, 2010, s. 303)
“Maveraünnehir, Harezm ve Horasan’dan Anadolu’ya gelen bu dervişler Ahmet Yesevi’nin tasavvuf görüşünü ve menkıbelerini de beraberlerinde getirerek Anadolu’da yayıldılar. Din adamı, büyücü, hekim ve şair olan ve eski kam-ozanların devamı sayılabilecek bu dervişler, Anadolu’da eski Türk kültürünün ve geleneklerinin de yayıcısı oldular.” (BAŞ, 2017, s. 170)
“Moğol yayılışı sebebiyle Orta Asya’dan gelen Türk boyları, Horasan’dan geçerek Anadolu’ya aktılar. Bu boyların dini öncüleri Babalardı. Horasan yolu ile geldikleri için onlara Horasan erenleri deniliyordu. Hacı Bektaş Veli onlardan biri idi.” (AKBAŞ, 1994, s. 42)
“Horasan Erenleri Anadolu'da Babailer, Kalenderiler, Alperenler adlarıyla yayılmaktaydılar.” (ÜLKEN, 2017, s. 193)
“Türk göçü başlamadan önce Anadolu’da yaşayan nüfusun büyük çoğunluğu Hıristiyan iken, 15. yy. da artık nüfusun yüzde 90’ından fazlası Müslümanlardan oluşuyordu.” (ARINGBERG, 2010, s. 215)
Şamanlardan Dede ve Babalara
Türklerden başka hiçbir İslami toplumda bağlama ile birlikte deyişler söylemek, kadın-erkek bir arada ibadet etmek ve ocak sistemi yoktur.
“Dede, artık az çok, İslami motiflerle donanmış eski kam-ozanlar olan Baba İlyas ya da Baba İshak'ta olduğu gibi, sadece kutsal görev ve yetkilerle donatılmış olmayacak, aynı zamanda insan suretinde Tanrı'nın tecellisi olan Ali'nin bir tenasühü olacaktır.” (MELIKOFF, 1997, s. 15)
Thomas F. Johnston: “Şaman töreni, ruh dünyası ile dayanışma duygusunu yaratan bir halk aranasıdır. Tapınak (cem evi) dans (semah), şarkı (deyiş), ziyafet, armağan ve yaşamın paylaşıldığı (musahip kardeşliği) yerdir.”
“Lar: Şamanik seansın olmazsa olmaz bölümlerinden biri de şamanın şarkısıdır.” (ALİZADE, 2016, s. 204)
Altaylarda “Bu tören (kurban) bittikten sonra genel bir içki meclisi başlar. Kadınlar ölçüyü kaçırmazlar (sarhoş olmazlar).” (RADLOFF, 2008, s. 82)
“Şaman kadın kuş donuna (görüntü) girip evine uçarak döndü.” (ANJİGANOVA, 2007, s. 20)
“Sibirya da şaman, bir kuş, bir ren geyiği ya da başka bir geyik elbisesi içinde yolculuk eder.” (HULTKRANTZ, 2004, s. 82)
“Hacı Bektaş'ın da kerametleri vardı. O da Ahmed Yesevi gibi kuş olup uçabiliyordu.” (MELIKOFF, 1993, s. 125…)
“Dede Korkut'u gök, yer ve yer altı dünyası arasında aracılık yapan ilahi kuğunun doğurduğunun söylerler.” (Bİ XUN, 1999, s. 392)
“Göğe yükselen şamanlar vardı; izleyiciler, onların kurban edilen atla birlikte bulutların üzerinde uçtuklarını görmüşlerdi.” (ELIADE, 2003, s. 120)
“Şaman Kanaa, Kemçik'deki Alaş ırmağı sahillerinden Altay dağlarında vaki Kopşu ırmağı sahiline uçarak gelmiştir ve orada yerleşmiştir.” (ANOHİN, 1968, s. 426) (Hacı Bektaş gibi)
“Şamanik uçuşlar yerde atın dörtnala gitmesiyle ifade edilir.” (TEDLOCK, 2005, s. 54) (Bozatlı Hızır ve Hz. Ali’nin Düldül’ü gibi)
“Güçlü bir şaman onikinci kata (göğün) çıkar.” (ELIADE, 2003, s. 25) Oniki rakamı önemlidir.
“Dede Korkut kitabında anlatmaların 12 tane ile sınırlı tutulması, Alevi geleneğinde olduğu gibi, “On iki İmama bir gönderme olarak düşünülebilir mi?” (ERSAL, 2018, s. 2401)
“Bu bölgelerin (Anadolu-Suriye) Türk göçerleri ve yarı-göçerleri arasında avami (halk) İslam da bir Şii renk içeriyordu. Bu sathi (yüzeysel) idi ve Şamanlıkla başabaş gidiyordu.” (GOLDEN, 2006, s. 443)
“Ebu Dülef: Onların (Türklerin) belli başlı mabetleri olmadığını” söyler. (Ebu Dülef, Risale, İbn Fadlan Seyahatnamesi tercümesinin sonunda)
“Şaman ayinlerinde kadınlar da transa girerler.” (LVOVA, 2005, s. 138)
“Radloff: Türklerde kurban törenlerinin bir içki ve ziyafet ile sona erdiğini yazar. Akşam güneş battıktan sonra, bir ateş yakılır. Ardından kadınlı erkekli eşler gelip çadırda yerlerini alırlar. Daha sonra önceden hazırlanmış tulumlardan içki çıkarırlar. Sırasıyla konuklara sunarlar. Böylece içip ilahiler söylerler. Ancak kesinlikle içkiyi fazla kaçırmazlar.” (BOZKURT, 1990, s. 87)
“Şamanlık diğer dini sistemlerle barış içinde geçinebilmekteydi.” (ANJİGANOVA, 2007, s. 17)
Altaylarda “İyi gelenek iyiye götürür, kötü gelenek kötüye götürür.” (KENIN, 1998, s. 438)
Altay Türklerinde “Namusluluk ve doğruluk, bunların diğer komşuları ile ölçülemeyecek derecede üstündür. Hiçbir yurt (çadır ev) kilitlenmez, hayvanlar çobansız ve kontrolsüz otlar, hırsızlık bilinmez.” (RADLOFF, 2008, s. 207)
“Küçük Asya (Anadolu) halkının düşünce yapısına, Orta Asya Türk mistikleri ‘atalar’ büyük etkide bulunmuşlardır. Bunlar, Küçük Asya’ya, Ahmet Yesevi’nin hikmetlerini taşıyorlardı. Küçük Asya’ya (Anadolu) dolan dervişler (eren), yalnızca dinsel yöneticiler olmakla kalmıyorlardı. Onlar, göçebelere kültür ve devlet yapısı öğeleri aşılıyorlar, mülksüz kalmış insanlar, yeryüzü acılarının dinme çaresini onlarda arıyorlardı.” (GORDLEVSKI, 1988, s. 319)
“Varolduğu sürece asıl kültür tarafından (Sünni) düşmanca karşılanmış ve baskı altında tutulmuş olan bu karşı kültür (Alevilik) Türk edebiyatının hazinesini oluşturmuştur. Çıkış noktaları açısından eski Türk-Göçebe kültüründen çok şeyi yaşatmaktadırlar.” (FRISCHMUTH, 1998, s. 137)
“Orta Asya Şaman geleneklerinde sürekli kullanılan bir başkalaşımla, bir güvercin şeklinde gelir. Türbansız kadınların tarikat seremonisi, kendinden geçiren ayinlere katılmaları, bazı hayvanların kurban edilmeleri, insanların kuşa dönüşmeleri ve mezhep üyelerini ifade eden uzun bıyıkların kökeni şaman gelenekleridir.” (BALIVET, 2010, s. 150)
“Şamanlarda tek silah olan tahta kılıç motifi. Alevi velâyetnamelerinde yaşamaktadır. Hacı Bektaş’ın beline, Hoca Ahmet Yesevi, oğlu Kutbeddin Haydar’ı tutsaklıktan kurtarması için bir tahta kılıç bağlar. Rumeli’ni imana getirmek için Sarı Saltık’ın bir tahta kılıcı vardır. Hacım Sultan tahta kılıcıyla bir sığırı ikiye biçmiştir.” (HARVA, 2015, s. 180)
“Alevi ve Bektaşilerin gizli toplantılarında, Cem’lerinde görülen hizmetlerle ilgili unvanlara Orta Asya Şamanlığında ve eski Türk kültüründe de rastlamaktayız.” (ERÖZ, 1992, s. 40)
“İslamiyet'ten sonra şamanların bir bölümü baba ve sonraları da dede'ye dönüşürken bir bölümü de ozan haline gelmişlerdir. Bunların kullandığı sözler, aletler (örneğin üç telli saz) kutsal ruhlarla bağlantıyı sağlayan araçlar olduğundan kutsal sayılırlar. Alevi toplumunda sazın kutsallığı da işte buradan gelir. Şamanların okuduğu dualar Türkçe idi. Aynı durumu Alevi Bektaşilerin Anadolu'daki dualarında da (gülbanklarda/ deme’lerde) görüyoruz.” (ZELYUT, 2015, s. 171)
“Göçebe Türkmenler, İslamiyet’in kendi anladıkları ve ananelerine uydurdukları bir şeklini kabul ettiler. Göçebe Türkmen hayatında büyük bir mevkii olan kadınların fakihler tarafından müşterek hayat haricine çıkarılmak istenmesi eskiden beri kadınlarla müştereken tertip edilen sazlı ve şaraplı şölenlerin şeran yasak olması ‘oruç, namaz, hac’ gibi göçebe hayatıyla pek az uyuşması birtakım sık kurallar, basit ruhlu Türkmenlerin hiç işine gelmiyordu.” (KÖPRÜLÜ, 2005, s. 141)
“Bu heterodoks İslam, eski kabilesel inanç ve geleneklere uyarlanmış mistik bir konar-göçer halk Müslümanlığıdır (s. 52). Eski kabile şefleri ve dini reisler olan Türkmen babaları, böylece Hz. Ali soyundan gelen seyyidler, dedeler haline geldiler. Bu soylar, ocak denilen kutsal dede-seyyid ailelerini oluşturdu ve Alevi zümrelerinin her biri, başlarında, aynı zamanda Alevi yolunun mürşidi olan dedelerin bulunduğu bu ocaklara bağlandı.” (OCAK, 2013, s. 55)
Fransız Prof. un kaleminden Şamanlar ve Kızılbaşlar
[Göçebe Türkler günün her saatinde erkek ve kadın bir arada bulunmuştur. Aralarında Anadolu tabiri ile kaç-göç, yani haremlik-selamlık uygulaması olmamıştır. İslamiyet’in haremlik-selamlık uygulaması ve “nikâh düşmeyen kadınlarla erkeklerin birbirlerini mahrem olması” uygulaması göçebe Türklere çok ters gelmiştir. Türkler daha önce ibadetlerini müzik ve dans eşliğinde yapmıştır. İslamiyet’in bu konuda getirdiği yeni kurallar da onlara zor gelmiştir. Bu yüzden bazıları eski dini inanış ve ibadet şekillerini muhafaza etmeyi tercih etmiştir. Eski Türk inanç, yaşam ve törelerini koruyan bu heterodoks yapıdaki tarikatlar; ocak, dedelik, Ayin-i Cem’de yapılan toplu, içkili, kadınlı erkekli semahları hep eski Türk Kültüründen almıştır. Eski Türklerin Gök Tanrı (Gök-Tengri) dönemindeki ocak kültü, beylik kurumu, şaman merasimleri sırasında dairevi şekilde oturup, içki içme ve Şaman danslarına bakıldığında, aradaki benzerlikler açıkça görülecektir. Eski Türklerde, İslamiyet’e girmeden önce çok yaygın olarak, evli çiftlerin katıldığı ve çok sıkı disiplin kuralları içinde cereyan eden, kımız içilen dini törenler bulunmaktaydı (s. 252).
Şaman törenlerinde Şaman dansı, cemlerde semah vazgeçilmez öğelerdir. Şaman törenlerinde davul, cemlerde saz veya bağlama vazgeçilmez çalgı aletleridir. Şaman törenlerinde ateş yakmak ve sürekli canlı tutmak, cemlerde ise çerağ (mum veya kandil ) yakmak vazgeçilmez öğelerdir. Şaman törenleri ve cemler gece vakti, kapalı mekânlarda yapılır.] (MELIKOFF, 1993, s. 357)
Sünnilik insanla İslam’ı savaştırmış; Kızılbaşlık İslam’la insanı kaynaştırmıştır
Asrı Saadet döneminde Aşere-i mübeşşerenin (sağlığında Peygamber tarafından cennetle müjdelenmiş 10 kişi, Ebubekir (zehirlendiği söylenir), Ömer, Osman, Ali dahil) çoğu Müslüman hançerleri altında can vermiştir. Hatta orduların başlarına geçerek birbirlerini öldürmek için savaşmışlardır. Cemel savaşında 13 bin, Sıffın savaşında 70. 000 Müslüman birbirlerini öldürmüştü. Dava, baştan beri aşiretler arası hâkimiyet ve asabiyet davası idi.
“İslamlığın en büyük kurbanları Müslümanlardır.” (LOTI, 2014, s. 220)
Cahun: “Türklerin yıldızının İslamiyeti benimsedikten sonra söndüğü” idi.
Bernard Lewis: “Türkler, Arap ve İranlıların hiç yapmadıkları bir şeyi yaparak milli kimliklerini İslam'a gömdüler.”
Eski Türkler memleketlerini kimselere vermezken; Araplar, İranlılar, Ermeniler, Rumlar topraklarını başkalarına kaptırarak kendi yurtlarında esir olurlardı. Fakat Türklerin anlayışı değişince, kaderi ve kişiliği de başkalaştı.
“Arap nereye gittiyse Araplığını da beraberinde götürmüştür.”
Sünni İslam’ın kan dökme alışkanlığına ve zevkine karşı Hacı Bektaş, sağ elinin altında aslan, sol elinin altında geyik alarak düşmanları bir araya getirip sembolik olarak barıştırmıştı.
Kızılbaşlık, Müslümanlaşmış Şamanlıktır. Sünnilik, Araplaşmış İslamlıktır.
HORASAN ERENİ ULULARINDAN YESEVİ VE HACI BEKTAŞİ VELİ
Anadolu/ Türkmen Aleviliğinin temelini atan ululardır. Bu ikili, İslam’ı Türkçe anlayan, Türkçe yorumlayan, Türkçe anlatan, ibadet dilini Türkçe yapan, eski Türk kültürüyle İslam’ı harmanlayıp on binlerce Horasan Erenleri ile Anadolu’nun Türkleşmesini sağlayan önderlerdir.
“Süfyân es-Sevri: Horasan’da ezan okumak, Mekke’de ibadete dalmaktan daha üstün ve daha faziletlidir” der.” (AÇIKGÖZ, 2019, s. 33)
“Sibirya Türklerinin EREN adına kurban kesilen put vardı.” (ABDYKOULOVA, 1997, s. 38)
700’lü yıllarda EREN sözünü kullanan “Dedem Korkut gelerek destan söyledi deyiş dedi, bu Oğuznameyi düzdü koştu, böyle dedi:
Hani dediğim bey Erenler,
Dünya benim diyenler...”
Horasan erenlerinin piri Ahmet Yesevi
Ahmet Yesevi’yi medrese mollalarından ayıran en önemli unsur, Türklere anlamadıkları dil yerine Türkçe ile hitap etmesidir. Bu geleneği yüzlerce yıl geleceğe taşıyan düşüncenin temelini atmış ve Türkçeyi korumada köprü görevi yapmış olmasıdır.
“İbadeti kutsal bir dilde, yani Arapçayla gerçekleşmesini lüzum gören Müslümanlara, Yesevi’nin Türkçeyle ibadetlerin esaslarını anlatmak herhalde hoşlarına gitmemiştir.” (ZHOLDASSULY, 2021, s. 336)
“Ahmet Yesevi, Yassi'de (Yesi-Türkistan) XII. yüzyıl başlarında doğmuştur. Halk arasından gelen Yesevi Müslüman bir din adamı olduğu söylenmekle birlikte bir Şaman olduğu sanılan Türk bir şeyh Arslan Baba tarafından yetiştirilir.” (ROUX, 2001, s. 269)
“Ahmet Yesevi, dervişliğin kurucusudur (s. 189). Orta Asya’da çıkan ve en eski mistik tarikat olan Yeseviye, kısmen şamanlığa dayanır. Kadınlar merasime tesettürsüz katılırlar. Bir efsaneye göre Yesevi ve öğrencileri kuş şekline girerek uçabiliyorlar.” (RASONYI, 1993, s. 33)
“19. yy’ın sonunda Hacı Bektaş Tekkesi hala Hristiyanlar tarafından ziyaret ediliyordu. Bu inanışta türbeye girerken Hristiyan ziyaretçiler haç işareti yapıyorlar.” (BALIVET, 2010, s. 154)
“Ahmet Yesevi’nin muhatabı Sırderya bozkırlarında at koşturmakta, savaş etmekte, destan dinlemekte olan, kahraman ruhlu, yarı göçebe Türkler idi. Bunlar arasında ‘eren’ şanlı bir manevi gazi olarak belirdi.” (ÇANDARLIOĞLU, 2003, s. 179)
“Türkler, Horasan bölgesinde Ehlibeyt fikriyatı ile karşılaşmışlar ve bundan etkilenmişlerdir (s. 30). Hüseyin'in bu kadar sevilmesi ve kutsallaştırılmasının nedeni, Türk milleti kendi kaderiyle Hüseyin'in kaderini aynı görmüş, böylece Hüseyin'i içselleştirmiştir.” (ZELYUT, 2015, s. 129)
Evliya Çelebi, Yesevi dervişlerinin mezarlarını Anadolu’nun çok yerinde ve Balkanlarda ziyaret ettiğini anlatır ve kendi soyunu da Ahmet Yesevi’ye bağlar.
“Timur, 1397’de Yesevi'nin mezarını yaptırmıştır.” (KÖHLER, 1989, s. 7)
Arap misyonerleri molla- ulemalar 'Türkçe şiir olur mu? Türkçe bilim olur mu? Türkçe din olur mu?' diyenlere karşılık Ahmet Yesevi:
“Ayet hadis anlamı
Türkçe olsa duyarlar,
Anlamını bilenler
Başı eğip uyarlar.
Miskin zayıf Hoca Ahmet
Yedi atana rahmet,
Fars dilini bilir de
Sevip söyler Türkçeyi” diyordu.
Rus tarihçiye (1869-1930) göre Yesevilik
[Yeseviliğin göçebe Türk muhitlerine intibak ettiği, eski Türk paganizminden birçok şeyler aldığı ve ayinlerinde ‘göçebe örfüne uygun olarak’ kadınlarla erkeklerin beraber bulunduğu, eski Şamani ayinlerinde olduğu gibi, musiki, şiir ve extatique (vecdli) raksların ihmal edilmediği (s. 187).
Ahmet Yesevi, Yesi’ye yerleşerek, propagandasını daha çok göçebe ve köylü Bozkır Türkleri arasında yoğunlaştırınca, Yesevilik, ister istemez, bu muhitin şartlarına uymak mecburiyetinde kaldı. Bu Türkler, samimi Müslüman olmakla beraber, İslamiyet’i anlayışları, tabiatıyla çok sathi ve şekli idi (s. 192). Bunlarda (Şamanizm) kadına yüksek mevkii verilmekteydi (s. 213). Eski Türk şamanlığının göçebe Türk kabileleri arasında yaşayan birtakım kalıntıları ve XV. asırdan başlayarak da Hurufi akideleri, Bektaşilikte/ Kızılbaşlıkta açıktan açığa göze çarpar.] (BARTHOLD, 1984, s. 242)
Hacı Bektaş Veli Horasani
“Hacı Bektaş, Horasan'ın Nişabur kentinde doğmuştur. Dili, inancı ve izlediği yol Türk’tür.” (GENTIZON, 1994, s. 114)
“Hacı Bektaş’ın piri Ahmet Yesevi’dir.” (HASLUCK, 1991, s. 41)
“Hacı Bektaş Veli'yi anlamadan Türk kültürüne ulaşamayız.” (CSAKI, 2010, s. 102)
İranlı Şii: “Bugüne kadar İran’da Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik tarikatıyla ile ilgili araştırmaları inceleyen bağımsız bir çalışma yapılmamıştır.” (VAYGHAN, 2024, s. 358)
“Hacı Bektaş Veli'nin izinden gidenlerin edebiyatı: Türk Halk edebiyatı, müzikleri: Türk Halk müziği, raksları: Türk kutsal rakslarıdır.” (NOYAN, 1967, s. 4569)
“Hacı Bektaş, halktan gelen ve halka yakın bir mutasavvıf idi. Eski Şaman niteliklerini ve ayrıcalıklarını henüz koruyordu. Aynı zamanda bir bilici ve utacı (iyileştirici-doktor) idi.” (MELIKOFF, 2010, s. 364)
“Şaman olarak nitelendirilen unsurları Anadolu Türk tarihinin Orta Asya'ya kadar uzandığı tezine dair önemli bir kanıt oluşturdu. Şamanizm kuramı, Bektaşi ve Kızılbaş-Alevileri Türk milletinin bir parçası haline getirmekle beraber onları aynı zamanda İslam’ın ötekileri olarak gösterdi. Bir taraftan Türklüğün özüyle bağlı, öbür taraftan, dinsel ve siyasi boyutlardan dolayı, tam bir öteki.” (DRESSLER, 2009, s. 91)
“Hacı Bektaş Veli, Orta Asya kabile ve Şaman gelenekleriyle mistik İslam’ı, orijinal bir sentezde birleştiren özerk mistik bir akımın temsilcisi olmuştur.” (BALIVET, 2010, s. 149)
“Bektaş, Çepni oymağının karışımından doğmuştur (s. 170). Bektaşi oymağında Bayram, Beğendik, Erdoğdu, Kumral, Tanrıvermiş, Turdı, Tursun, Torasan gibi Türkçe adlar vardır (s. 151). Tahrir defterleri ve seyyahlar kadar, Hacı Bektaş Velâyetnamesi de, Hacı Bektaş’ın müritleri ile Kapadokyalı Hıristiyan toplulukların barış içinde bir arada yaşayabildiklerini ortaya koyar. İki tarafta da Türk kökenli kişilerin bulunması uzlaşı kültürünün yeşermesini kolaylaştırmış olsa gerektir.” (BELDICEANU, 2010, s. 169)
“Kingsley: Hacı Bektaş, Horasan’dan Menteş adlı kardeşiyle birlikte gelmiştir. Kadıncık'ı olan bir Hatun Ana’ya öğretim vermiş ve onun aracılığıyla öğretileri müritlerine ulaşmıştır.” (BIRGE, 1991, s. 50)
“Tarikata adım veren kurucu pir, Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan’dan gelmiş bir erendir ve Şeyh Ahmet Yesevi’nin müridi olduğu belirtilmektedir (s. 23). Bazı heterodoks göçebe topluluklar İslam öncesi Türk geleneklerini daha çok sürdürmüşlerdir.” (MASSICARD, 2007, s. 43)
“1270’de 63 yaşında ölen Hacı Bektaş Türkmen boyundan geliyordu.” (MELIKOFF, 2010, s. 5)
Hacı Bektaş-ı Veli yaşarken yapamadıklarını öldükten sonra yapmıştır.
“Kendi Türk halkı eskilere dayanan Türk dilini kullansın ve anadiliyle övünsün, serbest yaşasın istedi. Kendi eksik, hata ve yanlışlarımızdan kurtulmadan ilerlemeyeceğiz. Onları fark edip düzeltmek gerekir ki isteyerek insan erdeme ulaşsın.” (CSAKI, 2010, s. 101)
“Hacı Bektaş da Anadolu Alevilerinin uyacakları geleneksel yaşamlarını ve eski Türk Şamanizmini göz önünde tutarak toplumsal kuralları belirlemiştir. Bektaşilik Anadolu için alışılmadık bir öğretiydi. Çünkü sünneti ve şeriatı kaldırmış, Türkçeyi ibadet dili yapmıştı. Bu müthiş bir ataktı (s. 45). Böylece Anadolu'nun Türk halkını tamamıyla İranlaşmak ya da Araplaşmaktan korumuştur.” (DIERL, 1991, s. 46)
“Hacı Bektaş Veli de, tıpkı Ahmet Yesevi gibi, göçebe Türkmen halkın yanında bir ermiş, bir sufi olmuştur (s. 35). Hacı Bektaş Veli’nin kardeşinin adı Mintaş’tır.” (MELIKOFF, 1993, s. 1555)
“Hünkâr Hacı Bektaş Veli'den sonra İslam inancı Türk töreleri ile kaynaşmıştır. Arapçanın Kuran dili olması, Arap emperyalizminin bu imkânı ustaca kullanması ve İslam bayrağı altında Arapların Asya’ya yayılması Türkçe’yi kendi vatanında bile çökertmişti.” (ULUSOY, 1986, s. 250)
“Hacı Bektaş’ın 1357 yılında kurulan Nakşilik tarikatından (Hace Nakşibendin) olduğu iddia edilir. Bu durum Hacı Bektaşi Veli’nin göçünden çok sonradır. Bu durumda Hacı Bektaşi Veli nasıl Nakşibendi olabilir?” (HASLUCK, 1991, s. 41)
“Eflaki: Hacı Bektaş dış görünüşe hiç saygı göstermemekte, şeriata uymamakta ve namaz kılmamaktadır.” (ÖZKIRIMLI, 1996, s. 100)
“John Kingsley: Orta Asya'dan Harezm ve Horasan'dan gelen bu derviş ya da mistiklerin büyük bir kısmı Türkistan'ın büyük 12. yüzyıl din hocası Ahmet Yesevi'nin izleyicileriydiler. Türkçe konuşuyorlar ve dışsal İslam örtüsü altında eski İslam öncesi ananelerin birçoğunu koruyorlardı (s. 33). Hacı Bektaş “çırağ kullanımı, lokma ve sema etmek de dahil olmak üzere basit bir ritüelin temellerini öğretiyordu.” (BIRGE, 1991, s. 56)
[Orta Asya'dan gelen Türk boylan Horasan'dan geçerek Anadolu'ya geldiler. Horasan yolunu izledikleri için bunlara ‘Horasan erenleri’ dendi. Hacı Bektaş Horasan erenlerindendi ve Baba İlyas-ı Horasani'nin taraftarlarından biriydi (s. 132).
Hacı Bektaş Veli,
1) Türkçe'yi ibadet dili yaptı;
2) Sünneti ve şeriatı kaldırdı; herkese şeriatsız bir yaşam sundu. Zorunlu ibadet yoktu, cinsiyet ayrımı yoktu, içki yasağı yoktu;
3) İbadetin yerine, Cem’i koydu.] (KORKMAZ, 2008, s. 211-212)
“Horasan Erenleri dediğimiz Türk velilerin yarattığı diğer okul ise Orta Anadolu'da şekillenen Hacı Bektaş Veli Okulu'dur. Bu okul; sadece Anadolu'da kalmamış; Balkanlar'da da Romanya, Macaristan, Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Bosna gibi geniş coğrafyada Türk kimliğini İslami bir örtü altında yaşatmıştır ve Türk kimliği bu okul tarafından yaşatılmaktadır.” (ZELYUT, 2015, s. 31)
“Alevilik/ Kızılbaşlık Hacı Bektaş’siz olmaz.” (HASLUCK, 1991, s. 21)
“Bektaşiliğin en ileri karakolu Gülbaba tekkesidir ki bugün Macar başşehrindedir.” (HASLOK, 2000, s. 36)
“Saraybosna’da Horasan Ereni Ayvaz Dede’nin kabri bulunmaktadır. Budapeşte’de Horasan Ereni Gül Baba’nın zaviyesi, Rusçuk'ta Horasani Ali Baba tekkesi bulunmaktadır. Horasanlı Ali Baba Tekkesi Girit’tedir.” (MADEN, 2016)
Hacı Bektaş-ı Veli’den bazı hikmetli sözler
“İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. ”
“Kadınları okutunuz. ”
“Eline, beline, diline sahip ol.”
“Okunacak en büyük kitap insandır. ”
“Doğruluk dost kapısıdır. ”
“Mürşitlik, alıcılık değil, vericiliktir. ”
‘Alem Adem, Adem de Alem içindedir. ”
“İlim, hakikate gülen yolları aydınlatan ışıktır.”
“ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. ”
“Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur. ”
“Oturduğun yeri pak et, kazandığın parayı hak et. ”
“Bir olalım, iri kalalım, diri olalım. ”
“İncinsen de incitme. ”
“Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme. ”
“Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız ”
“Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu. ”
“Ara bul!”
“İnsanın cemâli, sözünün güzelliğidir. ”
“Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız ”
“En büyük keramet çalışmaktır. ”
“Erkek, dişi sorulmaz muhabbetin dilinde. ”
“Hak’ın yarattığı, her şey yerli yerindedir ve güzeldir. ”
“Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok.”
Ulemalarından, şeyhlerden ve mollalardan bu öğütleri duymak mümkün mü?
“Mevlana'nın ölümü üzerine Hıristiyan keşişler de gelip ağlamışlardı.” (WERNER, 2014, s. 487)
“Şehir halkı, genciyle yaşlısıyla ağlıyor, inliyor, figan ediyordu. Gerek Türk gerekse Rum köylüler, Bu yüce insanın matemiyle gömleklerini yırttılar. O bizim İsa’mızdı! diyordu Hıristiyanlar. O bizim Musa’mızdı! diyordu Yahudiler onun için.” (ITZKOVVITZ, 2002, s. 47)
“Mevlana: Ey Müslümanlar dünyada bir aşk varsa o da benim, bir mümin, bir kâfir, bir rahip varsa o da benim.” (NICHOLSON, 2004, s. 108)
“Bizans hükümetinin yerli Hıristiyan halka uyguladığı ağır vergiler ve Bizans kilisesinin sıkıcı baskısı (s. 168) ihtidayı tetiklemişti. Celalettin Rumi’nin etkisiyle din değiştirenler arasında rahipler ve keşişler de vardı.” (CAHEN, 2011, s. 180)
HORASAN ERENLERİ, GAZİLER, ABDALLAR, BACILAR ANADOLU’DA
“Pir Sultan'ım eydür Yezidler gamda,
Horasan Erleri Urumda (Anadolu) Şam’da.”
“Türkmenler başlangıçta Horasan ve Türkistan’daki kendi örf ve adetlerini Anadolu’ya taşımışlardır.” (CAHEN, 1988, s. 59)
“Anadolu’ya göçen Türk halkı, genellikle buraya gelirken Horasan bölgesinin suyunu, havasını soluduktan sonra gelmiştir. Türk insanın zihninde Horasan çeşitli kavramlarla yer edinmiştir. ‘Horasan Erenleri’, ‘Horasan Postu’, ‘Horasan Harcı’ ve çeşitli ‘Horasani’ mamul eşyalar bunlardandır.” (ARİFOĞLU, 2018, s. XIII)
“XI. yüzyılın sonuna doğru Türkler, Anadolu’ya yönelik göçlerine başladılar, XIII. yüzyılda bu göç yoğunlaştı. Moğol yayılışı sebebiyle, Orta Asya’dan gelen Türk boylan, Horasan’dan geçerek, Anadolu’ya aktılar. Bu boyların dini öncüleri Baba’lardı. Horasan yolu ile geldikleri için onlara Horasan erenleri deniyordu. Hacı Bektaş Veli onlardan biri oldu.” (MELIKOFF, 1993, s. 36)
Bizanslı tarihçi “A. Komnena, Haçlılara ve Bizanslılara karşı mücadele için Irak-ı Acem ve Horasan'dan gelenlerin sadece bir yıl içinde 50.000 kişi olduğunu söyler.” (SARIKAYA, 2010, s. 107)
“Horasan'dan gelen dervişlere Horasan erenleri deniliyordu. Hatta Hacı Bektaş da, Baba İlyas gibi Horasani olarak anılıyordu.” (MELIKOFF, 1997, s. 16)
“Baba İlyas' ın, Oğuzların totemi 'bozkurt' gibi, boz renkli ve görkemli bir atı vardır; onunla göklere uçar ve Mehdi gibi, ahır zamanda geri dönmek üzere gözden kaybolur.” (MELIKOFF, 2010, s. 89)
“Maveraunnehir’in çok yüksek tutulan halk velisi Ahmet-i Yesevi bunların (Horasan erenleri) hepsinin ustad-ı perestidesi (sevilen) idi.” (BABINGER, 1996, s. 17)
“Mistik tarikatların teşekkülünde Türk-Moğol Şamanizminin tesirleri olduğunu ve bin netice Orta Asya’dan gelen akınlarla birlikte Anadolu’ya yeni bir takım dini cereyanların sokulmuş olduğunu kaydedebiliriz. Orta Asyalı muhacirler tarafından kurulan bir nevi Türk manastırları olan zaviyeler, yeni bir memlekete gelip yerleşen kolonizatör Türk dervişleridir.” (BARKAN, 1942, s. 15)
Erenler, kılıçsız-kalkansız gönülleri fethederek Anadolu’yu Türkleştiriyorlardı.
“Türk dervişleri ordulardan evvel fütuhata çıkmış (Anadolu’da) ve karşı tarafı daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır.” (YERASIMOS, 1977, s. 185)
“Osmanlılar Bursa ve İznik’i zapt ettikleri zaman orada üç kuşaktan beri iskân etmekte olan Müslümanları bulmuşlardı.” (GIBBONS, 1998, s. 13)
“Dervişler, hiçbir dini kuruluşta rastlanmasına imkân olmayacak derecede bir müsamaha sahibidirler.” (NERVAL, 2002, s. 77)
“Hacı Bektaş halifelerinden biri olan Yunus Emre gibi aşık kalender dervişlerin ağzından coşan sade dini türküler, ilahilerden heyecan duyuyorlardı. Bu ilahiler dervişler vasıtasıyla her yere nakil ve tamim olunuyor ve böylece nesilden nesile aktarılıyordu.” (BABINGER, 1996, s. 21)
“Yesevi, Türkistan’ın doksan dokuz bin pirinin piridir. Kendisinden daha alt basamakta yer alan müridi Hacı Bektaş ise Horasan’ın yetmiş yedi bin erenlerinin piridir (s. 50). Horasan’dan gelmiş Baba İlyas' a ve Hacı Bektaş' a, ‘Horasan erenleri’ denmiştir.” (MELIKOFF, 2010, s. 31)
“Moğol istilasına bağlı göçlerin görüldüğü 13. yüzyıl olmuştur. Orta Asya'dan ve Horasan'dan gelip Anadolu'ya doğru giden Oğuz boylarının yoğun göçüne neden oldu.” (ZACHARIADOU, 1997, s. 149)
“Türk göçü başlamadan önce Anadolu’da yaşayan nüfusun büyük çoğunluğu Hıristiyan iken, 15. yy’da artık nüfusun yüzde 90’ından fazlası Müslümanlardan oluşuyordu.” (ARINGBERG, 2010, s. 215)
“1240'ta Babai isyanının öncüsü Baba İlyas/ Baba Resul Horasan’dan gelmiş olup Hacı Bektaş’ın müridi idi (s. 75). XIII. yüzyılda, Moğol istilası, Anadolu'ya doğru, Orta Asya ve Horasan'dan gelen Türkmenlerin kitlesel göçlerine yol açtı (s. 65). Keramet sahibi, utacı (iyileştirici), halkın din rehberi Baba İlyas'ın, Oğuzların totemi ‘bozkurt’ gibi, boz renkli ve görkemli bir atı vardır; onunla göklere uçar ve Mehdi gibi, ahır zamanda geri dönmek üzere gözden kaybolur.” (MELIKOFF, 2010, s. 89)
“Alevi Erenlerinden Baba Resul olayının etnik öğesi tümüyle Türkmen’dir.” (AKSÜT, 2006, s. 108) “Baba İlyas-ı Horasani, Anadolu'daki ilk Türkçüdür.” (BAHA SAİD, 2000, s. 32)
[Amasya yakınındaki Sunus’ta, Şaman yansımalarını sürdüren Müslüman tarikatlarından birinin kurucusu Ahmed Rufai'nin torunları yaşıyordu. Baba İshak da burada yerleşmiştir (s. 179). Baba, toplumsal adaleti savunuyordu (s. 180). Horasan’dan sevkolunan Türkler, Tarsus ve Erzurum’un Doğusu boyunca geniş alanda, yani Küçük Asya’nın (Anadolu) güneydoğu bölümünde yerleşmişlerdi. Bu Orta Asya yapıtı, ‘bir orduya bedel’, ‘dört bin savaşçıya eşit’, Alp’a yüksek değer veriyor (s. 85). Babalar, Batiniler vb. yüzlerce dervişi, Horasan’dan ‘cihad bölgesine’ (Anadolu) çekmişti (s. 317). 13. yüzyılda, Anadolu’da, Orta Asya’dan gelen Türk kültürü etkisi güçlenmiştir.] (GORDLEVSKI, 1988, s. 300)
Molla-ulemalar cevizin en acı ve yeşil dış kısmına şeriat diye takılı kalmış iken; Horasan erenleri tarikat, marifet, hakikat diyerek çoktan cevizin kabuğunu kırıp, zarını soyup öze doğru yola çıkmışlardı. İnsanlık dine hizmet için değil, din insanları huzura kavuşturmak içindir dediler. Horasan erenleri, Tanrı’ya korku ile değil, aşk ve sevgi ile ulaşılabileceğine vurgu yapıyorlardı.
“Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında Horasan Erenleri adı verilen ve tasavvuf eğitim almış olan Alp-Gazi Derviş Türklerin, çok büyük etkileri ve katkıları vardır.” (ALŞAN, 2012, s. 42)
Adı kayıtlara geçmiş Anadolu’ya gelen Horasan Erenleri kimlerdi?
“Köylüler gezici vaizleri (derviş) dinliyorlardı, bu ruhani ustalar İslam örtüsü altına girmiş Şamanlardı ve ibadet etmekten çok pratik büyüler öğretiyorlardı (s. 362). Türkiye'de Şii olduğu ileri sürülen, aslında daha çok milliyetçi ve ‘Şamanist’ bir gelenek olan Alevi geleneğine esin kaynağı olmuştur.” (ROUX, 2001, s. 270)
Doksanaltı bin Horasan erenleri,
Elliyedi bin Rum (Anadolu) erenleri,
Cümlesinin serfırazı serveri, (üstün önderi)
Pirin Hacı Bektaş değil midir? Abdal Musa
Anadolu’yu Türkleştiren arasında Barkan'ın ‘Kolonizatör Türk Dervişleri’ eserinde, Samit Dede, Çiçek Dede, Hüsam Dede, Kırık Dede, Kasım Dede, Söğüt Dede, Kozlu Dede, Kumral Dede, Hüseyin Dede, Dede Bali, Tufan Dede gibi isimler geçmektedir.
“Kırşehir'de Ahmet Yesevi'nin yedinci halifesi ve Babai Şeyhi Emir Çin; Aksaray'da Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba); Nevşehir'de Hacı Bektaş-ı Veli; Sivas'ta Arap Dede, Gazi Baba gibi isimler yer almaktadır. Kayseri ve yöresinde Horasan Ereni olarak bilinen isimler Seyyid Burhaneddin, Said b. Sungur (Dev Ali), Seyyid Şerif, Seyyid İmadettin, Ebce Sultan, Nebi Dede, Şeyh Ümmi, Şernun el-Gazi, Şeyh Turesan, Omuzu Gürzlü, Şeyh Şaban, Mikdat Dede, Halil Dede, Akçakoca Sultan, Babadır Bayram Gazi gibi evliyalardır.” (KOZAN, 2014, s. 95)
“Aybek Baba, Buzağı Baba, Abdurrahman Baba, Baba Halil, Sarı Saltık, Barak Baba ve Hacı Bektaş gibi Türk Şeyhleri ile Yesevi Şeyhleri, İslamiyeti adeta bir Milli Türk Dinine çevirdiler.” (TOGAN, 1946, s. 271)
“Dede Garkın’ın yurdu, Halep-Urfa-Nusaybin-Musul tarihsel yolu ile Şanlıurfa-Mardin sınırını oluşturan Büyük Circip çayının kesiştiği yerdir. Günümüzde burası Dedeköyü’nün bir mezrasıdır. Urfa’daki Horasan-Yesevi geleneğin bir başka temsilcisi Şey Mes’ud Nişaburi’dir (s. 566). Ahmet El-Hemedani Orta Asya’dan Urfa’ya göç etmiş velilerden, muhtemelen de Urfa’nın dini bakımdan şekillenmesinde aktif rol oynamış olan birisidir (s. 567). Hayati Harrani, Şeyh Müslim Suruci, Şazeli Ali Dede, Dede Osman Avni vb.” (AYDEMİR, 2019, s. 569)
“Bismil ilçesinin Kadılı köyündeki dedeler, Dede Garkın ocağındandır. Dede Garkın ocağının günümüzdeki merkezi, Malatya'nın Yazıhan ilçesinin Dede Garkın köyüdür. Öteki kolları ise Çorum'da ve Halep kentinin Fevkan mahallesindedir. Bir koluna Develi Garkın denmektedir. Bu ad Diyarbakır'daki Develi köyüyle ve obasıyla ilgilidir. Viranşehir'de Dede Garkın köyü ve zaviyesinde oluşmuştur. Köyün günümüzdeki adı Dede'dir.” (AKSÜT, 2004, s. 754-757)
“Horasan Erenleri, XIII. yüzyıl Anadolu Selçukluları devrinde kendisinden en çok söz edilen topluluktur. Onlardan Anadolu’ya gelenler arasında adı geçenler ise Niyâzabad’da Avşar Baba, Merzifon’da Pir Dede (Piri Baba), Karadeniz-Batova’da Ak- yazılı, Filibe yolu üzerinde Adatepe’de Kıdemli Baba Sultan, Bursa’da Geyikli Baba, Abdal Musa, Unkapanı’nda Horaz Dede, Emir Çin Osman, Zile’de Şeyh Nusret, Tokatta Gajgaj Dede, Hacı Bektaş-ı Veli, Konya’da Mevlânâ, İstanbul’da Karaca Ahmet, Bigadiç’te Barak Emre, Karamanda Yunus Emre, Kayseri’de Ahi Evren Dede, Kırım ve Balkanlarda Sarı Saltık ve daha niceleridir.” (ALŞAN, 2012, s. 32)
“İlhanlılar devrinde, Türkistan, İran ve Anadolu'da Yesevi şeyhleri ile Aybek Baba, Buzagu Baba, Abdurrahman Baba, Baba Halil, Sarı Saltık, Barak Baba ve Hacı Bektaş gibi Türk şeyhleri İslamiyet’in Türklerce anlaşılan şeklini temsil ettiler. Bu anlayışın Sünni Arap ulemasınca hoş karşılanmadığı bilinmektedir.” (AYKAN, 2000, s. 225)
“Bu erenler, göçebe, yarı göçebe ve yerleşik topluluklar arasında büyük ün ve etkinliğe sahip Dede Garkın, Baba Resul/ İlyas, Baba İshak, Hacı Bektaş, Sarı Saltık Sultan, Sultan Mahmud Hayrani, Barak Baba, Kızıl Deli/ Seyyit Ali Sultan, (Kızıldeli, Bektaşilerin rakıya verdikleri ad) Haydar Sultan, Sarı İsmail Sultan, Karadonlu Can Baba/Kara Pirpat Sultan, Ulu Abdal, Kiçi Abdal, Karaca Ahmet Sultan, Şah İbrahim Hacı, Abdal Musa, Baba Taptuk/ Taptuk Emre, Geyikli Baba, Garip Musa, Dede Sultan, Sultan Samut, Baba Mansur, Koçum Seydi/ Koçum Baba, Derviş Cemal/Cemal Seyyid Sultan, Resul Baba Sultan, Güvenç Abdal, Hacım Sultan gibi babalardır.
“Hasan Dede Ocağı Şücaaddin Veli’ye, Çubuk- Kargın’da bulunan Şah Kalender Ocağı Hasan Dede Ocağı’na, Çakırı-Şabanözü-Mart köyünde bulunan Hacı Ali Turabi Ocağı ve Çubuk-Susuz köyünde bulunan Cıbali Sultan Ocağı Şah Kalender Ocağı’na, Çankırı-Eldivan Seydi köyünde türbesi bulunan Hacı Muradi Dede Ocağı ve Çankırı Doğanlar köyünde türbesi bulunan Mehemmed Abdal Dede Ocağı da Hacı Ali Turabi Ocağı’na bağlıdır. Belgelerden, Şücaaddin Veli Ocağı’na bağlı dedelerin Hacı Bektaş dergâhına gelerek sofra, çerağ, kılıç ve teslim taşı aldıkları ve halifeliğe atandıkları anlaşılmaktadır.” (Hacı Yılmaz, Sultân Şücaaddin Veli Zâviyesi ve Vakfına Âit Yeni Belgelere Bir Bakış, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Dergisi, Gazi Üni. Yayını, Bahar / 2006, Sayı 37, Sayfa 8-10. 17)
“Hacı Ali Turabi Ocağı, Malatya, Gaziantep, Çorum yörelerinde etkili olan Dede Garkın Ocağı, Merkezi Sivas-Divriği’de bulunan Garip Musa Ocağı, Karadeniz bölgesinde etkinlik gösteren Güvenç Abdal Ocağı mensuplarının böyle bir tanımlama içinde olduğu görülüyor. Eskişehir, Afyon, Kütahya yörelerinde talip çevreleri bulunan Hamza Şeyh Ocağı ve merkezi Niğbolu’da olan ve Eskişehir, Kütahya, Trakya yörelerinde talipleri bulunan Koç Ali Baba Ocağı mensupları ise kendilerini doğrudan ‘Erdebilli’ olarak tanımlamaktadır.” (Türk Kültür ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Gazi Üni. Yayını, Güz 2006, Sayı 39, Sayfa 10-11)
“Çorum’un Dodurga ilçesine bağlı Çiftlik köy Tekke Mahallesi’nde türbesi bulunan Hüsem Dede’dir. 13. yüzyılda yaşamış olan Hüsem Dede, Horasan’dan kendine bağlı bir oymakla yöreye gelmiştir. Bölgede irşat faaliyetleri yürütmüş bugünkü Dodurga ilçesini kurmuştur.” (IŞIK, 2018, s. 33)
Research Quarterly dergisinde, “Seyyid Cemal Sultan, Karaca Ahmet Sultan, Kolu Açık Hacım Sultan, Veli Baba Sultan. Şah Ahmet Sultan gibi Horasan erenleri Batı Anadolu ve Denizli yöresinde irşatta bulunmuşlardı.”
“Kütahya ve yöresinde de halk arasında bu isimlerle anılan ve Horasan Ereni olarak bilinen şahsiyetler şunlardır: Karadona Bey, Haydar Gazi, Murat Gazi, Hasan Dede, Hacı Baba, Karadonlu Can Baba, Güzüngülü Dede, Işık Çakır, Türabi Dede, Arap Dede, Ilıca Dede, Kara Kalfa, Haksız Hasan, Işık Ali, Hacı Ahmet Efendi, Tatar Dedesi, Efendi Bula, Sakıp Dede, Ali Baba, Ahi İzettin, Ali Dede, Baba Sultan, Şeyh Ali Efendi, Ali Baba, Arap Dede, Seyyid Ömer, Hüseyin Gazi, Ahi Arslan, Gaip Dede, Kemal Sultan, Ahmed Dede, Pir Mehmet, Celvet Dede, Sarı İsmail Sultan, Arap Dede, Mülayim Dede, Alâ Sultan, Murad Dede, Selim Dede, Yak Dede, Bekteş Dede, Yağıbasan Dede, Alıncak Tekke, Aziz Dede, Erenler, Perişan Dede, Er Geldi, Resul Baba, Seyyid Dede.”
“Denizli'de, Sarı İsmail Sultan, Sarı Baba Sultan, Teslim Sultan, Yatağan Baba, Koyun Baba, Bostancı Baba, Abbas Dede, Abdi Bey Sultan, Ali Avdan Dede, Ali Dede, Bakacak Dede, Celal Dede, Ali Yater Sultan, Gül Dede, Gümüş Dede, Hıdır Avdan Dede, Kamil Dede, Karaağaç Baba, Kepez Dede, Mecnun Dede, Oğuz Dede, Işık Süleyman, Sümbül Dede, Hamız Dede, Taşkın Dede, Uzunca Hayrettin Dede, Çiçek Baba, Genç Baba Sultan, Dümülcü Sultan, Değnekli Baba gibi gönül erleri Horasan süreği geleneğin bölgede temsilcileri olmuşlardır.”
[Kütahya ve yöresinde de halk arasında Horasan Ereni olarak bilinen şahsiyetler şunlardır: Karadona Bey, Haydar Gazi, Murat Gazi, Hasan Dede, Hacı Baba, Karadonlu Can Baba, Güzüngülü Dede / Gediz İlçesi, Şehitler Türbesi, Işık Çakır, Türabi Dede, Arap Dede, Ilıca Dede, Kara Kalfa, Haksız Hasan, Işık Ali / Hisarcık İlçesi, Hacı Ahmet Efendi, Tatar Dedesi / Simav İlçesi, Efendi Bula, Sakıp Dede, Ali Baba, Ahi İzettin, Ali Dede, Kızık Tekkesi, Baba Sultan, Öteköy Tekkesi, Karakuzu Tekkesi / Kütahya-Merkez, Şeyh Ali Efendi, Ali Baba / Öteköy Tekkesi, Arap Dede, Seyyid Ömer, Hüseyin Gazi, Tulaslan Tekkesi, Horasan Erenleri / Merkez Köyler, Ahi Arslan, Gaip Dede, Kemal Sultan, Ahmet Dede, Pir Mehmet, Celvet Dede, Sarı İsmail Sultan, Arap Dede, Mülayim Dede, Alâ Sultan / Tavşanlı İlçesi, Murad Dede, Selim Dede, Yak Dede, Bekteş Dede, Yağıbasan Dede / Domaniç İlçesi, Alıncak Tekke, Aziz Dede, Erenler, Perişan Dede, Er Geldi, Resul Baba/ Altıntaş İçesi, Seyyid Dede / Çavdarhisar. Hacı Baba (Manisa), Karadonlu Can Baba (Sivas, Mersin, Çorum), Ahmet Dede (Ankara, Balıkesir, Çanakkale, Erzurum, Kayseri, Manisa, Niğde, Nevşehir, Sinop, Afyonkarahisar, Elazığ vd.) Horasan Dede (Sinop, Elazığ, Erzurum).] (ADAY, 2014, s. 383...)
“Horasan erenlerinden biri de Beykoz bölgesini yurt tutan Akbaba Sultan’dır. Çakmak Dede, Gazi Yunus, Ahi Baba, Salih Dede, Uzun Evliya, Tezveren Dede gibilerinin kabirleri de Akbaba Sultanın kabri çevresindedir.” (MADEN, 2019, s. 230)
“Beylikler döneminde Merzifon'da dergâh kuran, Hacı Bektaş-ı Veli müritlerinden Piri Baba hakkında yazılı kaynak hemen hemen yoktur. Horasan'dan Türk Türkmen Hoca Ahmet Yesevi izniyle Rum'a gelip Merzifon'un kuzeyinde (kuzey-doğu) şehre bakan yüksek yerinde yerleşir.” (BAYRAM, 1999, s. 60)
“Şeyh Ede Bali, Hacı Bektaş'ın maiyetinde idi.” (GOLDEN, 2006, s. 420)
Evliya Çelebi Bursa’nın fethi için “Belh, Buhara ve Horasan taraflarından nice erenlerin gelip buralarda vazifeler yüklenmesi çok anlamlıdır. Bursa'da türbesi bulunan Abdal Murad, Horasan Erenlerinden olup Bursa'nın fethinde bulunmuştur.” (YALTIRIK, 2002, s. 30)
“Bursa’da türbesi olanlardan Şeyh Abdal Murat ‘Horasan erenlerinden olup Bursa fethinde bulunmuştur.’ Şeyh Abdal Musa Yesevi fukarasındandır ve Hacı Bektaş ile Rum’a (Anadolu) gelmiştir. Buhara’da doğmuş büyümüştür (s. 26). Horasandan gelmiş olan şeyh Hacı İsmail, Lârende (Denizli) kazasında kendi ismini verdiği bir köyü kurmuştur.” (BARKAN, 1942, s. 37)
“Bursa’ya çeşitli zamanlarda Türkistan’ın çeşitli yerlerinden ve Horasan’dan gelen dervişlerden kayıtlara adı geçenlerden bazıları: Abdal Murad, Kaygusuz Abdal'ın şeyhi Hoylu Abdal Musa, Emir Ahmed Buhari, Buharalı Ahmed İlahi, i Dede el Buhar, Buharalı Emir Sultan, Muhammed Murad Buhari, Abdurrahman Buhari, Ali Alaeddin Semerkandi, Selahaddin Buhari, Geyikli Baba, Buharalı Postinpüş Baba, Doğlu Baba, Yoğurtlu Baba, Ramazan Baba, Baba Zakir, Esemen Baba, Şahin Baba, Davud Dede, Mehmed Dede, Yalnız Dede, Eskici Mehmed Dede, Hasan Dede, Mecnun Dede, Seyyid Usül, Seyyid Nasır, Seyyid Nimetullah-ı Veli, Seyyid Natta, Seyyid Behlül, Seyyid Mehmed, Seyyid Nasır, Ali Mest-i Edhemi, Abdüllatif Kudsi, Hüsameddin Bursevi, Mehmed Emin Zuhuri, Kaplan Gazi, Selçuk Gazi, Esenli Şeyh.” (ERGİNLİ, 2002, s. 175…)
“Kayseri’de Horasan erenleri: Seyyid Burhaneddin, Said bin Sungur/Şeyh Emir/Dev Ali, Seyyid Şerif, Seyyid İmadeddin, Şeyh Ümmi, Ebce Sultan, Babadır Bayram Gazi, Nebi Dede, Akçakoca Sultan, Şeyh Turesan-ı Veli, Şeyh Şaban, Şem'un El-Gazi, Omuzu Gürzlü, Mikdat Dede, Halil Dede.”
“Horasan Erenlerinin mezarları, Bektaşi türbeleri, tekkeleri ile evliyaları Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Bosna, Macaristan, Yunanistan, Girit, Arnavutluk, Bağdat’ta, Mısır’da, Trakya, Anadolu’nun hemen her ilinde yer alırken; aralarında Kürt erenlerinin veya dede/ babaların varlığından söz edilmez.” (HUSLOC, 2000)
Balkanlar’da Horasan erenleri
Yeniçeri ocağının Bektaşi olmasının nedeni, “Osmanlı’nın Hacı Bektaş tekkesini seçmesiyse Şeyh Edebali ile olan ilişkisine dayanıyor.” (BOZKURT, 1990, s. 29) Osmanlıda medreseler henüz Emevi Müslümanlığına teslim olmamıştı.
“Küçük Abdal’ın, Otman Baba’nın ölümünden sonra, 1483’te kaleme aldığı Vilâyetnâme-i Otman Baba isimli eserdir. 1378-79 yılında Horasan’da doğduğu düşünülen Otman Baba, yaşamının büyük bölümünde Rumeli’de yaşamış, günümüz Bulgaristan coğrafyasında derin izler bırakmış bir Türk sufisidir.” (ABDA, 2021, s. 31)
“Deliorman 'da katıldığım Ayin-i Cem'de alkollü içki -rakı- kullanıldığını fark edince çok şaşırmıştım. Burada da, Baba, katılanların içtiği her kadehi kutsuyordu. Bu uygulama, aynı şekilde Trakya Alevilerinde (Yörük Türkmeni) ve Elmalı yöresi Tahtacılarında özellikle Abdal Musa kutlamalarında da görülmektedir.” (MELIKOFF, 2010, s. 160)
“Barkan'ın ve S. Faroqhi, zaviyelerde söz sahibi kadınların bulunması, en azından Türkmen çevresinde bu gibi durumların yadırganmıyordu.” (SARIKAYA, 2010, s. 118)
“Deliorman’da Alevi Bektaşiler arasında anlatılan Bozkurt efsanesi.” (GRAMATİKOVA, 2015, s. 185)
“Bektaşi tekkeleri ve mürşitleri Bulgaristan (Kırcaali, Hasköy, Usturumca, Razgrat), Romanya (Babadağ, Kalikra, Balçık); Sırbistan (Manastır-Üsküp, Kalkandelen, Komanva, İştip, Köprülü, Bosna); Yunanistan (Yunan Makedonya’sı, Dimetka, Selanik, Kesriye, Topluca, Vodrina, Odra, Sarıgöl, Cuma, Bahçe, Bucak, Alasonya, Katerin); Teselya (Reni, Tatar, Köpekli köyü, Tırhal, Agla, Yenişehir; Girit (Kandiye, Resm); Epir (Ergiri, Ali başdivan, Koniça, Leskvik, Baçka, Fraşeri, Kolanya, Kıraçova, Kaseraka, Bermaş, İstarya, Görüce, Melcan, Kanurum, Turan), Arnavutluk (Debre, Korya); Budapeşte’de bulunuyorlardı.” (HASLUCK, 1991, s. 22-37)
“Bulgaristan’da Kızılbaş evliyaları olan Kademli Baba, Otman Baba, Akyazılı Baba, Hazır-Nazır Baba, Demir Baba türbeleri günümüze kadar gelmiştir (s. 765) ve Bulgaristan’ın Tırgovişte ilk Momino köyünde bulunan Kızana Türbesi.” (MIKOV, 2011, s. 215)
Balkanlarda Alevi/ Bektaşi deyişlerinden:
[Musa-i Kâzım’dan kuruldu erkân
Şah İmam Rıza’dır Pir-i Horasan
Taki ile Naki Mümine iman
Söylersen Muhammed Ali’den söyle (s. 72).
…Allah Allah, Horasan erleri için barek Allah. Okuyanlar için barek Allah, ağlayanlar için barek Allah. Hazret-i Hünkâr Hacı Bektaş Veli-yül Horasani Kuddes Allah-ü sırr-ı Ali efendimizin aziz… (s. 411). Horasan Pirleri ve Hünkar Hacı Bektaş Veli ve günümüzdeki postnişini (lider) Ali Haydar Ercan dede baba hakkı için barek Allah.] (YALTIRIK, 2002, s. 412)
Anadolu’da abdallar
“Yakutça’da erkek şamanların lakabı olarak kullanılan abidal (abdal) kelimesi vardır.” (İslam Ansiklopedisi)
“Arapça abdal: Dünya ile ilgisini kesip, Tanrı'ya bağlanmış olan derviş, evliyadan 70 kişilik bir cemaat veya zümreye verilmiş bir addır. Afganistan'da bir Türk topluluğunun, Anadolu'da göçebe bir halkın adıdır. Aşırı Alevi olup kendilerine ‘Seyyid Gazi Yetimleri’, büyüklerine de ‘dede’ derlerdi.” (DEVELLİOĞLU)
“Abdal kelimesi ‘kendisini dine, tasavvufa adamış, Allah adamı, derviş’ manalarında kullanılır.” (DELİGÖZ, 2007, s. 388)
“J. K. Birge: Abdal, derviş anlamında da kullanılır ve Kalender ve Işık’la eş anlamlıdır.”
“Abdallar Oğuzların Beydili boyu ile birlikte Horasan’dan Anadolu’ya gelmişlerdir (s. 85). Avşarlar, Orta Asya’daki yurtlarından diğer Oğuz aşiretleriyle birlikte Horasan bölgesine göç etmişlerdir. 11.-12. yy’da Suriye ve İran’da yaşayan Avşar grupları vardı.” (BODROGI, 2017, s. 87)
“Benninghaus’un hazırladığı listede Abdalların Anadolu’nun şehirlerin yanında Diyarbakır, Elazığ, Tunceli, Urfa, Van gibi yerleştiği görülmektedir.” (YÖRÜKÂN, 2002, s. 403)
“Gezgin derviş, kalender ya da abdal, Şaman'ın bütün dış çizgilerini taşır: Muska, çıngırak, kuş teleklerinden başlık, at simgesi değnek.” (MELIKOFF, 2010, s. 36).
“Baba İlyas üzerine bildiklerimiz, onun Şaman ·kimliğiyle Abdal kimliğini birleştirmiş bir Türkmen Babası olduğudur. Anadolu'nun fethinde önemli rol oynadıkları belirtilen ‘tahta kılıçlı dervişler’ de Şamanlık geleneğini sürdüren Abdallardır (s. 96). Abdalların sayısı genelde 40 sayısı üzerinde birleşilmiş; 40 Abdal'dan biri ölünce yerine başkasının geçtiğine inanılmıştır.” (ÖZKIRIMLI, 1996, s. 46) Şafilerde Cuma namazında 40 kişi olmazsa namaz kılınamaz.
“Benim aslım Horasan’dan Hoy’dandır…” (Pir Sultan Abdal)
(Hoy, çoğunluğunu İran Azeri Türklerinin oluşturduğu şehir)
“Bize meftun (gönül vermiş) olan marifet söyler,
Biz Horasan mülkündeki boydanız.” (Abdal Musa)
“Babalar ve Abdallar halk velileri idiler. Türk süfiliği insani, doğru ahlak ve ruh temizliğini gaye edinmişti.” (KAFESOĞLU, 1984, s. 367)
“Hacı Bektaş'ın müritleri de, Ulu Abdal, Kiçi (küçük) Abdal, Kara Abdal gibi abdal lakabını taşımaktadır.” (OCAK, 2010, s. 131)
“Bugünün çoğu Alevi dedesi, işte Rum (Anadolu) abdalı denilen bu şeyhlerin ve dervişlerin torunlarıdır.” (OCAK, 2009, s. 45)
“Muhtelif savaşlara iştirak eden babalardan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad, Duğlu Baba, Konur Alp, Turgut Alp ve Hasan Alp büyük kahramanlık kazanmış Alperenlerdendir.” (HALAÇOĞLU, 1991, s. 128)
Soy olarak abdallar: Abdal/ Abdallar, Abdallı/ Abdallu/ Abdaloğlu/ Abdal oğlanları, imparatorluğun çok yerinde yaygın Türkman-an (Türkmen-ler) taifesindendir. (TÜRKAY, 1979, s. 173)
İnanç önderi bacılardan bazıları
Sünni Arap, Kürt, Türk ve Şia’da inanç önderi arasında kadın bulunmaz çünkü bunlarda kadın, kadın olduğu için doğuştan suçludur, eksik yaratıktır. Sünni İslam ‘aşağılık tür’ sayılan kadının eksik insan olduğu, hür, bağımsız bir hayat sürmeye layık olmadığı, erkeğin velayet ve himayesi altında yaşaması gerektiği inancındadır.
Bacı kelimesi, hatun, hanım, ana, kadın kelimeleri gibi Türkçedir.
“Dede Korkut (Müslüman) yedi yüzlü yıllarda yaşadığı sanılıyor ama Şamanist gelenekleri de yaşatıyordu. Ozandı, kopuz çalıyordu, toylarda (ziyafet) kadın erkek beraber oynuyordu, şarap içiliyordu. Kız istemeye gidildiğinde kutsal kopuzu kendine eşlik eder. Kadın yüce görülüyordu, aşağılanmıyordu. Kızı olmayanlara kızı olması için Tanrıya dua ediyordu. Dede Korkut, toplumun önderiydi, danışılanı idi.” (ERGİN, 1969)
“Altay göçebeleri (Türkler) arasında örneğin, İ. Ö. 4 -6 yüzyıllar arasında tek şamanlar kadınlardı.” (TEDLOCK, 2005, s. 82)
“Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bacıyan-ı Rum-ı (Anadolu Bacıları) ihtiyar itti (seçti) kim o ‘Hatun Ana’dır, anı (onu) kız edindi, keşf ve kerametini ana (ona) gösterdi, teslim itdi (öldü-Hacı Bektaş), kendi Allah rahmetine vardı.” (Aşık Paşa Zâde tarihi, s. 20)
“Hacı Bektaşi, tarikat kurmamış ve müritleri olmamıştı. Manevi mirasçısı bir kadın, o dönemde çeşitli zaviye ve tekkenin başında bulunan çok sayıda kadından biri Hatun Ana ya da Kadıncık Ana idi. Kadıncık, yirmi dört Oğuz boyundan biri olan Çepnilerdendir.” (MELIKOFF, 1993, s. 218, 138)
“Hacı Bektaş tekkesinin kuruluş ve yayılışında Kadıncık Ana’nın da önemli işlevi var. Kadıncık Ana, Hacı Bektaş'ın büyütmeliği (manevi kızı) idi.” (BOZKURT, 1990, s. 28)
Osmanlının ilk dönemlerinde, bazı zaviye müessislerinin (kurucu) (63, 74, 32, 81) numaralı kayıtlarda gördüğümüz bazı zaviye şeyhlerinin da aynı suretle kadınlar olması nazarı dikkati celp etmektedir.” (BARKAN, 1942, s. 52)
“Kız Bacı, Ahi Ana, Sagrı (Sakarı) Hatun Zaviyesi, Hacı Fatma, Hacı Bacı, Hundi Hacı Hatun, Süme Bacı. Arşiv belgelerinde yer alan ve Ömer Lütfi Barkan'ın adlarını andığı bütün bu kadınlar, Tekke ya da zaviye yöneticileri, kadın tekkelerinin şeyhleri idiler.” (MELIKOFF, 2011, s. 40)
“Rum (Anadolu), Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum. Bunlar imparatorluğun ilk döneminin toplumsal yapısını temsil ederler: savaşçı sınıf (Gaziyan-ı Rum), zanaatkar sınıf (Ahiyan-ı Rum), yaygın dini sınıf (Abdalan-ı Rum) ve nihayet önemli rolleri olan kadınlar (Bacıyan-ı Rum)” (ZACHARIADOU, 1997, s. 154) görev grupları vardı.
“Eski Türk yaşayışında şölenlere, Şamanist törenlere katılan kadınların tarikatların dinsel nitelikteki ayinlerine katılmaları yadırganmamış, giderek bacılar arasında şeyhlik, halifelik makamına yükselenler bile olmuştur. Aşıkpaşazade'nin onların adını konuk erenler arasında anması, Horasan'dan geldiklerini ve Anadolu'nun ele geçirilmesinde Gaziler, Ahiler ve Abdallarla birlikte etkin olduklarını göstermektedir.” (ÖZKIRIMLI, 1996, s. 90)
“Hüsniye Bacı, Münire Bacı, Güzide Ana, Güllüşah Bacı, Döne Sultan.” (YAKICI, 2021, s. 31) “İkbal Bacı, Havva Bacı, Rabia Bacı, Hüsniye Bacı, Derviş Münire Bacı, Gülsüm Bacı, Remziye Bacı, Sakine Bacı, Arife Bacı, Seher Bacı” (YAMAN, 1998, s. 117) diğer bazılarıdır.
“Kız Bacı, Ahi Ana, Sargı Hatun, Hacı Fatma, Hacı Bacı, Hindu Bacı Hatun, Süme Bacı hepsi de tekke şeyhidir. Alevilikte kadın sadece cemlere katılmakla kalmayıp gerektiğinde lider olabilen, toplumun önde gelen aranılan kişileri arasında yer almıştır. Sivas-Çamşık yöresinde dede soylu kadınların posta oturup cem yönettiklerini, zakirlik yaptılar.” (ÜSTTEN, 2014, s. 199)
“19. yüzyılda Tokat’ta yaşayan Hubuyarlı Alevileri’nden Anşa Bacı ve Afyon Emirdağ ilçesine bağlı Karcalar Köyü daha önce kendilerine Hüseyni denilmesine rağmen yüzyılın başında Zöhre Bacı’ya bağlanmalarında kendini göstermektedir.” (BİRDOĞAN, 1992, s. 178)
“Yazılı kaynaklardan tespit edilen Alevi ve Bektaşi kadınların şiirleri, Emine Beyza, Arife Bacı, Adviye Anabacı, Latife Bacı, Besime Bacı, Güzide Ana, Âşık Bacı, Güllüşah Bacı, Gülsüm Bacı, Hayriye Bacı, Hüsniye Bacı, İkbal Bacı, Münire Bacı, Naciye Bacı, Öksüz Zeyneb Bacı, Remziye Bacı, Sakine Bacı, Şehribânû Bacı, Şeref Bacı, Useyle Bacı, Zehra Bacı, Rabia Bacı, Havva Bacı, Ârife Bacı, Hatçe Bacı, Seher Bacı, Naciye Bacı, Şah Sultan.” “Toplam (Alevi kadın şair) sayı 82’ye (her birinin hakkında bilgiler ve deyişlerinden örnekler verilmiştir) çıkmaktadır.” (KELEŞ, 2020, s. 113)
“Namazı kılınmış, abdesti alınmış, sorusu sorulmuş, mizanı tartılmış mümin, ölmeden önce ölmüştür. Onun en birinci ödevi gönül almaktır. Gerçek hac, gönül yapmaktır. Gerçek erlik, gönüle girmektir (s. 127). Sünni İslam, erkeğin, kadından üstün olduğunu söyleyerek kadın-erkek eşitliğini kabul etmedi. Kadını dört duvar arasına kapadı, yüksek sınıf arasında harem hayatını meydana getirdi.” (GÖLPINARLI, 1963, s. 238)
Bacılardan sesleniş:
Ey erenler erler nasıl ersiniz
Söyleyin sizinle davamız vardır,
Bacılara niçun nakıs (eksik) dersiniz
Bizim de Hazret-i Havva’mız vardır.
Diyarbakırlı Kızılbaş kadın şairi Dost Meryem:
Erenlerin cemi bizim cemimiz
Cemimiz cemalden ayrı değildir
Hünkâr Hacı Bektaş Veli pirimiz
Cemimiz cemalden ayrı değildir.
Eski Türklerde kızıl renk
Tuva Türklerinde Kızıl sözü vazgeçilmezdir. “Kızıl hünda kızannaşkan> Kızıl güneşte yıldırım çakan. Kızıl çester haaylıglarım> Kızıl bakır burunlularım…” (BAPAEVA, 2008, s. 98)
Eski Türk kültüründe ateşin kutsiyeti vardı, ateşin de özü kızıllıktır. Bu yüzdendir ki, eski Türkler ateşe ‘kızıl od’ derler. Kızıl: Parlak kırmızı.
“Kök Türkler kılıcı ellerine alıp, ‘sözümden dönersek, kök girsin, kızıl çıksın’ diye ant içiyorlardı.”
Çin vesikalarında, “Türkler, bir bayrak altında toplanırlar ve kırmızı renge hürmet gösterirler.” (EBERHARD, 1942, s. 68)
“Dede Korkut’un Bayandır Han, bir toy (şölen) düzenliyor ve şöyle buyuruyor: “Oğlu olanı ağ (ak) otağa, kızı olanı kızıl otağa, oğlu kızı olmayanı da kara otağa koyun (s. 9). -Beyrek Bey kaybolduktan sonra onun yavuklusu, kızıl kına ak eline yakmaz oldu (s. 71). Kızıl kına, mutluluk işareti idi. Banu Çiçek, kırmızı kaftanın giydi, oyuna girdi, dedi: Bre ozan çal kocaya varan kız benim, oynayalım dedi.” (ERGİN, 1969, s. 88)
Bazı bölgelerimizde askere gidecek gencin eline kına yakılması, gelinin eline, kurbanlık koçun üzerine kına sürülmesi gibi geleneklerin hepsi kızıl renge saygının ve dolayısıyla eski Türk kültürünün günümüze yansımasıdır.
Eğnine al giyenler (üstüne kırmızı giyenler)
Pir yolundan gidenler
Biz demişiz Enel-hak
Kalkmıştır kızıl sancak. (Börklüce Mustafa)
Milli Türk inancı olan Kızılbaşlığın doğuşu
Şah İsmail: “Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan, ‘Kızılbaş’ olmak kimsenin haddi değildir.”
“Türklük, Kızılbaşlık ile eş tutulmakta.” (GÜNDÜZ, 2015, s. 132)
“Kızılbaş kavramı İran Safevi tarikatıyla birlikte ortaya çıkmıştır.” (KEHL, 1988, s. 13)
“Şeyh Haydar asker müritlerine on iki imam anısına on iki dilimli kızıl başlık giymelerini buyurdu; bu nedenle Kızılbaş denildiler. Safevi tarikatının, Kızılbaş ordunun belkemiğini oluşturan güçlü Türkmen aşiretlerce desteklenen sağlam bir askeri örgütlenmesi vardı.” (DAFTARY, 2013, s. 108)
“Haydar’ın kendilerine giymelerine emrettiği 12 katlı kırmızı şapkadan oluşan ayırt edici başlıklarından dolayı ‘Kızılbaş’ olarak biliniyordu.” (ALLOUCHE, 2001, s. 60)
“Haydar döneminde tarikatın müritleri kendilerine has 12 kıvrımlı kızıl başlığı benimsediler ve daha sonra Safevi tebaası ile Safevi Devleti'ne sadık Osmanlı tebaası bundan kaynaklanan ‘kızıltaclu’, ‘kızıl başlu’ ve ‘kızılbaş ‘ isimlerini aldılar (s. 141). Kızılbaşlık olgusunun köken bakımından bir Türkmen olgusu olduğudur.” (FAROQHI, 2016, s. 117)
“Kızılbaş kategorisinin ortaya çıkışı 16. yüzyılın başlangıcında, başlıklarının renginden ötürü kullanılan bu terim, çoğunluğu göçer veya kırsal alanda yerleşik Türkmen savaşçılardan oluşan Safeviyye yandaşlarını ifade eder.” (MASSICARD, 2007, s. 30)
“Şah İsmail, Erdebil (Azerbaycan şehri) şeyhlerinin torunuydu.” (BARTHOLD, 2010, s. 309)
“Kızılbaşlar İran-Pers derviş tarikatlarına mensup değildirler. Zaten ibadet dilleri Türkçeydi, dinsel şiirlerini de Türkçe yazıyorlardı. Kısaca Kızılbaşlar ideolojik ve dinsel anlamda Anadolu Alevi-Bektaşiliğinin Azerbaycan'daki koludur.” (DIERL, 1991, s. 60)
“XV ve XVI. yüzyıllarda Safevi şeyhler Cüneyd ve Haydar'la Şah İsmail'in yanında yer alan Türk boylarına verilen bir addır. Bu boylar, kırmızı börk giyiyorlardı. Deyime (Kızılbaş), ilk önce, Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar (1460- 1488) döneminde rastlanıyor (s. 239). Kızılbaşlar göçer Türkmen boylarıdırlar. Az ya da çok Şamancılık katılmış, ‘İslamlaşmış Şamancılık’ diyebileceğimiz bir halk İslamlığıdır.” (MELIKOFF, 2008, s. 240)
“Kızılbaşlar ise daha çok Anadolu ve İran'daki Oğuz boylarından devşirilmiş özgün bir dini-askeri örgütlenmeye ait olan ve aidiyetlerini simgelemek için özel bir başlık giyen kimselerdi. 12 peşli (12 imam temsil), kırmızı şapka. Bu yüzden onun taraftarları Kızılbaş lakabını aldılar.” (GOLDEN, 2006, s. 445)
“İsmail’in şiirlerini Türkmen müritlerinin diliyle yazması, onun eserlerini politik amaçları için bir araç olarak kullandığını göstermektedir. İsmail, ardında Hatayi mahlasıyla Azeri Türkçesiyle kaleme aldığı bir dizi nefes bırakmıştır.” (BODROGI, 2017, s. 22)
“Safevilerin başı İran'da, gövdesi Anadolu ve Azerbaycan'da idi.” (MELIKOFF, 1997, s. 24)
“Türk soylu Kızılbaşlar bir sonraki yüzyılın başlarında İran'da Safeviler bir devlet kurmayı bu Kızılbaşlar sayesinde başaracaklardır.” (CAHEN, 1990, s. 310)
“Kızılbaşlar, Oğuz göçleri esnasında geldikleri Anadolu, Ermenistan, Azerbaycan ve Suriye'de küçük ya da büyük birlik ve federasyonlar halinde yaşamakta olup, hayvancılıkla geçinen göçebe Türkmen boylarının torunlarıdır.” (ROEMER, 2006, s. 82)
“Chardin Sefernamesinde, Safevi sarayında konuşulan Türkçe hakkında şunları söylemektedir: Türkçe ordu ve saray dilidir. Özellikle aristokrat ailelerde kadınlar ve erkekler yalnız Türkçe konuşurlar. Bunun nedeni hanedanlığın (Safevi) Türk dilliler ve ana dili Türkçe olan Türkmenler arasından çıkmış olmasıdır (s. 24). Osmanlı devleti Mardin’i bile Türkleştiremedi. Halbuki Safevi devleti Türkçeyi İran’ın her yerinde konuşulan bir dil haline getirdi (s. 26). Safevi döneminde halk arasında kullanılan Türkçenin bir diğer adının da ‘Kızılbaşça’ olduğu idi.” (VELİYEVA, 2007, s. 29)
1910’lu yıllarda bir tespit, “Bütün bu resmi kıblelere yüz çevirmeyen bir sınıf Kâbe ehli var ki memleket Türk'ünün üçte birini doldururdu. Bunların biz, topuna birden Kızılbaş der, geçeriz. İşte bu yığın halkımızın ruhu, hayat ve hissiyatı yeni ülkemiz için çok lazımdır. Göreceğiz ki, şimdiye kadar bütün varlığıyla Türk özlüğünü koruyan bu cemaat, bir nokta-i nazardan milli vicdanımızın temel taşlarının en kuvvetli bir rüknü, bir direğidir.” (BAHA SAİD, 2000, s. 92)
Benzeri kaynaklar için (ALLOUCHE, 2001, s. 70) (DAFTARY, 2013, s. 116) (MUSALI, 2013, s. 380) (MELIKOFF, 1993, s. 33) (ROEMER, 2006, s. 83) (TAPPER, 2004, s. 133) (DEDEYEV, 2016, s. 103) (MIKOV, 2011, s. 766) (BOZKURT, 1990, s. 43) (KILIÇ, 2006, s. 52) (BEŞE, 2011, s. 207) (YILMAZ, 2014, s. 2) (AKTAŞ, 2013, s. 61)
“Yeryüzünü kızıl taçlar bürüye,
Münafık olanın bağrı eriye…” (Pir Sultan)
Safevi devletini kuran Kızılbaş Türkmen oymakları
Şah İsmail, siyasi kimliğinden başka ozanlığı ile Türk dünyasında kendini kabul ettirmiş tek liderdir. Deyişleri Türkistan’da, Horasan’da, Balkanlara kadar bilinir ve söylenir.
F. Sümer: “Anadolu Kızılbaş Türkmenleri olmasaydı Safevi devleti İran’da kurulamazdı.”
Safevileri kuran Türkmen oymakları:
Rumlu; Sivas, Tokat, Amasya’daki köylü Kızılbaşlar.
Ustacalu; Sivas, Amasya, Tokat, Kırşehir‘de yaşayan Ulu Yörük Türkmenlerinden.
Tekelü; Teke denilen Antalya bölgesi Türklerinden idiler.
Şamlu; Yazın Sivas’ın güneyindeki Uzun Yayla‘da, kışın Haleb-Ayıntab (Antep) arasında yaşayan Haleb Türkmenleridir.
Zul-Kadr/ Dulkadır; Maraş ve Boz Ok (Yozgat) bölgesindeki Dulkadır elinin bazı oymaklarıdır.
Varsak; Tarsus bölgesindeki Türkmen oymakları.
Çepni; XVI. Asırda Sivas, Tokat, Amasya, Trabzon, Bayburt, Gümüşhane, Giresin ve Canik (Ordu ve Samsun) bölgesinde yaşayanlar.
Arabgirlü; Malatya‘ya bağlı Arapgir’deki Kızılbaşlar.
Turgudlu; Karamanoğulları beğ ve askerlerinden bir kısmı.
Bozcalu; Haleb Türkmenlerine bağlı oymaklardan.
Acirlü; Haleb Türkmenlerine bağlı oymaklardan.
Hınıslu; “Hınıslı oymağının emiri Kara güne ve oğlu da Budak adlarını taşıyorlar. Bu adlar Dede Korkut Destanlarında geçmektedir.” (SÜMER, 1999, s. 195)
“Hınıslı boyu, Akkoyunlulara mensuptur. Şah İsmail’in yedi komutanının içinde Hınıslı temsilciler vardı.” (JAVANSIHIR, 2007, s. 429)
“Hınıslı, Türkmen oymağı.” (LEZINA, 2009, s. 274) “Hınıslu: Bu aşiret Doğu Anadolu’da Erzurum civarında Hınıs, Tercan ve Karahisar’da meskûn Türkmenlerdi.” (DEDEYEV, 2016, s. 117)
“Hınıslıların reisi olan Kayıtmas Bey Elvendhan Bey Saadlu ile birlikte Osmanlılarla savaşarak onları mağlup etmiş, takriben 700 kişiyi katledip onların başlarını hediye olarak Tebriz’e Şah Tahmasb’a göndermişler.” (MUSTAFAYEV, 2018, s. 21)
Rumlu; “Rumlu Türkmen aşireti, daha çok Sivas bölgesi ile Tokat ve Amasya’ya bağlı şehir ve köylerde yaşamakta idiler.” (DEDEYEV, 2016, s. 114)
Çemişgezeklu; Çemişgezek bölgesinden giden Kızılbaşlar.
1597’de ‘Kürt Tarihi’nin yazarı: “Çemişgezek Beyleri Melikşah’ın soyundan gelmektedir. Çemişkezek hükümdarlarının adları da, onların Türklerin çocuklarından ve torunlarından olduklarını kanıtlar; çünkü adlarının hiç bir vesileyle Arap ve Kürt adlarıyla ilgisi yoktur; Arap ve Kürt adlarına hiç de benzemez. Onlardan 1.000 kadar aile İran hükümdarlarına katıldıkları gibi, bir grubu da Şah’ın muhafız subayları arasına katıldılar.” (ŞEREF HAN, 1971, s. 189)
İspirlü; Safevi Devletinde İran’da en üst Türkmen oymaklarından biri. (SÜMER, Safevi Devleti, s. 160) İspirlu, Şah İsmail dönemi Safevilerde yönetici kabile. (GÜNDÜZ, 2015, s. 33) İspirlu, İran’da yaşayan Türk boyu. (KAFKASYALI, 2010, s. 73) Çağatay Türkçesinde ispir: Bir nevi kuş. (KUNOS, 1902, s. 92)
Bayburtlu; “Bayburtlu, bu aşiret mensupları adından da anlaşılacağı üzere Erzincan yakınlarında Bayburt’tan gidenlerdi. Emiri olan Karaca Emir, Şah İsmail’in cülusundan hemen sonra onun huzuruna gelerek Safevilerin hizmetine girmiştir.” (DEDEYEV, 2016, s. 116)
Bütün bu oymaklar Türk olup birbirleriyle Türkçe konuşup anlaşıyordu.
KIZILBAŞLIK VE ANADOLU ALEVİLİĞİ
Safevi tarihçisi Münşi’nin (ö. 1683) kaleme aldığı ‘Tarih-i Alemârâ-yı Abbasi’ adlı eserde, ‘Kızılbaş olmak aynı zamandan Türk olmak anlamına geliyordu’ diyordu.
Kızıl-baş, Türkçe kelimedir. Farsça, Arapça ve Kürtçede Kızılbaş kelimesinin Türkçedeki gibi birebir karşılığı yoktur. Olan ‘Kırmızı Baş’tır. Türkçede kızıl beş ses, kırmızı yedi harftir. ‘Kırmızı elma’ ile ‘Kızıl Elma’ farkı gibi. Kırmızı elma bir türdür, Kızıl Elma bir ülküdür. Kırmızı baş: Saçı, başı kırmızı olandır. Kızılbaş, bir inanç biçimidir. Kırmızı bayrak rengi kırmızı olandır; Kızıl Bayrak bir ideolojinin semboldür. Kızılbaş kelimesi, Türkmen kökenli Zazalarda da aynıdır.
Kızılbaş, Kızılbaşlar ve Kızıl ile başlayan değişik Türk kavimleri Türk dünyasında yaygındır. (LEZINA, 2009, s. 354…)
“F. Sümer’e göre, bu deyim yalnız devletin askeri bakımdan dayandığı Türk unsurunu ifade etmiyor (Tavaif-i Kızılbaş, Padişah-i Kızılbaş, Ümera-yi Kızılbaş, Leşker-i Kızılbaş, Sipah-i Kızılbaş, Gaziyan-i Kızılbaş), onun kurduğu ve yaşattığı devlete «Devlet-i Kızılbaş» ve hâkim olduğu yere de «Ülke-i Kızılbaş» deniliyordu.” (SÜMER, 1999, s. 150)
Kızılbaşlık, Türklere özgü İslam’ın yorumudur ve bir çeşit halk İslam’ıdır. Kızılbaşlık, Türkmen Aleviliğinin tarihsel adıdır. İslam’a göre hiçbir mezhep diğerini tekfirlikle suçlayamaz.
Yezit oğlan bize Kızılbaş demiş,
Bahçede açan gül de kırmızı,
İncinme ey gönül ne derlerse desinler,
Kitabı derç eden dil de kırmızı…
Kızılbaşlıktan Aleviliğe
660’larda Arabistan’da doğan Alevi kelimesi, 1800’lere kadar Anadolu’da kullanılmadı ve bilinmezdi.
“Mistisizmler, Ben Allah'ım, övün beni artık. Bakın ne kadar yüceyim ben. Tüm peygamberler, evrensel iyi ve evrensel doğru konusunda hep aynı ilkeleri yalnızca değişik dillerde bildirmişlerdir (s. 82). 1200 yıllarında Kalenderiler: Medrese ve minare çökmedikçe davamız son bulmaz.” (WERNER, 2014, s. 91)
Kızılbaş adı doğmadan önce Anadolu'da Vefailik, Haydarilik, Kalenderiyye, Cavlakiyye, Müvellihe, Camiyye, Nimetullahiye, Abdal, Işık, Torlak, Şeyyad, Şemsi gibi farklı adlarla anılan Sünni İslam dışı (heterodoks) gruplar vardı.
“Uzun zaman Kızılbaşların belli bir adları olmadı. Osmanlı belgelerinde, Zındık ‘mezhepsiz’, Rafızi ‘ayrılıkçı’, ‘Şii’ ve ‘mülhid ‘Allahsız’ olarak geçmektedirler. ‘Aleviler’ adı ile tanınmaları ise daha sonralarıdır (1800’lü yıllar).” (MELIKOFF, 2011, s. 53)
1605 yılında yazılmış ‘Kızılbaşlar Tarihi’ kitabında Alevi sözcüğü yoktur. (GÜNDÜZ, 2015)
“Evliya çelebi, İran’da (Safevilerde- Kızılbaş), Anadolu’nun çok illerinde ve Balkanların değişik yerlerinde mum söndü olayından bahseder.” (c. IV s. 416, 417)
Sünni mollaların iftiraları, Türkçeyi ibadet dili yapan Ahmet Yesevi döneminde başlamıştı.
Safevi tarihçisi Münşi’nin (ö. 1683) kaleme aldığı Tarih-i Alemârâ-yı Abbasi adlı eserde, ‘Kızılbaş olmak aynı zamandan Türk olmak anlamına geliyordu.’
Kızıl-baş, Türkçe kelimedir. Farsça, Arapça ve Kürtçede Kızılbaş kelimesinin Türkçedeki gibi birebir karşılığı yoktur. Olan ‘Kırmızı Baş’tır. Türkçede kızıl beş ses, kırmızı yedi harftir. ‘Kırmızı elma’ ile ‘Kızıl Elma’ farkı gibi. Kırmızı elma bir türdür, Kızıl Elma bir ülküdür. Kırmızı baş: Saçı, başı kırmızı olandır. Kızılbaş, bir inanç biçimidir. Kırmızı bayrak rengi kırmızı olandır; Kızıl Bayrak bir ideolojinin semboldür. Kızılbaş kelimesi, Türkmen kökenli Zazalarda da aynıdır.
Kızılbaş, Kızılbaşlar ve Kızıl ile başlayan değişik Türk kavimleri Türk dünyasında yaygındır. (LEZINA, 2009, s. 354…)
“F. Sümer’e göre, bu deyim yalnız devletin askeri bakımdan dayandığı Türk unsurunu ifade etmiyor (Tavaif-i Kızılbaş, Padişah-i Kızılbaş, Ümera-yi Kızılbaş, Leşker-i Kızılbaş, Sipah-i Kızılbaş, Gaziyan-i Kızılbaş), onun kurduğu ve yaşattığı devlete «Devlet-i Kızılbaş» ve hâkim olduğu yere de «Ülke-i Kızılbaş» deniliyordu.” (SÜMER, 1999, s. 150)
Kızılbaşlık, Türklere özgü İslam’ın yorumudur ve bir çeşit halk İslam’ıdır. Kızılbaşlık, Türkmen Aleviliğinin tarihsel adıdır. İslam’a göre hiçbir mezhep diğerini tekfirlikle suçlayamaz.
Yezit oğlan bize Kızılbaş demiş,
Bahçede açan gül de kırmızı,
İncinme ey gönül ne derlerse desinler,
Kitabı derç eden dil de kırmızı…
Safevilerin, Çaldıran Savaşı'nda (1514) Osmanlılara yenilmesinden sonra içe kapanma devresine girilmiş, ağır hakarete uğramış ve alçakça iftiralarla Kızılbaşlık özdeş hale getirilmişti.
Türkmenler de bu sıfatlardan kurtulmak için Kızılbaşlık sözcüğünü terk ederek 1800’lü yıllardan sonra Alevilik adına sığınmışlardır.
“Aleviler için, ‘Alevilerin kestiği yenmez’, ‘Aleviler Müslüman değil’, ‘Aleviler Cem yaparken mum söndürürler, ana bacı tanımazlar’ vb. gibi insan haysiyetine sığmayan çirkin ve sapık iftiralara uğramışlardır.” (ALGÜL, 1996, s. 8)
“Dersim bölgesinde (Tunceli, Sivas, Erzincan, Elazığ) Alevi ismi oldukça yenidir. Kızılbaş adı henüz kullanımdan kalkmış değildir.” (BRUINESSEN, 2019, s. 26)
Benzer yakıştırmalar az da olsa cemaatlerini kontrol altında tutmak için dedeler tarafından da uydurulmuştur. “Varma Yezidin (Sünni) yanına, siner kokusu tenine.” (ULUĞ, 2007, s. 78)
“Halkın dış dünya ile ilişkisini kesmek için Alevi-Sünni ayrışması körüklendi. Ehlibeyt’e Kerbela’da yapılan katliam ve zülüm sebebiyle tüm Sünni mezhep saliklerini düşman gösteren propagandalar yapıldı, maneviyat kullanılarak Dersimli dış dünyadan tecrit edildi.” (AKYÜREKLİ, 2010, s. 30)
Tepedeki bu ayrıştırıcı ve düşmanca fitnelere rağmen tepedeki yobazlar halkı halka kırdırmaya muvaffak olamamışlardır.
Anadolu/ Türkmen Kızılbaşlığı ve Türkçe
İstemem dünyanın saltanatını,
Süslü giyimini, Arap atını,
Bilirsem Türklüğün var kıymetini
Vatanım, milletim bana kâfidir. (Aşık Veysel)
Sünni din eğitimi, namaz kılmayı öğretmek ve Arapça duaları ezberlemekten öteye geçemedi. Kızılbaşlık yalnızca semah ve deyiş değil, yaşam biçimdir.
“Bu ilahiler (Yunus) dervişler vasıtasıyla her yere nakil ve tamim olunuyor ve böylece nesilden nesile aktarılıyordu. Ahalinin dini ihtiyaçlarını da Türkmen hocalardan müteşekkil safdil (Türkçe konuşan) bir sınıf temin ve ifa eyliyordu.” (BABINGER, 1996, s. 21)
“Hacı Bektaş, Türkçeyi ibadet dili yapmıştır (s. 45). Böylece Anadolu’nun Türk halkını tamamıyla İranlaşmak ve Araplaşmaktan korumuştur.” (DIERL, 1991, s. 46)
“Türkçe, törenlerde kullanılagelen tek dildir; hatta Kürt (Zaza dahi) Alevi çevrelerdeki törenlerde bile.” (MELIKOFF, 2010, s. 290)
“Sünni, anlamını bilmediği ancak ezberlediği Arapça sözcüklerle kutsal iletişimde bulunurken, Alevi-Bektaşi, kendi anadilinin sözcükleriyle ibadet ediyordu.” (KORKMAZ, 2008, s. 211)
“Bektaşilikte (Alevilikte) hemen bütün eserler Türkçe'dir. Nefesler ve ilahiler Türkçe'dir. Bu tamamen Türklere mahsus bir tarikattır. Kültürü, dili, duygusu, vezni, edebiyatı, Türk'tür ve Türkçe'dir.” (ATALAY, 1924, s. 15)
“Hacı Bektaş Veli, kendine bağlı ocaklarda ‘Türkmen kocası Yunus Emre’ gibi sade Türkçe ile söyleyen hakikat erlerini yetiştirmiştir. Aynı dönemlerde, ‘Divanda, dergâhta, meydanda, mecliste, bargâhta, Türkçe'den başka bir dil konuşulmayacaktır’ fermanını Karamanlı Mehmet Bey'e yazdıran da yine Hacı Bektaş Veli olmuştur.” (YALTIRIK, 2002, s. 39)
“B. Noyan: Bektaşilik ve Alevilik Türklük demektir. Dinde, ahlakta, düşünüş ve inanışta Türklük demektir, der. Tanrıya farklı tür ve biçimlerde de ibadet edilebileceği gerçeğini ortaya koymuştur. Türk ibadet şeklini belirlemiştir. Bu da cem toplantılarıdır. Bütün baskılara rağmen, Türkçenin ve Türk inanç (Şamanizm’in) biçiminin yaşatılmasında önemli görevler üstlenmişlerdir (s. 113). Aleviliğin ibadet dilinin Türkçe olması Türk dilini en başta Araplaşmaya karşı muhafaza edebilmiştir.” (IŞIK, 2008, s. 129)
1910’lu yıllar, “Türk Alevi kurucularının görünen gayesi, Türk’ün dilini, soyunu ve kanını korumaktı. Onlar maddeten muvaffak oldular. Kızılbaşlar tamamen Türk kaldı. Hatta Alevi olmayan diğer Türk ile evlenmedi. İki kadın almadı nikâhlı karısını boşamadı. Yardımlaşma ve dayanışmayı hakkıyla yaptı. Dilini bozmadı. Töresini bozmadı. Mukaddes ocağa hürmet etti. Dede baba dedi ihtiyarlara; bacı kardeş dedi gençlere, hürmet ve muhabbet gösterdi. Sazını elinden düşürmedi.” (BAHA SAİD, 2000, s. 35)
“Medreseler bin yıl Türkçeyi kapısından içeri sokmadılar. Kız çocukları yani geleceğin anaları ise medreseye gidemiyorlardı. Göçebelerin ise esasen medrese ile alışverişleri yoktu. Medreseye alınmayan Türk kızları ‘ana’ olduklarında da çocuğuna ninnilerini Türkçe söylediler, ölülerine ağıtları Türkçe yaktılar.” (AKPINAR, 1994, s. 157) Ve Türkçe yaşadılar, Türkçeyi yaşattılar.
“Kızılbaşlarda dini içerikli şarkılarda bazı Farsça kelimelerin kullanılmasına rağmen metinlerin dili Türkçe olduğunu göstermektedir.” (GRAMATİKOVA, 2015, s. 19)
“Ayet hadis anlamı
Türkçe olsa duyarlar,
Anlamını bilenler
Başı eğip uyarlar.
Miskin Zayıf Hoca Ahmet
Yedi atana rahmet,
Fars dilini bilir de
Sevip söyler Türkçeyi.”
Kızılbaş Türkmen deyişlerinden
“Hakiki Türk Müslüman bizik.
Sünnilik Arabadır, Mevlevilik İranlıdır, Biz Türk’üz,
Ayinlerimizde Türkçe kullanırız.
Halis Müslümana mescid gerekmez (Her yer Tanrı’nındır)
Türk dili söyleriz ayinimizde
Arabi Farisi lisan gerekmez.” (MELIKOFF, 1993, s. 110-111)
Şah İsmail/ Hatai’den:
Kırklar meydanına vardım,
Gel beri, hey can dediler,
İzzet ile selam verdim,
Gir, işte meydan dediler.
Kalkıp semalarla oyna,
Açılıp pak olsun ayna,
Kırk yıl bu kazanda kayna,
Dahi çıksın can dediler.
Şah Hatayi nedir halin,
Dua edip kaldır elin,
Kesegör gıybetten dilin,
Olursun sultan dediler…
Samimiyet, aşk, feragat, tevazu ve nihayet kudretli bir Türkçe.
“Aleviler için Türk dili her zaman öğretinin, din kurallarının ve dinsel kültürün başlıca taşıyıcısı olmuştur.” (YERASİMOS, 2006, s. 121)
Arap’ın ve Arapçanın kutsiyetine tepki olarak Kaygusuz Abdal: “Hz. Adem ve Havva cennette Türkçe konuşurlardı” der.
“Arapça isteyen Urban'a (Arabistan…) gitsin,
Acemce isteyen İran'a gitsin,
Frengiler Frengistan'a gitsin,
Ki biz Türküz, bize Türkçe gerektir.” (Said)
Alevilik/ Bektaşilik
Anadolu/ Türkmen Aleviliği (Zazalar, Kızılbaş Kürtler dahil), Fars, Arap Alevilerinden ve Bektaşilerden farklı olarak soya dayanır. İrsi olarak Türk’türler.
“Bektaşiliğin kökeni Türk’tür. Merasimler sırasında kullanılan dil Türkçedir ve nefesler Türk dilince okunur.” (MELIKOFF, 1993, s. 41)
Alevilik ve Bektaşilik inancı Hacı Bektaş’a bağlı iken; Bektaşilik içinde değişik milletler yer almıştır. Bektaşi Kürt adı, Bektaşi Kürt babası ve tekkesi kaynaklara geçmemiştir.
B. Noyan, ‘Her Yönleriyle Bektaşilik ve Alevilik’ adlı eserinde: “Bektaşilik, sanatta, müzik ve edebiyatta Türkçü olduğu gibi ahlâkta da, dinde de Türkçüdür.”
“Bektaşi tarikatı Orta Asya özellikle Horasan’daki Şamanlara benzeyen babalar tarafından kurulmuştur. Gelişmiş dinlerden çok, Şamanizm’le paylaştığı yönler vardı.” (GOODWIN, 2008, s. 158)
Bektaşilikte, “Tüm mesleklere ve tüm dinlere karşı özgür düşünceli olmak ve tüm insanları Tanrı'nın gözünde eşit olarak görmek, onların öğretisidir.” (MAZOWER, 2007, s. 96)
“Bektaşilikte tekkenin lideri Baba’dır. Soyuna değil, bilgisi ve davranışlarına önem verilir. Alevilerde cemlerin ruhani lideri dedelerdir ve bunlar Hz. Ali’ye bağlı bir ocaktan gelmeleri gerekir.” (OLSSON, 2010, s. 10)
Mevlana öldüğü zaman yerine oğlu Sultan Veled değil, halifesi Hüsameddin Çelebi geçmişti. Köylerde (Alevi) şeyh ölünce şeyhin (dede) en büyük oğlu, eğer erkek evladı yoksa aileden en yaşlı erkek üye şeyh oluyordu.
Bektaşilikte soy kuralı yoktur. Post layık olana verilir. Kızıbaşlıkta dede seyit soylu olmalı.
“Bektaşi teorisinde bütün insanlara acıma ve şefkat telkin edilir. İyi bir Bektaşi, hareketinde Müslüman ve Gayri Müslümana karşı bir fark gözetmez.” (HASLOK, 2000, s. 45)
Kızılbaşların Katolik (tutucu) ve Bektaşilerin ise Protestan (fikren açık) olduklarıdır. Bektaşilik şehirli olduğu için okumuş kimselerdi ve siyasi iktidarlarla uzlaşma içinde olmuşlardır. Alevilerin tersine, Bektaşiler Sünnilerle barışıktı. Kızılbaşlar ise tam tersidir.
Kızılbaşlarda cem evi, Bektaşilerde tekke vardır.
Bektaşilik, Rum, Sırp, Hırvat, Bulgar, Arnavut, Türk hepsini bir kazan etrafına toplamıştır.
Anadolu Aleviliği kökten bitme, Bektaşilik daldan yetmedir. Herkes Bektaşi olabilirken, Anadolu Aleviliği soya dayanma ilkesini gütmektedir. Biri şehirli, diğeri köylüdür.
Anadolu Alevileri, grup içi evlilikler yaptıkları için Altaylardan, Türkistan’dan, Horasan’dan geldikleri gibidirler, varlıklarını Türk olarak sürdürmüşlerdir.
Nice söyleyem ben size nice,
Koşturmayın beni artık bir hiçe
Taptırmayın, beni artık bir piçe, (Hz. İsa işaret ediliyor)
Putlar sizin olsun canan bizimdir. (Bektaşiliğe giren Rum kökenli Hitabi)
Balkanlarda Kızılbaşlık-Bektaşilik
“Bulgaristan’da tüm Kızılbaşlar, ama çoğunlukla Rodoplarda, Şah İsmail’le büyük onur duyarlar. Onlar onun şiirlerini icra ederler, ellerini yükseltirler ve başlarını eğerler ve her defa onun ismi nefeslerde veya dualarda söylendikçe niyaz ederler (s. 177). Kadınları tarafından nefes söylenirdi ve saz çalan kadınlar vardı.” (GRAMATİKOVA, 2015, s. 188)
“Dulova, Momçilgrad ve Yablanova ilçelerinin köyler ile Kırcali ilinde (Bulgaristan), Musa Baba'nın müritleri sayılan Kızılbaşların cemiyet yönetiminde aşağıda sayılan on iki kişi yer almaktadır: Baba, zakir, gözcü (iç bekçi), peruane (dış bekçi), saki, çırakçı (Burada mumcu ibaresi kullanılmamaktadır), hadim, ateşçi ya da careci (odun sağlayıp sobayı yakan), süpürgeci (meydancı), tarikçi, kurbancı, ibrikçi (yemek hazırlamak ve içmek için su sağlayan kişi). Dedelik-babalık kurumları da Anadolu’da bilindiği gibidir. Bazı yerlerde gözcü olan kişiye Selman Farisi de denmektedir. Anadolu’daki gibi 12 sayısı, Ehlibeyt ve soyu kutsal bilinir.” (MIKOV, 2008, s. 218-220)
1500’lü yıllarda “Demir Baba Tekkesi, Bulgaristan’ın Alevi köyleri olan Söğüdçük (Vodno), Akkadınlar (Dulovo) Hezargrad’a (Razgrad) bağlı Mumcular (Sveştari) köyünün yakınında bulunmaktadır. Demir Baba Tekkesi Bulgaristan Türklerinin en sık ziyaret ettiği mekânlardan birisidir.” (KAYAPINAR, 2015, s. 88…)
“Balkanlardaki “Kız Ana” Demir Baba Vilâyetnamesi’nde tekkede posta oturan kişi olarak tanıtılır.” (NOYAN, 1976, s. 67)
OSMANLI’DA KIZILBAŞ/ TÜRKMEN OLMAK
“Osmanlı tarihçileri Aleviler için, kuduz köpekler, aşağılık Kızılbaşlar, Şah dahi ‘herkesin evine dalıp mahremlerine çirkince sataşmayı alışkanlık yapmıştır.” (Tacü't - Tevarih, IV / 61 v. d. IV / 124. IV / 214)
“Resmi ulema, reislere (halifeler) dalkavukluk etmekte yarışa çıktılar. Türklüğünü, milliyetini, dilini, İslamiyet öncesi töresini din halinde muhafaza eden Aleviler, bazen Celali, bazen zındık bazen de dinsiz oldu.” (BAHA SAİD, 2000, s. 120)
“Bu dönemde (yükselme dönemi) ve bir Türk devletinde ‘Türk’e ve Türklüğe’ hakaret almış başını gitmiştir. Rafızi, dinsiz, kâfir, kâfirden de beter olarak kabul edilmişlerdir. Malı, canı, ırzı helal kabul edilen Türkmenlerin nikâhları geçersiz sayılmış, kestiklerinin de yenmeyeceği fetvalarla ilan edilmiştir. Türk ve Türkmenler için kullanılan sayısız sıfatlardan birkaçıdır: İmansız Türkmen, idraksiz Türk, melun Türk, akılsız Türkler, dinsiz Kızılbaşlar, eşek Türk, soysuz etrak (Türkler), soysuz Türkmen vb.” (DELİGÖZ, 2007, s. XXXII)
“Osmanlı’da Kızılbaş kelimesini ilk kez II. Bayezid (Yavuz’un babası) kullanmıştır. II. Bayezid mektubunda, ‘Haydar’ın yolunu şaşırmış it sürüsü, Allah onlara lanet etsin’ gibi ifadeler kullanmaktadır.” (Feridun Beg, Münşeât-ı Selâtin, I/ 309-312. 353)
“Her ne kadar asırlara yayılan bir mezhep sürtüşmesi olsa da, Anadolu topraklarında Orta Doğu benzeri bir mezhep savaşı olmamıştır. Bu da, her zaman barış ve sevgiyi öne çıkaran Anadolu Erenleri ve onlara saygı duyan halk ile açıklanabilir.” (TAŞ, 2015, s. 98)
“Kaynaklar, ne Sünni köylerinin Kızılbaş köylerine ve ne Kızılbaş köylerinin Sünni köylerine saldırdıklarına dair hiçbir kayıt ihtiva etmezler.” (OCAK, 2009, s. 53)
“İstanbul’un fethiyle Osmanlı’nın imparatorluk kurumlaşmasına geçişine kadar süren kuruluş devrinde Sünni Alevi farkı netleşmemiştir.” (AKYOL, 1999, s. 27)
Osmanlı devleti, Museviliğe ve İseviliğe gösterdiği hoşgörüyü, İslam içi farklı yorumlardan esirgemiştir. Kendine dönük her eleştiriyi (ağır vergilerden, yöneticilerin zulmünden şikâyet…); dine muhalefet, şeriata karşı dinsel bir başkaldırış, sapıklık olarak göstermiştir ve acımasızca ezmiştir. Farklı İslami düşünceleri nedeniyle canlı canlı derisi yüzülenler, kulağına eritilmiş kurşun dökülerek öldürülenler, kolları bacakları kesilerek ateşe atılanlar, İslam kılıcıya başı vurulanlar, çarmıha gerilenler, kazığa oturtturulanlar, çırılçıplak olarak eşek üzerine bindirilip gezdirilenler, zindanlarda çürütülenler Türk’tü/ Türkmen’di. Araların tek Kürt yoktu.
Çizdiği dünya haritası bile bugün tartışılan 80 yaşını geçkin deniz kurdu Piri Reis, fazla ganimet getirmedi diye başı vurulmuştur. O başın taşıdığı akıl ne yazık ki, bir fermanın buyurduğu kelleden önemli olmamıştır. “Dünyanın en seçkin denizcisi gönül isterdi ki, bir cellada değil de ecele teslim olsun.”
“Sertlik, merhametsizlik ve şiddet bu devlete (Osmanlı) has şeylerdir.” (RICAUT, 2004, s. 11)
Osmanlı’nın Kızılbaşlar/ Türkmenler için verdiği bazı fetvalar
Yavuz’un Şeyhülislamı İbn Kemal: “Kızılbaş çocuklarının hepsi nikâhsız veled-i zinadır. Kestikleri hayvanlar mundardır, yenmez. Malları, kadın ve çocuklarının Müslümanlarca yağmalanması helaldir. Savaşa gücü kudreti olan Müslümanların onlarla savaşması farz-ı ayindir.” “İbn Kemal Kızılbaşları, yerine göre kâfir, yerine göre mürted ve yerine göre de ehl-i fesad olarak görmektedir.”
Kızılbaşlara ağır hakaretler eden ve ölüm fetvası veren Kürt kökenli Şeyhülislam Ebussuud Efendi idi. (Peçevi Tarihi, Murat Uraz çevirisi, c. I, s. 28)
Şafi Ebussuud’un verdiği fetvalar arasında:
Şeyh Bedrettin ve Bedrettinlerle ilgili katliam fetvası, Yunus Emre (kâfir) ve beyitlerine ilişkin fetvası, Ramazan orucunu tutmayanların öldürülmesini gerekli gören fetvası, Şeriata uymayan Hz. Hüseyin soyundan gelen bazı Seyyitlerin öldürülmesini gerekli gören fetvası. Kızılbaş topluluklarının ölümle cezalandırılmasını isteyen fetvası.
“Ebussuud: Kızılbaş taifesinin katledilmesi şeran helaldir. Onları katledenler gazi olur. Kızılbaş tarifesi tarafından öldürülenler şehit olurlar. Bu savaşta ölmek en büyük şehitliktir.” (DELİGÖZ, 2007, s. 379)
Anne ve babası Hıristiyan olan Sokullu için Ebussuud: “Müslüman doğmuş bir kimsenin tanıklığı Sokullu’nun tanıklığından üstündür.” (GOODWIN, 2008, s. 25)
“İsmail Maşuki, devran (sema) helaldir deyince 12 arkadaşı ile birlikte Ebussuud fetvasıyla başları kesilerek öldürülmüştür.” (ZELYUT, 2019, s. 127-131)
“Ebussuud'a göre Ehlisünnet dışı tüm gruplar cehennemlikti.” (HAKYEMEZ, 2014, s. 58)
“Ebussuud efendi, kahve getiren gemileri deldirerek içlerinde bulunan kahveleri denize döktürmüştür. Boza içmek, satranç ve tavla oynamak, saç boyamak, ipekli giyilmesi gibi konularda fetvalar vermiştir.” (GÜNAY, 2015, s. 438)
“Şeyhülislam Çivizade, İbnül Arabi ve Mevlana’nın kâfir olduğuna dair fetva vermiştir.” (ÖNGÖREN, 2000, s. 354)
İstanbul müftüsü Hamza Saru Görez, Sungûrî Hasan b. Ömer de Kızılbaşlar için ölüm fetvası verenler arasındaydılar.
KIZILBAŞLAR/ ANADOLU ALEVİLLERİ Şİİ DEĞİLDİR
Dünyayı yaratan bir Tanrı varsa, bütün insanlar onun önünde birdir.
Kızılbaşlık/ Anadolu Aleviliği Türklere ait özel inançtır. Şah İsmail Şii değil Kızılbaş’tı.
Alevilik kavramı, Pakistan'da İsmaili, İran'da Caferi/ Şia/ Şii, Mısır ve Yemen'de Zeydi, Suriye'de Nusayri olarak, Arabistan’da İsna Aşeriyye/ Şii olarak adlandırılır. Türkiye’de de Kızılbaş olmayan Arap Alevileri vardır.
Ehli Beyt sevgisi, 12 imamların kutsiyeti/ masumiyeti ile tevella, teberra (tevella: Hz. Ali’yi ve Ehl-i Beyti sevmek, onları sevenleri sevmek ve dost edinmek, teberra: Hz. Ali ve Ehl-i Beyt düşmanlarına düşman olmak onlara yüz çevirmek ve onlardan uzaklaşmak) dışında Türkmen Aleviliğinin, Arap Aleviliği ve Şia ile ortak yönleri yoktur. Şia imamları masumdur, günahsızdır.
“Anadolu Aleviliğinin öğretisi, şeriatçı Şiilerle kesinlikle hiçbir benzerliği olmadığıdır (s. 33). Alevilerin Ali aşkı (ve Ehlibeyt sevgisi) Sünniler tarafından da benimsenir, ama onlar Alevilerin Ali'yi Tanrılaştırdıklarını söylemektedirler. İran Şiiler de buna dayanarak Alevileri (Türkmen) Şii ve Müslüman kabul etmeyip, inançsız (kâfir) olarak tanımlarlar (s. 34). Anadolu Aleviliği şeriattan uzak durabilme konusunda diğer Şii akımlardan daha şanslı bir konumdaydı. Türk-Şamanist yaşam tarzı şeriatla uyuşmamasıdır. Anadolu Aleviliğinin geliştirdiği kâmil insan teorisi ise buna mükemmel bir teorik malzeme sağlar.” (DIERL, 1991, s. 108)
Halife Hz. Ali ve Aleviliğin Hz. Ali’si
Konu hassas olduğu için detaylara inmeden kısaca değinelim. Hz. Muhammet, eşi Hz. Hatice’nin ölümüne kadar ikinci eş almamışken; ölümüyle birlikte evlendiği kadınların sayısı çok artmıştır. Bu sayının 67’ye kadar çıktığı rivayetleri vardır. (TEKİN, 2013, s. 119…) Hatta evlatlığının eşi ile de evlenmiştir. Bu evlilikler sırasında nikâhını kıyan ve nikâh şahitleri olmamıştır. Diğer bir durum ise evlendiği onca kadınlar arasında Ensar’dan (Medineli) olan yoktu.
Hz. Ali de Hz. Peygamberin kızı Hz. Fatima’nın ölümüne kadar tek eşliydi. Hz. Muhammet ‘Kızımı üzen beni de üzer’ diyerek Hz. Ali’nin ikinci eş almasına karşı çıkmıştır. Hz. Fatima’nın ölümünden (öldürülmesinden) sonra 10 kez evlendiği, oğlu Hasan’ın bir kerede dört kadını birden boşayıp, dört kadını birden aldığı, 25 evlilik yaptığı gibi gelenekler Anadolu Türkmen Aleviliği inancıyla bağdaşmaz ve yaşayışıyla örtüşmez. Eski Türk geleneğinde olduğu gibi Türkmen Aleviliği genelde tek eşlidir ve haksız boşanmalar yadırganır.
Ehli Beyt yolundan gidenler, Kuran’ın 6666 ayet olduğu fakat Ömer ve Osman zamanında Ehli Beyt ile ilgili ayetler (432 ayet) Kuran’dan çıkartılıp 6234 ayete düşürüldüğünü söylerler. Kuran 6666 ayet değil, 6234 ayettir.
Peygamber veda haccı hutbesinde (Gadiri Hum) varis olarak Hz. Ali’yi yerine göstermişti fakat tarih boyu Mekke’de rekabet içinde olan Kureyş kabilesinin iki kolundan biri olan Haşimilerden Hz. Ali’nin hakkı olan hilafeti diğer kabile Ümeyyeoğulları (Emevi) gasp etmiştir. Halifeyi (Hz. Ali) Allah vasiyet etti fakat Peygamberin cenazesine katılmayan Ebubekir, Ömer, Osman bu hakkı tanımadılar.
“Ayyaşlık ve kadın düşkünlüğünde babasını bile geçen yeni halife Allah’ın gölgesi Yezid, aslında ne Tanrı'ya, ne öbür dünyaya, ne de ölümden sonra cezalandırılmaya inanıyordu. Muhammed ise ona göre bir peygamber değil bir düzenbazdı. Yezid, kendi yazdığı şiirlerde Tanrı'ya ve peygambere açıkça küfreder.” (Ayetullah Şirazi, Peşaver Geceleri, l 927) (DIERL, 1991, s. 104)
İlahiyatçı Prof. “Emevi halifeleri ise; bu çılgın israf sefahat ve eğlence hayatı, gece alemleri, söz saz, içki meclisleri, hanende (şarkıcı) ve sazendeler (çalgıcı), billur gibi sesleri ile hilafet saraylarının şakıyan bülbülleri olan, muğanniye (kadın şarkıcı) ve birbirinden güzel birçok cariyeler hulasa herşeyi ile bu hayatın içinde adeta boğulup gitmişlerdir (s. 73). Emevi Halifesi, Kuran-ı Kerimi aldı, yüksekçe bir yere astı. Ondan sonra bir biri peşinden ona ok yağdırmaya başladı. Paramparça olarak yerlere düşen Kuran-ı Kerim'in yapraklarını, öfkesinden dayanamayıp bir bir yırttıktan sonra onları yere çarptı.” (KİTAPÇI, 2000, s. 74)
Emevi sarayının eğlence yaşamı Osmanlı sarayına birebir yansımıştır.
Yezit’in, Muaviye’nin ahlaksızlıkları, İslam dışı davranışları Sünni alimlerce görmezden gelinir, kınanmaz ve sorgulanmaz.
Medreseler, Arap aşiretlerinin iktidar mücadelelerini kerametlerle ve hadislerle süsleyip toplumlar arasında kini ve nefreti azdırdılar. Zalim yöneticilere ilahi sıfatlar yükleyerek halkın ezilmesine ve sömürülmesine sebebiyet verdiler. Din baronları, idari sınıfın zalimliklerine fetvalarıyla destek olurken; halkın lehinde hiçbir zaman tavır aldıkları görülmemiştir. Çıkan aykırı sesler kişisel seslerdi ve o sesler de din adına fetvalarla birlikte işkenceler altında can verdiler.
“Türkler öldürmenin incelikleriyle ilgilenmezlerdi; işkenceyi ise bilmezlerdi, zira işkence barbarların değil, uygarlaşmış halkların harcıdır.” (ROUX, 2015, s. 130)
Fars (Şii/ Şia/ Caferi/ İmamiye) ve Arap Aleviliği (Zeydi/ Nusayri/ İsmaili) ile Sünniliğin ortak yönleri
İran Caferiliği ve Arap Aleviliği, Sünni İslam’a çok yakındır. Hz. Ali sevgisi Sünnilerde de vardır fakat Aleviler kadar şiddetli değildir. Hanefilerde Muharrem orucu ve aşure geleneği yaşatılır. Çocuklarına Yezit, Emevi isimlerini koymazlar ama Ali, Hasan, Hüseyin adları hemen her Sünni’nin evinde bulunur.
Yalnız Osmanlı sultanı Bayezid (Yezit’in babası) adını alarak, aynı adla cami yaptırıp mahalleler kurarak Yezit adını çağına taşımıştır.
İmam Caferi, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam Ebu Azam’a (Numan) hocalık yapmıştır. İmam Azam, Ehli Beyt’i desteklediği için hapishanede öldürülmüştür ve diğer Sünni mezheplerin aksine ‘kişi ana dili ile ibadet yapabilir’ diyordu.
Caferiler/ Şia namazda el bağlamaz. Onlara göre suçlular el bağlar. Namazda secdede alnının değeceği yere Kerbela toprağı konur.
Sünnilik ile Şii inançlarının ortak yönlerinden bazıları:
√ Hac, abdest, namaz, oruç (otuz gün), zekât, kurban vardır.
√ İslam’ın beş ve imanın altı şartı vardır.
√ Camileri, minareleri ve ezan vardır.
√ Günlük ibadetleri (namaz) vardır.
√ Kadın saçını gösteremez.
√ Kadın boşanma davası açamaz.
√ Kadın-erkek bir arada oturamaz.
√ Erkek dört kadınla evlenebilir.
√ Erkek kadını istediğinde boşayabilir.
√ Baba izni olmadan kadınlar evlenemiyor.
√ Babasının rızasıyla çocuk yaşta kızlar evlendirilebiliyor.
√ Kadın eşyadır, maldır.
√ Muta (geçici evlilik) nikâhı vardır. Sünnilerde yoktur.
√ Kız çocukları 9 yaşında başörtüsü ile dolaşmak zorundalar.
√ İbadet dilleri Arapçadır.
√ Mollaları, imamlar vardır.
√ Müzik, oyun haramdır.
√ İçki haramdır.
√ Semah-cem yoktur.
√ Her birinde miras paylaşımı kadının hakkı erkeğin yarısı kadardır.
√ Bir erkeğin şahitliğine karşılık iki kadının şahitliği denktir.
√ Kadın kamusal alandan uzak tutulmuştur, izole edilmiştir.
√ Kadın karanlığa gömülmüştür, kapı yüzüne kapatılmıştır.
Sünni Kürtler ile Sünni Türklerde belirtilen kurallar aynıdır.
Eski Türk kültürü geleneğinin taşıyıcısı olan Türkmen Alevileri bu kuralları dikkate almamış ve kadın ile erkeği eşitlemiştir.
Türkmen Aleviliğinin Şiadan, Arap Aleviliğinden ve Sünnilikten farklılıkları
“Anadolu' da yaşayan Aleviliğin ne Hıristiyanlık, ne Yahudilik, ne de Anadolu'da daha önce yaşamış olup sonradan ölmüş kültürlerle doğrudan bir ilişkisi yoktur.” (TALAS, 2005, s. 281)
“Türkiye Alevileri, Suriye Alevileriyle aralarında hiçbir bağlantı kurmamaktadır.” (ARINGBERG, 2010, s. 217)
“Anadolu Aleviliğinin, İran Şia’sı ve Arapların Aleviliği ile bir ilgisi yoktur. Bu eski Türk din inançlarının, İslam dini esasları ile birleştirilmesi sureti ile meydana gelmiş bir mezheptir. Köklerini tamamen eski Türk kültüründen almıştır.” (ERÖZ, 1985, s. 349)
“Anadolu Aleviliği; Anadolu'ya egemen olan Türklerin kültürel damgalarını taşıyan bir Aleviliktir.” (ZELYUT, 2015, s. 370)
Şah İsmail Kızılbaşlığı ile “Oniki İmamcı Şiiliğin yerleşik teolojik öğretileriyle, oniki imamın ululanması dışında, ortak yanları çok azdı.” (DAFTARIY, 2015, s. 108)
“Gök Tanrı kültü, Alevilikte Hz. Ali kültüne dönüşmüştür.” (TUĞRUL, 2006, s. 84)
√ Kızılbaş kelimesi Türkçe’dir. Arap ve Fars Aleviliğinde yoktur.
√ Anadolu/ Türkmen Aleviliğinde babadan doğmak şarttır, irsidir.
√ Evlilikler gurup içinde olur. Dolayısıyla soyca Türk’türler.
√ Alevi olunmaz, Alevi doğulur.
√ Kızılbaşlığın ibadet dili Türkçedir.
√ Caferiler Muharrem’in yasını, Kızılbaşlar orucunu tutarlar.
√ Cami gibi kutsal mabedi yoktur, her yer Tanrınındır.
√ Kızılbaşlarda cem evleri vardır ama kutsiyeti yoktur.
√ Kâbe’si insan yapısı mabet değil, insandır.
√ Kadın şeytan değil can’dır.
√ Zorunlu hallerde boşanma olur ve çok seyrektir.
√ Geneli tek eşlidir, dört kadınla evlenme yoktur.
√ Kızılbaşların beslenme pınarının kaynağı Hacı Bektaş Veli’dir.
√ Şia’nın ve Sünniliğin kutsal kitapları vardır.
√ Kızılbaşlıkta kutsal, Telli Kuran’dır.
√ Cem ve semah Kızılbaşlığa özeldir.
√ Ocak, dede, baba sistemi Kızılbaşlığa mahsustur.
√ Düşkün edilmek vardır. Musahip kardeşliği/ yol kardeşliği vazgeçilmezdir.
√ Cennetlerinde huriler, şaraplar, bal akan ırmaklar, köşkler dile getirilmez.
√ Cehennemlerinde kızgın ateş ve çeşitli azaplar söylenmez.
√ Sünniler Tanrı’dan korkar, Kızılbaşlar sever.
√ Sünnilerde ölüm, kabir azabı vardır, Kızılbaşlarda ‘hakka yürümek’ vardır.
√ Kızılbaşlarda ‘eline, beline, diline, özüne, sözüne, gözüne’ ilkesi vardır.
√ Kızılbaşlar davranışlarıyla inancını yaşar (eski), Sünniler görüntüleriyle. (Namaz, Hac…)
İmanın altı şartından biri ‘Kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmaktır.’ Gönül erenleri bu şartı dikkate almazlar çünkü Allah’tan şer ve kötülük gelmez. Şerrin olduğu yerde hata, yanlış ve noksanlık vardır. Allah bu sıfatlardan beridir. Allah’tan hayır, iyilik ve güzellik gelir. Allah’tan korkulmaz çünkü insan düşmanından korkar ve Allah sevilir. Onların da yaptığı budur. Kul iradesinde hürdür ve davranışlarından sorumludur.
Kızılbaşlar ve camiler
Yaptığın ibadetler bu dünyada işine yaramıyorsa (davranışlarına olumlu yansımıyorsa), öteki dünyada bir işe yaramaz.
Yahudilik ve Hıristiyanlık mabet merkezli dinlerdir. Bir Musevi, sinagog-haham ve bir Hıristiyan kilise-papaz olmazsa ibadet yapamaz ama bir Müslüman cami ve imamsız ibadet eder.
İslam’da yeryüzü Allah’ın mescididir ve kul, aracısız (imamsız, mollasız, şeyhsiz) Allah’a ulaşır. İslam’da ruhban sınıfı yoktur ama hadislerin oluşturduğu ruhban sınıfının çokluğu hiçbir dinde yoktur. Bu ruhban sınıfıdır ki 1400 yıldan beri İslam dünyasını kahrı perişan eylemiştir.
“Tevbe 31 ayetinde ruhban sınıfı reddedilmektedir. Peygamber'den nakledilen “İslam’da ruhbanlık yoktur” (La rahbaniyyetefi’l-İslam) hadisine dayanılarak hep söylenegelmiştir.” (OCAK, 2013, s. 124)
“İslam dininde papazlık yoktur yanı Tanrı ile kul arasına kimse girmez, kutsal görevi Tanrı adına kimse yüklenmez.” (LEWIS, 1975, s. 168)
“Müslümanlar, peygamberlerinin bu değerli sözüne (İslam’da ruhban sınıfı yoktur) önceleri kesinlikle uydular. Ama sonraları, Arapların eski geleneklerini yeniden diriltme çabaları yüzünden, çıkarcı kişiler tıpkı cüzam gibi İslamiyet'e yapıştı.” (LAMARTINE, 2008, s. 39)
Eski Türk inancında belli bir mabet yoktur. Tanrı’ya ulaşmak için dağ veya tepe yeterliydi çünkü Tanrı ile iletişim kurmanın en kısa yolu yüksek yerlerdi.
Türkmen Aleviliğinde “Cami binaları ayin için kullanılmaz çünkü Ali ibn Abu Talib'in (Hz. Ali) 19 Ocak 661 yılında harici olan İbn Mulcam tarafından ölümüne sebep olan yaralanma Küfe Camii'nin girişinde olmuştu.” (MIKOV, 2011, s. 770)
Kızılbaşlar ve namaz
Kubbeli ve minareli camiler, kiliseler örnek alınarak (çan kulesi yerine minare kondu ve kubbe de aynen alındı) daha sonra hizmete girmiştir. İslam’ın ilk dönemlerde Mescid-i Haram, Mescid-i Kuba, Mescid-i Aksa vardı. Mescit: Secde edilecek yer anlamında olup Cem evlerinde de secdeye gidilir. Kuran’da namaz yoktur ve namaz Farsça sözcüktür. Olan ‘salat’ tır. Salat: Yalvarış, dua ve yakarış anlamı taşır ve cemlerde bunlar vardır.
Keza tespih çekme Budist geleneğidir.
“Muaviye, verdiği emirle cuma hutbelerinde Hz. Ali’yi kötületmesi, ona sövüp saymayı adet haline getirmesidir. Buna karşı çıkan samimi dindarları tutuklatmış, bazılarının da kafasını kestirmiştir.” (DELİGÖZ, 2007, s. XXII) Türkmen Alevilerinin camilerden uzak durmasının sebebi bunlar diye gösterilir.
“Zikir esnasında gerçekleşen dönme, raks, vücut hareketleri namaz esnasında yapılan oturma, kalkma ve eğilme gibi caiz olan vücut hareketleridir.” (ZHOLDASSULY, 2021, s. 340)
Kızılbaşlar ve Hac
‘Okunacak en büyük kitap insandır.’
İslam’da hacı olmak demek geçmiş günahlarından arınma demektir. Hâlbuki Kudüs ve Mekke kutsal yerlerdir, günahları bu yerlere bırakıp geri dönmek ne derece etiktir?
“Hallaç, hac ziyareti yerine yetim çocukların doyurulması gibi başka hayırlı bir işin de yapılabileceği görüşündedir!” (SCHIMMEL, 2011, s. 24)
Allah’ın gölgesi halifelerin bazıları Avrupa’nın çeşitli ülkelerine seyahat ederken; Hacca gider tek bir kişi aralarından çıkmamıştır. İslam’ı bu derece içselleştirmişlerdi.
Hacı olmak isteyenler Kâbe çevresini dönerken üstlerinde ince örtüyle kadın-erkek sıkışık ve yapışık vaziyette tavaf eder. Giyimler dikişsizdir bu nedenle kadınlar eldiven kullanamaz ve peçe takamaz. Amaç, statü farkını ortadan kaldırmaktır.
Şekli çok ilginç olan Hacerülesved taşına dokunabilmek ve öpebilmek için insanların adeta birbirleri üzerine yığılması ayrı bir problem. Bu gelenekler putperest cahiliyet Araplarında da vardı. Kadın- erkek ayrımı bu yerlerde acilen yapılmalı ve çirkin söylentilerin önüne geçilmelidir. Hacerülesved taşı ile ilgili farklı farklı ilginç söylenceler vardır.
Arap şair “Hac mevsimi ne hoş! Kâbe ne hoş bir mesçit! Hacer-i Esved'e el uzattığımız zaman kadınlarla sıkışıp kalmak ne hoş!” (ÜÇOK, 1968, s. 137)
Kâbe etrafında dönmek (putperestlikte de vardı) semah’ı çağrıştırsa da, Türkmen Aleviliğinde kıble, insan yapımı Kâbe değil, içinde Tanrı’nın bulunduğu insanın kendisidir. Zakirlerin deyişleri, Kuran ayetlerinin yorumunun şiirsel ifadesidir.
“İnsan kalbi taş ve topraktan yapılmış Kâbe’den daha üstün kabul edilmiş, bu sebeple insan kalbini imar ve inşa etmek, gönül almak, gönül yapmak büyük sevap; onu tahrip etmek ve kırmak ise en büyük günah telakki edilmiştir. Kâbe Azer oğlu İbrahim tarafından, kalp ise bizzat yüce Allah tarafından yapılmıştır.”
“Kâbe dünyanın ortasındadır. Bütün alem halkı yüzlerini ona çevirir. Fakat şu Kâbe’yi ortadan kaldırdın mı, birbirlerinin gönüllerine secde ettikleri meydana çıkar. Onun secdesi bunun, bunun secdesi onun gönlünedir.”
Ankaravi, “Hacı, Kâbe yolundadır, ben ise didar-ı Hak peşindeyim. O (hacı) evi (Kâbe) aramakta ben ise ev sahibini (Tanrı).”
Allah’ın evi taş yapı olamaz, insanın kalbidir. ‘Allah’ın halifesi insandır.’ (Bakara 30)
‘Ben öyle mukaddes bir Kâbe’yim ki, Kâbe gelsin beni eylesin tavaf.’
‘Duvara karşı (Kâbe) secde etmek bize ne hacet, bizim namazımızda Allah imanımızdır.’
KIZILBAŞLARDA OCAKLAR
Ocak sistemi, Türk Aleviliğine özeldir. Arap ve Fars Aleviliğinde ocak nedir bilinmez. Ocak olmazsa Türkmen Aleviliği olmaz. Ocak, birlik ve dayanışma duygusunu sağlar. Ocak, kardeşliktir, soydur, ailedir. Geleneklerini ve kimliğini korur. Kızılbaşlık bilincini ve gururunu oluşturur. Ocaklar, hastalıkları, dinsel, doğal ve büyüsel yöntemlerle tedavi etmeye çalışır.
Bektaşilikte tek bir ocak vardır, Kızılbaşlıkta ise yüzlerle ifade edilmektedir.
Ocak kelimesi, Kızılbaş, dede, baba, eren kelimeleri gibi Türkçedir.
“İlk olarak ‘Ocak’ kelimesi, Orhun Kitabelerinde yer almaktadır. Tonyukuk Abidesi’nde ‘Yagımız tegre oçuk teg erti, biz isig ertimiz.’ ‘Düşmanımız etrafta ocak gibi idi, biz ateş idik.’
“Azeri ocag, Başkurt usak, Kazak oşak, Kırgız oçok, Özbek oçak, Tatar uçak, Türkmen oçakve Uygur Türkçesinde oçag.” (KTLS) Yakut/ Saha Türkçesinde ohox. (Yuriy Vasiliev) Kumuk Türkçesinde oçaq. (Prof. Dr. Ç. Pekacar) Altay Türkçesinde oçok. (NASKALİ) Kıpçak Türkçesinde oçak. (TOPARLI) Karaçay/ Malkar Türkçesinde ocak. (TAVKUL)
Türkçedeki gibi “Zazaca ocax: Ocak, aile, soy. ocaxe: ocak, ateş yakılan yer.” (Vate Çalışma Grubu)
Zazaca ozağe: l. Ocak, kutsal hane, ata veya dinsel öncülerin yaşadığı mekân, yer, ev. 2. Türbe. 3. Dinsel görevlerde kutsal bir birim, kademe, (Musa Canpolat, Zazaca- Türkçe Sözlük)
“Eski Türklerde Ata törenlerinin odağı, Türk kültürlerinin en kalıcı ve yaygın simgelerinden ‘ocak’tı” (s. 61). Dağ, ağaç, mağara, su ve dişi ruh gibi kutsal imgeler ocakla özdeş görülürlerdi.' (FINDLEY, 2008, s. 62)
Ocaklar, dini kurumlar olarak ağırlıklı olarak Anadolu’nun birçok ilinde, Balkanlar’da (Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Macaristan), Rodos ve Girit’te kadar bir ağ şeklinde teşkilatlanmışlar ve yüzyıllarca bu süreç devam ede gelmiştir.
Dolgar-Ool: “Şamanist Altaylarda ‘ocağın sönmesi,’ inançlara göre bütün bir soyun sönmesi anlamına gelirdi.”
“Ocak takdisi Altaylarda ve Yakutlarda da mevcuttur ve yeminler ateş yanan ocak yanında ateş üzerine yapılır.” (İNAN, 1986, s. 71)
“Eski Türklere göre ateş, ocağın, yani aile ocağının ruhunu içeriyordu. Ateşi korumak ocağı korumaktı.” (ASGERZADE, 2023, s. 225)
İran’da Safeviler döneminde yazılan kitapta: “Biz dededen babadan, bu devletin doğuşundan beri bu ocağın hizmetindeyiz. Bu dergâhtan başka da sığınacak bir yer ümit etmiyoruz.” (GÜNDÜZ, 2015, s. 127)
N. KPSS Institut: “Yesevi ocağı, İslam dininin, Şamanizm ve milli gelenekle birleşmesidir.” (CİHANGİR, 2008, s. 121)
“Ocaklara özel saygı atfedilmekte hatta onlara tükürmek, su ile söndürmek iyi karşılanmaz. Horasan’ın hemen hemen bütün ilçe ve köylerinde kutsal ocak bulunmakta ve bu ocakların sahiplerine adaklar adanıp her yıl çok sayıda hediyeler götürülmektedir.” (RAHİMİ, 2022, s. 886)
“Her Alevi köyü bir Ocak'a bağlıdır ve bu Ocak'tan bir Dede'nin, kendisine bağlı köyleri yılda bir kez ziyareti gerekir.” (MELIKOFF, 2011, s. 55)
“Hacı Bektaş dergâhı tüm Aleviler için bir bütünleştirme, kaynaştırma ocağıdır. Bir ortak hac merkezi olarak ziyaret edilir. Rehber ve pir olan Dersimli seyyidler Hacı Bektaş Çelebisini mürşit olarak tanırlar.” (KORKMAZ, 2012, s. 39)
1910’lu yıllar, “Bektaşilik ve Kızılbaşlık eski Türk dinini, ocak geleneğini, hürriyet ile kadınlara hürmeti, saz ve sözünü olduğu gibi kabul etmiş ve yaşatmıştır (s. 87). Anadolu'da bu sazcı hayatı, kutsal mahiyette yalnız Kızılbaşlarda vardır. ‘Sazsız söz olmaz’ ilkesi vazgeçilmezleriydi.” (BAHA SAİD, 2000, s. 87)
İstiklal marşında ‘sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak’ beyti ile ocağın önemi vurgulanmıştır.
“Yazılı kaynaklarda, XII. yüzyıldan itibaren yoğun olarak karşılaştığımız bu heterodoks (resmi İslam’a aykırı) akımların kurucu önderleri arasında, Aslan Baba, Barak Baba, Dede Garkın, Hacı Bektaş Veli, Sarı Saltık, Seyyid (Battal) Gazi, Sultan Şücaeddin Veli, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Hacım Sultan, Sarı İsmail, Otman Baba, Şeyh Ahmed Dede, Şeyh Hasan ve daha birçok eren, dede ve babaya sıkça rastlamak mümkündür. 16. yüzyılda, bir kısmının ise sonraki yüzyıllarda Sarı Saltık Ocağı, Hacı Bektaş Ocağı, Dede Garkın Ocağı, Seyyid Battal Gazi Ocağı, Şücaeddin Veli Ocağı, Abdal Musa Ocağı, Kaygusuz Ocağı, Sarı İsmail Ocağı, Hacım Sultan Ocağı, Şeyh Ahmed Dede Ocağı ve Şeyh Hasan Ocağı örneklerinde olduğu gibi ‘ocak’ adıyla anılmaları dikkate değerdir.” (ERSAL, 2018, s. 2373)
Hacı Bektaş Veli Dergâhına bağlı ocakların bazıları şunlardır: Abdal Murat, Abdal Musa Sultan, Akyazılı Sultan, Ali Baba, Atlas Puş, Baba Mansur, Baba Resul, Barak Baba, Dede Garkın (Karkın), Dost Hüda, Geyikli Baba, Gözü Kızıl, Güvenç Abdal, Hacim Sultan, Hızır, Hubyar, Karadonlu Can Baba (Ağu içen), Karaca Ahmet Sultan, Pir Ebu Sultan, Recep Seydi, Sarı İsmail, Sarı Kadı, Sarı Saltuk, Seyit Cemal, Seyyit Kadı, Seyit Piyrab, Seyyit Sabir, Sultan Bahaaddin, Sultan Süca, Şemsi Tebrizi, Taptuk Emre Ocağı.
Noyan’ın ve Türkdoğan’ın listede şu ocaklar yer almaktadır: Abbaslı, Abdallar, Ağuiçen veya Karadonlu Ocağı, Ahmet Yesevî, Amucalar, Ateşoğlu, Bayramlı, Beşirli, Bozdoğanlar Ocağı, Bulduklu, Can Baba Ocağı, Çamurlu, Çapalı, Çarşambalı, Çavdarlı, Çepniler, Çoban Dedeli Ocağı, Dede Kargın/Garkın Ocağı, Dinelli, Doğan Ocağı, Doğanlar, Emirlerli, Erdebil Ocağı, Eşikli, Garip Musa Abdallı, Gem Almazlı, Gözü Kızıl Ocağı, Güvenç Abdallı, Hacı Emirli, Hacı Kureyşli Ocağı (Kırişanlı), Hacı Murat Veliler Ocağı, Hamzalı, Hasan Dedeli Ocağı, Hatâîli, Haydarlı, Horasanlı, Hubyarlı, Hüseyin Gazili, Işık Çakırlı, Kara Pirvat Evladı, Karaca Ahmetli, Karaköseli, Kemalli, Kız Süreği, Kirişanlı, Koçgiriler Ocağı, Koçular, Koçulu, Nalcılar, Nesimikeşli, Pakça Sultan, Pamuklu, Perşembeli, Piğır Sultanlı, Pir Sultan Ocağı, Koçular, Koçulu, Nalcılar, Nesimikeşli, Pakça Sultan, Perşembeli, Piğır Sultanlı, Safavi Ocağı, Sarı Saltuk Ocağı, Sayranlı, Seyyid Baba Ocağı, Seyyid Hasan Yıldızlar Ocağı, Seyyid Hıdırlar Ocağı, Seyyid Mustafalar Ocağı, Seyyid Rızalılar Ocağı, Seyyit Şücaaddin, Seyyid Yanyatırlar Ocağı, Sınık Abdallı, Sıraçlar, Sinemilliler Ocağı, Söylemezli, Şah Ahmet Yesevi Ocağı, Şah Mansur Ocağı, Şeyh, Şeyh Ahmetli, Şeyh Safîli, Şucaettin, Tahtacılar, Taptuklu, Tuzlu, Uzunelli, Vahablı, Yağmurlu, Yağmuroğlu Ocağı, Yânuslu, Yanyatırlı (ki Tahtacılar, Yörükler), Yeşil Abdallu, Yılanlı, Yıldızlar, Zeynelabidin Ocağı…
“Horasan Erenleri, Erleri, Tahta Kılıçlı Dervişler diye bildiğimiz, Hıdır Abdâl, Dede Kargın, Pir Sultan Abdâl, Abdâl Musa, Garip Musa, Hubyâr, Auşanlı (Ağuiçenli), Baba Resul gibi ocaklar bu anlamda kutsal sayılmış, dertlere deva arayan insanlar tarafından da ziyaret edilerek ocağın koruyucu ruhu toplumsal bazda meşruluk kazanmıştır.”
“Bölgede (Bingöl dahil) varlığını sürdüren devam ettiren belli başlı ocaklar şunlardır; Ağuçan (Ağu içen / Zehir içen), Ali Abbas (Celal Abbas), Baba Mansur, Dede Karkınlar, Derviş Abdal, Derviş Beyaz, Derviş Cemal (Seyit Kemal kolu vardır), Hıdır Abdal Ocağı, Kızıl Deli, Kure(y)şan, Pîr Sultan, Sarı Saltık (Sarı Saltuk), Şeyh Ahmed Dede (Şıhamed Dede), Seyyit Sabun, Şıh Hasanan, Sinemili, Sultan Munzur, Üryan Hızır. 177 Bölge de yukarda sayılan ocakların birçoğuna mensup Alevî bulunmakla birlikte Alevîlerin çoğu, özellikle Kârer bölgesi Alevîleri Baba Mansurlular olarak anılmaktadırlar.” (BURAL, 2019, s. 65)
Ateşin kutsallığı ocağa geçmiştir. İkizdere’de de ateş gibi ocağın kutsiyetine inanılırdı. 2005 yılında yazdığımız ‘Her Yönüyle İkizdere’ kitabında (s. 120-121) ocak ile ilgili dua ve beddualar: Ocağın sönmesin, ocakları doldurasın, ocakları tutasın, ocak üstüne ocak koyasın-ocağın kapansın, ocağın şenlenmesin, ocağın sönsün, ocağına ısırganlık bitsin, ocağına yıldırım düşsün, ocağından duman çıkmasın, ocak tutmayasın.
Samsun’da Kızılbaşların inançları da Anadolu’daki Kızılbaşlar gibi aynıdır.
Ordu ilimizde, “Güvenç Abdal Ocağı’nın Görgü, Muharrem, Musahip, Birlik cemleri vardır. Birlik cemi de Kurban cemi, Hızır cemi, cenaze sonrası yedisi, on dördü, kırkı, elli ikisinde kabir cemi ile fındık hasadı sonunda ekin ve gülbank (yüksek sesle ilahi) cemleri yapılır (s. 33).
Güvençi’yem böyle bizim işimiz
Kırklar meclisinde engür ezeriz,
Hazreti Hüngâr bizim pirimiz,
Cenneti alâya sefa geldiniz...” (ASLAN, 2012, s. 47)
Eskişehir Hamza Şıh ocağı nefeslerinden:
“Hü deyip birliğe kuruldu erkân
Hakikat sürüldü demiyle devran
Semaha girdiler cümle aşk edenler
Kırk kere meydanı dolandı Ali.” (KILIÇ, 2007, s. 7)
KIZILBAŞLARDA CEMLER VE SEMAH
Ocak sistemi gibi cemler ve semah da Türk kültürü inancının ürünüdür. Farslılarda ve Araplarda bu inanç seremonileri yoktur.
Türkmen Kızılbaşlığında deyişler, Kuran ayetlerinin şiirsel ifadesidir. ‘Ozanın sözü, Kuran’ın özü’ şeklinde yorumlamıştır.
Cami sözcüğü Cem’den türemiştir. Cem evleri Kızılbaşların camisidir. Cemlerde dini ritüeller aynı zamanda halka namazıdır.
“Şamanist Türklerin Kam-Ozan'ı, aynı zamanda büyücü, sağaltıcı (iyileştirici), dinsel önder idi. Kadın ve erkek katıldığı bu Şamanist toplantılarda kötü ruhları kovmak ya da iyi ruhları çağırmak için def çalıp şarkılar söyler, dans ederlerdi.” (MELIKOFF, 1997, s. 49)
“Viktor Timoşinov: Şamanların en önemli aleti kopuzdu. Kopuzun sesinin sihirli olduğuna inanılır.” (AKGÜN, 2008, s. 134)
“Türkler arasında bir adam vardır ki, her sene belli bir gün de gelir (Şaman). Onun yanında bütün şarkıcıları ve çeşitli çalgı âletlerini hazır ederler. Çalgıcılar saz çalıp şarkı söyleyince bu adam kendinden geçer. Sonra, ondan o sene kıtlık mı bolluk mu olacak, emniyetli mi olacak, düşman galip mi gelecek mağlûp mu olacak? O da hepsini cevaplandırır. Her şey de onun dediği gibi olur.” (Gerdizi, Zeyn el-Ahbar, s. 263)
“Şaman törenleri genellikle gece yapılır.” (PERRIN, 2001, s. 71)
“Tören akşam yemeğinden sonra başlıyordu. Şaman, ateş önüne serilen kalın post üzerine otururdu. Sonra, eline tef alıp üç defa tefin zarına vurarak ritmik olarak başını sallaya sallaya boğuk bir sesle söylemeğe başlıyor.” (LABECKA,1995, s. 79)
“Kazvini (Asar-il Bilad): Cem ayininin menşe-i iptidası Şamanlık ve Kam merasimidir.” (ÜLKEN, 2017, s. 327)
“Alevilerin ayin-i cem toplantılarında ifa ettikleri mukaddes ayin ve ibadetler Şamanizm’le İslamiyet o kadar güzel ve şahane yanyana getirilmiş olarak ifa ediliyor ki.” (HASSAN, 1985, s. 127)
“Bugünkü Ayini Cem'ler eski Türkler'in saz ve kımız ayinlerinin devamından başka bir şey değildir.” (ATALAY, 1924, s. 45)
“Ayin-i cem’in İslam’dan önce Orta Asaya 'da Türklerin sürekli olarak belli zamanlarda Şaman'ın yönetiminde icra ettikleri ritüel nitelikli kımız içme töreninin bir devamı olduğunu göstermiştir. Şaman kopuz refakatinde dualar okur, bu arada törene katılanlara kımız sunulurdu. Görüldüğü gibi bu tören, ayin-i cem'in esasını çok iyi gösteriyor.” (KORKMAZ, 2008, s. 208)
“Velayetname’de Hacim Sultan bir toplantı yaptı. Yemekler pişirildi, yenildi, içildi. Dua sena ve sema safa olundu (s. 585). Hacim Sultan ‘kudümleri çalın, Seyyid dergâhına gidelim, onlarla sema edelim’ dedi. Kudüm çalarak Seyyid dergâhına doğru yola çıktılar. Seyyid Sultan’ın evindekiler toplanmış, sema ediyorlardı. Hacim Sultan da gelip onlarla birlikte semaya girdi.” (DURAN, 2007, s. 589)
“Tarikatın kurucusu döneminden devletin (Safeviler) ilk hükümranlarına kadar semah Kızılbaş insanının yaşamının önemli bir parçası iken sonraki dönemlerde suç unsuru olarak gösterilmiş (İran) ve saraydan kuytu sokaklara sürülmüştür.” (BAHARLU, 2020, s. 12…20)
M. H. Eğeli: “Sarp dağlarda at oynatan, erimiş kar sularıyla yıkanan Türk için abdest ve namazdan ibaret olan ibadet tarzı çok hareketsiz kalmıştır. Şamani dininde iken dans eden, şarkılar söyleyen, kopuzlar çalan, şiirler okuyan Türk, namazı az ve hareketsiz bir ibadet saymıştı.”
“Dönerek ayakta ve hareket halinde Allah’a yaklaşma fikri, Türk dehasının ürünüdür.”
Turna kuşundan semaha
Turna kelimesi Türkçe’dir. Türk dünyasında ‘turna/ durna’, tarih boyunca sadakat, gurur, sevgi, barış, umut, mutluluk sembolü olmuş, sılaya haber götüren mübarek bir kuş olarak kabul görmüştür. Tek eşli yaşayan ve eşleri ölünce bir daha eşleşmeyen çiftler halinde yaşasalar da büyük katarlar halinde uçarlar.
Eğlen turnam eğlen,
Ali misin sen?
Ali sevilmez mi,
Deli misin sen?
Yoksa Hacı Bektaş,
Velî misin sen?
Semah dönüşlerinde tuna kuşu niçin taklit edilir? Bir bakıma turna kuşu sadakat ve tek eşlilik yönüyle Kızılbaş/ Türkmen yaşayış tarzını aksettirir.
Şaman inançlı Türklerde Turna kuşu
“Şaman, dans ederek ve ilahiler söyleyerek esrimeye (kendinden geçme) ulaşır. Şaman yardımcılarının (zakir) şamanın hareket ve sözlerini tekrarladığını ve şamanın etrafta dönmeye, zıplamaya, davul çalarlar (s. 188). Şamanlar oldukça gerekli olan, bir kuşun (turna) yükselmesinin temsil edildiği bir noktaya ulaşırlar. Dansın (semah) en belirgin figürleri, bir kuşun havalanışını yansıtan hareketlerden oluşuyordu. Bacak ve vücut hareketleri davulun (bağlamanın) ritmine tamamen uygundu (s. 189). Bu ayinlerin arasında ilk sırayı, kiralık unkiite (leyleğin veya beyaz turnanın dansı) gibi taklit niteliğindeki danslar almaktadır.” (ZONRNICKAJA, 2002, s. 191)
“Anadolu halk şiirlerinde, turnaların çok öneli bir yeri vardır. Ortaasya’da ise bunlar, baharda gelip kışın giden kuşlardır. Haberci idiler. Bazen da, ‘Tanrının elçisi’ gibi görünüyorlardı.” (ÖGEL, 1995, s. 553)
“Şaman inancında kuğu; yukarı, orta ve aşağı dünyayı birbirine bağlayan; Tanrı, insan ve ruhların birbirleriyle irtibatım sağlayan kutsal kuş olup, Tanrı'nın yüce elçisidir.” (Bİ XUN, 1999, s. 401) Kuğu, Türkmenlerde Turna’ya dönüştürülmüştür.
“Kuş şeklinde tasarlanan yardımcı ruhlar, göklere çıkan şamana yoldaş olurlar.” (RADLOFF, 2008, s. 133)
“Şamanlar dans ve şarkılar eşliğinde erk hayvanları (turna, kaz, at, kuğu, kartal) ile birleşirler.” (INGERMAN, 2012, s. 32)
“Altaylarda kutlanan bir bayramda, erkeklerle kadınları karşı karşıya getirirlerken Turna Barı oyunu oynuyorlardı.” (ROUX, 1994, s. 139)
Turna semahı gibi “Altaylı tarafından da bilinen, Şamanizm’de ‘rüzgâr gibi, heyecan’ deyimi vardır.” (LVOVA, 2005, s. 139)
“Göklerde uçma, kuşa dönüşme Şaman'ın ayrıcalıklarındandır.” (MELIKOFF, 2010 s. 41)
“Hamayon: Halk söylentilerinde ve semah türkülerinde dile getirilmiş olan semahçıların turna kuşuyla sıkı ilişkileri İslam öncesi şamansal av medeniyetine ait olan bir sembolizmi yansıtıyor.” (ARNAUD, 2006, s. 244)
“Eski Türkler turnanın temkinli diye sembolleştirmişlerdi (s. 115). İbn Fadlan, Başkurtların Turnaya duydukları ilgiye dikkat çekmiştir.” (ROUX, 2011, s. 132)
“Bir kısmı (Türkler- 922 yılları) turna kuşuna tapıyorlar.” (İBN FADLAN, 1975, s. 43)
“Hacı Bektaş'ın da kerametleri vardı: O da Ahmed Yesevi gibi kuş olup uçabiliyor, dağları yarıyor, su kaynakları fışkırtıyordu.” (MELIKOFF, 1993, s. 125…)
“Hayvanlar kılığına bürünebilme, ‘Kam’ın özelliklerindendir.” (ANJİGANOVA, 2007, s. 18)
“Başkurtlarda turnalara saygı gösterilirdi.” (RASONYI, 1993, s. 29)
Türklerde Turna kuşu
Deyişlerimizde leylek, kırlangıç, pelikan, yaban kazları, ördekleri gibi göçmen kuşlar değil de neden turna kuşu dile getirilmiştir?
Orta Asya’da turna, şans, uğur sembolü kabul edilir ve kendisine dokunulmaz.
“Alevilerin semah'ı turna'nın uçuşunun yansılanmasıdır (taklit edilmesi). Turna, Orta Asya'da da kutsal tanınan bir kuştur.” (MELIKOFF, 2011, s. 18)
“Turnanın göğsü bağlama teknesine benzetildiğinden, bağlamaya ‘telli turna’ denildiğidir.”
Telli Turnam, Allı Turnam, Yaralı Turnam, Leylim Turnam, Gitme Turnam, Turnam Selam Söyle, Turna Semahı, Turnalar Gözlerin, Turna Gibi Söyle, Turna Yardan Haber, Turnam Gidersen Mardine, Gitme Turnam Vuracaklar, Yare Gidin Turnalar, Nereye Uçar Turnalar, Bir Turna Olsam, Turnalara Tutun da Gel, Anlat Turnam, Söyle Turnam, Uçma Turnam, Bir Çift Turna gibi onlarca türküler yalnızca Türkçe’de vardır, Türkçeye özeldirler ve hiçbir dilde benzer zenginlik yoktur.
“Hacı Bektaş Veli Velayetnamesinde Turna’nın Türkistan ve Horasan erenleri tarafından ortak bir konu ve her iki bölgenin erenleri tarafından bilindiği ve kabul edildiğidir (s. 89). Turna, hakikat habercisi ve taşıyıcısı olup aynı zamanda hakikatin emanetçisidir.” (TAŞĞIN, 2019, s. 96)
“Turna kuşu (allı turna), Alevi-Bektaşi folklorunda çok büyük bir rol oynar ve Ali'nin simgesidir.” (MELIKOFF, 1997, s. 20)
Pir Sultan’ım der konup göçelim,
Gelin Kevser şarabından içelim,
Ali’nin uğruna serden geçelim,
Turnalar Ali’yi görmediniz mi? (Ali’den haber getiren kuş)
Tahtacı Yörüklerinde Turna Semahı:
Yemen ellerinden beri gelirken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi?
Havanın yüzünde semah dönerken
Turnalar Ali’mi görmediniz mi? (ABDA, 2021, s. 52)
Mevlevilerin yıldızların güneşin çevresindeki dönüşlerini simgeleyen semalarından farklı olarak, Alevilerin semahı turnanın uçuşu taklididir.
Balkanlarda, “Turnalar kimi zaman coşkunun, kimi zaman hüznün bazen de mutluluğun habercisi olmuşlardır. Anadolu’daki genel inanışa göre turnalar; sadakatin, sevincin, gurbetten gelen bir haberin, bereketin, simgesi olarak görülür (s. 43). Turnalar Semahı’nda okunan nefesin çalınmasıyla birlikte turnanın duruş, uçuş ve kanat çırpışlarını simgeleyen figürler sergilenir.” (ABDA, 2021, s. 46)
“Eskişehir Üçsaray köylülerinin semahında da temel alınan turna kuşudur.” (KILIÇ, 2007, s. 6)
https://www.youtube.com/watch?v=8fHJ2TsaSyk
ESKİ TÜRK KÜLTÜRÜNDE SEMAH
“Ayini yapmak için (Altaylar) şaman dokuz yiğit ve dokuz kız hazırlar. Bunlar masum ve afif (iffetli) gençler olmalıdır. Şaman, kızları sol yanma, yiğitleri sağ yanma alıp halka teşkil eder. İlahiler okuyup dansa (semah) başlarlar. Yakut Şamanlığında ‘amin’ yerinde söylenen ‘ayhal’ ve ‘uruy’ kelimelerini hep birlikte söylerler (s. 235). Törenlerde genç kızlar ve delikanlılar dans ederler; şaman ilahiler okur, ibadet ederler; fallara bakıp istikbalden haber verirler.” RADLOFF, 2008, s. 288)
Eşitliğini sağlama adına “Altay Şamanları erkekler, kız ve oğlanlar adi cepken, evli kadınlar ise her gün giydikleri terlik denilen elbise ile ayin yaparlar.” (ANOHİN, 1968, s. 435) Benzer gelenek cemlerde vardır.
“Şamanlar müzik, ritim ve kelimelerle kendinden geçerler.” (ASGERZADE, 2023, s. 224)
“Miladi 6-7. yy.da Çin kaynakları, Göktürklerin rakslardaki dönüşleri Çin ozanları, “Döne döne raks eden yabancı kızlar (Türk). Gönlünüz sanki bir saz, elleriniz birer dümbelek. Sazlar ve dümbelekler çalınca kollarınızı açtınız. Döne döne, durmadan dönerek, kar fırtınası gibi tek ayak üstünde sola ve sağa hiç durmadan bin kere döndünüz.' ve bir başka Çin ozanı, “Sanki, gök kuşağı gibi bir hafif kumaş idiler. Gökte fırtınalı bir rüzgâr gibi döndüler.” (ESİN, 1974, s. 36)
“Yakutlarda ayini Şaman yönelir, kadın-erkek bir yerde toplanarak birbirlerinin ellerinden tutup bir daire meydana getirirlerdi. Sonra hü hü diyerek raks etmeye başlarlardı. Bazen de Şaman yalnız dans eder veya dokuz erkek, dokuz kadın kendisine refakatte bulunurdu.” (OCAK, 2002, s. 176)
“Gardizi: Batı Türkeri (Orta Asya) tütsü dalları yakar (çırağ) davul ile çang gibi musiki aletleri çalarak döne döne, cezbe haline gelirlerdi. Gök Türkler otağında çalgı aletleri, türkü söyleyen ve raks eden için yer bulunurdu. Göktürk devri kamlarının VI-IX yüzyıllardan beri bilinen ayinlerinin en bariz özelliklerinden biri döne döne raks idi.” (ÇANDARLIOĞLU, 2003, s. 178)
“Şaman dansı, sadece bir merkez etrafında dönme hareketleri ile değil (göğe yükselmek için) fakat aynı zamanla hayvan (turna) davranışını taklit eder.” (ROUX, 1994, s. 189)
İslami yoruma göre sema/ semah’ın ortaya çıkışı
Halktan Hakka giden yol, tüm evren semah dönüyor.
Sünni İslam, resmi ve heykeli yasaklarken, aynı tavrı dans ve müzik için de göstermiştir.
Hz. Muhammet: “Çalgı dinlemek haramdır, orada oturmak fısktır, ondan zevk almaksa küfürdür.' “Muhakkak ki, ümmetimden öyle bazı topluluklar birtakım insanlar olacak ki, bunlar zina yapmayı, ipek elbiseler giymeyi, şarap içmeyi, çalgı aletlerini çalıp eğlenmeyi helal ve mubah sayacaklar.” “Çalmasa da, evinde çalgı aleti bulunduran günahkâr olur…”
“Mevlana, sema için ‘ruhun besinidir’ demiştir (s. 143). İbni Cevzi: ‘Şeytanın Düşünceleri’ eserinde semayı ruhsal bir ibadet olarak yargılamış; müzik ve dansın İslam’a zıt olduklarını belirtmiştir. Nitekim İslam öğretisinde, dua sırasında enstrümanlar ile müzik çalınması yasaktır.” (AMBROSIO, 2012, s. 166)
Hz. Muhammet, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Ehli Beyt ve sahabeler şarap içmemişler, çalgı çalmamışlar, semah dönmemişler, kadın-erkek bir araya gelerek ibadet yapmamışlardır. İslam’da kadının erkekle değil bir arada bulunup semah dönmesi, namahremle konuşması bile haramdır.
“Ayini Cem, Kırklar meclisi, Safeviler döneminde, muhtemel olarak Şah İsmail zamanında kurallaşmıştı.” (MELIKOFF, 2012, s. 17)
“Kırklar, Şaman'ın da koruyucu güçleri idiler.” (MELIKOFF, 2010, s. 376)
1450’li yılların Anadolu’sunda Kırklar ve Kırk ile başlayan yığınla yerleşim yerleri mevcuttur. (HALAÇOĞLU, 2009)
“Mevlana: Kalbi Allah düşüncesiyle dolu olan kişi, musiki dinlemekle yoldan çıkmış olmaz. Raksta da (sema) durum aynıdır.” (NICHOLSON, 1978, s. 56)
Altaylardan Anadolu’ya semah
Türk kültürünün ürünü olan semah; Sibirya’da, Altaylarda doğmuş ve Orta Asya’dan, Horasan’dan Balkanlara kadar uzanmıştır.
Sema/ semah, turna gibi dönerek yükselmektir. Hacı Bektaş Veli ve Şamanlar gibi uçmaktır.
Türkler Anadolu'ya gelişlerinde atlarının sırtında ve heybelerinde sadece maddi yaşama ait ürünleri değil; aynı zamanda yaşam biçimlerini, geleneksel kültürlerini, etkilendikleri inanç ritüellerinin de taşıdılar. Şamanist Türkler, Türkistan’da, Horasan’da karşılaştıkları İslam’ı, farklı bir kimlik giydirerek ve biçim vererek eski inançlarıyla harmanlaştırıp Anadolu’ya getirdiler.
Semahlar Kırklar, Turna, Tahtacı, Hubyar, Kırat, Hızır, Bozok, Urfa, Maraş, Afyon, Ladik, Trakya, Rodos semahları gibi değişik isimler almaktadırlar.
“Yesevi, dillerini konuştuğu göçer bozkır insanına seslenmekteydi. Toplantılarda kadınlar, erkeklerin arasına kapanmaksızın katılmakta idiler. Yesevi'nin ezgiyle söylenmek üzere hikmetleri, şarkı ve müzik eşliğinde bir araya gelip icra ediliyordu.” (MELIKOFF, 2010, s. 40)
1100’lü yıllarda Yesevi ve semah:
“Seher vakti Hakk’a sığınıp ağlar müdam, (her zaman)
Ondan sonra raks ve sema kıldı dostlar.”
Hacı Bektaşi Veli Horasani:
“Haşa ki semamız oyuncak değildir,
O bir aşk halidir, salıncak değildir.” (ARNAUD, 2006, s. 241)
“Yesevi dervişleri arasında yüzleri peçesiz kadınların, erkeklerle beraber, Ahmet Yesevi’nin zikir toplantılarına katılması, Horasan din alimlerinin ve sufilerinin şiddetli protestolarına yol açmıştı (s. 1). Bu toplantılarda Şamanların duaları yerine kendi dillerinde ilahiler dinliyorlardı.” (KÖPRÜLÜ, 1996, s. 2)
“Yesevi törenlerinde, eski göçebe ananesinde olduğu gibi, zikir meclislerinde kadınlarla erkeklerin bir arada bulunmaları bu çehresine önemli bir örnek teşkil etmektedir.” (BANARLI, 1971, c. I s. 279)
“Bu dönme (sema) İslamlığın kuruluşundan önce var olduğu ve bu gelenek Türkistan'dan gelmiştir.” (GENTIZON, 1994, s. 121)
Mevlana: “İnsanı Allah’a götürecek birçok yol vardır. Ben bunlardan raksı ve şiiri seçtim.”
Tahtacı (Yörük) semahı bitişinde dede önünde dara duran kişilere hayırlısı gülbank (yüksek sesle ilahi) okur. Bu dua genellikle şöyledir:
“Allah, Allah, Allah
Samahları saf, günahları affola,
Muradı basıl ola tuttuğu ileri gide
Evi ocağı şen, kısmeti gür ola,
Şah-ı Merdan yardımcısı ola,
Hizmetiyle yüzü ak özü pak ola
Samahları Kırklar Samahı ola,
On iki İmamlar katarından ayırmaya gerçekler demine hü.”
1944 yılında Tunceli’de Halil Bedii Yönetken derleme notlarında “Vaktiyle bütün Seyitler ve Sazbend denilen âşıklar, sazları hakiki Anadolu Türk bağlamaları ile Hatai, Nesimi, Pir Sultan, Kaygısız Abdal, Harabi, Verani gibi Türk Alevi şairlerinin Türkçe deyişlerini çalar ve söylerlermiş. Onlar bunlara ‘dej’ diyorlar ki tamamen ‘deyiş’ demektir.” ‘Deyr’ ve ‘der’ varyantları da vardır.
“Bilim yeryüzünde yol alır, ozanlık ise gökyüzünde uçar.”
Yesevi’de cem, semah, zakir
“Ahmet Yesevi'nin meclislerine de kadınlar, kapanma gereği duymaksızın katılırlardı (s. 86). İbn Battuta, Türklerin şölenlerinin müzik, şarkı ve raks ile sürdüğünü anlatıyor; alkollü içkilerin kullanıldığını da yazıyor.” (MELIKOFF, 2010, s. 87)
“Meclisine kadınları getirirler,
Halka kurup, karşısında otururlar.
Zakirleri toplanıp dizildiğinde,
Zikir ve semadan meclis kurulduğunda,
Aç ve tokluk, kâr ve zarar hiç bilmeyen,
Sarhoş olup raks ve sema yaptı dostlar.” (YESEVİ, 2016, Divan-i Hikmet)
Yesevilikte “Sema, aşklar (Allah sevgisi) için farzdır, sevgililer için sünnettir ve münafıklar için bidattir.” (ZHOLDASSULY, 2021, s. 340)
Bulgaristan’da “Her tekkede zâkir (ilahi okuyan) vardır. O nefesleri saz eşliğinde icra eden kişidir ve böylece geleneğin sürekliliğini sağlar.” (GRAMATİKOVA, 2015, s. 186)
Yörüklerde dolu (içki) duası:
“Allah Allah, dolu dolu ola,
Yardımcın Şah-ı Merdan efendimiz Hz. Ali ola,
Bereketi bol ola,
Kesene Hızır uğraya,
Oniki İmam dergâhına yazıla, gerçeğe hû.” (YÖRÜKÂN, 2002, s. 254)
Yabancının kaleminden Yesevi ve semah
“Kojaev: Yeseviler, gece zikirlerini müritleriyle beraber camide değil de mürit evlerinde yapmıştır. Bu evlerde kadınlar ve erkekler beraber gelirdi. Onlar, Ahmet Yesevi’nin ‘Hikmetlerini’ okurlar, dini ilahi söylerler, zapt olunmaz bir şekilde kendilerinden geçerek çeşitli hareketler yaparlardı. Dini ilahiler, hareketler ve gözyaşlarından sonra çok yorgun ve bitkin düşerlerdi. Müslüman din adamları ve diğer tarikatların mensupları, bu yeni tarikata kuşkuyla bakarak onları takibe aldılar. Onlara Allahsız ve ahlaksız dediler. Onları gözden düşürmek için, gece zikirlerinden sonra bazı ahlak dışı hareketlerde bulunduklarına dair dedikodular uydurdular (s. 225). Kadınlar mürit sayılırdı, üfürükçülükle uğraşmışlar ve erkeklerle beraber zikre katılmışlardır (s. 231). Yesevi, ‘Gerçek sufileri cehennemin sonsuz ateşi korkutamaz’ diyordu (s. 237). Sufiler, ayinlerde dinsel ilahiler söylemek, müzik enstrüman kullanmak yaygındı.” (AKGÜN, 2008, s. 245)
Türk dünyasında semah
Semah ateşe dökülen sudur. Semah (su) olmazsa aşık yanar.
Uygur Türklerinde semah
https://www.youtube.com/watch?v=uOq3DsiZbP0
Türkmenistan semahı
https://www.youtube.com/watch?v=JFLmhge3OKY
Altaylarda semah
https://www.youtube.com/watch?v=QW9bNPSOVNE
Rodos’ta semah
https://www.youtube.com/watch?v=bqykpJpv6R4
Horasanlı Ali Baba Tekkesi Girit’tedir.
Irak’ta semah
https://www.youtube.com/watch?v=hBJr1twd0ec
Balkanlarda semah
https://www.facebook.com/watch/?v=956609191586184
Horasan’da semah deyişi, dilden değil yürekten söylüyor.
https://www.youtube.com/watch?v=dBJeg6eZplc
Semah ritüellerinin anlamları
Semahlar çıplak ayakla dönülür. Çıplak ayak cemaat üyeleri arasındaki statü farkını ortadan kaldırır (hac gibi). Yunus Emre’nin “Başı açık yalın ayak/ Çağırayım Mevla’m seni” dizelerinde de benzer durumu görmekteyiz. Semahlarda avucun birinin kalbin üzerinde diğerinin yukarıya bakması figürü, Tanrı-insan özdeşliğine gönül ve kalp ile ulaşılabileceğini sembolize eder.
Semahlarda avuç içine bakma ise, aynada kendi yüzünü, dolayısıyla Tanrısal güzelliğini görme düşüncesidir. “Tuttum aynayı yüzüme, Ali göründü gözüme.” Semahlarda sekerek yürüme ve kolları açıp kapama figürü, kutsal kuş turnanın hareketlerinin taklididir.
Mevlevilikte, baştaki büyük külah mezar taşını, semazenin giydiği siyah örtü dünyalığı, sahneye çıktığında beyaz örtü kefenini (ölmeden ölmeyi), bir avucu yukarıya diğeri aşağıya bakması “haktan alırız halka veririz” seremonisini canlandırır. Dönüşü, evreni ve bütün insanlığı kucaklamayı tasvir eder.
Eski Türk inancında müzik
“Müziğin ve şiirin dini ibadette yer alması kesinlikle eski Türklerin yaşam tarzıdır. Duygusal etkiyi yaratmak için ritüellerde şiir ve musikiyi kullanmışlardır. Telli veya başka çalgıların eşliğinde türkü söyleyen ve köyden köye, kasabadan kasabaya, şehirden şehire gezen farklı isimlerle bilinen halk şairleri (Baksı, Bakşı, Aşug, Aşık, Ozan, Sazende, Kobzar), Orta Asya ve Kafkasların kültür mozaiğin bir parçasıdır.” (GRAMATİKOVA, 2015, s. 161)
“Türklük musiki aletleri arasında kobuz (Macarca koboz) başta gelir.” (RASONYI, 1993, s. 39)
“Şiir, müzik ve dans, Şaman törenlerinin tamamlayıcı öğeleridir. Şaman, müzik ve şiir gücünü, koruyucu ruhlardan alır.” (MELIKOFF, 2011, s. 152)
“Türki (Türk) bir ozan şaman gibidir, icra sırasında bir ilham haline kapılır ve kendini sazını at gibi sürerken görür.” (BALDICK, 2010, s. 18)
“Şaman gücünü ve niyetini şarkılar ile dışa vurur. Şarkılar Tanrı ve ruhların sesleridir ve tıpkı kutsal davul gibi şamana enerji vermektedir.” (DRURY, 1996, s. 77)
“Şamanların en önemli aleti kopuzudur (saz). Halk arasında kopuzun sesinin sihirli olduğuna ve ruhlarla bağlantı kurmayı sağladığına inanılmıştır (s. 134). Divaev: Baksı (şaman), seans arasında kopuz çalmayı bırakmıyor.” (AKGÜN, 2008, s. 145)
“Türklerin kam, şaman, ozan, baksı müziğin tılsımlı gücünü kullanarak ‘öbür alemlerle’ temasa geçen bu kişilerin, cemiyet içindeki önemi ve itibarı çok yüksekti.” (YALTIRIK, 2002, s. 14)
“Doğu Türkistan’da Kamlar/ Şamanlar ayin yaparken ravap (rübab) denilen üç telli bir saz ile ayin yaparlar.” (İNAN, 1986, s. 96)
“Müzik ve müzik aletleri, kam törenlerinin ayrılmaz birer parçalarıdır. Sibirya kamlarının esas müzik aleti teftir (bazen davul kullanılmaktadır) ve onu çok ustaca kullanırlar. Orta Asya Türklerinde bu müzik aleti yerini kopuz veya dutara (bağlamanın atası) bırakmaktadır.” (PİRVERDİOĞLU, 2000, s. 294)
“Şaman toplulukları içinde davul, özel törenler esnasında ‘canlandırıcı’ ve ‘kutsayıcı’ olmak zorundaydı (s. 106). Şaman şarkı söylerken davul, yukarı aşağı kalkıp inecek.” (JACOBSON, 2006, s. 107)
“Şamanın ibadet yaparken elinden düşürmediği davulu, yani müzikli çalgısı başta gelir. Davul süreç içinde def ve kopuz olmuştur. Ama ibadetle çalgı hep birlikte olmuştur (s. 7). Eski Oğuzlarda İslam'dan sonra Şamanizm geleneğini sürdüren ozanlar ayinlerinde kopuzu kullanmışlardır. Kopuzu kutsal saymışlardır.” (ŞENER, 2001, s. 20)
“Türkiye dışındaki Müslüman ülkelerde ne sazı, ne semah gösterilerini, ne de kadınlı erkekli cem törenlerini göremeyiz. Kökeni İslam öncesine dayanan bu unsurları Türkler İslami şekiller altında yaşatarak, İslam dinine kazandırmışlardır.” (YAMAN, 1999, s. 411)
Cemlerde saz/ bağlama/ Telli Kuran
“Kutsalımız bağlama elimizde
Ulumuz Şah Hatayi dilimizde.”
Alevi-Bektaşi şiirleri ile deyişleri, Türk dil ve din müziğini oluşturmuştur. Türkmen deyişleri hem ağlatır, hem de Hakka yöneltir. Saz ve söz olmazsa Kızılbaşlık olmaz. Alevi müziğinde söz ile saz birbirinden ayrılamaz ve kutsiyetin de burada saklıdır. Deyişler, Kuran’ın felsefi yorumudur.
“Altay Şamanları davul ilahi hediye ve mübarek sayılır.” (ANOHİN, 1968, s. 443) Telli Kuran gibi.
“Altay şamanlarında çalu: Davul. Türkçe çalmaktan.” (ANOHİN, 2006, s. 56)
“Şamanın davulu daima duvarda asılıdır. O herhangi bir yere bırakılmaz, kirlenmemesine itina gösterilir. Bugün için Kur'an'a nasıl saygı gösteriliyorsa. Şaman davuluna da öyle saygı gösterilir.” (ÇERİBAŞ, 2007, s. 118)
“Davulun sesi şamanların odaklanma aracıdır (s. 76). Şarkılar Tanrının ve ruhların sesleridir.” (DRURY, 1996, s. 77)
“Gerçek hayatta, şaman büyücüleri ayin yaparken kopuz çalıp şarkı söyleyerek ruhlarla diyalog kurarlar.” (Bİ XUN, 1999, s. 403)
“Oğuz Türkleri arasında yaygın olan kopuz, tamburaya benzeyen telli bir çalgıdır. Oğuzlarda ozanların çaldığı, Altaylarda ise şamanın dansına eşlik eden bu saz, şimdiki bağlama ailesinin de atasıdır. Kopuz, Karakalpaklarda ‘dutar’, ‘gıjjak’, Türkmen bahşılarda ise ‘dombra’ olarak karşımıza çıkar. Kazaklar arasında kopuz, Şamanın büyücü haline geçişini sağlayan baksının kullandığı çalgıdır.” (Chadwick H. K. and N. K. 1932, The Growth of Literature, 3 vols, Cambridge, s. 40)
“Türk halklarının en önemli çalgısı Türk sazının 1500 yıllık en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulundu. Sazın Türk kültürü ve musiki tarihi açısından en önemli yanı sapında runik Türk yazısının olmasıdır. Bu yazıda “Hoş bir ezginin sesleri insani mest eder” denilmektedir. Bu da Türklerin en eski devirlerden musikiye verdikleri önemi göstermektedir.” (Doç. Dr. Abdulvahap Kara http://gunturk.tk/)
“Şaman bir ozandır ve ona Kam-ozan denir. Taşıdığı sazı, ayırıcı niteliklerinden biridir; onunla ruhları çağırarak kendinden geçişe girer. Bu da saza yarı-dinsel bir değer yüklemektedir.” (MELIKOFF, 2010, s. 42)
“Sevgi ve saygı, Tanrıya yakarış, ululardan medet dilenme, hep bu sazlarla anlatılır ve yapılırdı. Saz ile söz, söyleyenlerin de; dinleyenlerin de ruhlarını, kaynaştırırdı. Toplumla ilgili duygular tazelenir, güçlendirilirdi. Uzak duran kişiler yakınlaştırılır (s. XV). Kopuz, bir sazdır (s. 239). Saz, bağlama, bozuk, karadüzen gibi, düzenleriyle adlandırılmış, sazlar da vardır (s. 69). Güney - Doğu Anadolu Yörüklerinde (Alevi) çalınan en büyük saz, bağlama idi (s. 70). Müzik ve kopuz veya saz, tedavi eden, ruhları dindiren, iradelere güç etkisi veren, aynı zamanda toplulukta birlik yaratan, sosyal aletlerdi. Türk Kültür Tarihinde kopuz> saz/ bağlama: Velilik ve ululuk sembolü idi. Gazi erenlerin başına ne geldiğini, söyleyen bir sembol idi. Ulularla haberleşme, medet ve yardım isteme sesiydi. (Hz. Ali, Hüseyin, Hızır) topluluğa haber veren, kutlu ses de kopuzun kutlu sesidir, ilahi bir sesti. İyi ruhları çağıran, kötü ruhları kovan kutlu ses de, kopuzun sesidir.” (ÖGEL, 1991, c. ıx, s. 5)
700’lü yıllarda Dede Korkut’ta: “Bir ay gece gündüz herkes iyi ve kötüler eğlence yaptılar. Yaşlılar yaşlarını, garibanlar garibanlıklarını, zenginler ölümü unuttu (s. 74). ‘Müziğin çınladığı yerde ölüm hüküm süremez’ idi. Oğuz Destanı’nda Korkut, ozanların hocası, onların hamisi ve başı - ilk ozan olarak kobız çalarak kendi türkülerini icra ediyordu.” (JIRMUNSKIY, 1962, s. 85, 86)
“Orta Asya’daki günümüz Türk dünyası coğrafyasında âşıklar ve sanatçılar, icralarını hâlâ ata sazı kopuz ve türevi sazlar ile yaparken, Azeri coğrafyasındaki sazın adı ‘Âşık sazı’, Anadolu coğrafyasındaki sazın adı ise ‘Bağlama’ hâlini almıştır.” (KURT, 2015, s. 46)
Mevlana: “Allah'a giden sayısız yollar vardır. Biz O'na sema ve musiki ile ulaşmayı tercih ediyoruz.'
“Tarihi Türk çalgısı olan kopuz, tarihi seyri içerisinde tar, saz, telli saz, iki telli, çöğür, kemane, tambura, cura, bağlama, divan sazı, meydan sazı, dede sazı vb. gibi isimler alarak günümüze taşınmıştır.'
Bulgaristan’da “Alevi-Bektaşi topluluğunda ozan kutsal bir kişi olarak toplumun saygısına sahiptir ve kopuz denilen müzik aleti de kutsal kabul edilir.” (GRAMATİKOVA, 2015, s. 187)
“Türklerin kadınlı erkekli toplantılar yaparak, buralarda içki içip eğlenmeleri, çalgılar çalıp sema (semah, raks) etmeleri töreleri icabıdır. İslamiyet’i kabul ettikten sonra, bu adetleri terk etmeyerek onları İslam’ı bir kılığa soktular. İşte Alevi-Bektaşi Cem’inin aslı budur.” (ERÖZ, 1992, s. 56)
“Kam-Şaman musikiyle cezbeye gelir. Bu hal iyelerle (koruyan ruh) temas kurma anının en uç noktasıdır. Aynı cezbe durumunu Alevilikte de görüyoruz.” (TUĞRUL, 2006, s. 16)
1930’lu yıllardaki Dersim’de, “Müzik aletlerinin belli başlısı bağlamadır ve Anadolu'nun her tarafında kullanılan bağlamanın aynıdır.” (ULUĞ, 2007, s. 136)
“Bağlama/ Temur Kakai/ Ehli Hak’ta olduğu gibi Alevi Zazalarda da kutsal olarak bilinmektedir. Bağlama cem başlarken duvarın yüksek bir yerinden saygı ile indirilip üç defa öpülüp alına koyulduktan sonra Pir’e uzatılır. Cem bittiğinde bağlama aynı değer ve saygı ile duvarın yüksek bir yerine asılır.” (BARCA, 2021, s. 22) Sünniler bağlamayı şeytan işi saymıştır.
Abdest alsan alma demez
Namaz kılsan kılma demez
Müftü gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde…
“Tekirdağ’da, Edirne’de bağlama ‘Telli Kur’an’ olarak adlandırılır.” (ABDA, 2021, s. 24)
“Dünya tarihinin en köklü halklarından olan Yunusların, Pir Sultanların, Fuzulilerin, Kul Himmetlerin, Nesimilerin, Şah Hatailerin deyişlerini, nefeslerini bir ibadet vecdi içerisinde bağlama eşliğinde söyleyen, haykıran Anadolu Alevileri, Türk dilinin doğal savunucuları olarak bugün bütün Anadolu ve Balkan Türklüğünün hürmetine layık bir Türk topluluğudur.” (KILIÇ, 2007, s. 226)
“Türk, binlerce yıldan beri devam edegelen müzik ve oyun geleneklerinin önemli bir kısmını Cem'de yaşatmıştır.” (Sivas Ülke Gazetesi'nde 28 Aralık 1945)
“Dağ ve yayla Oğuzları sonradan saza dönüşecek olan kopuzlarıyla deyişlerini kültürlerini yaşatıyorlardı.” (BİRDOĞAN, 1995, s. 293)
Ben oruç, namaz içun
Suci içtim esridim.
Teşbih seccadey üçün
Dinledim ceşte, kopuz. (Yunus)
Suci: Alkollü içki. Esridim: Sarhoş oldum. Teşbih seccadey üçün: İbadet etmek için. Çeşte: Bir tür kopuz (bağlama).
Yunus, Tanrıya:
“Geçmedi mi intikamun öldürüp,
Çürütüp gözüme toprak doldurub?” diyebiliyordu. (Deist olduğu da iddia edilir)
Saz/ bağlamayı oluşturan parçalar: Eşik (T) / köprü (T), sap (T), gövde (T), perde (F), mızrap (A), göğüs (T), tekne (T), kulak (T), kapak (T), Tel (tar’dan F)
Ulema sazı, bağlamayı haram deyip kırarken; Allah’ın gölgesi halifelerin ziyafet sofralarında çeşitli müzik aleti çalınıp Avrupa’dan getirttikleri türlü türlü içkiler içiliyordu ve cariyelerden ordu kurulup her gece yaşına bakmadan ayrı bir cariye ile ilişkiye giriyorlardı. Cennettin hurileri ve şarapları sarayına taşımıştı. Ulemalar da bu edepsizliklere din adına kılıp üzerine kılıf uyduruyordu.
Cemlerde erkân değneği
“Şamanlık sanatı öğrenmekle elde edilemez. Belli bir şamanın soyundan gelmek gerekmektedir. Bu olay dedeliğin babadan oğula geçmesine benzemektedir. Dedelerin kimi bölgelerde ellerindeki ‘asa> alaca değnek> erkân değneği’ kullanmaları şaman törenlerinde şamanların asalarından kalmadır.” (HASSAN, 1985, s. 53)
“Pir ve dedelerin törenleri yönetirken (erkânı yürütürken) kullandığı özel değnektir. Altay şamanlarının kutsal ayinler sırasında kullandıkları malzemeler arasında kayın ağacından yapılmış değnekler yer almaktadır.” (BODROGI, 2017, s. 214)
“Kızılbaşlıkta, alaca değnek/ erkân değneği adı verilen bu asanın gördüğü hizmet büyüktür. Kutlu sayılır; bir torba içinde saklanır. Dede, erkâncılar da, bu asa vasıtası ile Cem'i idare eder. Kayın ağacından yapılan asa, Şaman ayin esnasında en mühim aletidir.” (ERÖZ, 1990, s. 264)
Yakup rüya gördü ve işte, yer üzerinde bir merdiven dikilmiş ve başı göklere erişmişti; ve işte, ondan Allahın melekleri çıkmakta ve inmekteydiler. (Tekvin Bap 28, ayet 10-13, s. 27) İsa da göğe yükselmişti. Hz. Muhammet de Miraç’a çıkmıştı. Aynı merdiveni mi kullanmışlardı?
“Şaman, üzerine tırmandığı dokuz yerden kertiği bulunan kayın ağacından bir merdiveni vardı. Bu kertiklerden her biri, Şaman'ın ruhunun seyahat edeceği bir gök tabakası telakki edilmekte idi. Şaman bunların her birinde ayrı bir gök tabakasını seyreder ve birçok ruhlarla karşılaşır ve yine orada yaşayan tanrılarla konuşurdu.” (RUBEN, 1947, s. 70)
“Anadolu Alevileri arasında ‘melhem ağacı’ (merhem) denen kayın ağacından kesilme ve bir sopadan ibarettir, Bu sopa, yeşil bir torba içinde durur.” (GÖLPINARLI, 2010, s. 171)
DLT’te (1072 yılı) kürt: Kayın ağacı. (c. IV, s. 401)
Eski Türklerde içki
“Altaylılar şarkı söyleyerek yüzyüze dururlardı. Türkçe konuşan Altaylılar, VII. yüzyılda kımız içer ve çağdaş Altaylıların rakıyı törenle, birlikte içtikleri gibi, kımızı birbirlerine sunarlardı. Rakı, kökeninde Umay kültüne bağlanır.” (HASSAN, 1985, s. 136)
Dede korkut (700’lü yıllar): “Kara gözlü, güzel yüzlü, saçı ardına örülü, göğsü kızıl düğmeli, elleri bileğinden kınalı, parmakları süslü, dilber kâfir kızları kudretli Oğuz, beylerine (Müslüman) kadeh sunup, içiyorlardı, içip içip Ulaş oğlu Salur Kazanın alnına şarabın keskini çıktı (sarhoş oldu).” (ERGİN, 1969, s. 28)
“Bu içilen şey (Cem’de), içki yerine geçmez, bir ibadet hükmündedir. Şamanizm’inde de bu böyledir. Tolu-Dolu adı da bunu en açık şekilde ispat etmektedir.” (ERÖZ, 1990, s. 110)
“Divaev: Eski Türklerde ayinlerde normal hallerden vecd haline geçebilmek için sarhoşluk veren içkiler içerler. Yüksek sesle çığlıklar atarak çember şeklinde hızla dönerler. Kopuzlar eşliğinde dans ederler. Ruhları şiir ve dualarla çağırmaya başlarlar. Her şiirin belli ölçüleri vardır. Vecd hali, müthiş bir coşku içermektedir.” (AKGÜN, 2008, s. 147)
Nauk KPSS Institut: “Şamanlar sarhoşluk veren içki içerler, çember şeklinde hızla dönerler, kopuzlar eşliğinde dans ederler. Bazı şiirler ve dualar çağırmaya başlarlar. Her şiirin belli ölçüleri vardır.” (CİHANGİR, 2008, s. 147)
“Kırgız, Kazak Baksıları kopuz kullanırlar. Eski Oğuzlarda, İslam’dan sonra, Şamanizm geleneklerini devam ettiren ozanlar kopuzu mübarek saymışlardır. Bazı şamanlar ravap denilen üç telli bir saz ile ayin yaparlar.” (İNAN, 1986, s. 96)
Cemlerde içki
“Hurmaların meyvelerinden ve üzümlerden keyif verici, mest edici şıralar ve güzel rızık elde edersiniz, düşünen kavimler için bunda ibret vardır.” (Nahl, ayet 67)
Cennet’te içene zevk veren şarap ırmakları bulunduğu bildiriliyor ve hatta Allah bunu bir ödül olarak iman edenlere (erkeklere) müjdeliyor. (Muhammed, ayet 15)
“Kadınların merasimlere katılmaları (cem), alkollü içkilere karşı hoşgörü gibi, İslam öncesi, eski Türk göreneklerinin ve inanışlarının uzantılarına eklene gelmişlerdir.” (MELİKOFF, 1993, s. 23)
“Şaman ırlar (türkü, şarkı söyler), davul çalar, dans eder, havaya sıçrar; votka içer, çubuk tüttürür.” (ELIADE, 1999, s. 274)
“Onun etrafına (şaman), oynamaya ve içki içmeye başlayan şarkıcılar ve müzisyenler toplanmaktadır.” (ROUX, 1994, s. 56)
“Şaman ayini daima bu kutsal ruhlar için rakı ve şarap serpmek (arakı çaçar yahut çaçılgı) ile başlar.” (ANOHİN, 1968, s. 430)
“Her sene (922’li yıllar) belli bir günde bu adam (şaman) getirilir. Yanında şarkıcılar, çalgıcılar toplanır. İçki içmeye, şarkı, musiki ile eğlenmeye başlarlar.” (İBN FADLAN, 1975, s. 99)
“Orhan Gazi'nin Geyikli Baba 'ya (geyikleriyle yürürmüş) ‘Baba'nın şarap içme alışkanlığı bulunduğundan’ şarap ve rakı gönderdiğini biliyoruz.” (MELIKOFF, 2010, s. 88)
“Şeyh Bedrettin'in müritlerine şarap içmek ve saz çalmak için izin vermesi Türk geleneklerinden gelmektedir.” (BELLETEN, 1991, sayı 213, s. 348)
Bazı Osmanlı tarihçileri “Şeyhin takipçileri sapkın, dinsiz, eğlence taraftarlarıdır, toplantılarında içki içerler ve saz çalarlar, onlarda şeriattan ve sünnetten hiç işaretler yoktur” diye yazmaktadır. Bu bilgiler bu grupların arasında saz çalma ve dini ve gayri dini içerikli şarkılar söyleme gibi eski Türk geleneğinin canlı olarak yaşadığına kanıttır. Bilinir ki Şeyh Bedreddin’in taraftarları Rum Abdalları, dervişler ve heterodoks Türkmen gruplar büyük ölçüde ritüellerinde müziği ve şiiri kullanmaktadır.” (GRAMATİKOVA, 2015, s. 163)
“Ayinlerde dem, düğünlerde veya özel ziyafetlerde olduğu gibi eğlence ve sarhoş olma amacı ile içki içilmez. Sarhoş olmayı kimse düşünmez.” (ULUSOY, 1986, s. 228)
Dem, muhabbetin anahtarıdır, İmam Hüseyin’in gözyaşıdır, sır suyudur, Ab-ı Kevser’dir.
Tahtacılarda “Gerek sohbetleri, gerek dernekleri çalgısız ve içkisiz olmaz. Tercih edilen içki genelde rakıdır ve bu, adetlerinin ayrılmaz bir parçasıdır (s. 51). Tahtacılarda hiç dilenci yoktur. Hiçbir katil yoktur.” (YÖRÜKÂN, 2002, s. 211)
“Tahtacılarda, dolu (rakı kadehi) törenlerin tamamlayıcısıdır ve her zaman rakı içilir; şarap kullanılmaz. Dolu, saygı ile içilir.” (MELIKOFF, 2010, s. 284)
“Alevilik-Bektaşilikte bade (içki) helaldır. Aşıka aşık, fasıka (sapkın) fısktır. Hak aşkına içilirse, gönül cila bulur. Ceme ilahi aşk gelir. Gözlerden yaş akar.” (FIRAT, 1961, s. 38)
“Eski Türk geleneklerine uygun olarak kadınlı ve erkekler birbirlerine çok yakın bulunuyorlardı. Alkollü içkiler kullanıyordu. Bu XII. yüzyılda Yesi’de Ahmed Yesevi’nin toplantılarında da böyle idi.” (MELIKOFF, 1993, s. 201)
“Cem esnasında (Bingöl bölgesi) içki içme geleneği, Orta Asya topluluklarının geleneksel olarak dini ayinlerde yaptıkları içki içme geleneğini, Müslümanlığı kabulleri ile birlikte İslam’la harmanlayarak devam ettirmeleri sonucudur.” (BURAL, 2019, s. 58)
Cemlerde Tahtacılar hariç genelde içki içilmez, içenler Bektaşilerdir. İslam’da şarap, cennette erkeklere mükâfat olarak verilecek içkidir.
On sekizde Kırklar ile şarap içtim,
O makama eren aşık şarap içer.
Pir-i Kamil nazar eyledi, şarap içtim,
Şibli gibi sema vurup candan geçtim.” (YESEVİ, 2016) 1100’lü yıllar
Allah hem sakidir hem de şarap,
Bana ait olan aşkın ne olduğunu O bilir.” (Mevlana)
Bir sakiden içtik şarap, arştan yüce meyhanesi,
O sakinin mestleriyiz, canlar onun peymanesi (kadeh).” (Yunus)
Gah giderim medreseye ders okurum Hak için,
Gah giderim meyhaneye dem çekerim kime ne.
Kelp (köpek) rakip haram diyormuş şarabın bir katresin,
Saki doldur ben içerim günah benim kime ne. (Kul Nesimi)
Ali'dir kadehim Ali'dir şişem,
Ali'm sahralarda morlu menekşem,
Ali dolu yedi iklim dört köşem
Tadına doyulmaz balımdır Ali'm. (Virani)
Güzel şahtan bize bir dolu geldi,
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver.
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den geldi,
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver. (Pir Sultan Abdal)
Sorma behey softa mezhebimizi,
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.
Çağırma meclis-i riya’ya bizi,
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır. (S. Nesimi)
İçki, dolu, şarap hemen her Türkmen ozanının deyişlerinde yer alır.
KIZILBAŞ AHLAKI
Mehmet Kaplan: “Türklerin felsefe kitabı yoktur. Çünkü onlar tüm felsefesini şiire gömdüler.”
Bir defasında Tabduk Emre: “Yunus Can, dağda hiç eğri odun yok mu ki hep düzgün odunlar getirirsin?' diye sordu. Yunus da 'Şeyhim, burası öyle bir Hak ve doğruluk kapısı ki, buraya değil eğri adam, eğri odun bile giremez.' dedi.
Cem erenlerindir
Hakkı görenlerindir,
Cem’e eğriler girmez
Doğru gelenlerindir. (Yunus)
İnanç ve kültürlerini söz ve müzik içerisine gizlemiş olan Aleviler, böylelikle günümüze değin varlığını sürdürebilmişlerdir. Anadolu coğrafyasının kültürel alt yapısını beslemişlerdir.
Arap seyyahın (922 yılı) tespitleri: “Çok güç şartlar altında yaşıyorlardı. Bir dine inanmazlar, işlerinde akıllılara başvururlar. Hiçbir şeye ibadet etmezler. İçlerinden biri zulme uğrar veya sevmediği bir şey görürse başını semaya kaldırım ‘Bir Tanrı’ der. Bu ‘Bir Allah’ demektir (s. 30). Cenabetten ve diğer hususlardan dolayı yıkanmazlar. Kadınları yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Zina diye bir şey bilmezler (s. 31). İnsan hayatına, namusuna, malına ve tabu (kutsal) sayılan şeylere tecavüz edenler şiddetle cezalandırılırdı (s. 112). Oğuzların arasında, emniyet ve selametle bir ay gittikten sonra Tokuz Oğuzların ülkesine vardık.” (İBN FADLAN, 1975, s. 87)
“Bektaşi görüşlerinde zorlama ve şiddet olmadığı gibi, merhamet ve şefkat büyük bir yer tutar. İyi bir Bektaşi, Müslüman ve Müslüman olmayan arasında bir fark görmez. Çünkü temelde insan sevgisi vardır (s. 40). Bektaş menkıbeleri, aynı zamanda Türk kültürünün canlı kalmasına neden olduğudur.” (HASLUCK, 1991, s. 50)
Hacı Bektaş: “Kendini temizlemeyen başkalarını temizleyemez.” “Kul kuldan razı olursa Allah da kuldan razı olur ve döktüğünüz varsa doldurun, ağlattığınız varsa güldürün” der.
“Alevilikte, kul ve kul arası razılık varsa Tanrı’nın kuldan razı olacağını esas almıştır. İbadet Tanrı’ya karşı yapılır, kul hakkı kulundur.” (AKBAŞ, 1994, s. 55)
700-800 yıl öncesi hümanist kültürü oluşturan ve günümüzdeki insan hakları değerlerini çok gerilerde bırakan bu insanlara ne kadar saygı gösterirsek azdır.
“Şer’iyye Sicillerinde şahısların (Alevilerin) kendi aralarındaki anlaşmazlık, boşanma gibi konulara rastlanılmamıştır.” (ÖGER, 2011, s. 49) Anlaşmazlıklarını cemlerde çözmüşlerdir. Hâlbuki İslam’da (Sünnilerde) kadını boşamak çok kolaydır.
Eline, beline, diline sahip olmak
Elsiziz, dilsiziz, belsiziz ama gezeriz alemde erkekçesine. (Bektaşi nefesi)
Ağzı günde beş kere su ile çalkalamakla ağız temizlenmez. Su, özünü ve ruhunu paklanmaz. Yaptığın pislikleri su arıtamaz. Ruhun abdest alıyor mu? İbadet kötülüklerden insanı korursa işlevi tamamlanmış olur.
“Anadolu Aleviliğinin asıl esin kaynağı Hacı Bektaşi Veli’nin öğretisidir. Hacı Bektaş Veli, ‘Eline, diline, beline, aşina, işine, eşine, özüne, gözüne, sözüne sahip ol’ diyerek koca bir felsefeyi, birkaç sözcüğe sığdırmıştır.” (AKBAŞ, 1994, s. 23)
El’ine (kötü işlere/ yurduna), diline (kötü sözlere/ Türkçeye), beline (zinaya/ soyuna) kötülüklerden uzak durup değerlerine sahip çıkmaktır. “Elin tek, dilin pek, belin berk tut, 'Elini kötülükten sakın, dilini tut, kuşağına sağlam ol.
“Bektaşi-Alevilikte, elinden dilinden belinden ötürü bir hataya düşmemek ile yükümlüdür. Uygurlarda, ‘ağzın, könlün, elgin’ yani dilin, kalbin, elin damgasına (üç tamga) uymadığında, Tanrı’dan bağışlama diler.” (MELIKOFF, 1993, s. 129)
Mevlana: “Biz Kur’an’ın özünü aldık, postunu, kabuğunu da köpeklerin önüne atıyoruz.”
Cem’e kimler alınmaz
“a) Haksız yere ve keyfi olarak eşini boşayanlar.
b) Haram kazanç edinenler.
c) Yalancı şahitlik yapanlar.
d) Nefsine hakim olamayanlar.
e) Hırsızlık yapanlar.
f) Cana kastedenler.
g) Annesine-babasına evlatlık görevini yapmayanlar.
h) Çevresine, komşusuna rahatsızlık verenler.
ı) Çalışanın ya da yetim hakkı yiyenler, giremez.
Böylece cem halkı, kötü, yaramaz insanlardan temizlenmiş olur.” (KORKMAZ, 2008, s. 225)
Kul hakkı yemek, yalan söylemek büyük günahlar olmasına rağmen bu suçlar özellikle günümüzde toplumla bütünleşti. Alevilikte sözlü olarak söylenen güzel nasihatlerin de pratiğe bire bir yansıdığını iddia etmek mümkün değildir.
Düşkün edilmek
Her iki kelime de Türkçedir. Anadolu/ Türkmen Kızılbaşlığına özel olup, İran Şia’sında ve Arap Aleviliğinde bu kült yoktur. Alevilerde suçlu için verilmiş olan karar mahkeme kararı hükmüdür. Bu nedenle davalarının çözümü için Osmanlı mahkemelerine gitmemişlerdir.
“Anası ve bilhassa babası Alevi olmayan birisi, Aleviliğe giremez. Alevi, yabancıdan kız alamaz; alırsa düşkün olur; yani Alevilikten ayrılmış sayılır; kimse ona selam vermez, toplantılara katılamaz.” (GÖLPINARLI, 1969, s. 77)
“Yörüklerde de dışarıdan kız alınmaz ve verilmezdi. Ege, Giritli Alevilerinden de kız alıp vermezler. Kızı istemediğine vermezler.” Tersi durum düşkünlükle cezalandırılır.
“Dede görgü veya gözden geçme cemine katılanlara bu kişiden şikâyetçi olan var mı diye sorar. Eğer o şahıstan şikâyetçi olan veya onunla dargın olan biri varsa, o kimse ayağa kalkar ve durumu dedeye bildirir. Dede iki kişiyi onların barıştırmaları hususunda görevlendirir. Düşkün edilenler hiçbir ceme giremezler.” (ÖGER, 2011, s. 48)
Eski Türklere ilgili “Çin metinlerinde evli bir kadına karşı zor kullananlar ölümle cezalandırılır.” (ROUX, 1999, s. 89)
Musahip kardeşliği/ Yol kardeşliği/ Yol arkadaşı/ Danışılan
Musahip Arapçadır, diğerleri Türkçedir. Fars’ın Şia’sında ve Arap Aleviliğinde Musahip kardeşliği yoktur, on iki hizmet birimindeki gibi Türkmen Aleviliğine özeldir.
Eski Çin yıllıklarında, “Çin’e musiki eğitimi almaya gelen Türk öğrencileri coşkuyla karşılanmış, aynı müzik zevkine sahip de onlara katılmıştır. 14-15 kişilik bu grubun 8-9 tanesi kızdı ve onlar birbirini kardeş ilan etmişlerdi.” (GUMILEV, 2007, s. 101)
Musahiplik benzeri “Türk dünyasında ise, kan kardeşi kavramı mevcuttu.” (ROUX, 2011, s. 33)
“Bütün halk, ihtiyaç durumunda birbirine yardım eden gerçek bir aile gibidir (s. 210). Hayvanları çobansız otlar, böyle olduğu halde hayvan hırsızlığı Altaylılar arasında duyulmamıştır.” (RADLOFF, 2008, s. 420)
“Kızılbaşlıkla Ahilik arasında ayin ve erkân bakımından büyük bir benzerlik görmekteyiz.” (KÖPRÜLÜ, 1976, s. 215)
“Anda sözcüğü, Kaşgarlı Mahmud’da (1072), yemin anlamında ‘and’ biçimine dönüşmüştür. Sözcük, kan kardeşi olan iki kişinin birlikte içtikleri kabı düşündüren ‘and içmek’ deyimiyle günümüz Türkçesinde yaşamaktadır (s. 168). Mahmud el-Kaşgari'de anlatılan, her tacirin ve zanaatkârın biste adı verilen bir ortağı bulunması adeti, Musahip adetiyle karşılaştırıla bilinir.” (MELIKOFF, 2010, s. 169)
Ahilik, Kızılbaşlarda yol kardeşliğine dönüşmüştür.
İslam’da kardeş çocukları birbirleriyle evlenebildiği halde, musahip olanların çocukları evlenemez. Musahip kardeşlerde acılar, sevinçler, iyi günler, kötü günler ortaktır.
“Musahipliğin İslamiyet’le, İslamiyet’in doğduğu topraklarla bir ilgisi yoktur. Musahiplik kurumu kaynağını Asya'nın kandaş toplumlarından alır.” (KORKMAZ, 2008, s. 333)
Musahiple musahibin varisi
İkisi de bir elmanın yarısı
Özü çürük kalleş olsa birisi
On iki İmam divanını göremez.
Ahilik ile Kızılbaşlık ilişkisi
Eski tabirler ‘Ahiyan-ı Rum: Anadolu kardeşleri.’
Ahilik ilk olarak XIII. asırda Selçuklu Anadolu’sunda ortaya çıkmıştır. Ahiler meslek sahipleri olup, göçebe Türkmenleri çeşitli meslek sahibi yaparak yerleşik düzene yani şehir hayatına geçiriyordular. Yoksullara yardım edip zaviyelerinde yemek veriyor ve yabancıları misafir ediyorlardı.
“Ahilik (kardeşlik) gençlere cesaret, onur, yücelik, yardımseverlik gibi nitelikler kazandırıyordu. Ahiler soygunculuğa olduğu kadar zulme de karşıydı. Tanrıyı inkâr edenleri, vergi toplayanları ve tefecileri zaviyelerine kabul etmezlerdi. Müneccimleri, ulema ve hükümetin koruduğu özgürlüğe düşman unsurları aralarında kabul etmezlerdi.” (GOODWIN, 2008, s. 23)
“Horasanlı olan Ahi Evren, uzun bir yolculuktan sonra Anadolu'ya gelmiş, Denizli, Konya ve Kayseri' de ikamet etmiş, buralardaki köy ve kasabayı gezerek ahiliğin örgütlenmesini gerçekleştirmiştir (s. 111). Ahi Evren ile Hacı Bektaş Veli arasındaki ilişki Ahi Evren'in bir sohbet esnasında ‘Kim bizi şeyh edinirse onun şeyhi Hacı Bektaşi Hünkâr’dır’ diyecek kadar dostane ve samimidir (s. 112). Ahilerin uyguladıkları merasimler daha sonra Alevi ve Bektaşiler tarafından neredeyse aynı denilecek şekilde benimsenmiş ve takip edilmiştir.” (SARIKAYA, 2010, s. 113)
“Hayırseverlik Ahi'lerin en önde gelen prensibiydi. Bu özellik kendini eli açıklık ve misafirperverlik şeklinde gösterdi. Ahi örgütleri acımasız otokralların gaddarlığına uğramış kişileri ve halk gruplarını da desteklemekten geri kalmıyorlardı.” (TAESCHNER, 1990)
Ahi Evran, Anadolu Bacıları (Bacıyan-i Rum) örgütünün kurucusu Fatma Bacı'nın eşidir. Anadolu'daki büyük bir kadın örgütlenmesi olan bu örgüt kadın erkek ayrımını kabul etmemiştir.
“Arap seyyah: Her tarafa yolculara mahsus konuk evleri kapılarını açıyor (Ahiler) ve bütün memlekete yayılmış olan ‘Gençler Fütüvvet Birliği’ namıyla gelip geçen hacı ve garipleri yardım etmeyi kendilerinin en yüksek vazifeleri telakki ediyordu.” (BABINGER, 1996, s. 18)
Ahi Evran teşkilatı Fatih tarafından yasaklanmıştır. Fatih’e kadar Türk kadını tabiri kullanılırken; Fatih dönemi ile Osmanlı kadınına ve avrata (avret’ten> iki bacak arası mahrem yerler) dönüştü. Eski Türklerde katun, hatun, han-ım artık avrat> avret seviyesine indirgenmişti.
“Olar ki tabi-i Mervanilerdir,
Sürüldü, çıkdı dinden ebter (kuyruğu kesik hayvan) oldu.
Şahumun evladına ikrar idenler,
Ahiler, gaziler, abdallar oldu.”
KIZILBAŞ KÜRTLER VE KIZILBAŞ ZAZALAR
Zaza olup Kızılbaşlık konusunu tarafsız ve derinlemesine inceleyen araştırmacıların hepsi, bütün yolların Kızılbaş Türkmenlere çıktığının sonucuna varmışlardır.
Yabancı araştırmacıların hiç biri Kızılbaş inancıyla Kürtler arasında bir bağ kurmamıştır. Bektaşi inançlı Kürtlere rastlanılmamış, tekkeleri ve zaviyeleri görülmemiştir. Kürt ozanlar ve deyişleri tarihe geçmemiştir. Horasan’dan gelen on binlerce eren arasında Kürt olan yoktu. Bu gibi nedenlerle sayıları az olmakla birlikte Kızılbaş Kürtlerin kökenlerini başka yerlerde aramak gerekmektedir.
“Kürt geleneğinde cem yoktur.” (ZELYUT, 2015, s. 391)
Fransız araştırmacı Prof. Dr. Irene Melikoff, “Alevilik üzerine 25 yıllık araştırmam sürecinde Kürtlere ilişkin herhangi bir kayda rastlamadım.” (Milliyet gazetesi, Aralık 1996. 'Entelektüel Bakış' köşesi)
“Kürt dilini anadili olarak konuşmalarına rağmen (Aleviler) etrafındaki Sünnî Kürtlerle tarih boyunca düşman ilişkisini yaşamaktadır. Laik-Türk Milliyetçiliği ön planda olup, ülkenin ana ekseni Atatürkçülüktür diye beyan eden Türkiye Cumhuriyeti’nin yandaşı olmuşturlar.” (WAKAMATSU, 2014, s. 947)
Kürtçülere göre Kızılbaşlık
Kürtçülerle dalga geçerek, “Kürtler, Alevi Türklerin bile dinlerini Kürtlerden almış olmaları gerektiğini öne sürmüşlerdir.” (BRUINESSEN, 2019, s. 87)
Bir diğeri, “Kürt kökenli Alevilere göre, Aleviliğin kökeni Kürt kültürüne dayanmaktadır.” (VORHOFF, 2010, s. 57)
Bir başkası, “Kürdistan Alevileri Federasyonu, Türkçe konuşan Aleviler de dinlerini Kürtlerden almışlardır.” (MASSICARD, 2007, s. 112)
Anadolu Aleviliğinin özü eski Türk kültürüne dayandığını bilen Kürtçüler, gerçeği saptırmak ve karartmak için Kızılbaşlık inancına saçma sapan anlamlar yükleyerek farklı farklı yerlere bağlamaya çalışırlar. Her zaman yaptıkları gibi belge ve kaynaklardan yoksun çeşit çeşit safsataları kitaplarına yansıtırlar. Ürettikleri yalanları kanıt diye karşılıklı paslaşırlar.
“Kızılbaşlık kavramının da, Halife Ali’den değil; kırmızı giyinmeyi bir gelenek haline getiren ve kızıl bayrak taşıyan Mazdekiler’den ve Hurremiler’den geldiği.” (BAYRAK, 1997, s. 20)
“Kürt uygarlığının bir ürünü olan Alevilik.” (BİÇER, 2019, s. 342)
“Alevilikle Kürtlük aynı anlama geldiği.” (ÇEM, 2011, s. 573)
“Alevi sözcüğü, neden Ateşe tapanlar anlamındaki ‘Alawı’ deyiminden kaynaklanmasın ki? Eski Sümer metinlerinde geçen ateş ruhunun adı ‘Al’ veya ‘Alu’ biçiminde okunurdu…” (BULUT, 2011, s. 513)
“Aleviliğin kökü Mezopotamya’dır.” (BULUT, 2011, s. 392, 492)
“Kürt halkına Alevi/ Bektaşi kültürü Zerdüştlük/ Yezidilik süzgecinden geçerek ulaştı.” (BULUT, 2012, s. 63)
“Aleviliğin Zerdüştlükten geldiği.” (Dersim dergisi, 2005, sayı 6, s. 35)
Kızılbaş adının, “Hz. Muhammed yaralı olarak kurtaranın taktığı kırmızı başlıktan, Hz. Ali’nin kırmızı sarığından kaynaklandığı.” (DERSİMİ, 1992, s. 166)
“Varlığı dört bin yıl öncesine Luviler’e kadar uzanan Hacı Bektaş Veli Dergâhı.” (ÇINAR, 2012, s. 104)
“Kızılbaşlığın Ön-Asya (Anadolu) Kürt inancı olduğunu gösteren en somut delil Kürt kilimleridir.” (GÜRBEY, 2016, s. 21)
'Kürt halkı, dünyanın yaratılışından günümüze tüm inançların pek çoğunu yaratmış ve tek Tanrılı dinleri de sayarsak; bunların tümünü de yaşamış bir halktır.” (GEZİK, 2000, s. 12) Coştukça coşuyorlar ve devam edip gidiyorlar.
İddia edilenlerin hepsi yalandır çünkü hiçbirinin belgesi ve kanıtı yoktur.
Kızılbaşlara en büyük darbeler, Osmanlının tetikçisi Kürt aşiretleri tarafından indirilmiştir ve öldürülen Kızılbaşlar arasında Kürt olan bir kişi yoktu.
Evliya çelebi: “Bu Kürdistan Seddi olmazsa Âli Osman huzur edemezdi.”
“Aleviler 5 gruptur. 1. Şiiler, 2. Ehl-i Beyt Hayranları, 3. Ghulât (Aşırı Şiiler), 4. “heterodoks” Anadolu Türkler ve 5. Ocak-Merkezli Kızılbaş Türkleri.” (DRESSLER, 2013: 239-271) (WAKAMATSU, 2014, s. 949 ) Kürt aşiretleri nerede?
Kürt tarihi aşiretler tarihi olduğuna göre bir tek Kızılbaş Kürt aşiretinin adını Kürtçüler verebilirler mi? Elbette hayır çünkü söyledikleri hep yalan.
Kaynaklara göre Kızılbaş Kürtler ve Kızılbaş Zazalar
Kürtler Anadolu’ya geldiklerinde Sünni inanca sahiptiler. Tarihte hiçbir Sünni’nin Kızılbaş inancını benimsemediğine göre ve Anadolu Kızılbaşlığı soya dayandığı için bu Kızılbaş/ Alevi Kürtler kimdir?
Saraya geçiş ile başlayan halktan kopuş ile birlikte halife unvanını alan Osmanlı, Türkmenlerin üzerine baskılarını yoğunlaştırdı. Yavuz-Şah İsmail savaşı sonucunda Kızılbaş Türkmen kıyımı başlamış, Türkmenler İran’a, Irak’a ve Azerbaycan’a kaçarak Anadolu’yu terk etmek zorunda kalmışlardı. Gidemeyenler ise devletin zor uzanacağı Dersim gibi dağlara sığınmışlardı.
“Osmanlı, çeşitli illerin çeşitli zamanlarda fermanlar yollayarak Kızılbaşların cezalandırılmalarına (ölüm, sürgün, hapis) dair fermanlar yollamıştır. Hatta Bozok’ta (Yozgat) Cuma namazı kılmak ve hutbe dinlemek istemeyenlerin cezalandırılmaları için emirler vermiştir. Şeyh Bedrettin, Çırpanoğlu, Kalender, Donuzoğlu, Yenice Bey, Veli Halife, Şüğlünoğlu Koca, Baba Zunün, Karabıyıkoğlu, suhtelerin çeşitli zamanlarda çeşitli yerlerde isyanlar çıkarmıştı.” (REFİK, 1932
Yavuz dönemi ve öncesinde Zazaların varlığından bahseden ne Osmanlı, ne Arap-Fars, ne de batılılar tarafından kaleme alınmış hiçbir belge ve kitap yoktur.
Türklerle hemen her yerde savaşa tutuşan Haçlıların kroniklerinde de Zazalardan ve Kızılbaş Kürtlerden söz edilmez.
Kızılbaşlara her türlü hakareti eden Kürt kökenli İdris Bitlisi (ö. 1520) ile Şeref Han’ın kitaplarında (1597) Zazalar ve Kızılbaş Kürtlerle ilgili tek kelime geçmez çünkü o dönemde Zazalar ve Kızılbaş Kürtler diye bir toplum yoktu.
Osmanlının yaptığı Kızılbaş kıyımları arasında Kızılbaş Kürtler yoktu.
“Orijinal Kürt olup Aleviliği benimseyene de rastlamak tarihsel olarak mümkün olmamıştır.” (ŞENER, 2010, s. 8)
“Göçebe Türkmenler arasında ortaya çıkan ve gelişen Kızılbaşlığa/ Aleviliğe Kürtler hangi tarihi koşullar altında entegre oldukları.” (BODROGI, 2017, s. 10) sorusuna cevap yoktur.
“Azerbaycan’daki bütün Kürtler Sünni ve bütün Türkler Şii’dir.” (BRUINESSEN, 2019, s. 15)
Ebu Bekr-i Tihrani'nin (1470-71) ‘Kitab-ı Diyarbekriyye’ Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri hakkında yazılmış tek tarih kitabıdır. Birkaç Kürt aşiretlerinden ve bazı emirliklerden bahsederken, Zaza ve Kızılbaş Kürt adları eserinde geçmez.
“1541 yılında, Musul'un art bölgesinde yaşayan göçerlerin sayısı toplam kır nüfusunun yüzde 35'iydi. Bu gruplar çoğunlukla Türk ve Kürt kökenliydi; Arap aşiretleri azınlıktaydı.” (KHOURY, 2017, s. 39) Musul’un üçyüz yıllık bir dönemi kapsayan bu araştırmaya dayalı kitabın içeriğine Kürt, Yezidi, Kızılbaş sözcükleri geçerken, Zaza ve Kızılbaş Kürt adları eserde geçmez.
Daftary’nin ‘Şii İslam Tarihi’ kitabında Kızılbaş Kürt ve Zaza tabirleri yoktur.
Tarihte Zazalardan ilk bahseden bölgeyi dolaşan Evliya Çelebi’dir (1640-1650’li yıllar). (İslam Ansiklopedisi)
“Kızılbaş Zazaları işaret eden ilk belge (Osmanlı) 1733 tarihli olup, ‘Çarsancak ve Kiğı taraflarında oturan soysuz eşkıyadan Dersimli ve Şeyh Hasanlı Rafızi (Kızılbaşlar) mezhebinden olduklarından, Hz. Ebu Bekir'in kızı Ayşe'ye iftira edip üç halifenin (Ebu Bekir, Ömer, Osman) halifeliğini kabul etmiyorlar ve Peygamberimizin bazı yakınlarına da sövüyorlar. Bunların kadınları da aynı sapık inanç üzerinedir’ denmektedir.” (ŞENER, 2003, s. 38)
“Anadolu köylüsü, Türk sözcüğünü Kızılbaş ile eşanlamlı kabul ediyordu.” (MAZOWER, 2007, s. 289)
Kızılbaş Kürt adı 19. yy. dan önce hiçbir kaynakta geçmez, mazileri yenidir ve bunlar Osmanlı baskısından kurtulmak için gönüllü Kürtleşen Türkmenlerdir.
Anadolu’yu Türkleştiren Oğuzların en büyük boyu Kızılbaş Çepniler Karadeniz bölgesinin çok ilinde ve ilçelerinde vardır. Az oldukları İkizdere gibi yerlerde Sünnileştiler. Hemşin’de Sünnileşen Kızılbaş ocağı Hubyar-oğulları sülalesi (Mehmet Haberal) bunlardandır. Keza HDP milletvekili İkizdereli Murat Çepni de Sünni’dir.
Anadolu’da, geçmişleri Sünni olan Çerkez, Gürcü ve Lazlar arasında Alevilere rastlamak mümkün değildir. Bu durum Kürtler için de geçerlidir.
Richardson 1856 yılındaki mektubunda, “Kızılbaşların Kürt olmadığı kesindir.”
Osmanlıda imtiyazlı bir sınıf olan Sünni Kürtlerin Aleviliğe geçmesi demek, attan inip yerde sürünmesi demekti. Bütün imtiyazlarını kaybetmeleri ve kelle koltukta yaşamak demekti. Bu durumu hiçbir insan ve aşiret istemezdi, göze almazdı, alamazdı. Kürtler ise hiç almazdı. Üstelik tarihsel olarak Sünnilikten Aleviliğe geçiş olmamıştır. Kürtler Anadolu’ya geldiklerinde Sünni idiler ve Anadolu Aleviliği soya dayanır.
“Bu havalide (Bingöl) Türk demek Kızılbaş demekti.” (YALÇIN, 2014, s. 65)
“Türkçe, törenlerde kullanılagelen tek dildir; hatta Kürt (Zaza dahi) Alevi çevrelerdeki törenlerde (cem) bile.” (MELIKOFF, 2010, s. 290)
Dersim Kürtleri, “Kürt dilini (Zazaca) anadili olarak konuşmalarına rağmen etrafındaki Sünni Kürtlerle tarih boyunca düşman ilişkisini yaşamaktadır.” (WAKAMATSU, 2014, s. 947)
“Alevi Kürtler, Alevi Türklere Sünni Kürtlerden çok daha yakın oldu.” (BRUINESSEN, 2019, s. 27)
İdrisi Bitlisi ve Kızılbaşlar
İleri gelen Kürt aşiret reisi olup Arapça ve Farsça kitaplar yazmış olan İdrisi Bitlisi (1452-1520), Yavuz’un yanında yer almış, Kürt aşiretlerini Şah İsmail’e karşı örgütleyip kışkırtmış ve Çaldıran savaşına katılmıştır. Yavuz’un verdiği yetki ile Kürt aşiretlerini emir olarak atanmış, derebeylik gibi bu sistemle babadan oğula unvanlar geçer olmuş, böylece Kürt aşiretlerinin ağaları ve şeyhleri Osmanlıda imtiyazlı bir sınıf haline gelmiştir.
“Şeyh İdris-i Bitlis-i Osmanlı sultanlarından Beyazıt ve diğer yedi padişah hakkında yazdığı eserini Farsça kaleme almış, ona ‘Heşt Bıhişt: Sekiz Cennet’ adını vermiştir.” Kitap, Osmanlıyı yüceltmek amacıyla yazılmıştır. İdrisi Bitlisi’nin dini içerikli pek çok eseri vardır.
“Şah İsmail’in çağdaşı olan Bitlisi, Osmanlı sultanı I. Selim’in sarayında vakanüvislik (Resmi devlet tarihçisi) yapmış ve birçok savaşa tanıklık etmiştir. Şah İsmail’in mezhebinin reddinde bir kitap yazmış ve Osmanlı hudutları içinde bulunan 25 Kürt kabilesini Şah İsmail’e karşı ayaklandırmıştır.” (JAVANSIHIR, 2007, s. 11…)
İdrisi Bitlisi gayreti ile “Soran Hakimi Emir Seyyid Bey ve Baban Kürtleri Bıradost kabilesi emirleri Yusuf İskender Bey ve Sultan Ahmed de Osmanlıların safına katıldı. İmadiye Hakimi Emir Seyfeddin oğlu Emir Hüseyin, Cizre Hakimi Şah Ali Bey de Yavuz Sultan Selim'e bağlılıklarını bildirdiler. Netice itibariyle İdris'in bölgedeki yoğun çalışmaları sonucunda Ahlat, İtak, Sason, Bohti, İmadiye, Cezire, Erbil, Bitlis, Aşni, Hizan, Namervan, Garzan, Palu, Siirt, Nusibin, Musul, Hısn-ı Keyfa, Muş, Meyyafarikin, Urmi, Zikri ve sair yirmi beş Kürt beyi Osmanlılara bağlı kalacaklarına ve gereken desteği vereceklerine dair söz vermişlerdi. Ve Safevilere karşı saldırıya geçtiler.” (PAMUK, 2014, s. 132)
25 civarında Kürt beyi katıldıkları bu toplantıda saraya (Yavuz’a) bir itaat mektubu gönderirler. Bugün Topkapı Arşivinde olan bu mektubun içeriği şöyledir:
“Can ü gönülden İslam Sultanına biat eyledik, İlhadları zahir olan Kızılbaşlar'dan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid'atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafi mezhebini icra eyledik. İslam Sultanının namı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yada başladık. Cihada gayret gösterdik ve İslam Padişahının yollarını bekledik. Duyduk ki, Padişah, Zülkadriye Eyaletine gitmiş; bunun üzerine biz de Mevlana İdris-i Bitlisi'yi makamınıza gönderdik. Hepimizin arzusu şudur ki; Bu muhlis ve size itaat eden beldelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaş civarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler (dinden çıkan), bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslam Sultanına muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zalimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah'ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz. Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah (Allah’ın yolu) böyle cari olmuştur.” (AKGÜNDÜZ, 2012, s. 18) (Topkapı Sarayı Arşivi, No: 11634/26)
“İdris Bidlisi, bu topluluğu (Kızılbaş) din dışı bir inanç birliği olarak görüp, bunlar için Rafizi, İsmailiyye Rafizileri, Harici-Rafizi, dinsiz hariciler, çirkin ve sapık, mülhit, sapık, iblis, melun, isyankâr ve dinsiz taife, kara yüzlü, kötü sanlı Kızılbaş taifesi, kara yüzlü aşağılık fırka, vefasız ve hain, alçak, inatçı mülhitler, kötü mezhepli köpek gibi aşağılayıcı ve küfür niteliğinde tabirler kullanmıştır.” (ARTİŞ, 2021, s. 57)
Bitlisi’nin Selim Name’sinde, “Onların (Kızılbaşların) kadın, çocuk, mal, araç ve gereçleri tamamen din mücahitlerinin eline geçti. Her çeşit değerli ganimetler ele geçirilerek Bitlis’e geri dönüldü. O kara yüzlü (Kızılbaş) askerleri (kendisi çok beyaz imiş gibi). Sevrân (Soran) hâkimi Seyit Bey, Erbil ve Kerkük memleketini ele geçirerek Kızılbaş halkının tamamını öldürerek o bölgeden temizlemiş. Kürdistan memleket ve hâkimleri de Kızılbaşların geri kalanlarını aralıklı savaşlarla öldürmüştüler. O dinsizlerin kesik başları Diyarbekir’e gönderildi.” (AKSOY, 2021, s. 100…)
İdrisi Bitlisi: “Kendisini ‘söz bostanının eşsiz bülbülü’ vasıflarken, Yavuz için şöyle söylüyordu, Ey bütün âlemin padişahı, bugün yiğitlikle tartışılmaz olan sensin. Dinin temelini dünyaya sen yerleştirdin. Mustafa’nın şeriatını yerli yerine sen koydun. Senin himmetinle din yenilendi, dünya senin minnet yükünün altındadır. Şeriat mülkü yerli yerindeyse, hepsi Sultan Selim’in devleti sayesindedir. Senin korkundan Fars ve Türk (Kızılbaş) titremekte.” (KILIÇ, 2019, s. 216)
Kızılbaşlar için çıkarılan ölüm fermanlarında, Osmanlı ve tetikçisi Kürt aşiretleri tarafından kırk bin ile yüz bin arasında Türkmen öldürülmüştür. İlk Türkleşen Doğu-Güneydoğu Anadolu bölgesi (Türkistan) Kürdistan’a dönüşmüştür.
“Şiiliğin / Kızılbaşlık inancının (Anadolu’da) yayılmasını önleyen ve önüne bir set çeken de büyük oranda Sünni mezhebine mensup Kürtler olmuştur.” (SUNĞUR, 2019, s. 33)
“Kürtler, Osmanlı Devleti'nin en sadakatli ve iyi destekleyicileriydiler ve onların kuzeye ve batıya yayılmaları, Osmanlının cesaretlendirmesinin bir sonucudur.” (TOYNBEE, 2009, s. 35)
Kürtler arasında Kızılbaş ocakları
Ocak sistemi nerede varsa Hacı Bektaşi Veli ve Türk kültürü oradadır. Ocak olmazsa Kızılbaşlık olmaz. Dersim Kızılbaşlığının temeli, ocak örgütlenmesine dayanır. Dersim Kızılbaşlarının ocağı Hacı Bektaş Veli’dir.
“Alevi - Bektaşilerce, Hünkâr Hacı Bektaş Veli, bütün ocakların bağlandığı inancın kaynağı ve yolun Pir’i olarak bilinir.” (ULUSOY, 1986, s. 194)
“Hacı Bektaş, Mardin-Kızıltepe yakınlarındaki Bektaş-ı Büzürk ve Bektaş-ı Küçük köyleri. Dede Garkın, Mardin-Urfa sınırındaki Circip çayı yöresi. Ede Balı, Kızıltepe yöresi. Baba Haki, Bismil. Hacı Kureyş, Siirt’in Kureyşan kalesi ve çayı yöresi. Baba Arslanoğlu, Diyarbakır-Bismil yakınındaki Yukarı Arslanoğlu ve Aşağı Arslanoğlu köyleri. Hacı Doğrul, Irak. Derviş Cemal, Musul çevresindeki Cemal yöresi. Doğan Baba, Mardin’in güneyindeki Doğan yöresi, kökenlidir. Dede Garkın ve Şeyh İbrahim ocağına bağlı topluluklar Nusaybin, Kızıltepe, Viranşehir ve Bismil yöreleri. Tahtacı adıyla anılan topluluklar Kerkük ve Musul yöreleri. Malatya ve Kahramanmaraş’taki Atma aşireti, Musul ve Nusaybin yöreleri. Pazarcık yöresindeki Sinemilli aşireti Mardin yöresi. Tunceli’deki Arili aşireti Habur’un kolu olan Ari çayı yöresi. Tunceli’deki İzoli aşireti Mardin-Diyarbakır yolundaki İzala sıradağları ve Diyarbakır-Karacadağ yöreleri. Trakya’daki Amuca topluluğu Halep (Kuzey Suriye) yöresi kökenlidir.” (AKSÜT, 2006, s. 171…)
“Diyarbakır’da bulunan Büyükkadı köyünde yerleşik Dede Garkın Ocağı’na mensup Surh-seran vergisinin (Kırmızı başlar> Kızılbaşlar) Amid, Mardin, Sincar, Musul, Arabkir, Ergani, Çermik, Siverek, Kiğı, Çemişgezek, Harput ve Ruha sancaklarında yaşayan Kızılbaşlardan tahsil edildiği tespit edilmektedir. 1526 yılında Diyarbekir vilayetine bağlı Hasankeyf Sancağı ile Siird Kazası dışındaki tüm sancaklarda Kızılbaşlar bulunmaktalar (s. 39). Türkmen ve Alevi Büyükkadı köyüne 2 km uzaklıktaki Şerabi (Nahırkıracı) adlı köyde Alevi mürşit ocaklarından Ağuiçen Ocağı’na mensup dede ailelerinin yerleşik olduğu görülmektedir (s. 40). Dede Garkın Ocağı’nın Diyarbakır koluna mensup dedelerin Dersim’de de bağlantıları varmış.” (AKIN, 2016, s. 42)
Bu köylerde değişik sebeplerden dolayı Alevi Türkmen’i kalmamıştır. Köyler Sünni Kürtler ile doldurulmuş, kalanlar da Sünnileşip Kürtleşmişlerdir.
[Anadolu’nun diğer bölgelerinde yaygın bir şekilde görülen Dede Garkın, Ağu İçen, Battal Gazi, Sarı Saltuk ve Zeynel Abidin gibi ocakların varlığı (Diyarbakır) gözlenmektedir. Bu ocakların yanı sıra, yörede Musa-i Kazım, Baba Mansur, Ersefil, Güzel Şah, Zelil Kalender, Bozkurt ve Beyazıd-ı Bostan gibi Anadolu’nun başka bölgelerinde görülmeyen ocaklara da rastlanılmaktadır.
Türkmenhacı köyünde Beyazıdı Bostan ocağı, Battal Gazi ocağı, Ersefil Bozkurt ocağı ve Babusor ocağı. Seyithasan (Bakacak) köyünde İmam Zeynelabidin ocağı, Sarı Saltık ocağı, Çoban Alo ocağı ve Zelil Kalender ocağı. Darlı köyünde (Bismil Ulutürk mah.) Zeynelabidin ocağı. Bismil merkezde Battal Gazi ocağı. Şükürlü köyünde Güzel Şah ocağı ve Sarı Saltık ocağı. Şerabi (Nahırkıracı) köyünde Ağu İçen ocağı ve Güzel Şah ocağı. Büyükkadı köyünde Dede Karkın ocağı ve Ağu İçen ocağı bulunmaktadır. Güvenç obasının yurtlarından bir yer olarak Diyarbakır’ın Şarki Amid nahiyesindeki Güvençoğlu köyünü belirtmekte ve bu köyün Bismil’in Seyithasan adlı Alevi-Türkmen köyüne komşu olduğunu ifade etmektedir. Bunun yanı sıra, burada Çepni adında bir köyün de varlığından bahsedilmektedir.] (YAŞAR, 2013, s. 129-130)
“Batı Dersim’de üç küçük seyyid soyu Ağuçan (Ağuiçen), Derviş Cemal ve Sarı Saltık, Hacı Bektaş’ça tayin edilen halifenin soyundan geldiklerini iddia ederler.” (BRUINESSEN, 2019, s. 94)
Hacı Bektaşi Veli Türk’tü ve görevlendirdikleri de Türk’tü.
Diyarbakır’da bazı Kızılbaş ocakları
[[Battal Gazi Ocağı, Bismil'in Türkmenhacı köyündedir. Ersefıl Bozkurt Ocağı, Türkmenhacı köyündedir. Alevi gelenekte, Kalender Bozkurt adlı bir erenden söz edilmektedir. Kalender Karakurt Baba, Kalender Kızılkurt Baba gibi kurt adı taşıyan başka erenler de vardır.
Anadolu Alevilerinin Diyarbakır kökenli obaların en ünlülerini şöylece sıralayabiliriz:
Bektaş, Haydarlı, Karagöz, Demircü, Yağmurlu, Balı, Aşık, Avcı, Çepni, Menteş, Kocalı, Köseli, Hasanlu, Türkmen, Kıcılu, Hacılu, Kuşdoğan, Bozcalı, Köpekli, Çaruk, Deveci, Develi, Arslanoğlu, İshak, Bayındır, Eberlü, Mamaş, Örenli, Abdal.
Bu obaların bağlı olduğu Oğuz boylan ise şöyledir:
Haydarlı, Demirci; Beğdili boyuna,
Eberlü, Köseli ve Köpekli; Avşar boyuna,
Bektaş, Bayındır ve Türkmen; Bayındır boyuna,
Hacılı, Hasanlı, Bozcalı ve Şükürlüİ Bayat boyuna,
İlyas, Çaruk ve Karagöz; Eymür boyuna,
Garkın, Develi, Deveci, Arslanoğlu ve İshak; Garkın boyuna,
Balı; Kayı boyuna,
Çepni, Kıcılu; Çepni boyuna.
Örenli ve Abdal obaları ise zanaatkâr obalar olduğundan bunlar, farklı boyların üyeleridir.]] (AKSÜT, 2004, s. 754-757)
https://www.youtub[e.com/watch?v=1kPd8ZD2Njo
Kızılbaşlıkta Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe kelimeler
İbadet dili değişmeyen veya çok zor değişim geçiren dildir çünkü kutsaldır ve dokunulmazdır. Bu nedenledir ki Türkçeyi unutmuş olan Kızılbaş Zazaların cemlerdeki ibadet dilleri Türkçedir. Tıpkı Sünni Türklerde ve Kürtlerde olduğu gibi Arapçayı anlamadıkları halde Arapça dili ile ibadet etmeleri gibi.
A-Arapça, F-Farsça, T-Türkçe, K-Kürtçe.
Buyruk (T), Aleviliğin yazılı kaynağı. Kızılbaş (T). Alevi (A). Dede (T), Baba (T), Erenler (T), Erenler Yolu (T+T), Ocak (T), Turna (T), Sürek (T), Töre (T), Yurtluk (T), Üçler (T), Beşler (T), Yediler (T), Kırklar (T), Ayakçı (T), Aşçı (T), Bekçi (T), Dikme (T), Dikme Dedeler (T+T), Dolu/ tolu/ (T), Deyiş (T), Deme (DLT’te te-mek: Demek, Söylemek) (T), Don (yeryüzü yolculuğunda ruhun girdiği çeşitli bedenleşmeler) (T), Eşik (T), Uşak (buradaki anlamı “oğul”) (T), Yol (T), Kırklar Dolusu (T+T), Kırklar Kapısı (T+T), Kırklar Pınarı (T+T), Alaca Değnek (T+T), Çavuş (T), Baş Okutman (T+T), Dört Kapı (T+T), Düşkün (T), Düşkün Ocakları (T+T), Düşkün Edilmek (T+T), Dara Düşmek (T+T), Dara Durmak (T+T), El Alma (T+T), Görgü (T), Birlik (T), Görünme (T), Gözcü (T), Gözlekçi (T), İzinci (T), Kapıcı (T), Okuyucu (T), Okuntu (T), Ozan (T), Sorgu (T), Süpürgeci (T), Toy (T), Yoklamacı (T),Yol Kardeşliği (T+T), Yol Önderi (T+T), Ahiret Kardeşliği (A+T), Bozatlı Hızır (T+A), Kırklar Cemi (T+A), Kırklar Meclisi (T+A), Kırk Makam (T+A), Üç Sünnet (T+A), Yedi Farz (T+A), İçeri Semahı (T+A), Dışarı Semahı (T+A), Kırklar Semahı (T+A), Turna Semahı (T+A), Erkân Değneği (A+T), Oniki İmam (T+A), Gözden Geçme Cemi (T+T+A), Pir (F), Rehber (F), Dem (Bektaşilikte) (F), Gülbank (F), Çerağcı (F), Musahip kardeşliği (A+T), Ahiret Kardeşliği (A+T), İkrar vermek (A+T), Mürşit (A), Seyyid (A), Alevi (A), Cem (A), Nefes (A), Sakka (A), Semah (A), Zakir (A), Kaz (T), Tavşan (T)…
Aralarında Kürtçe iki değil bir sözcük bile yok ama Kürtçülere göre Kızılbaşlık Kürt kültürü ürünüymüş! Erdemin olmadığı yerde şarlatanlık güç kazanır.
Alevilik Anadolu’ya Türkler aracılığıyla geldiği için Arapça ve Farsça kelimeleri de Türklerin getirdiği açıktır.
Melikoff: “Alevilik üzerine 25 yıllık araştırmam sürecinde Kürtlere ilişkin herhangi bir kayda rastlamadım.” (Milliyet gazetesi, Aralık 1996. ‘Entelektüel Bakış’ köşesi)
Kürtçülerin Alisiz Aleviliği
Anadolu Aleviliğini Türkmenlerle bağlantılı olduğunu gören bazı Kürtçü bağnazlar, ‘Alisiz Alevilik’ diye yeni fantezi icat ederek Türk kültüründen bağını kesmek için çeşit çeşit yalanlar, martavallar ve palavralar sahaya sürmüşlerdir. Bunlara göre Alevilik Anadolu’da oluşmuş ve çok eski Kürt kültürü ürünüymüş. Göbeklitepe’ye kadar uzanırmış. (BENDER, 1991, s. 100) (BULUT, 2011, s. 513) (ÇINAR, 2009, s. 59) (BAYRAK, 1997, s. 25) (GÜRBEY, 2016, s. 236) (BİÇER, 2019, s. 342) (GEZİK, 2000, s. 12)…
Aleviliğin Ali ile birlikte 7. yy. da doğduğunu bu aptallar bilmiyor mu?
Aleviliğin kelime anlamı nedir? Ali, Muhammet ve Kerbela olmadan Alevilik olur mu? Olursa nasıl olur? Hz. Ali’den önce hangi kaynaklarda Alevilik adı geçer? Kürtçülerin icat ettiği Aleviliğin bir mabedi, tekkesi, zaviyesi, dedeleri, seyitleri, ozanları, deyişleri, erenleri, takipçileri yeryüzünde görülüp işitilmiş mi?
Baba Mansur Ocağı piri Mehmet Halis: “Tunceli Aleviliği diye bir şey yoktur. Bir tane Alevilik vardır. Bu Alevilik de Hak-Muhammed-Ali yoludur, ikrar ve rıza yoludur (s. 188). Tuncelililer de dünyadaki bütün Aleviler gibi, rabbi Allah, dini İslam, kitabı Kur’an, peygamberi Muhammed Mustafa, imamı Aliyel Murtaza’dır. On İki İmam’a ve resule bağlıdır. Bunun başka bir ifadesi olamaz. Yok, İslam’ın içinde, dışındadır, yok Luvilerden gelme, yok alevden, yok dağdan taştan gelme, yok Alevi dağa taşa tapar, yok Alevi diyor ki Hz. Ali bizim peygamberimizdir, bunların hepsi safsatadır, saçma sapan şeylerdir.” (ÇELİK, 2019, s. 189)
Cümle bir mürşide demişler beli,
Tesbihleri Allah Muhammed Ali,
Meşrebi Hüseyni ismi Alevi,
Muhammed Ali'ye çıkar yolları. (Kul Himmet)
Aleviliğin şehirli kolu olan Bektaşilik çok milletten insanlar bir araya toplanmışken; Kürtlerden Bektaşi olan bir kişi neden yoktur? Çünkü Kürtler Anadolu’ya Sünni olarak gelmişler ve öyle de kalmışlardır.
KÜRTLER İLE TÜRKLERDE OZANLAR VE DEYİŞLERİ
Bugün ‘saz şairi’, ‘aşık’ ya da ‘halk şairi’ dediğimiz sanatkârlara, Oğuzlar ‘Ozan’ diyorlardı. Ozanlar, çok eski ilk Türk şairi ve müzisyenleri olarak kabul edilirler. Ozan kelimesi de eren, ocak, Kızılbaş kelimeleri gibi Türkçe sözcüktür.
Kızılbaş/ Alevi Kürt ozanları ve deyişleri
Zazalar, Türkmen kökenli oldukları için Türkmen ozanlarını kendi ozanları bilmişlerdir. Türkçe’yi unutmalarına rağmen Türkçe dualar ve deyişler 20 yy,’ın başına kadar cemlerde söylenirdi. Zazaca deyişler Cumhuriyet’e karşı isyanlarla birlikte ortaya çıkmaya başladı. Yeni icat oldukları için söylenen bu deyişler bir cemden diğerine geçememiş, zakirler arasına yayılamamış ve kitaplaştırmak mümkün olmamıştır.
Türk dilinin kuvveti ile kudreti, anlam derinliği, ifade akıcılığı, ruha sesleniş güzelliği, kelime hazinesi zenginliği, şiirsel anlatısı, melodik yapısı Kürtçe ve Zazaca’da olmadığı için yine Türkçe deyişlere dönülmeye başlanmıştır.
Tez çalışması esnasında Tunceli il merkezi ve ilçelerinden farklı farklı dedelerden derlediği Alevi deyişlerinin hepsi Türkçedir. (DALGIÇ, 2019, s. 35-98)
Günümüzde bile Kürtçe türküleriyle meşhur olmuş Kürt sanatçısı olmadığı gibi ünlü olanların hepsi Türkçe türküleri ile şöhrete ulaşmışlardır.
1200’lü yıllarda yaşamış Yunus:
“Beni bende deme bende değilem,
Bir ben vardır bende benden içeri.”
Türkçenin kuvvet ve kudretini belirtme açısından Yunus Emre'nin bu dizesini değil Kürtçeye veya Zazacaya çevirmek mümkün değildir. Diğer ozanların da deyişlerini Kürtçeye çevirmek imkânsızdır.
“Moliere ‘Kibarlık Budalası’ adlı yapıtında, haklı olarak, “Şu Türkçe ne hayran kalınacak bir dil!” der ve sözünü şöyle sürdürür, “az sözcükle çok şey söyler.” (ROUX, 2008, s. 36)
Tarihe adı geçmiş tek Kürt ozanı ve deyişi yoktur. Çeşitli işkenceler altında can veren Alevi/ Kızılbaş ulularının arasında bir tek Kürt yoktur.
Dersim Alevilerinde Kürtçe dua, gülbang, deyiş örnekleri:
“Munzur Nehri Hızırın evi
Sahibin kalkanı
Kuşların yuvası
Ve de yılanlar ve kertenkelelerin
Herkes için bir yerin var senin
Benim bu kimsesizliğim sebebi nedir o zaman?
Bu ne felaket böyle! (s. 287).
Vardım harmanların başına
Girdim rençberlerin cemine
Hem çift sürüyor hem suluyorlar tarlayı
Mir ve bey ve ağalar için (s. 294).
Pirim tanıyorum seni ben
Senin yolunda ağlıyorum ben
Hızırı çağırıyorum
Başım gözüm üstüne geldin pirim
Allah Allah, Allah Allah, Ya Ali.” (ÇEM, 2011, s. 311)
Kürtçünün yeni icadıdır. Bir şey anlayan var mı? Ben anlamadım.
Kızılbaş/ Alevi Türk ozanlar
900 den fazla hak aşığının/ ozanının şiirleri günümüze ulaşmıştır.
“Şaman bir ozandır ve ona Kam-ozan denir. Taşıdığı sazı, ayırıcı niteliklerinden biridir; onunla ruhları çağırarak kendinden geçişe girer. Bu da saza yarı-dinsel bir değer yüklemektedir.” (MELIKOFF, 2010, s. 42)
“Şair ile müzisyenin yeteneği, koruyucu ruhların Şaman’ı donattığı yetilerin olmazsa olmaz kısmı olarak algılanmaktaydı.” (ANJİGANOVA, 2007, s. 19)
İlk büyük Türk ozanı “Korkut adı, kobızın (bağlamanın) tellerinde ve insanların yüreklerinde ölümsüz olmuştur.” (JIRMUNSKIY, 1962, s. 84)
Anadolu’daki Aleviliğin kaynağı Ortaasya’dır, Türkistan’dır, Horasan’dır. Farsçaya ve Arapçaya karşılık Anadolu’daki Alevi uluları Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Geyikli Baba, Haydar Baba, Saltık Baba, Kayalı Baba, Dolu Baba, Durmuş Baba, Ulu Baba, Azmi Baba, Dede Garkın, Hasan Dede, Barak Baba, Baba İlyas, Baba İshak, Ademi, Dertli, Daimi, Fuzuli, Harabi, Hatayi, İbreti, Nesimi, Seyrani, Virani, Yemini, Kul Himmet, Kul Mustafa, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Hıdır Abdal, Kabak Abdal, Burhan Abdal, Genç Abdal, Kazak Abdal, Abdal Musa, Abdal Murat, Abdal Kumral, Şah Hatayı Türkçe yazmış, Türkçe okumuş, Türkçe yaşamış, İslamiyet’i Türkçe yorumlamış ve Türkçe anlatmışlardır.
Togan: “Hacı Bektaş, Aybek Baba, Buzağı Baba, Sarı Saltık, Barak Baba gibi Türk şeyhleri ve Yesevi şeyhleri İslamiyet’i adeta bir ulusal Türk dinine çevirdiler.” (YAMAN, 1998, s. 47)
“Hacı Bektaş tesiriyle yetişen ve sözlü kültürün temsilcileri olarak eser vermiş olan ozan, aşık, kul ve abdallardan bazılarını yüzyıl yüzyıl sayar ve pek çok ozan adı verir.” (YAKICI, 2021, s. 31)
Balkanlarda “Yunus Emre, Nesimi, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Hatai ve Genç Abdal gibi Alevi/ Bektaşi şairlerinin nefeslerinin sevilerek okunur.” (MARKOFF, 2015, s. 137)
SÜNNİ VE KIZILBAŞ İNANCINDA KADIN
Ananın kutsallığı ortada iken erkekle bir araya bulunduğunda Sünni inanca göre hemen şeytana dönüşüveriyor.
Araplarda kadın
Araplarda kölelik, cariyelik ve şatafatlı hayat tarzları vardı. Türkler sade idi. Araplarda kadın değersizleştirilmişti, kız çocuk ile yetişkin kız farkı kaldırılmıştı, kapı üzerine kapatılmıştı. Yas tutar gibi kara çarşaf içine sokulmuş, gün ışığından mahrum bırakılmış, alınır-satılır bir eşya düzeyine indirgenmiş ve kum’a gömülmüştü.
Nisa 3. Ayetinde dört kadın sayısı da nihai sınırdır. Ayrıca sahabe ve tabiinden dörtten fazla kadınla evlenmeyi helal kabul eden kimse çıkmamıştır. Dolayısıyla dört sayısında icma meydana gelmiştir. İmam Şafi, aynı anda dörtten fazla kadınla evlenmenin haram olduğuna delalet etmiştir.
İslam hukukunda bir Müslüman erkek en fazla dört eşi bir arada bulundurabilir. Yalnız Hz. Muhammet için sınır yoktu. Peygamberimizin eşleri müminlerin annesi olup, hiçbirinin bir başkasıyla evlenemeyeceği ayetle sabittir.
Dörtten fazla kadınla evliliği yasaklayan hadisler vardır ama bunu da kılıfına uydurup, dört kadını birden boşayıp dört kadınla evlenmek gelenekleşti. Bunlar arasında çok önemli kişiler de bulunmaktadır. Aynı anlayış Sünni Kürtler ile Türklere de geçmiştir.
Hz. Muhammet gibi ayet ve hadis hükümlerinden kendilerini muaf tutan Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi halifeler için hiçbir sıkıntı, yaş ile sayı sınırı yoktu.
Osmanlı’da kadın
Gelenekleri ve nesilleri bozulmaması için “Halife el- Mutasım (833-849) döneminde (Bağdat’ta), bu kabına sığmaz savaşçılar (Türkler) kısa zamanda iktidarı tam olarak ele geçirmekte gecikmediler; ordu kumandanı, bakan ve Mısır gibi zengin eyaletlerde vali oldular. Kendilerine ayrılan mahallerde yaşamış olmaları, yerli halkla karışmalarının yasaklanması ve de halifenin kendileri için satın aldığı Türk genç kızları dışında kadın almaları engellenmiştir.” (ROUX, 1998, s. 30)
“Bağdat’ta bir Türk mahallesi vardı.” (CAHEN, 2008, s. 208)
Arap ülkelerinde her milletin esir cariyelerinin özellikleri belirlenmişti: “Türk kadınlarında güzellik ve sevimlilik birleşmiştir. Tenleri çok beyaz, gözleri çok tatlıdır. Temizdirler, iyi yemek pişirirler, ancak tutumlu değildirler.” (MAZAHERİ, 1972, s. 365)
“Tuğrul'un karısı Khatun, hükümdarlığının bütün işlerini yönetmektedir.” (FINDLEY, 2012, s. 97)
“Yaylada kadınlar yüzlerini kapatmıyor: Çarşaf giymiyor, peçe takmıyorlar. Sürekli iş peşinde olan bu kadınlar için kapanmak engelleyici oluyor.” (HORVATH, 2010, s. 44)
“Serbest bir hayat süren Türk kadınları (Selçuklular dönemi) Avrupalılar kadar Müslümanları da şaşırtmışlardı.” (CAHEN, 2011, s. 114)
“İslamiyet’ten sonra, şehirlerde oturan Türklerde, kadının sosyal mevkii zayıfladı ve hemen hemen hürriyeti ortadan kalktı. Kutadgu Bilig yazarının kadın konusundaki fikri bunu teyid ediyor.” (KÖPRÜLÜZÂDE, 1926, s. 197)
Osmanlı’da Allah’ın temsilcisi olan halifelerde ise evlendiği kadınlarda yaş ve sayı sınırı aranmazdı. Çocuk yaştan başlayıp ordu teşkil edecek şekilde cariye sayısına hükmediyorlardı.
“Ulema yavaş yavaş kadınları toplumdan soyutlamakta başarılı oluyordu. Onaltıncı yüzyılda, Kanuni Sultan Süleyman dönemine gelindiğinde, Osmanlıda kadınların toplumsal rolü sona ermişti.” (DAVIS, 2006, s. 12)
Şii/ Sünni Arapların, Sünni Türklerin ve Kürtlerin kadına bakan pencereleri arasında fazla fark yoktu. Şehirden köylere gidildikçe kadının özgürlüğü az da olsa artıyordu.
20. yüzyılın başına kadar İstanbul’da çocuk yaşta kızların da bulunduğu kadın esir pazarları kurulurdu. Bu pazar, İttihatçılar tarafından yasaklanmıştır.
“1920’li yıllarda bile, İstanbul 'da bir kadın, sırf sokağa peçesiz çıktı diye az kalsın linç edilecekti.” (MIKUSCH, 2000, s. 83)
Araplaşma ile birlikte Türklerde haremleşme başlamış, kadın çarşafa sarılıp, peçeye büründürülüp, pencerenin arkasına itilmiş ve kapı üzerine kapatılmıştı.
Kadın, insan değildi. Başlık parası ineğinkinden azdı. Eğitim, eş seçme, meslek edinme, boşanma, velayet, seçme, seçilme, doğum izni, gebeliği önleme hakkı yoktu. Boşsun demekle boş olurdu. Tek başına sokağa çıkamaz, giyim tercihi yapamazdı. Eşi ile lokantada yemek yiyemezdi. Eşinin koluna giremez, elele tutuşamazlardı. Çocuk yaşta evlendirilirdi. Karşısına şansa bağlı olarak dedesi yaşındaki kişi eşi olarak çıkabilirdi.
Cariye ve köleler emtia ve emlak yatırımı gibi idi. Mal-ı natik (konuşan mal) olan kadına erkeklerle eşit haklar veren Atatürk’ü medreseler, İslam’ın düşmanı ilan etmiştir. Mecliste sarıksız mollalar, kadını insan kabul etmedikleri için Milli mücadelede kadınlara istiklal madalyası verilmesi kanununa karşı çıkmışlardı.
Diyanet, kız çocuğu evlendirilemez demiyor, diyemiyor ve diyemez çünkü Hz. Aişe ile Hz. Muhammet’in evlilikleri İslam dünyasına örnek teşkil etmektedir.
Kadın giyimi tek parça olan çarşaftan oluşurken; erkeklerde ise durum tam tersine fes, ceket, pantolon, gömlek, hırka, kazak olarak sıralanıp gidiyordu. Giyimde de benzerlik hiç yoktu.
Arap kültürü etkisiyle kafese sokulan kadının tekrar insan olması için Atatürk’ün gelmesi beklenecekti. Atatürk ile birlikte Türk kadınının durumu ve konumu Batı dünyasındaki kadının önüne geçti. Günümüzde medrese kültürünün etkisi, kadınlar üzerine kara bulut gibi çökmekte, aile mefhumu aşındırılmakta, zina teşvik edilmekte, boşanma katlanarak artmakta ve kadın cinayetleri sıradan olay haline gelmektedir.
Kürtlerde kadın
M. Bayrak: “Kürtlerde kadın, erkekle eşit tutulmaktadır (İsviçre’deki gibi). Kadın peçe takmaz (Norveç’teki gibi). Evin işlerini yönetir (şirket patronu gibi). Para kesesini kadın taşır ve ev harcamalarını kendisi yapar (donanımlı tüccar gibi). Harcamalarda özgürdür (Finlandiya gibi). Bir yabancı eve geldiğinde, kadın topluluğa rahatlıkla girebilir ve kimseyi gücendirmeksizin bazı konuşmalara katılabilir (siyasi lider gibi). Kürt erkeğinin, karısına güveni sonsuzdur (evlilik karşılıklı güven değilmiş gibi). Ayrıca, kadının engin düşüncesinden de yararlanır (prof. imiş gibi).” (BAYRAK, 1997, s. 56)
Diyarbakır’ın Hazro ilçesinin köyünde öğretmenlik yaptım. M. Bayrak’ın yazdıklarının tam tersi hayat tarzı vardı. Kızkardeşler değiş-tokuş yapılarak dokuz yaşındaki erkek öğrencim, yetişkin kızla evlendirilmişti ve yıl 1972. Ayrıca erkeğin yaşı kaç olursa olsun parayı bastın mı istediğin yaştaki kızı alabiliyordu. Başlık parası yurdun çok yerinde ve bizde de vardı fakat kız ile evlenecek gencin denkliği dikkate alınırdı. Alınan para yine istisnaları olsa da genelinde kıza harcanırdı.
Kendisi de Kürt olan kişi; “Bir Kürt, kızını evlendirdiğinde babası 50 akçeden aşağı para almaz ve az bir çeyiz verir. Oysa Türkler ve Araplar damattan aldıklarını tümüne çeyiz olarak kendileri de çok şey ekler. Bu nedenle Kürtler için çok kız, bir hazine demektir.” (VANLI, 1997, s. 76)
Kürt aşiret reisi olan “Muhammed’in başka zevkleri de vardı. Saygı duyulan iyi bir Müslüman olarak yaklaşık kırk kadınla evlendi. Ama hiçbir zaman dört kadından fazlasıyla evli olmadı. Yeniden evlenmeden önce her zaman bir karısından boşandı. Oğulları henüz yerine geçemeyecek kadar gençken öldü. Kardeşi Süleyman onun yerini aldı. Süleyman sadece on dört kadınla evlendi (fakat ağabeyinin tersine, boşandığı on kadını da yaşadığı evde barındırırdı.” (BRUINESSEN, 2013, s. 157)
Kürtler arasında uzun zaman yaşamış İtalyan misyoner: “Kadınlar kocalarının önünde, oğullar da babalarının yanında ayakta dururlar. Kadınlar asla erkeklerle ya da onlardan önce yemek yemezler. Kadın sofrada kocasına servis yapar ve kocasının bıraktıkları kadının yemeği olur. Kadınlar kocalarının köleleri olarak değerlendirilir (s. 75). Soran Kürtlerinden Paşa’nın kırk, onun oğlu Süleyman Paşa’nın elli, kardeşi Abd-ül Rahman’ın doksan karısı vardı. Bir süre sonra bu kadınları dostlarına vermeyi alışkanlık edinmişlerdir. Ölümcül hastalığım tedavi ettiğim bir Soran ağası, genç eşlerinden birini bana armağan etti.” (CAMPANILE, 2009, s. 76)
“Süleymaniye aşiretinin kurucusu İbrahim Paşa'nın 40 tane karısı vardı. Bedir Xan'ın ise 14 karısı, 99 tane de çocuğu vardı. Öldüğünde 21 oğlu ve 21 kızı hayattaydı.” (MINORSKY, 2004, s. 132)
“Köylerde yaşayan ve sırtlarına birçok ağır yük binmiş olan Kürt kadınlarının durumu Orta Doğu’daki diğer hemcinslerinin durumu kadar kötüydü.” (EDMONDS, 2003, s. 33)
“Bugüne kadar ‘Kaç çocuğun var?’ diye sorduğum Kürtlerin hemen tamamı, kız çocuklarını hesaba katmayarak sadece erkek çocukların rakamını vermiştir.” (BATUR, 2011, s. 58)
1597 yılında Kürt tarafından Farsça yazılan ‘Kürt Tarihi’ kitabında: “Kendisi Mirza İskender’in kız kardeşiyle evliydi. Bu hanım Türkmen aşiretinden olduğu için, yetişmesi ve tabiatının gereği olarak ata binmeye, değnek oyunu oynamaya, ok atmaya, genel törenlere ve meclislere katılmaya eğilimliydi. Kürt beyi: “Biz Kürtler, Türkmenlerin, günlük hayatlarının esası haline getirmiş oldukları bu gibi adetleri doğru bulmuyoruz; bu işleri bırakmak iyi ve gereklidir” (ŞEREF HAN, 1971, s. 440) ve kadın dövülmüş, dişi kırılmış ve cinayetler işlenmiştir. Üstelik yazar, şiiri ile kadını dövme olayını övmüştür. Sünni Türklerin ve Kürtlerin kadına bakış tarzı bu idi.
Aynı yazarın kitabında yığınla Kürt aşiret reislerinin erkek çocuklarını adlarıyla verirken; kız çocuklarının isimleri kitabında yer almaz.
1650’li yıllarda Evliya Çelebi Kürtler için: “Çarşı ve pazarda yaşlı cadaloz bir kadın bile yoktur. Sokaklarda küçük bir kız çocuğu görseler katlederler yahut babasını cezalandırırlar.” (ALPASLAN, 2014, s. 74)
“Kadınlar hakkındaki en büyük haksızlık, babaların kızlarını, büyük paralar karşılığında ve kızların onayını almaksızın kocaya verebilmesidir. Damadın ihtiyarlığına, çirkinliğine bakılmaz. Olgun mudur, değil midir? Buna da bakılmaz. Kim çok para verirse, kız ona verilir. Bir babanın birçok kızı olursa, aldığı ağırlıklardan zengin olur.” (GÖKALP, 2013, s. 44)
“Aşiret ve köylü kadınları ırz ve namuslarına tam olarak sahip ve itaatkârdırlar. Hallerine kanaatkâr olup her türlü zorluğa tahammül ederek kocalarının rızasından zerre kadar çıkmazlar. Gösteriş ve süslenmeye de düşkün değildirler. Aşiret kadınları kocalarından fazla çalışıp çabalayarak ailenin geçimi konusunda ortaklığa kadar her türlü yardımcılık vazifesini hakkıyla yerine getirirler.” (AHMET CEMAL, 1893, s. 234)
“Kürtlerde boşanma çok kolaydır. Kürtler, ateşli bir tartışma sırasında bazen dedikleri olmazsa karılarını boşayacaklarına yemin ederler ve gerçekten de boşarlar (s. 182). Bütün ağır ev işleri kadınlar tarafından yapılır. Hayvanların yükünü yükleyip indiren, suyu getiren, sürüyü sağmaya çıkan, yakacağı toplayıp hazırlayan ve bütün bu uğraşlarında, geniş bir kuşakla sırtlarına bağladıkları bebelerini hiç bırakmayan onlardır. Böylelikle büyük bir dayanıklılık kazanmakla birlikte, cinslerinin çekiciliğini çabucak yitirir ve solup giderler.” (NİKİTİN, 1991, s. 179)
Geniş bilgi için “Fatime Dağ, 2019, Koçer Kadınların Sosyal Konumu, tez.”
Zazalarda kadın
“Sykes, Zaza kadınlarının diğer Kürt kadınlarından daha fazla özgür olduklarını belirtir.” (GEZİK, 2000, s. 43)
“Zaza aile yapısı gerek Sünni gerek Alevi Zazalarda tek eşliliğe dayalıdır.” (BOZBUĞA, 2019, s. 143) İstisnaları vardır.
“Hanefi Zazalar da Diyarbakır’ın Çüngüş yöresinde hâkim olan evlilik şekli ise tek eşliliktir. Birden fazla evlenen erkekler olmasına rağmen bu daha çok, ilk eşin ölmesi, boşanma ya da ilk eşin kısır olmasından kaynaklanmaktadır. Evlilik dışı ilişkilere kesinlikle müsamaha yoktur. Güneydoğu Anadolu’da yaygın evlilik tiplerinden biri olan, erkek kardeşin ölümü halinde kaynın dul yenge ile evlenmesi hali (levirat) ise bir aile hariç bulunmamaktadır. Bu durum, yörenin kültürünün yakın çevresindeki Kürt aile kültüründen etkilenmediği ve özgünlüğünü koruduğunun bir göstergesidir.” (KÖROĞLU, 2013, s. 342)
Eski Türklerde kadın
Hint-Avrupa dillerinde eril-dişil (maskulin-feminin) yani cinsiyet ayırımı varken; Türkçe’de böyle bir sınıflandırma yoktur.
Türklerde kadınlar değerliydi. Kadın ‘katun’du, kraliçe idi. Hatun’du (yüksek seviyeli görevlilerin bayan eşleri), hanım’dı. ‘Han’ım’> Hükümdar-ım idi. Bunların hepsi Türkçe sözcüklerdir. Arapçadan dilimize girmiş olan avrat, kadını insan olmaktan çıkarıp iki bacak arasına (avret-mahrem yerler) indirgemişti.
Arapçada mübarek isimler arasında Vahide: Birinci; Saniye: İkinci; Selase ve Bite: Üçüncü; Rabia: Dördüncü, demekti… Kız çocuklarına taşıtlara takılan plakalar gibi numaralar verilir.
Eski Türklerde evlenmek (ev-len-mek) sözü ayrı ev kurmak, ev sahibi olmak demektir.
V. yy.’da “Orta Asya'nın Altay Dağları'ndaki Orhun ırmağı ülkesinde karşılaştığımızda (Türkler), kadınlarının hareket alanında hiçbir kısıtlama olmadığını ve han eşlerinin saygı uyandırdığını görüyoruz (s. 11). İslamiyet öncesinde göçebe Türklerde çokeşliliğin olmadığını ve bunun Türklere İslamiyet’le birlikte geldiği idi.” (DAVIS, 2006, s. 104)
Eski Çin kaynaklarında Türkler, “Erkek ve kadınlar birbirlerine aşık olma ve birbiriyle özel olarak nişanlanma özgürlüğüne sahiplerdi. Sonrasında erkeğin ailesi, kızın ailesine giderdi ve genelde aileler çocuklarının isteklerine karşı gelmezlerdi.” (XINGLIANG, 2015, s. 138)
“Dul kadın Salbek Türkan, şehri (Almalıg) düşmanlara karşı başarıyla müdafaa etmiştir.” (BARTHOLD, 2017, s. 414)
Orhun anıtlarında yönetici kadınlar arasında İlbilge Hatun, Umay Teg, Ögüm Katun adları geçer.
“Hatun, 670’li yıllarda Buhara’da Arap istilalarına karşı büyük mücadele veren Türk hükümdar.” (HIBB, 2005, s. 32)
Kutsal millet Araplar’da ise “Kız çocukları diri diri gömülüyordu.” (Tekvir: 8)
“Eski Türklerde kadınlar, şölene katılıyorlardı.” (GORDLEVSKI, 1988, s. 45)
“Kadına tanınan hak son derece katı ve acımasız bir şekilde korunmuştur. Mesela evli kadına tecavüz etmenin cezası ölümdü.” (GUMILEV, 2007, s. 101)
“Kadınlara başörtüsü zorunluluğu yoktu, cinsiyet ayırımı kaldırılmıştı ve kadınlar erkeklerin karşısına rahatça çıkabiliyorlardı.” (DIERL, 1991, s. 32)
[Eski Türklerde kadın örtünmez, haremde kalmaz, erkeklerden ayrı yaşamaz. Erkeklerle bayramlara, şölenlere ve içki alemlerine katılır. Ata, erkekler gibi biner, bu, Avrupalıları çok şaşırtır. Ok atar, öküz arabalarını kullanır. Kendi işleriyle uğraşır, pazara gider ve kocası paketlerini taşır. Açık bir kibarlıkları vardır. Türk kadınları erkekler gibi davranırlar. Genç insanlar, tanışır, anlaşır, birbirlerinin güzelliğine kapılır ve aşık olurlar (s. 273). XI. yüzyıl Müslüman yazarları, kadınların eşlerini seçmede özgür olduklarından söz ederler. Hemen hemen tüm bilgiler Türklerin erdeminden ve erkeklerin karşı cinse karşı saygılarından söz ederler.] (ROUX, 2001, s. 274)
“Oğuz kadınları ok atıyorlar, kılıç kullanıyorlar ve güreş öğreniyorlardı. Hatta kimi zaman babaların yeni doğacak çocuğun kız olması için dua ettikleri bile oluyordu. Aile yapısı tek eşliydi. At eti yeniyor, şarap ve kısrak sütünden yapılmış kımız içiliyordu.” (KITSIKIS, 1996, s. 64)
“Ozan (Dede Korkut 700’lü yıllar): Evin dayağı odur ki kırdan yabandan eve bir misafir gelse, kocası evde olmasa, o onu yedirir içirir, ağırlar.” (ERGİN, 1969, Mukaddime)
Halife elçisi olarak Bulgar Türklerinin yurduna giden seyyah (922 yılı), “Hükümdarın karısına hilat giydirdim. Kadınlar yüzerken erkeklerden kaçsınlar diye çok çalıştıysam da muvaffak olamadım. Kadınları ömürleri boyunca sadece bir erkekle evlenir. Onlar arasında boşanma yoktur (s. 91) Bu kavmin (Türkler) kadınları erkekler gibi muharebe ederler.” (İBN FADLAN, 1975, s. 109)
“Şamanizm’de kadın, sistemin ana unsuru, topluluğun anasıdır.” (HASSAN, 1985, s. 95)
“Bunlarda (Şamanizm) kadına yüksek mevkii verilmekteydi.” (BARTHOLD, 1984, s. 213)
“Ayin esnasında (kadın-erkek) şarkılar söylenir.” (RADLOFF, 1956, s. 19)
“Eski Türklerde kadına karşı davranışlarda dikkat çekecek ölçüde şövalyelere yakışır tarzda bir saygı vardı. Çadıra giren oğul önce annesine sonra babasına tazim kılardı. (saygı gösterirdi)” (GUMILEV, 2007, s. 101)
Arap seyyah (ölümü 831) “Türklerin kadınları erkekler gibidir.” (CAHİZ, 1967, s. 77)
“Türk toplumunda kadın, erkek eşit haklara sahipti. Tek kadınla evlenme yaygındı. Kadın cemiyette saygı görürdü. Ata biner, ok atar, top oynar, hatta güreş gibi ağır sporlar yapardı.” (ÇANDARLIOĞLU, 2003, s. 93)
Eski Türklerde “Kadın özgür ve toplumda saygındı. Erkeklerle beraber ailenin bütün faaliyetlerine katılırdı. Hatta kadınlar zorunlu durumlarda erkeklerle beraber savaşa katılıp kendi kabilesine destek olurlardı. Eski Türk topluluklarında tek eşlilik (monogamie) hâkimdi. Türklerde ‘patriarkal aile’ (ataerkil) tipi hâkim olup, ev ve ocak aileye verilen önemin bir göstergesi olmuştur.” (CEYLAN, 2015, s. 29)
700’lü yıllarda Dede Korkut’ta kadına sesleniş:
[Beri gelsene, başımın tahtı evim tahtı,
Evden çıkıp yürüyende selvi boylum,
Topuğunda sarmaşınca kara saçlım,
Kurulu yaya benzer çatma kaşlım,
Çift badem sığmayan dar ağızlım,
Kadınım, direğim, döleğim (ağırbaşlı)!
Dede Korkut’tan kızı olmadığı için üzülen Pay Piçen Bey de, “Beyler benim de hakkıma dua eyleyin, Allah Teâlâ bana da bir kız versin dedi. Kudretli Oğuz Beyleri el kaldırdılar dua eylediler, Allah Teâlâ sana da bir kız versin dediler.] (ERGİN, 1969, s. 54) Çünkü kız değerliydi.
Yesevi ve Hacı Bektaş Veli’de kadın
“Ahmet Yesevi döneminde kadınların erkeklerle birlikte zikir eylemeleri fakihlerin hoşuna gitmemiş ve şeriata aykırı gibi görünmüştür. Şeyh Hoca Ahmet bunlara bir yanıt olarak ateşle pamuğu bir kutunun içine koyar ve ateşin pamuğa hiçbir ziyan getirmediğini gösterir ve bunu bizzat gören fakihler, zikr-i cehre (sesli zikr) katılan kadınların zikreden erkeklerin kalbine zerre kadar bir zarar getirmeyeceği sonucuna varırlar (s. 335). Yesevi şeyhleri, erkek ile kadının yaptığı ibadetin sevabı aynıdır, ikisinin de Allah’ın karşısında durumu eşittir. Erkek ile kadının aynı yerde hep beraber zikretmeleri şeriata aykırı değildir. Böyle bakış açısıyla Orta Asya’da kadınlara zikir ibadetine katılmaya izin veren tek tasavvuf tarikatı Yesevilik'tir.” (ZHOLDASSULY, 2021, s. 337)
“Ahmet Yesevi dergâhında kadın ve erkek beraber zikrederek denklik içerisinde yer almışlardır. Yesevilik gibi Bektaşilikte de zikrin yanı sıra bazı ibadet ve ayinlerde erkek-kadın yan yanadır.” (METE, 2005, s. 22)
“Hacı Bektaş Veli'nin manevi evladı olan Bektaşiler, kadını muazzez ve kutsal bilmişlerdir. Bu anlayışın bir sonucu olarak, Bektaşilerde boşanma, fakihlerin anladığı gibi, serbestçe işleyen bir kurum değildir. Kadın, erkeğin, ‘sinirleri bozulduğunda’ kapıdışarı edebileceği yarı köle bir varlık olmaktan çıkarılmıştır. Boşanma ancak fuhuş ve benzeri hallerde vuku bulur.” (ÖZTÜRK, 1990, s. 222)
Eski Türk kültürünü Horasan’dan Anadolu’ya taşıyan Hacı Bektaşi Veli:
“Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok
Noksanlık eksiklik senin görüşlerinde.”
Kızılbaşlarda kadın
“Temren: Eski Türklerde otağın sahibi, Alevilikte ise ocağın (evin) sahibi kadındır.” (ÜSTTEN, 2014, s. 199)
Orospu, fahişe, piç, namus gibi kelimeler Türkçeye Farsça ve Arapçadan girmiştir. Şıllık, moruk, godoş gibi argo kelimeler de Ermeniceden Türkçeye geçmiştir.
“Dede Korkut Kitabı’nda makbul kadın tasviri ile Alevi toplumundaki kadın tipi aynıdır. Alevi toplumunda kadın ritüelde ve günlük hayatta eşinin yol arkadaşıdır.” (ERSAL, 2018, s. 2382)
“Göçebelerin kendi vatanlarından (Orta Asya) getirdikleri sağlam bir sosyal sistemleri vardı. Öncelikle kadınlar için olmak üzere belirli özgürlükler yerleşmişti. Kadınlara başörtüsü zorunluluğu yoktu, cinsiyet ayrımı kaldırılmıştı ve kadınlar erkeklerin karşısına rahatça çıkabiliyorlardı. Türk göçerleri Türkistan'dan batıya ve güneybatıya göçerek İslam kültür çevresine girdiklerinde, şu veya bu şekilde İslamiyet’i seçmeleri uzun sürmedi. Ancak onların benimsediği İslamiyet katı, cansız ortodoksluk (katı kurallı) değildi. Benimsedikleri İslamiyet tam tersine Şamanist unsurları içinde barındıran ve geliştiren, fantezi olarak zengin, canlı ve elastik bir dervişlikti.” (DIERL, 1991, s. 32)
1910’lu yılların tespiti, “Kızılbaşlar tamamıyla Türk kaldı. Hatta Alevi olmayan diğer bir Türk ile bile evlenmedi. İki kadın almadı. Nikâhlı karısını boşamadı. Yardımlaşma ve dayanışmayı hakkıyla yaptı. Dilini bozmadı. Töresini bozmadı. Mukaddes ocağa hürmet etti. Sazını elinden düşürmedi. Sözünü, Türk dilinin güzelliğinden ayırmadı. Turan elinden nasıl göç ettiyse, Oğuz töresinde ‘Şölen Ayini’ nasıl açılırsa, o da yüce er meydanını, muhabbet meydanını öyle açtı. Hacı Bektaş Meydanı'nda bal, ayran ve kımız sundu. Balım Sultan, ‘süci/ şarap’ adadı. Kızılbaş kadını tesettür yapmadığı için ona fuhuş isnat edildi. Bu ne adi bir iftiraydı. Ali Meydanı’nda, dişi-erkek ayırımı yoktu.” (BAHA SAİD, 2000, s. 120)
“Kızılbaşlıkta/ Alevilikte kadının erkek karşısında değersiz olduğunu doğrulayan hiçbir dini gelenek yoktur (s. 202). Kızılbaş/ Alevi kadınlarının görece rahatlığı daha iyi korudukları eski Türk geleneklerine dayanır (s. 203). Eski Türklerde görülen kadınların ve erkeklerin çadırın farklı taraflarında bir sıra halinde oturuşunu Kızılbaş/ Alevilerin cem törenlerinde yeniden buluyoruz.” (BODROGI, 2017, s. 204)
“Alevi-Bektaşilerde, kadının çok saygıdeğer bir yeri vardır; erkeklerin yanı başında, bütün merasimlere katılır; bir arkadaş ve bir bacı gibi görülür. Kadının, eski Türklerin aşiret cemiyeti içindeki yeri de budur.” (MELIKOFF, 1993, s. 49)
“Cemlerde, kadınların (bacıların) namusu, cemaatin namusu demektir (s. 109). Tahtacı Alevilerde (Yörük) erkeğin karısına iyi davranması, onu perişan etmemesi, tarikat emridir, daha doğrusu Türk töresinin icabıdır. Kadının da kocasına saygılı olması gerekir, karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan bir aile bağı görülür. Kadının erkeği sayması şarttır.” (ERÖZ, 1990, s. 280)
“Bektaşi ve Alevi kültüründe Tanrı, herkesin tanrısıdır, ibadet herkes içindir, bu nedenle kadın ve erkek beraber ibadet eder. İbadet yeri olan Meydan’a girerken erkeğin kişiliği, kadının dişiliği Meydan’a giremez. İbadet ortamında birbirlerine kadın veya erkek olarak değil, sadece insan olarak bakmaktadırlar. Kadın ne kadar insansa, erkek de o kadar insandır (s. 131). Kadın, bir şehvet objesi olarak da görülmemiştir. Bu nedenle de onu örtüler arkasına gizlemek gibi bir yola gidilmemiştir. Bununla beraber hiçbir toplumda yakışık almayan açıklıkta giyinmeleri de önerilmemiştir.” (MENEMENCİOĞLU, 2011, s. 132)
“Tahtacı (Alevi-Yörük) kadınlardan Tahtacı olmayan bir erkeğe varan yoktur. Kadın-erkek daima beraber çalışırlar. Tahta biçerken hızarı, bir taraftan erkek bir taraftan kadın çeker. Çiftçi, bağcı, tütüncü olanlar, tarlada, bağda erkek ve kadın beraber çalışırlar. Ayine beraber, sohbete beraber giderler. Kadınlar içki sofrasında sakilik ederler. Kadın erkek her hususta hayatlarını ortak etmiştir.” (YÖRÜKÂN, 2002, s. 229)
Sünni toplumlarda dinin temelini ‘Allah korkusu’ oluştururken; Türk kültür ürünü olan Bektaşilikte ve Türkmen Aleviliğinde ‘Tanrı sevgisi’ne dönüşmüştür.