3. KÜRTLER
İÇİNDEKİLER
HER YÖNÜYLE KÜRTLER
Kürtçülere göre Kürtlerin kökeni ve ataları-dedeleri
Arap ve Fars kaynaklarına göre Kürtlerin kökeni
Kaynaklara göre Kürtler
KÜRT VE KÜRDİSTAN ADLARININ KÖKENİ
Kürtçülere göre Kürt adının anlamı
Kaynaklara göre Kürt adının menşei
Kürtçülere göre Kürdistan
Kaynaklara göre Kürdistan
KÜRTÇÜLERİN KURDUKLARI KÜRT DEVLETLERİ
Kaynaklara göre Kürt devletleri
Kaynaklara göre Anadolu’da Kürtler
Batılı kaynaklara göre Anadolu’da Kürtler ve Kürdistan
KÜRT DİLİ
Kürtçülere göre Kürtçe
Kürtçülere göre Kürtçenin lehçeleri
Kürtçülere göre Kürtlerin kullandığı alfabeler
Kürt dilinin gerçeği
Kürtçe ile modern eğitim niçin mümkün mümkün değil?
KÜRT UYGARLIĞI
Kürtçülere göre Kürt medeniyeti
Kürtlerde sanat
Kürtlerde müzik, müzik aletleri ve halk oyunları
KÜRTLERDE GÜNLÜK YAŞAM
Yabancı kaynaklara göre Kürtler
İtalyan din adamının gözlemlerinde Kürtler
1880 yılında İngilizlerin Erzurum konsolosu Trotter’in raporu
KÜRTÇÜLER VE EMPERYALİZM
Kürt sorunu mu? Dil sorunu mu? Türk sorunu mu?
DEM/ HDP halkın temsilcisi mi? Emperyalizmin tetikçisi mi?
ABD kolonisi Barzani aşireti emirliği
KÜRTLERDE İNANÇ
Yezidiler, Ehl-i Haklar, Yaresanlar, Kakailer, Şabaklar
KÜRTLERİN KOMŞU HALKLARLA İLİŞKİLERİ
Ermeni-Kürt ilişkileri,
Günümüzde Kürtçüler ve Taşnakçı Ermeniler
Kürtler ve Süryaniler
Kürtler ve Türkler
Ermeni Ulusal Arşivindeki belgelere göre Kürtler ve Türkler
KÜRTLEŞEN TÜRKMEN OYMAKLARI
Kürtleşmeye ilk adım Yavuz- Şah İsmail savaşının sonuçları
Kürtleşmenin gerçekleşmesi
Kürtleşen Türkmen oymaklarından bazıları
Kürtleşmeye Diyarbakır örneği
Hamidiye alayları
ÜNLÜ KÜRTÇÜLERE GÖRE KÜRT TARİHİ VE MEDENİYETİ
Nuri Dersimi’den
Cemşid Bender’den
Faik Bulut’tan
Mehmet Bayrak’tan
Kürtçülerin nefret ettiği Sıdıka Avar
HER YÖNÜYLE KÜRTLER
Kürt-Türk halkları arasında kin-nefret oluşturmak ve karşı karşıya getirmek için kirli, yanlı ve yanlış bilgiler toplumu kuşatmış durumdadır. Hemen her konuyu hem Kürtçüler cephesinden ve hem de tarihi gerçekçilik açısından ele aldık ve kanıtlarla karşılaştırarak okuyucuya yansıttık.
Gerek yurtiçinde, gerek yurtdışında Kürdoloji çalışmaları diyebileceğimiz Kürtlerin tarihi, arkeolojik eserleri, edebiyatı, dili, sanatı gibi konularda bilimsel çalışmalar yeterince yapılamamıştır çünkü eldeki veriler yetersiz ve çok sınırlıdır.
Kürt tarihi, halkın içinde yer alamadığı ve tamamen dışlandığı aşiretlerin tarihidir. Halkın varlığı, dünyeviler (ağa, bey, reis) ile her sözü ilahi kelam bilinen uhreviler (molla, şeyh, seyit, pir) için çalışmak, önünde yere kapanmak, nefesini şifa sanmak, adına soygunlar yapmak, uğrunda ölmek ve öldürmek için vardı. Cennet ve cehennem bu güruhların şahsi mülkleri olup istediklerini istedikleri yere gönderirlerdi. Mahkûm etmek de affetmek de Tanrının yerini almış bu etkin, yetkin ve seçkin sınıfa aitti. Onlar ne derse halkın inancı onu söylerdi. Halka ne verirlerse halk onunla yetinirdi. Halk soru soramaz, sorgulayamaz ve kendi adına karar alamazdı. Kişi efendisinin gözüne bakamazdı ve kendilerine bakılması yeterliydi. Aşiret yaşamı içinde en bol ve en ucuz olan insan hayatı olmuştur.
Türk halkı gibi Kürt halkının da insan olduğunun farkına varması, şeyhlerin ve seyitlerin malı olmaktan kurtulması için Atatürk’ün gelmesi beklenecekti.
Avrupalıların Amerika ve Avustralya kıtası ile dünyanın değişik yerlerindeki yüzlerce adayı yerli halklardan aldıkları gibi bu topraklar da Doğu Romalılardan alınmıştır. Onlar da başka antik halklardan almıştı. Bu nedenle dilimizdeki Anadolu anlamındaki Rum sözcüğü Roma’dan gelir.
Türkler, Anadolu’yu yurt edinirken Ermenilerle ve Kürtlerle bir savaşları olmamıştır. Çünkü Türkler geldiğinde Ermenilerin devleti yoktu ve Kürtler de Anadolu’da yoktu. Bu nedenle tarih Kürt-Türk savaşından bahsetmez.
Kürt aşiretlerinin Romalılarla, Bizanslılarla, Perslerle, Araplarla savaşarak oturdukları toprakları yurt edindiklerine dair tarihte en ufak bir bilgi yoktur. Herhangi bir toprak parçasını vatanım diye savunduklarına tarih şahit değildir. Kürt aşiretleri, Malazgirt savaşı akabinde İran’ın Zağros dağlarından çıkarak Türklerin peşinden Anadolu’ya gelmeye başlamışlardır.
Antik halkları saymasak, Anadolu’ya kısmen veya tamamen hâkim olanlar Romalılar, Persler, Bizanslar, Araplar ve Türklerdir.
“Osmanlı, Türk ve Türkiye terimlerini kullanmazlarken Avrupalılar, insanlarına Türk ve ülkeye Türkiye demeye çok önceden başlamışlardı.” (KUSHNER, 1998, s. 17)
“Avrupa'da Latince yazanlar 12. yy’de Anadolu'ya Turchia demeye başladılar, oysa Türkler batıdaki yeni yurtlarına bu ismi ancak I. Dünya Savaşı'nın sonunda verdiler.” (FINDLEY, 2012, s. 80)
“XI. yüzyıldan başlayarak İslamlığın Anadolu'ya geçişini fatihleri (Türkler) Anadolu'ya şimdiki adını, (Avrupalılar) Türkiye adını verdiler.” (BRAGUE, 1995, s. 22)
“Batılı gezginlerin, Haçlı Seferinde 1200’lü yıllardan başlayarak her yerde Türk gördükleri bu ülkeyi Türkiye (Turqia- Turcia) diye adlandırmaları rastlantı olmasa gerek.” (CAHEN, 2008, s. 460)
17. ve 18. yy. Avrupa haritalarında Osmanlı, Türkiye diye gösteriliyordu.
Türk-iye. “-iya, Ön Türkçe İERÜÜ fiilinden gelir ve sahip olan, dolayısıyla ülke anlamını verir.” (TARCAN, 2006, s. 293)
Eski Uygurca iye: Sahip. (CAFEROĞLU, 2011) Kıpçakça eye: Sahip. (AGAR, 1989, s. 984) Kazakça iye: Sahip. (KENESBAYOĞLU, 1984, s. 119) Eski Türkçe ige: Sahip. (GÜLENSOY, 2007) Eski Türkçe iyye: Sahip. (ÇAĞBAYIR) anlamında kullanılmıştır.
“Türk-iye: Türk’e sahip, Türk ülkesi” anlamındadır. Arab-iya, İtal-iya, Roman-iya, Bulgar-iya…
-iye eki çoğul anlamında da kullanılmıştır. Asker-iye, mülk-iye, harb-iye...
Türkler adını Türkiye’den almadı, Türkiye adını Türklerden aldı.
Kürtçülere göre Kürtlerin kökeni ve ataları
‘Al eline kalemi yaz aklına geleni’ anlayışı ile yola çıkan Kürtçüler; hayal gücünün genişliğine, yalan söyleme yeteneğine, anlama-kavrama düzeyine, IQ seviyesine ve ağlama edebiyatının birikimine göre her biri farklı farklı Kürt Tarihi yazımı yarışı başlatmışlardır. Kürt Tarihi diye yazılanların içerikleri çelişkilerle dolu, tutarsız, belgesiz, 20. yy. öncesi yerli-yabancı hiçbir kaynakta geçmeyen, tamamı Cumhuriyet, özellikle ABD’nin düğmeye basmasıyla birlikte 1980’den sonra uydurulmuş mavalların ve palavraların tarihidir. Yegâne kanıtları, birbirlerinin yalanlarını karşılıklı paslaşmaktan ibarettir. Bu nedenle yerli-yabancı tarihçiler Kürtçülerin yazdıklarını kaynak göstermezler. Gösterenler de gülünçlüklerini sergilemek içindir.
Kürtçüler, tarihi boşluklarını doldurma ve Anadolu’yu sahiplenme adına ismi duyulmuş- duyulmamış bütün antik kavimleri ataları ilan etmişlerdir. Üstelik herhangi birisiyle tarihi, filolojik, teolojik, arkeolojik, etnolojik, toponim ve sosyolojik yönden hiçbir bağ kuramadan, ‘biz hep buradaydık’ yalanını yutturabilmek için belgeleri, bulguları dikkate almadan (çünkü yoktur) ve bir kişinin bir babası olur gerçeğini görmezden gelerek tarihçilikte yaşanmamış yepyeni bir çığır açmışlardır.
Çinlilerin ataları Çinli’dir, Türklerin ataları Türk’tür, Fransızların ataları Fransız’dır ama Kürtçülerin ataları-dedeleri bambaşkadır.
Kürtçülerin ata-dede diyerek sahiplendiklerinden tespit edebildiklerimiz: Amad, Amr Müzeykıya, Amir b. Maissema, Amr b. Muzika’nın, Ararati, Aryalar, Aryan, Bakarda, Cardu-chi, Corduaie, Cordueni, Cudi, Curdi, Cuti, Cyrtii, Daiva, Elam, Farisi, Ganhar, Gilan, Gor, Gordiye, Gorduene, Gordyeae, Goş, Gudi, Gurde, Gurdi, Guti, Gutium, Gürcü, Haldi, Hâm b. Nuh, Harşi, Hatti, Hitit, Hori, Hulubi, Huri, Hurri, İsfendiyar b. Menucehr, Kaldi, Kard, Karda, Kardak, Kardaka, Kardan, Kardaviye, Kardaya, Kardhi. Kardoh, Kardosvvi, Karadu, Kardu, Karduchoi, Karduk, Karduki, Karduş, Karduvikayi, Karduvvi, Karketan, Kartavaya, Kartavviye, Kartohi, Kaşi, Kasayı, Kasi, Kasit, Kassi, Kassit, Kaşşu, Kelhor, Khaldi, Khaldoi, Kimaş, Kimri, Kirkh, Kirti, Kommagen Kortieax, Koti, Kudi, Kur, Kurçikh, Kurdi, Kurdraha, Kurduen, Karduvikayi, Kurkhi, Kurmanc, Kurti, Kurtie, Kurtikh, Kurtivi, Kurtiwi, Kusı, Kûş, Kuteti, Kutu, Lolo, Lor, Lulu, Lulubi, Lulubum, Lulumi, Luvi, Mad, Mada, Mani, Mard, Med, Medes, Medyen, Milan, Mitan, Mitani, Mitanni, Mudar b. Nizar, Muski, Muski, Muşki, Nayri, Sobar, Nehri, Nizar, Nullu, Ur, Pala Muşki, Rebi, Rebiab, Sabari, Sam, Sasani, Sibaru, Simura, Sirti, Cyrtiiler, Sis, Subar, Subari, Sümer, Urartu, Urbillum, Urtoioi, Yasnacı, Zazalar, Zel, Zibari, Zilan. (AĞIN, 2006, s. 5) (AMEDİ, 1991, s. 17-4) (BENDER, 1991, s. 16) (BİLGİN, 1995, s. 187) (BOLELLİ, 2015, s. 24) (CAN, 2016, s. 246) (CİZİRİ, 1997, s. 165) (EMİN ZEKİ, 1937, s. 62, 64, 74, 86) (FRIÇ, 2014, s. 1) (KAHRAMAN, 2004, s. 23) (ŞAVATA, 2015, c. II s. 582) (TORİ, 2000, s. 15…) (TUNÇ, 2016, s. 56) (YOLDAŞ, 2018, s. 1) (YALGIN, 2017, s. 232)
Böyle saçma tarih anlayışı gelmiş-geçmiş dünyanın hiçbir toplumunda görülmemiştir. Aradıklarını bulamamanın, yolunu kaybetmişliğin, acizliğin, çaresizliğin, cehaletin, kaprislerin, kendine güvensizliğin, aşağılık kompleksinin ve gerçeklerden kaçışın hikâyesidir bu anlayış. Aşiret yapısını kıramadıkları için başkalarına kanatları altına sığınma özleminin psikolojik yansımasıdır bu durum. Tek başına ayakta duramamanın sosyolojik çöküşün hikâyesinin özetidir bu tavır. Bütün bu safsataların nedeni güçlü gördüğünün himayesine girmek, yaslanacak yer aramak ve efendisiz yaşayamamaktır. Günümüzde de yeni efendileri ABD’nin silah, yiyecek ve giyecekleri ile PKK’yı beslediği gibi.
William Aeglerton: “Bunlar, Kürt olarak kimliklerini arayıp bulmaya çalışıyorlardı. Ne var ki, tarih kitaplarında karışıklıklarda çelişkili sözlerden başka bir şey bulamıyorlardı.” (ŞELIC, s. 5)
“Tarihlerinin (Kürtler) önemli dönemleri yeniden yazılırken faraziyelere dayanılmak zorunda kalınmıştı.” (EDMONDS, 2003, s. 22)
Kürtçüler arasında büyük yalanlar çok fazla ilgi görür.
E. Hobsbawm: “Eğer amaca uygun bir geçmiş yoksa her zaman için yeniden icat edilebilir.” Yapılan budur. Kürtçülerin bu fantezilerine Kürtlerin ihtiyacı yoktur.
İslam (Ara-Fars) kaynaklarına göre Kürtlerin kökeni
Arapların dilini, soyunu, sidiğini, sümüğünü, çürümüş cesedini kutsal bilip tarih boyu Türk milletine düşman Türkiyeli mollaların da aralarında bulunduğu pek çok İslam uleması, İslam adına Türklerin soyunu Yecüc ve Mecüc’e bağlar.
“Arap müfessirleri, eskilerin efsane ve masallarını Türklere mal etmek için yarışa girmişlerdir. Yecüc ve Mecüc’ün Türk olduğu, bir kısmının çam ağacı boyunda, bir kısmının yüz yirmi arşın eninde ve yüz yirmi arşın boyunda (71 metre), diğer bir kısmının bir kulağını yatak ve bir kulağını yorgan yapacak bir şekilde ve nihayet başka bir zümrenin de yalnız bir karış boyunda olduğundan bahsedilir.” (DANİŞMEND, 1983, s. 149)
“Ubeyd Zakani, Risalei Tarifat’ta, Türkler, deccalın ön habercisidir, demektedir.” (GORDLEVSKİ, 1988, s. 110)
Hz. Ömer: “Türkleri katır boncuğu gibi gözlere sahip bir toplum olarak tanımlamaktadır.” (Nuaym b. Hammad, Kitabu'l-fiten, nr. 602, vrk. 122 B)
“Türkler aleyhine uydurulan bu garazkârane efsaneler, Arap medresesinden Türk medresesine de intikal etmiş, bu efsaneler birer dini hakikatmiş gibi Osmanlı medreselerinde de tekrarlanmış ve bunu tenkit eden bir kaç alimi de, İslam birliğine zarar verecek bir tefrikacılıkla itham etmişlerdir.” (CERRAHOĞLU, s. 121)
Kürt olup ‘Kürt Tarihi’ kitabını Farsça yazan yazar (1597 yılı): “Kürtler, Allah’ın, üzerlerinden perdeyi kaldırdığı bir cin topluluğudur. Cinlerin, Havva’nın kızlarıyla evlendiklerini, onlardan da Kürtlerin doğduğunu öne sürmüşlerdir.” (ŞEREF HAN, 1971, s. 19)
Kaynağı ise 950’li yıllarda seyyah Mesudi tarafından yazılan ‘Muruc Ez Zeheb’ (Altın Bozkırlar) kitabıdır. Mesudi, Kürtlerin soyunu yılanlarla, cinlerle, şeytandan hamile kalan cariye ile ilişkilendirir. (MESUDİ, 2004, s. 191, 192)
Firdevsi’nin Şehname/ Şahname’sinde benzer hikâyeler anlatılır.
[İbn Kuteybe (ö. 889), Kürtlerin acemlerin Bivrâsef’in yemeklerinin artıklarından kalan bir nesil olduğunu ifade etmiştir. Muhammed b. İdris (ö. 1201): Bu kimseler (Kürtler), insanlarla kaynaşmadığı ve feraset sahipleriyle birlikte bulunmadıkları için genellikle basiretten yoksundurlar (s. 1219). Kuleynî’nin bir rivayetinde ise, Kürtlerden hiç kimse ile evlenmeyiniz. Çünkü onlar cinlerin, ortaya çıkarılıp görünür kılınmış bir çeşididir (s. 1220). Şeyh Sadûk’un aktarımına göre Şiî mümin için Kürtlerle muamele ve onlarla kaynaşma mekruhtur. Onlarla sözleşme ve alışverişten sakınmalı, kaynaşmaktan uzak durmalı ve evlilik yapmaktan imtina etmelidir.] (AKMAN, 2022, s. 1222)
“İbn Kuteybe (ö. 889)’nin Kitâbu’l-Me‘ârif adlı eserinde Kürtlerin Acemlerin Bivrâsef’in yemeklerinin artıklarından kalan bir nesil olduğunu ifade ettiğini zikreder. Kürtlerin cinlerin neslinden geldikleri.” (ÇAĞMAR, 2017, s. 788)
“Kürt halkının Hz. Süleyman dönemindeki Casad adlı şeytanın veya üzerlerindeki örtü kaldırılan cinlerin soyundan olduğunu iddia edenler bile vardır.” (BATUR, 2011, s. 47-48)
Bazidi, eserinde yukarıdaki efsaneleri tekrar eder.
İslam kaynaklarından yararlanan batılılar, “Kürtlerin, çocuk yiyen bir canavar olan Zahhak’tan kaçırılarak dağlarda saklanan çocukların soyundan geldiği şeklindeki efsane onları mistik anlamda ‘dağlar’ ile ilişkilendirmekte. Onların (Kürtler) Kral Salamon’un efendileri Jasad (Casad) isimli şeytan olan ve kızgın kral tarafından dağlara sürülen köle kızlarının çocuklarının soyundan geldiğini öne sürmektedir.” (McDOWALL, 2004, s. 25)
“Kürtler şeytan Casad’ın oğullarıdır.” (MINORSKY, 1988, s. 9)
Bütün bu söylemler hayal ürünü olup dağlarda yaşadıkları, eşkıyalıkla anıldıkları ve çevrelerine saldıkları korku nedeniyle bu yakıştırmalar yapılmıştır.
Kaynaklara göre Kürtler
Tarih ‘Kürt milleti’ varlığından söz etmez. Zira millet kavramının içeriğini dolduracak arkeolojik kalıntılara, sanatsal yapıtlara, siyasi-idari-askeri unvanlara, birlik şuuruna, bağımsızlık ülküsüne, ortak yasalara ve devlet kurma isteğine rastlanılmaz. Kürt ordusundan da tarih bahsetmez çünkü millet yoksa ordu, ordu yoksa devlet yoktur. Bu nedenle Kürt tarihinde halife, şah, padişah, imparator, hakan, sultan, hükümdar gibi unvanlar ile Mete Han, Bilge Kağan, Timur, Alpaslan, Atatürk gibi liderler görülmemiştir.
Kürt tarihi, halkın içinde yer alamadığı ve tamamen dışlandığı aşiretlerin tarihidir. Halkın varlığı, dünyeviler (ağa, bey, reis) ile her sözü ilahi kelam bilinen uhreviler (molla, şeyh, seyit) için çalışmak, önünde yere kapanmak, nefesini şifa sanmak, adına soygunlar yapmak, uğrunda ölmek ve öldürmek için vardı. Cennet ve cehennem bu güruhların şahsi mülkleri olup istediklerini istedikleri yere gönderirlerdi. Mahkûm etmek de affetmek de Tanrının yerini almış bu yetkin ve seçkin sınıfa aitti. Onlar ne derse halkın inancı da onu söylerdi. Halka ne verirlerse halk onunla yetinirdi. Halk soru soramaz, sorgulayamaz, düşünemez ve kendi adına karar alamazdı. Bu ilkel yapı içinde en bol ve en ucuz olan insan hayatı idi.
Kürt aşiret reislerinin yarı özerk emirlikleri vardı. Bunlar da her zaman bölgedeki egemen devletin vasalı idi.
“Kürt tipi için ortak bir formül bulma düşüncesinin bir hayal olduğunu kolayca söyleyebiliriz (s. 52). Kürtler, Irak’a ait olan Musul vilayetinin dağlık kesiminde, Zağros dağının kolları boyunca yoğun bir kitle halinde yaşarlar (s. 81). Kürtlerin öz yurdu olan dağlık kesimi üzerine bilgilerimiz henüz eksik ya da çok yetersizdir.” (NİKİTİN, 1991, s. 271)
“Açıkça söylemek gerekirse Kürt Tarihi diye bir şey yoktur. Bu topluluğun çeşitli aşiretlerinin olaylarını ve hareketlerini anlatan birçok hikâyeler mevcuttur.” (FANY, 1933, s. 183)
“İslam-Arap fütuhatı öncesinde İran kaynakları Kürtlerden bahsetmez.” (CÖHCE, 2018, s. 70)
“Kürtler hakkında en kayda değer bilgiyi ilk kez Arap yazarlar (640’lı yıllar) vermektedir.” (JWALDEH, 2009, s. 37)
“VII. yüzyılın ikinci yarısına doğru (640’lı yıllar) Kürtler (ekrad) genellikle Musul’un kuzeyindeki dağlık bölge ile Zağros dağları arasındaki kesimde göze çarpmaktadır.” (İBNÜ’L ESİR, 1985, s. 480) Kürtler hakkında ilk tarihi vesika şimdilik budur.
“İbnü-l Esir: Kürtler, 770’li yıllarda Musul ve yöresinde yağma, talan hareketlerine devam ediyorlardı.” (MANSIZ, 2015, s. 33)
“Ömer devrinde Cebel-i Ekrad-ı (Kürt dağları) fethedildi ve halkı cizyeye bağladı.” (Tarihi İbn Haldun, c. 2, s. 107, c. III, s. 23)
Kürtler, Türklerden daha önce İslam ile tanışıp 700-800’lü yıllarda Müslümanlığı kabullenmişlerdir.
“Ana vatanları (Kürtler) İran platosunu Mezopotamya havzasından ayıran dağ meralarıdır.” (TOYNBEE, 2009, s. 34)
“Kürdistan, Zagros Dağları coğrafi merkez olarak kabul edilir.” (CULCASI, 2010, s. 108)
Taberi: “Ahvaz sınırında ve Fars arasında Kürtler yaşamakta olup uğruluk (yol kesicilik, hırsızlık) etmektedirler. Üzerlerine asker gönderdi (Araplar). Onlar bozguna uğratıldı.” (c. III s. 515)
Yakut el- Hamav Mûcem’ül-Büldan,’da (ö. 1229): “Yolcuları korkutuyor, mallarını alıyor ve çalıyorlar. Öldürmekten veya esir almaktan onları kimse engelleyemiyor. Bu işler onların ayrılmaz bir ahlâkıdır.”
“Coğrafyacılar göçebe Kürtler için genellikle dağlı, göçebe, asker, hayvan sahibi, köylü, yağmacı, yıkıcı, yol kesici ve asi gibi unvanlar kullanmıştır.” (BİÇER, 2014, s. 185)
“İslami fetihler sırasında Kürt terimi göçebe anlamını taşıyordu. On birinci yüzyıldan bu yana çoğu seyyah ve tarihçi Kürt terimini eşkıyalıkla eşanlamlı olarak kullanmıştır, bu görüş on dokuzuncu yüzyılın Avrupalı seyyahlarınca tekrarlanmıştır.” (McDOWALL, 2004, s. 36)
“Taberi: Kürtler Farslıların göçebe Araplarıdır.” (MANSIZ, 2015, s. 52)
“İmam Ebu Sa’d Sem’âni (1160’lı yıllar): Ensâb’ül- Sem’âni kitabında Kürdi ismi Irak’ta dağlarda yaşayan bir gruba nispet edilir.” (BİÇER, 2012, s. 72)
1200’lü yılların sonuna doğru Anadolu’dan geçen seyyah, “Musul krallığının dağlık bölgelerinde Kürtler yaşıyor. Pek kanun nizam tanımayan sert karakterli çoğu da kervanları soymayı iş edinmiş. Sizin anlayacağınız soygunculuk, Kürtlerde bir meslek haline gelmiş.” (MARKO POLO Seyahatnamesi, s. 24)
“Abbasiler döneminde kuzey-batı İran'ın Ermeni-Bizans sınırlarında ve Kafkas hududunda Sünni Kürtler vardı.” (CAHEN, 1994, s. 33)
Aynı yazar, ‘Türklerin Anadolu’ya İlk Girişi’ adlı eserinde Kürt ve Kürdistan’dan bahsetmez çünkü Kürtler Anadolu’da yoktu.
Fransız seyyah, “Türkler, ülkenin diğer halklarıyla ve topluluklarıyla olan ilişkilerinde saygınlık ve namusluluk göstermektedirler. Hırsız ve zayıfları ezmeye ve kanunlara karşı gelmeyi adet edinen Kürtlerin aksine seyyahlar Türkleri, otoriteye bağlı ve dürüst olarak tarif ederler.” (MANGALTEPE, 2005, s. 134)
“İbni Cübeyr, 1183 yılında, Harran, Halep ve Diyarbakır'ı geçtikten sonra Musul'da Kürtlerle karşılaştıklarını yazmıştır. Bu yörenin baş belası Kürtlerin saldırısına karşı pür-dikkat ve endişeli bir halde yola devam ettik. Bu Kürtlerin yol kesmek ve yeryüzünde fesat çıkarmaktan başka işleri yoktur. Bu yöreye yakın geçit vermez dağlarda yaşarlar.” (ÖZDEMİR, 2014, s. 61)
Anadolu Selçuklu döneminde “Güneydoğu Anadolu'nun en uç bölgelerine (Hakkâri) Kürtler ile Mezopotamya sınır boylarında yaşayan Araplar hâkimdi.” (FREELY, 2012, s. 22)
“Çağrı Bey hiçbir karşı koyma ile karşılaşmadan 1021 yılında Anadolu’daki seferini tamamlamıştı. Bu, Selçuklu Türkmenlerinin bölgeye ilk gelişiydi.” (ATTAR, 2004, s. 431) Kitap Kürtlerden bahsetmez.
“Bizans'ın 1071 yılında Selçuk Sultanı Alparslan tarafından Malazgirt Savaşı'nda tamamen yenilmesiyle, yavaş yavaş Türkleştirme süreci başladı. Üçüncüsü ve olayların en yenisi, İran'ın Zagros Dağları'ndan Asurilerin anavatanına (Güneydoğu), Kürtlerin, yavaş ama sürekli göçü oldu.” (APRIM, 2008, s. 21)
Malazgirt savaşından sonra Türklerin peşinden ilk kez Anadolu’ya gelen Kürtler, “Osmanlılar ve Safeviler arasında meydana gelen savaşlarda Kürtler bir kez daha sahneye çıkıyorlar.” (EDMONDS, 2003, s. 25)
KÜRT VE KÜRDİSTAN ADLARININ KÖKENİ
Kürt’ün olmadığı yerde Zaza yoktu. Ya da Zazaların bulunduğu yerde Kürtler vardı. Türk’ün egemenliği altında olmayan yerde Kürt adı ile anılan toplum olmamıştır. Örneğin, İran, Irak, Suriye’de Kürtler aşiret adlarıyla anılırlardı. Kürt adı, Türklerin bulunduğu yerlerde söylenir ve sonradan yaygınlık kazanmıştır. Anadolu’daki Kürtler de kendilerine Kürt değil Kurmanc derler ve buna rağmen Türklerin kendilerine verdiği Kürt adının kullanırlar.
Kürtçülere göre Kürt adının anlamı
Kürt olup 1597’de Farsça eserinde: “Kürtler yaradılıştan, büyük bir hamiyete sahip, son derece onurlu ve aşırı derecede mağrurdurlar. Bunda o kadar aşırı giderler ki, dağlarda ve ovalarda açıkça yol kesmekle ve gasıp yapmakla tanınmayı, hırsızlık yapmaya ve aniden saldırıya geçmeye tercih ederler; bu da son derece büyük bir cüret ve nadir rastlanılan bir cesaret ister. Çünkü bu kibar sıfatları ve seçkin nitelikleri elde etmek uğrunda birbirlerini yok ederler.” (ŞEREF HAN, 1971, s. 20)
O dönemde bile Kürtler arasında eşkıyalık, gasp, hırsızlık sıfatları kibar ve seçkin nitelik olarak görülmekte idi.
“Soylu Kürt halkı.” (VALİ, 2005, s. 210)
“Kahraman ve cesur anlamına gelen Kürtçe kelimesinin kökeni Farsçadır.” (ALKAKİ, 2021, s. 116) Bu anlamda bir kelime Farsçada yoktur.
“Çapul ve haydutluk bir suç sayılmaz, tersine, kendi anlayışlarına göre yiğit bir adama yakışan eylemlerdir.” (NİKİTİN, 1976, c. I s. 148)
“Bir yıldız gibi parlayan Kürt Guti halkı (5100 yıl önce), yalnız çokluğuyla değil; azim, şiddet, dehşet ve yıkıcılıklarıyla da tanınmışlardır.” (BENDER, 1991, s. 11)
“Eşkıyalık ve eşkıya türküleri denince, ilk akla gelen yörelerden biri Kürdistan. İlk akla gelen toplumlardan biri Kürt toplumudur.” (BAYRAK, 1997, s. 99)
Günümüzde okumuşu böyle söylerse cahilleri neler demez ve yapmaz? 500 yıl öncesi kafa ile günümüzdeki kafa aynı kafa. Kürtleri kan akıtmak, silah, hırsızlık, şiddet, soygun, yağma, cinayet, ölmek ve öldürmek ile eş anlamlı göstermek!
“Harad: Tarih henüz bu milleti (Kürt soyunu) tayin edememiştir.” (FRIÇ, 2014, s. 61)
“Nerede bir tuhaflık görüyorsan tuhaflığın arkasındaki tuhaflığı araştır.”
Kaynaklara göre Kürt adının menşei
“Kürt isminin, Türkçe dışında, Kürtçe de dahil olmak üzere hiçbir dilde karşılığı bulunmamaktadır.” (ÖZDEMİR, 2014, s. 47)
Tarihte Kürt adı ilk kez Orhun-Yenisey yazıtlarında geçer. “Kürt, bir Türk boyu.” (ORKUN, 1994, s. 912) Yıl 732.
“Macar Kürt boyu, büyük ihtimale göre Türk yazıtlarında Yenisey’de gösterilen Türk konfederasyonuna bağlı Kürt kavminin kalıntısı olabilir.” (RASONYI, 1993, s. 114)
Buradaki adı geçen Kürtlerin günümüz Kürtleriyle bağlantısı yoktur.
“Petersburg Akademisi, Kürt kelimesi Hindu-Avrupai lügatinde mevcut değildir.” (FRIÇ, 2014, s. 9)
“İranlılarda ve Araplarda Kürt sözü yoktur.” (NOYAN, 1983, s. 585)
Kaşgarlı Mahmut’un “DLT isimli eserinde (1072 yılı) çizdiği dünya haritasında Azerbaycan, Şam ve Irakeyn üçgeninin arasında kalan bölgeyi Ardul-Ekrâd yani Kürtlerin Ülkesi denmektedir.” (BALUKEN, 2010, s. 11)
“Arap kaynaklarında Kürt ‘Al Akrad/ ekrad’ ile belirtilirdi. İbni Battuta (1360’lı yıllar), Kürtler için Ekrad (göçebe) ifadesi kullanılır (s. 95). İslam kaynaklarında Kürt: El ekrad olarak geçer.” (MANSIZ, 2015, s. 27)
“Arap kaynaklarında Kürt adı göçebe (ekrad) ile eşanlamlıdır.” (NİKİTİN, 1991, s. 32)
“İran’da yaşayan Mazenilerin dilinde bugün bile Kürt kelimesi çoban anlamında kullanılmaktadır.” (JAVANSIHIR, 2007, s. 271)
“Arap kaynakları çok az olarak Kürtleri anıp cebel bölgesinde (dağlık yerlerde) yaşayan topluluk olarak söz ederler (Yakubi, Kitab'ül Buldan, 9. yy.). Ebul Farac Tarihi'nde soygunculukla geçinen bir topluluk tasviri karşımıza çıkar (s. 370). Kürtlerin dağlık bölgelerde hayat sürmeleri ve yazıyı kullanıp eser bırakacak duruma gelmemeleridir. Çobanlıktan öteye gidemeyen ekonomik düzeyleri ile bölge kültürlerine vericilik yapamamışlar ve bu yüzden de isimleri kaynaklarda yer almamıştır.” (ZELYUT, 2015, s. 372)
“Bazidi: Kürtlerle ilgili İslam öncesi kaynakların hiçbirinde bu kelime (Kürt) olmadığı gibi IX.-XIII. yüzyıllar arasında yazılmış Arap kaynaklarında da bu kelimenin kullanılmadığını görmekteyiz.” (ŞAHİN, 2007, s. 38)
Kürt yazar: “Kürt adını Kürtlere veren Türkler olmuştur.” (ŞAVATA, 2015, c. I s. 104)
Bir diğeri: “Kürt ismi Kürtlere Türkler tarafından verilmiştir.” (ÇAĞLAYAN, 2016, s. 86)
Türkçe kürt: Kar çığı. (RASONYI, 1993, s. 121) ve Türkçe kürtün: Tipinin yığdığı kar. (RASONYİ, 1983, s. 9), (GÜLENSOY), (ÇAĞBAYIR)
“F. Eckhart, Macaristan Tarihi kitabında ‘Türkçe kürt: Çığ, kar yığını’ anlamında olup Yenisey bölgesindeki Türk yazısından çıkmıştır” (s. 6).
Macar Gyula Nemeth, Kürt adının kar yığınından geldiğini söyler.
Cevdet Türkay eserinin ön sözünde: Kürt kelimesi Türkçe olup kar yığını demek olan çığ anlamına gelir.
Göçebe-çoban olup dağlarda ömür geçiren Kürtleri kar ile özdeşleştiren Türkler, bu toplumu Kürt diye adlandırmış ve anlamlı sözcük olarak Kürt kelimesi Türkçe aracılığı ile dünyaya yayılmıştır.
“Osmanlıda ekrad (etrak), konargöçer aşiretler (Zaza, Kürt, Türkmen) için kullanılırdı.” (ÜNAL, 1999, s. 75)
“Türkman Ekrad-ı Yörükanı tabirindeki hem Türkman, hem Ekrad hem de Yörükan kelimeleri bu bağlamda tam olarak konargöçerliliği ifade etmektedirler.” (TAŞ, 2012, s. 169)
Kürtçülere göre Kürdistan
“Kürt yerleşim merkezlerinin tarihi M.Ö. 10.600 veya 11.000 yıl (13 bin) öncesine kadar uzanır.” (BULUT, 1993, s. 204)
“Eski tarih kitapları (hangileri oldukları meçhul) M.Ö VII. yy. da Kürdoların ülkelerinden söz ederler. Kürt ulusunun vatanını Kazvin denizinden Basra Körfezine kadar gider.” (ZEKİ, 1992, s. 1)
“Kürtler bu Doğu Aryan halkların Yukarı Fırat, Dicle ve Masala nehirleri ve Anti Toros ve Zağros vadilerinde yaşam alanlarında yerleşik Huni boylar ile özellikle karışımı sonucu doğduğu görülür.” (ŞAVATA, 2015, c. I s. 106)
“Zamanın Kürdistan’ı dünyanın önemli entelektüel merkezlerinden birisiydi. Yeni icatlar gün yüzüne çıkıyor, burada dünyaya yayılıyordu. Dolayısıyla ülkenin ekonomisi canlıydı, refah seviyesi yüksekti ve kültürel birikim dünya ortalamasının çok üstündeydi.” (GÜRBEY, 2016, s. 259)
Kürdistan, “Kur sözcüğünden, daha sonra Zik-Kur-rat sözcüğü türetildi.” (CİZİRİ, 1997, s. 151)
“Kürt kelimesine yazılı kayıtlarda ilk kez Hıristiyan kaynaklarında 4. yüzyılda rastlanmıştır. İncil’in Krallar Bölümü’nde Yahudilerin sürüldüğü Habur Nehri Bölgesi’nden de ‘Kürtlerin Ülkesi’ diye söz edilir.” (YOLDAŞ, 2018, s. 2)
“Dört Halife devrinde Kürtler (632-661 yılları) Hakkâri, Cizre, Nusaybin ve Mardin çevresinde yaşamıştır.” (BİÇER, 2014, s. 45)
Kaynaklara göre Kürdistan
Yerli-yabancı tarihçiler, Kürdistan bölgesinde Kürt devletlerinin varlığından bahsetmezler. Kürdistan bölgesinin hükmedeni her zaman Türkler olmuştur.
Kürdistan; Bulgaristan, Türkmenistan, Yunanistan gibi sınırları belli olan bir ülke adı değil, Kürtlerin yaşadığı sınırları muğlak coğrafya parçasıdır. Bu nedenle sınır komşuları, şehirleri, kaç km2 yüzölçüme sahip olduğu gibi bilgileri içeren dünya tarihinde bir harita, atlas ve eser yoktur. Ayrıca Kürdistan denilen bölgede Ermeni, Rum, Süryani, Yahudi, Arap, Çerkez, Zaza, Türk vb. farklı halklar da her zaman yaşamış ve yaşamaktalar.
Kürd-istan, -istan eki Farsça olup karlık yer, karlık ülke, Kürtlerin yaşadığı yer anlamında olup Türkçe-Farsça sözcüktür.
Kürt ve Kürtçe kelimelerinde olduğu gibi Kürd-istan kelimesi de Türkçenin ürünüdür.
Kürt yazar, “Kürdistan kelimesini, ilk defa Selçuklular kullandılar (s. 31). Necat ve Ahkam kitabının yazarı: Kürdistan ismi sadece ‘Çemişkezek’ mıntıkası için kullanılırdı.” (EMİN ZEKİ, 1937, s. 32)
Kendisi de Kürt olan Şeref Han, Farsça yazdığı eserinde (1597) Kürdistan terimini yalnızca Çemişgezek bölgesi (Dersim sancağı kurulmamıştı) için kullanıldığını görüyoruz. O bölgenin de Türk hâkimiyetinde ve yöneticilerinin Türk olduğunu belirtiyor. (ŞEREF HAN, 1971, s. 190)
“Kürdistan, siyasi sınırları çevrilmiş ve bu sınırlar içinde çoğunluğu aynı etnik kökenden gelen bir halkın yaşadığı bağımsız bir devletin adı değildir. Esasen bu ad, ancak 12. yüzyılda, son büyük Selçuklu sultanı Sancar zamanında ortaya çıkar.” (NİKİTİN, 1976, s. 56)
“Kürdistan kelimesi hiçbir zaman bir devletin adı olarak kullanılmamıştır.” (ELLER, 1990, s. 152)
“Kürtler yüzyıllar boyunca imparatorlukların hudutlarında, sonra da birkaç yüzyıl daha bu imparatorlukların sınır bölgelerinde yaşadılar.” (KLEIN, 2014, s. 30)
“Tarihte Kürdistan adıyla ne bir devlet ne de bir beylik kurulmuştur.” (ZELYUT, 2015, s. 373)
“Bu terimi (Kürdistan) ilk olarak Selçuklular, bugünkü Kürdistan’ın küçük bir bölümünü oluşturan bir eyaletleri için kullanmışlardır.” (JWALDEH, 2009, s. 21)
“Kürdistan adının Selçuklular tarafından Hakkâri ve onu çevreleyen bölgeye verildiği.” (GEZİK, 2000, s. 152)
“Selçuklu döneminden önce Kürdistan terimi kullanılmadı.” (MINORSKY, 2004, s. 51)
“Kürdistan sözcüğü Türklerin icadıdır.” (KÜÇÜK, 1990, s. 32)
“Kürdistan adının bir devleti temsilen kullanılmadığı, sınırlan belirsiz coğrafi bir terim olduğu açıktır. İlk defa XII. yy.da Büyük Selçuklu Sultanı Sancar zamanında ortaya çıkmıştır.” (ÖKE, 1990, s. 2)
“Kürdistan isminin ilk defa Selçuklular devrinde kullanıldığı ve kaynak olarak da Hamdullah Müstevfi’nin Nüzhet’ül- Kulûb adlı eseri gösterilmiştir.” (BİÇER, 2012, s. 56)
“Kürdistan isminin tarihte ilk defa bu dönemde (Selçuklu) kullanıldığını göstermiştir.” (STRANGE, 1937, s. 228)
“Kürdistan tabirini ilk kez Sultanı Sencer (1117-1157) kullanmış.” (ERŞAHİN, 2014, s. 104)
“Antik tarihinde Kürdistan ismi yoktur. Ülkemize verilen bu ismin, tarihsel olarak yaklaştığımızda, oldukça yeni olduğunu göreceğiz.” (CİZİRİ, 1997, s. 151)
Yâkût el-Hamevi’nin Mu‘cemü’l- Büldan’da “Kürtlerin yaşadıkları coğrafi bölgeler üzerine yaptığımız incelemede yer ismi olarak Kürdistan lafzına rastlamadık.” (ÇETİN, 2013, s. 121)
“1100’lü yıllarda Kürdistan bölgesinde eskiden beri kalabalık bir Türkmen toplulukları yaşıyordu.” (SÜMER, 1999/ Oğuzlar, s. 151…)
Anadolu Selçukluları döneminde yaşamış İbn Bibi (Ö. 1272): “Anadolu Selçuklu Devleti” adlı eserinde Şam, Halep, Erzurum, Erzincan, Çemişgezek, Kırşehir, Harput, Amid (Diyarbakır), Malatya, Elbistan, Maraş gibi yerleşim yerlerinden sıkça bahseden eserinde Kürdistan adı geçmez.
“Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi” (1098-1118) adlı eserde Kürt ve Kürdistan adları geçmez.
İbnü'l Adim, Bugyetü't-taleb fi Tarihi Haleb (Selçuklu Tarihi) (1240’lı yıllar) eserinde iki yerde Kürt adı geçer fakat Kürdistan ismi geçmez.
“Kâtip Çelebi'nin Cihannüma adlı eserinde yer alan o dönem haritalarının hiçbirinde ‘Kürdistan’ diye bir coğrafi bölge yer almamıştır. Oysa bu eser 17. yüzyılın en önemli coğrafya eserlerinden birisidir (s. 247). Osmanlı idari teşkilatında 17. yy'da bir Kürdistan eyaleti bulunmamaktadır. Yalnızca Kürtlerin yaşadığı bölge ve şehirler vardır. Bunların da büyük bir kısmında Kürtlerle birlikte Türkmen, Ermeni ve Arap nüfus da yaşamaktadır (s. 258). Kürdistan terimi Kürt nüfusunun yaşadığı yerleri ifade etmek için kullanılmıştır.” (SABIRLI, 2014, s. 257)
Kürtçülerin kurdukları Kürt devletleri
Kürtçü, “İlk yaratılan insan Lulu’dur. Lulu, Kürdistan’ın Zağros dağlarında yaşayan dünyanın ilk devletini, kralları Kammasi yönetiminde kuran bir Kürt aşiretinin adıdır.” (BULUT, 1993, s. 141)
Bir diğeri, “M.Ö. 17. yüzyılda Subarlar-Mitanni krallığı, M.Ö. 2700 yılında (4700 yıl önce) Gutiler/ Kutiler. M.Ö. 2800 yılında (4800 yıl önce) Lolo devleti, M.Ö. 162 yılında (2162 yıl önce) Kommagene krallığı, M.Ö. 430 yılında (2430 yıl önce) Kaduene krallığı, İslamiyet’ten sonra kurulanlar: Mahabat Kürt Cumhuriyeti, Seddadi Kürt Devleti, Hasnevi, Mervanı, Gor, Alamut, Hamdani, Büveyhoğulları, Hasanveyh, Eyyubi, Alamut (2. Kez). M.Ö. 3000 yıl öncesine uzatırken (5000 yıl öncesi), M.Ö. bir sürü krallıklar kurdular.” (CAN, 2016, s. 36, 37, 39)
“Günümüze kadar Kürtler, 11 Devlet olmak üzere, 46 bağımsız idari birim kurmuşlardır. Çoğu Beylikler şeklindeydi. Diyarbakır, Şary, Sul, Ler, Emandiye, Kürke, Fink, Hassan Kef, Çemüş Gövzek, Mirdasi, Bitlis, Denver, Botan, Pelinkan vb. gibi.” (AĞIN, 2006, s. 8)
“Kürt milleti milattan 2000 sene evvel (4000 yıl önce) Küçük Asya’nın (Anadolu) doğu yamaçlarında devlet kurarak nüfuzları şarkan Hindistan hududuna, cenuben Basra körfezine ve umman denizine kadar uzanmış olduğunu tarih bize bildirmektedir.” (SILOPI, 1967, s. 7)
“M.S. 51 yılında Kürt-Suren aşireti bölgesindeki Kürtler, önderleri Volag yönetiminde Partlara karşı ayaklanarak yeni bir devlet kurdular.” (AMEDİ, 1991, s. 64)
“Izady, İslâm’ın merkezi topraklarını Bizanslılara, Ruslara ve son olarak da Haçlı Seferlerine karşı savunan Kürtlerdi. Kral Pana Hüsrev’in kurduğu Kürt Buweyhi imparatorluğu Anadolu’dan Mezopotamya’ya ve oradan Hint okyanusuna kadar uzanıyordu.” (BİÇER, 2019, s. 331)
Kürtçüler böyle söylerken kanıtlar ne diyor?
Kaynaklara göre Kürt devletleri
“Hiç bir zaman bir Kürt devleti var olmamıştır.” (NİKİTİN, 1991, s. 7)
“Tarihte bir Kürt devleti hiçbir zaman olmamıştır.” (MELIKOFF, 2010, s. 351)
“Tarihte hiçbir biçimde bir Kürt Devleti var olmamıştı.” (ROUX, 2015, s. 448)
“Kürt tarihi diye bir şey yoktur. Tarih dedikleri şey aşiretlerin başından geçen olayları ve yaptıklarını anlatan hikâyelerden ibarettir.” (KLEIN, 2014, s. 26)
“Millingen: Günümüze kadar yapılan araştırmalarda Kürtlere ait hiçbir devlet ve yaşadıkları bir anavatan tespit edilememiştir.” (MANGALTEPE, 2005, s. 142)
Louis Masignon: “Hiçbir zaman tarihte bir Kürt devleti olmamıştır.”
“Lazarev: Kürtler hiçbir devlet kuramamışlardır.” (KÜÇÜK, 1990, s. 43)
“Kürtlerin ne zaman bugünkü yerleşim bölgelerini ele geçirdikleri kesinlikle söylenemiyor.” (KÖHLER, 1989, s. 16)
“W. Aegleton: Kürt olarak kimliklerini arayıp bulmaya çalışıyorlardı. Ne var ki, tarih kitaplarında karışıklıklardan çelişkili sözlerden başka bir şey bulamıyorlar.” (ŞELIC, s. 70)
“Kürtlerin kökeniyle ilgili bir fikir birliği oluşacak gibi görünmüyor.” (HENNERBICHLER, 2016, s. 115)
“Rus subayı Nikitin, ölmesine az bir zaman önce, acı bir itirafta bulunmuş ve ‘Ömrünü bir Kürt ulusu ve Kürt dili yaratmak’ için boşuna harcadığını belirtmiştir.” (BATUR, 2011, s. 59)
Kaynaklara göre Anadolu’da Kürtler
[Osmanlı, Türk ve Türkiye terimlerini kullanmazlarken Avrupalılar, insanlarına Türk ve ülkeye Türkiye demeye çok önceden başlamışlardı (s. 17). Günümüzde Avrupalılar bu kelimeyi (Türk) Osmanlılar için söylerken, Osmanlılar ise bunu bir alay konusu olarak görüyorlar, bağlı bulundukları milletin kan ve kültür yönünden Türklükten uzaklaşmış olduklarını söylüyorlardı.] (KUSHNER, 1998, s. 30)
“Avrupa'da Latince yazanlar 12. yy'da Anadolu'ya Turchia demeye başladılar, oysa Türkler batıdaki yeni yurtlarına bu ismi ancak I. Dünya Savaşı'nın sonunda verdiler.” (FINDLEY, 2012, s. 80)
“Selçuklular çağından itibaren Anadolu “Türklerin ülkesi” anlamında “Türkiye (Turkhia) adıyla anılır olmuştur.” (TURAN, 2012, s. 87)
Türkler adını bu ülkeden almadı, 1200’lü yıllarda bu topraklara adını verdi.
İbni Bibi, 1200’lü yıllarda Selçukluları anlatan 740 sayfalık eserinde Kürtlerden bahsetmez.
Reşidü'd-din Fazlullah-ı Hemedani (öl. 1318)'nin Selçuklu Devletini anlattığı eseri Cami'üt Tevarih'de Kürt ve Kürdistan adları geçmez.
İstanbul ve Anadolu’yu uzun zaman gezen İbni Battuta’nın (1304-1368) 1100 sayfalık seyahatnamesinde Kürt ve Kürdistan’dan açıklamalar yoktur.
Ord. Prof. Akurgal’ın Anadolu Kültür Tarihi eserinde Kürt adı geçmez.
“Aynı coğrafyada yaşayan Latin, Ermeni, Asur, Süryani vb. topluluklara ait kaynaklardan bir tanesinde bile Kürtlerden bahsedilmemektedir (Türklerden önce). Yine eski Yunan, Mısır, Anadolu vb. bölgelere ait kaynaklarda bu isimle anılan bir toplum yer almıyor. İslam-Arap fütuhatı öncesinde İran kaynaklarında Kürtlerden bahsedilmemektedir.” (CÖHCE, 2018, s. 70)
“224 yılından başlayarak 1550’li yıllarına kadar ele aldığı İran, Irak, Güney-Doğu Anadolu, Azerbaycan, Kafkasya, Türkistan, Afganistan, Mısır, Suriye, Hicaz gibi ülkelerde kurulmuş hanedanlıklar arasında, Kürtlere ait bir hanedanlığın adın geçmemektedir.” (MAZAHERİ, 1972, s. 374…)
“Kürtlerin Türkiye'nin güneydoğusuna kesin şekilde yerleşmesi Türkmenlerin Anadolu'ya girmesi ile mümkün oldu.” (ÖZDEMİR, 2014, s. 116)
F. Sümer, Cevzi’yi kaynak gösterip Kürtlerin 10 bin kişilik kuvvetle Alpaslan’ın yanında yer alarak Bizanslılara karşı savaştıklarını yazar. Türk olan Cezvi bu bilginin kaynağını belirtmez. Bu iddiayı zamanın diğer kaynakları doğrulamaz. F. Sümer öz Türkçe ad olan Cakırlı oymağını bile Kürt göstermektedir.
Kürtler aşiretler halinde yaşadıkları için Kürt ordusundan bahsetmek mümkün değildir. Kürt aşiretleri Malazgirt savaşında Türklerin yanında niçin yer aldılar? Aşiretleri bir araya getiren kimlerdi? Türk ordusunda Farslılar ve Araplar yoktu ama Kürt aşiretlerinin katılma sebepleri nelerdi? Savaşa kaç Kürt aşireti katıldı ve adları ne idi? Komutanları, şeyhleri, pirleri kimlerdi? Ordunun hangi cenahında bulunmuşlar? Kaç ölü verdiler? Anadolu hemen yanı başlarında olduğu halde Türklerin Orta Asya’dan gelmesini niçin beklediler? Anadolu’ya daha önce neden gelmediler? Gibi sorularının cevapları meçhuldür. Miryokefalon, Dandanakan, İran, Haçlı savaşlarında, Balkanlarda, Mısır’da, Arabistan’da, Cezayir’de, Filistin’de, Sarıkamış’ta, Kurtuluş savaşında yoklar ama Malazgirt’te varlar! Tuhaf değil mi? Kayıtlara göre tespit ettiğim ve yayınladığım İkizdereli şehitlerin sayısı 759’dur. (Rize Sülaleleri ve Seferberlik şehitleri) Kayıtlara geçmeyen en az bir o kadardır. Bir köyümüzde (Çamlık) yıllarca çocuk ve beşik sesi duyulmamıştı çünkü genç nüfus şehadete ulaşmıştı.
Osmanlı şeyhülislamları Yunanlıların yanında yer alıp Milli Mücadele’ye katılanlar için ölüm fetvaları verirken; Kürt din alimi Said Nursi ise Kürtler ve bütün Müslümanların İslam adına Türklerin yanında yer alması gerektiğini söylüyordu.
Malazgirt’te “On bin Kürt toplamıştı. Burada atıfta bulunulan on bin Kürt açıklanmamıştır. Başka Müslüman anlatılarda da bu askerlerden söz edilmez.” (HILLENBRAND, 2007, s. 91)
O devirde yaşamış ve bu savaşı kaleme alan Anna Komnena (1100’lü yıllar) ‘Malazgirt’in Sonrası’ kitabında ve diğer kaynaklarda Kürtlerden bahis yoktur. Hatta Doğu Roma (Bizans) ordusundaki paralı asker olan Hıristiyan Uz, Kuman, Peçenek Türkleri din kardeşlerini terk ederek kan kardeşleri Türklerin tarafına geçtiler ve savaşın kaderini belirlediler.
Yunan Foti- Stefo, “Oğuz kabileleri Anadolu’yu istila ettiklerinde yerleşik Hıristiyan Türkleri de bulmuşlardı. Bunlar Bizans İmparatorluğu’na hizmet etmiş olan Kuman, Peçenek ve Uzlardı. Malazgirt Savaşı’nda İmparator Romanos Dlogenes’in ordusunda yer alan Türk savaşçılar Bizans içinde Hıristiyan Türklerin var olduğuna işaret eder.” (BENLİSOY, 2015, 284)
“Kürtler hakkındaki politik tarih kitapları en çok Türkiye’de ilgi ve itibar görmüştür. Bu yapay ve yanlış bilgiler üzerinden Kürt milliyetçiliği oluşturulmuş ve saptırılmış tarih bilgisiyle Kürt şovenizmi beslenmiştir (s. 325). Türkiyeli Kürtçü yazarlar hiç bir bilgi ve belge ihtiyacı hissetmeden politik ve ideolojik kirli yorumlarını geniş kitlelere ulaştırmıştır. Bu yanlış ve yaygın bilgi yapay bir Kürt ırkçılığının doğuşunu sağlamıştır.” (BİÇER, 2019, s. 344)
Batılı kaynaklara göre Anadolu’da Kürtler ve Kürdistan
Kürtçüler, Anadolu’nun binlerce yıllık kadim Kürt yurdu olduğunu iddia ederler. Türklerden önce Anadolu’da Kürtlerin varlığından bahseden hiçbir Batılı tarihçinin eserinde Kürt-Kürdistan adlarına rastlayamadım. Ulaşabildiklerim:
Macqueen’in ‘Hititler ve Hitit Çağında Anadolu’
Findley’in ‘Antik Çağ Ekonomisi’
Florioti’nin ‘Asur İmparatorluk Dönemi’
Droysen’in ‘Büyük İskender Tarihi’
Andersson’un ‘Asurlular’
Aprim’in ‘Asurlular’
S. W. Bauer’in ‘Antik Dünya’
C. Howitt’in ‘Antik Dünyadaki İnsanlar’
Bottero’nun ‘Mezopotamya’
Bottero’nun ‘Mezopotamya Mitolojisi’
Bottero’nun ‘Sümer’den Kutsal Kitabı’
Burkert’in ‘İlkçağ Gizem Tapıları’
Cahen’in ‘Türklerin Anadolu’ya İlk Girişi’
Townshend’in ‘Mezopotamya Seferim’
Vlasislav Ardzinba’nın ‘Eski Çağda Anadolu Ayinleri ve Mitleri’
Hans Kneifel’in ‘Babil’
Chabot’un ‘Asur Edebiyatı’
Joan Oates’in ‘Babil’
Bryce’in ‘Hititler’
Fernand Lequenne ‘Galatlar’
Remi_Bregue’nin ‘Avrupa-Roma Yolu’
Marc Desti’nin ‘Anadolu Uygarlıkları’
Erzen’ın ‘Doğu Anadolu ve Urartular’
C. W. Ceram’ın ‘Tanrıların Vatan Anadolu’
E. Schwertheim’in geniş kapsamlı ‘Antik Çağda Anadolu’
Georg Ostrogorsky’ın “Bizans Devleti Tarihi”
C. Tuna’nın II ciltlik ‘Anadolu’da Eski Yerleşim Yerleri’
Roma imparatoru Tiberius’un Anadolu’yu anlatan eserinde
King’in ‘Babil ve Asur Tarihi’
Salvini’nin ‘Urartu Tarihi ve Kültürü’
Bleda S. Düring’ın ‘Küçük Asya (Anadolu)’
M ontesquieu’nun ‘İran Mektupları’
Dernschwam’ın ‘İstanbul ve Anadoluya Seyahat’
Jona Lendering Chev’in ‘Büyük İskender’
L. Ligeti’nin ‘Bilinmeyen İç Asya’
Andrew Collins’in ‘Göbekli Tepe Ve Tanrıların Doğuşu’
S. W. Bauer’in ‘Ortaçağ Dünyası’
Clot’un ‘Harun Reşid ve Abbasiler Dönemi’
Lemerle’nin ‘Bizans Tarihi’
Menandros’un ‘Bizans Kaynaklarında Türkler’
Ferenc Herczeg’in ‘Bizans’
Cyril Mango’nun ‘Bizans’
Remi Brague’nin ‘Avrupa: Roma Yolu’
J. Hamilton’un ‘Bizanslı Heretiklerin Tarihi’
Auguste Baılly’nin iki ciltlik ‘Bizans Tarihi’
Auguste Bailly’nin ‘Bizans Tarihi’
J. Ebersolt’un ‘Bizans İstanbul’u ve Doğu Seyyahları’
Nicol’un ‘Bizans’ın Son Yüzyılları’
Gibbin’in ‘Bizans’
Carole Hillenbrand’ın ‘Malazgirt Muharebesi’
Harold Lamb’ın ‘Haçlı Seferleri’
M. Doukas’ın 1326-1462 yılları arasında ‘Anadolu ve Rumeli’
J. W. Zinkeisen’in 1453’e ‘Osmanlı İmparatorluğu’
Honigmann’ın ‘Bizans Devletinin Doğu Sınırları’
W. Kaegi’nin ‘Bizans ve İlk İslam Fetihleri’
Vasiliev’in ‘Bizans İmparatorluğu Tarihi’
Kordatos’un ‘Bizans’ın Son Günleri’
Fleet’in ‘Bizans’tan Türkiye’ye’
Thomas Asbridge’nin ‘Haçlı Seferleri’
Bizanslı Doukas’ın ‘Anadolu ve Rumeli’
Charies Diekl’in ‘Bizans İmparatorluğu Tarihi’
Jean Ebersolt ‘Bizans İstanbul’u’
Anna Kommena’nın ‘Malazgirt Sonrası’
Norwich’in üç ciltlik ‘Bizans’
Charles Diehl ‘Bizans Tarihi’
Bernard Dryer ‘Bizans Tarihi’
Pachymeres ‘Bizans Gözüyle Türkler’
C. Texier’in üç ciltlik ‘Küçük Asya’ gibi.
Benzeri eserlerde de Kürt-Kürdistan adlarının geçmesi mümkün değildir.
KÜRT DİLİ
Çeşitli kültürlerle ve milliyetlerle harmanlaşmadan büyüme olmaz ve imparatorluk kurulamaz. Her imparatorluk değişik kültürleri etkilemiştir ve bunlardan etkilenmiştir. Türkçe’den Farsça ve Arapça kelimeleri çıkarırsak Türkçe’yi konuşamayız. Buna rağmen Türkçe içinde fiillerin tamamına yakınının Türkçe oluşu dikkat çekicidir.
“1896’da Wilhelm Thomsen (Orhun Yazıtlarını çözen) yazıtlar için: “Muhammed dünyasının (Müslümanlığın) soluğunun henüz ulaşamadığı Türk dili ve edebiyatının en eski anıtları” olarak tanımlamıştır. Yazıtlardaki metinler, adalet duygusu, kadın-erkek eşitliği, örgütlenme, hiyerarşi ve disiplin ruhu (s. 21) hâkimdi. (Başarının temeli de bunlar değil mi?) Orhon Kitabeleri yazıldığı zaman (732 yılı), Avrupa’nın bugünkü dillerinden hiçbiri henüz tebellür etmemişti (oluşmamıştı). Hâlbuki sizin (Türklerin) dedelerinizin ta o devirde her şeyi ifade edebilecek derecede gelişmiş bir edebi dili vardı.” (COPEAUX, 2000, s. 24)
“Antik Türk yazıtlarının çok güzel sözler içerdiğini görürüz.” (XINGLIANG, 2015, s. 154)
Orhun Anıtlarındaki Türkçenin akıcı seviyeye erişebilmesi için en az M.Ö. binli yıllarda konuşulması gerektiği belirtilir.
“Ön-Türkler dilinin ne olduğunu konusundaki çabalardan çıkan sonuç, bu dilin İÖ 3000-500 arasında batı ve orta Sibirya ile güneye doğru yer alan bölgelerde konuşulduğudur.” (FINDLEY, 2012, s. 29)
“Türk dil grubuna ait modern diller; günümüzde Çin, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, İran, Afganistan, Irak, Moğol Halk Cumhuriyeti, Kıbrıs, Bulgaristan, Eski Yugoslavya ülkeleri, Romanya ve çeşitli Akdeniz ülkelerinde yaşayan insanlarca konuşulmaktadır. Bu dil grubunda Türk, Özbek, Kazak, Tatar, Çuvaş, Kumuk, Nogay, Başkir (Başkurt), Yakut, Karakalpak, Uygur, Gagavuz, Tuva, Karaçay-Balkar, Hakas, Altay, Karaim, Halac dilleri ve benzeri toplamda otuzdan fazla dil bulunmaktadır.” (XINGLIANG, 2015, s. 169)
Kürtçülere göre Kürtçe
“Izady (Kürt) 50.000 yılı aşkın zaman öncesine kadar Kürt kültürünün izini sürer.” (CABBAR, 2017, s. 114)
“Kürtçe antik çağı aydınlatan dildi.” (BENDER, 1991, s. 48)
“Kürtlerin ataları tarafından M. Ö. 3000’li yıllarda yazılan çivi yazısı bulunmuştur (s. 204). Kürtçe M.Ö. 6. yy’dan beri bağımsız, kendine özgü bir dildir (s. 49). Kürtçe, Türkçe de dahil birçok dilden zengindir (s. 17). Zerdüşt Avestayı Kürtçe yazmıştır.” (BULUT, 1993, s. 68)
“Kürt dili, beş bin yıllık eskiye dayanan edebiyat zenginliğine sahiptir.” (AMEDİ, 1991, s. 139)
“Kürt dili tüm baskı ve asimilasyon çabalarına rağmen günümüze kadar kimliğini ve kendisine has hususiyetlerini korumayı başarmıştır!” (ÇETİN, 2013, s. 18)
Kürtçe binlerce yıllık dil olacak ama değil Türkiye’de, dünya kütüphane ve müzelerinde bilimsel, edebi, felsefi, akademik bir eseri bulunmayacak.
Dünyanın en eski ve zengin dili olacak ama bir tek yazılı metni yeryüzünde bulunmayacak.
Kürtçülere göre Kürtçenin lehçeleri
Konuya ciddi ve bilimsel yaklaşacağını düşünerek ‘Yüksek Lisans’ tezlerini örnek aldık.
“Kürtçenin lehçeleri: Sikakî, Bahdînî, Kurmancî, Kirdasîdir, Mukrî (s. 35). Goranî, Lurrî, Zazakî (s. 36). Botan, Hekarî, Rewendî, Kelhurî, Gûranî, Lûrî, Yukarı Kurmancî, Aşağı Kurmancî, Hewramî, Bohtî, Mehmedî, Silîvî, Bahdinan, Soran (s. 37). Batı Kürtçesi, Doğu Kürtçesi, Güney Kürtçesi.” (BAŞARAN, 2014, s. 38)
“Beyzidî, Hekkarî, Botanî, Şemdinanî, Behdinanî, Mukrî, Soranî, Erdelanî ve Germiyanî, Lûri, Behtiyarî, Mamesanî, Kuhklewî, Kelhorî, Lekî ve Feylî, Goranî, Hawramanî ve Zazaî.” (ÇETİN, 2013, s. 19)
“Kurmancı/ Kırdası, Sorani, Kırdki, Zazaki/ Kırmancki/ Dımılı/ Dersimki/ Sobê, Hewrami/ Gorani, Lorani.” (CAN, 2016, s. 22, 23)
“Kürtçenin aslı Keldanice ve Aramicedir. (Aramice, İsa’nın konuştuğu dil) (s. 18). Kurmancı, Badinani, Bahtiyari, Hakkari, Botani, Aşitayi, Beyazidi, Sennayi, Süleymani, Sorani, Laki, Feyli, Mabasani, Avrami, Zangana, Kekayi, Bacalani (s. 30). Kermanşahi, Garussi, Koruni, Gori, Kandulayi, Zagana (s. 31). Eşkani, Pehlevice, Avramani, Luri (s. 125). Mukri, Fili (s. 170). Kurmancı, Lori, Kelhori, Gorani, Zazaki.” (BULUT, 1993, s. 186) Lehçe değil, kuluçka makinesi.
Bu tezler üniversitelerde doç. ve prof. lar tarafından imzana biliyor. Türkiye’de bilimsel çalışmaların düşürüldüğü çukur bu.
Halfett Carr: “Tarihten önce tarihçinin incelenmesi gerekmektedir.”
Kürtçülere göre Kürtlerin kullandığı alfabeler
“En eski Kürt şiiri M.Ö. 400 yılında yazılmıştır.” (BAYRAK, 2013, s. 123)
“669 yılında Dersim civarında Kürtçe yazılmış şiir var.” (BULUT, 1993, s. 172)
“1) Çivi yazısı, 2) Avesta alfabesi, 3) Arami alfabesi, 4) Eski Pehlevi alfabesi, 5) Masi Sorati alfabesi, 6) Yezidi Kürt alfabesi, 7) Arap harfli Kürtçe alfabesi, 8) Latin-Kürtçe alfabesi, 9) Kiril Kürtçe alfabelerini kullandıklarını. Kürtlerin kullandığı Alfabeler” başlığı altında Çivi yazısından başlar Kiril (Rus) alfabesiyle bitirir ve 9 çeşit alfabe sıralar.” (CAN, 2016, s. 15)
Bingöl Üniversitesinin ‘Yaşayan Diller Enstitüsü’ Müdürü Doç. Dr. “Kürtlerin dolaylı ataları olarak kabul edilen Guti, Hurl, Mitani ve Kaşiler ile doğrudan ataları sayılan Medler 36 harften ibaret alan bu yazıya (Sümerlerin Çivi yazısı) 6 harf daha ilave ederek harf sayısını 42 ye çıkarmışlardır. Kürtler, milattan önce 4. yüzyılda çivi yazısını bırakıp yerine Arami ve Yunan alfabelerini kullanmışlardır (s. 20). Bin û Şad ve Masi Surati Alfabesi: Bu alfabe ile yazılan otuz kitaptan bahsedilir. Ve bu yazının yalnız Kürtlere ait olduğudur. Bu alfabe 37 sembolden ibarettir (s. 21). Yezidi Alfabesi: Bu alfabe, Avesta, Pehlevice ve Arap alfabesinden alınmış olup sağdan sola doğru yazılmaktadır ve 31 harften oluşmaktadır.” (BOLELLİ, 2015, s. 22)
Bir başka akademisyen: “Kürtlerin Müslümanlığı kabulünden önce şu alfabeleri de kullandılar: Med alfabesi, Avesta alfabesi, Arami alfabesi, Eski Pehlevi alfabesi, Masi Sorati alfabesi (s. 29). Kürtlerin milattan önce Arami ve Yunan alfabesini kullandığı.” (BAŞARAN, 2014, s. 33)
“Rusya’da 35 bin, Sorbon üniversitesince 75 bin kelimelik Kürtçe sözlükler yayınlandı” (BENDER, 1991, s. 48)
Her zamanki gibi yazılanların tamamı yalandır.
Kürt dilinin gerçeği
Kürtçe, birbirlerine yakın birkaç ülkede konuşulmaktadır. Yazı dili olmadığı için biri diğerini anlamayacak kadar farklılaşmıştır. Hatta Kürtçenin lehçesi denilen bazı dillerin ayrı dil olduklarını savunanlar vardır.
Kürtçe gramer yapısı ve kelimelerin kökeni yönünden İran’da doğduğu için Farsçadan, inanç yönünden Arapçadan ve Türklerle bir arada olunca da Türkçeden etkilenmiştir.
“Kürtçeyi konuşan kesimlerin etnik bölgesinin İran’ın Fars bölgesinin Kuzey tarafı olması (Zagros dağları) en muhtemel seçenektir.” (HENNERBICHLER, 2016, s. 89)
Kürdistan gibi Kürtçe sözcüğünün de doğum yeri Anadolu’dur. Kürtler, dillerine Türkçe etkisiyle Kurdi diyorlar ama Türklerin verdiği Kürt adı gibi Kürtçe sözcüğünü kullanırlar.
Kürtçüler, ata-dede arayışlarında yaptıkları patlamanın bir benzerini de Kürt dili üzerine oynamaktalar. Bir yarış başlatarak halkın bilmediği ve duymadığı yapay kelimeler üreterek Kürtçe içine sokuşturup dili zenginleştirmek için yoğun gayret içindeler. 1980 yılından önce bu kelimelerin kullanıldığı bir kaynak göster denildiğinde ırkçı-faşist diyerek hakarete başlıyorlar.
“Yazı kuşkusuz uygar olmayan topluluklara yabancıdır.” (ROUX, 2015, s. 145)
“Kürtlerin neredeyse tamamı için geçerli olan okur-yazar olmama hali, Yezidilerde seçilmiş bir azınlık hariç herkesin uyması gereken dini zorunluluktu.” (JWALDEH, 2009, s. 53)
“Kürtleri Kürtçe anlatan eserler yakın dönemlere kadar ortaya çıkmamıştır. Bu toplumlara ait bilgiler ancak menkıbeler, destanlar, tasavvuf edebiyatı, temel dini bilgilere dair metinler veya sözlü kültürlerden oluşmuştur.” (BİÇER, 2012, s. 54)
“Petersburg Akademisi tarafından neşredilen ‘Kürtçe-Rusça-Almanca Lügat’ kitabında 8.307 kelime vardır. Bu listede en büyük yekûnu Farsça, Arapça, Türkçe kelimeler teşkil ediyor. Bilhassa, Kürt hayatını teşkil eden yayla ve dağ kelimelerinin kısm-ı azami Türkçedir. Aslen Kürtçe olan ‘300’ kelimeden 107 kadar kelime de dağ hayatına ait tabiat için kullanılır.” (FRIÇ, 2014, s. 6-7)
“Kürt Dilinin Etimolojik Sözlüğü’ne göre Kürtçenin söz varlığının % 99’dan fazlasının kökeni başka dillerdir. Başka dillerden gelen kelimelerin % 40.96’sı Arapça; % 39.09’u Farsça; % 14.96’sı da Türkçedir. Bu üç dilden alınan kelimelerin toplamı yaklaşık olarak % 95’tir. % 2.21’lik Ermenice kelimeyi de katarsak bu oran % 97’ye yükselmektedir. Daha küçük oranlarda kelimesi olan dilleri de katınca bu oran % 99’u geçmektedir.” (BURAN, 2011, s. 50)
“Kürt dili Türkçenin etkisine uğramıştır (s. 40). Arkalıklar, oyma ve beşmetleri, genç kızların bayramlık giysileri ve hepsi Türkçe olan yerli giysi adlarıdır (s. 93). Kürtçede baştıh, Türkçede başlık parası” (NİKİTİN, 1991, s. 198) gibi.
Kürtçenin içindeki Arapça, Farsça ve Türkçe kelimeler çıkarılırsa geriye hiç kalır. Kürtçülerin dünyanın en eski ve en zengin dili dedikleri dil budur.
Kürtçüler, Kürtçedeki kelimelerin etimolojik çalışmasını yapmamışlardır ve yapamazlar çünkü Kürtçe içinde Kürtçe kelimeler bulmak, iğne ile obruklar kazmaya benzer. Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’un ‘Kürtçenin Etimolojik Sözlüğü’ incelenebilir.
Kürtçe ile modern eğitim niçin mümkün değil?
Afrika’da 45 devletin resmi dili İngilizce ve Fransızcadır.
Kürtleri kışkırtmakla görevli Rus subayı (1900-1984) ve konsolosu çalışmaları sonucunda: “Öğretim yoluyla (Kürtçe) elde edilmiş sonuçların kocaman bir hiç olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Bu öğrenciler okulu bitirdikten sonra ne okuyacaklardır? Hiçbir şey (s. 139). Dürüstçe itiraf etmek gerekir ki, Kürt halkını kendi diliyle eğitimin zorunlu olduğu konusundaki kanımız artık yıkılmış durumdadır. Bu konudaki yaygın doğma iflas ettiği için, geçerliliğini yitirmiştir artık. Türkiye Kürtlerini, ünlü liderleri Mustafa Kemal Paşa tarafından kendileri için en kesin biçimde çizilmiş izden yürümeğe çağırıyorum; ruh sükûnetini de, maddi mutluluğu da o izde bulacaklardır.” (NİKİTİN, 1978, s. 140)
“Cuinet: Araplar bu dili (Kürtçe) ‘eşeklerin dili’ olarak nitelendirirler. Bu dil hiç yazılmaz ve tekdüze bir dil değildir. İlden ile farklılık gösterir.” (MANGALTEPE, 2005, s. 144)
“İslam kaynaklarında Kürtçe rezilliktir, bo.tan bir dildir.” (BULUT, 1993, s. 183)
“Rothkopf, bir Dersimlinin dil hakkındaki şu görüşlerini aktarır: Kürtçe kirli bir dildir. Bunu öğrenmen işine yaramaz. Pazarda, okulda, resmi yerlerde, fabrikada iyi Türkçe konuşmak gerekiyor. Çocuklarımızın okulda Türkçe öğrenmeleri iyidir.' (GEZİK, 2000, s. 130)
Yıl 1818. Farklı ülkelerde Kürtler arasında uzun zaman geçiren İtalyan papaz: “Kürt dilinin kullanıldığı hiçbir kitap ya da yazı bulunmaz.” (CAMPANILE, 2009, s. 80)
Philip G. Kreyenbroek: “Kürtçe hiçbir zaman bir yazı dili olagelmemiştir.”
Kürtçe günlük hayata dönük olup kelime sayısı az ve öğrenilmesi çok kolay dildir. Öğretmenlik yaptığım iki yıl içinde konuşmayı öğrenmiştim.
Kürtçülerin dünyanın en eski ve zengin dili dedikleri Kürtçe içinde:
√ Matematiksel kavramlar: Doğal sayılar, sayma sayıları, tam sayılar, ondalık sayılar, asal sayılar… Dar açı, dik açı, geniş açı, doğru açı, tam açı, yatay açı, düşey açı, kesir, tam sayılı kesir… Eşkenar üçgen, dik üçgen, çeşitkenar üçken, ikizkenar üçgen, geniş açılı üçgen, kare, dikdörtgen, yamuk, silindir, kesirler, tam sayılı kesir, boyut, bölüm, çarpım, denk küme, derece, hacim, dönüm, oran-orantı vb. tabirlerin karşılıkları Kürtçede yoktur.
√ Edebi sözcüklerden: Alıntı, hikâye, yazar, anlatı, makale, belgesel roman, ana fikir, hece, aruz, bilimkurgu, çağrışım, sözcük, bağlaç, eylem, zamir, tümleç, nokta, virgül, soru işareti, ünlem, sözlük, akıcılık, özsöz, dipnot, özet, dizin, sav, tez, mecaz, mizah, eleştiri, ezgi, kafiye (uyak), koşma, öykü…
√ Coğrafi kelimelerden: Basınç, havza, enlem, boylam, kıta, ana kara, debi, buzul çağı, coğrafi konum, coğrafi bölge, dalyan, atmosfer, saman yolu, uzay boşluğu, kutuplar, hidrojen, oksijen, azot, erozyon, evren, fay çizgisi, fosil, gezegen, harita ölçeği, kanyon, kıta sahanlığı, kumsal, nadas…
√ İdari unvanlardan: Kurul, kurultay, danıştay, sayıştay, yüksek şura, anayasa, meclis, hakim, savcı, bakanlıklar (bayındırlık, imar…), belediye, yerel, başkent, taşra…
√ Yöneticilerden: Komutan, hakan, kağan, imparator, padişah, halife, beylerbeyi, kaptanıderya, serdengeçti, hükümdar, kral, yüzbaşı, binbaşı, gazi…
√ Ekonomik kelimelerden: İhracat, ithalat, bütçe, maliye, defterdar, gümrük, muhasebe, sermaye, tekel, piyasa ekonomisi, enflasyon, zam, denk bütçe…
√ Felsefi terimlerden: Ruh bilimi, Tanrı bilimi, bilinçaltı, mantık, antik çağ, çağdaş felsefe, bağımsızlık-özgürlük, çoğulculuk, tekçilik, deneycilik, şüphecilik, eleştiricilik, hazcılık, dogmatizm, gözlemcilik… kelimeleri ve terimleri dünyanın en zengin dili denilen Kürtçede yoktur. Bunlar olmadan bilim ve modern eğitim mümkün mü?
√ Kürtçede di’li geçmiş, miş’li geçmiş, geniş v.b. zaman çekimleri ile rivayet türleri, ekler ve kip çeşitlerini gibi gramer çalışmasına rastlamadım.
√ Eylem örneği: YAZ. Yazılmak, yazışmak, yazdırmak, yazılmalı, yazılmamalı, yazmasak, yazacağım, yazabilsem, yazabilsek, yazamazsam, yazamayabilirim, yazıyoruz, yazacaklar, yazacakmışız, yazabileceğiz, yazmış mısınız? Yazmalı mıyım? Yazacak mıyız? Yazabilecek miyim? Gibi sözcük antik dil dedikleri Kürtçede üretilemez ve çoğunun karşılığı da yoktur.
√ İsim örneği: GÖZ. gözde, göze, gözlü, gözcülük, gözlem, gözenek, gözlükçülük, gözleme, gözetim, gözükmek, gözaltı, göz açıcı, göz açamama, gözü kalma gibi kelimeleri Kürtçede türetmek mümkün değildir. Liste uzayıp gidebilir.
Yunancanın, Rusçanın vb. yeryüzünden silinmesi insanlık için büyük kayıp olur ama insanlığa bilimsel, ebedi vb. eser kazandıramamış yazı dili olmayan bir dilin kaybolmasının kimse farkına varmaz ve insanlık bir değer kaybetmez çünkü kaybedeceği bir şey yoktur.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Kürtler arasından şeyhülislam, kadılar ve fakihler çok çıkmıştır. Eğer aşiret reisleri halkın önünü açsaydı ve halk okulla tanışsaydı çok değerli insanları bileme ve uygarlığa kazandıracakları kesindi.
KÜRT UYGARLIĞI
Türkler ile ilgili bazı kısa bilgiler:
“İlk Orta Asyalı Türkler, barbar değildiler. Yazılı bir dilleri vardı.” (LEWIS, 1975, s. 16)
“5. ve 6. yy. larda geliştirdikleri runik yazı sistemi ile kendi yazılı edebiyatını meydana getiren Türkler ‘görkemli bir edebiyat hazinesi’ yaratmışlardır.” (CARSON, 1985, s. 5)
“Çok zaman önce Şa-to Türklerinin hükümdarı yalnız göğe kendisini koruması ve halkı için en iyisini yapmaya yönlendirmesi için dua ederdi.” (ROUX, 1999, s. 32)
O çağda halkının refahını düşünen ve halkı için dua eden hükümdar! Bu erdemli davranış Osmanlı sultanlarında görülmez.
“Avrupa’da Karpat havzasında Orhun-Yenisey alfabesiyle veya ona yakın bulunan oyma yazısıyla yazılmış Avar kitabeleri, Yenisey bölgesinden veya Talas vadisinden de muazzam bir uzaklıkta ortaya çıkmışlardır.” (HARMATTA, 1988, s. 25)
“Altay bölgesinde ve Güney Sibirya’da M.Ö. yıllarda Abakanlara (Türk kavmi) ait hançer, ok, mızrak uçları, bıçak, orak, oyma kalemi, balta, iğne, biz, delme aletleri, toka, üzengi, gemler, küpe, düğme, bilezik, kazan, bardaklar bulunmuştur.” (RADLOFF, 1956, c. II s. 89)
“Eski Türk kitabeleri arasında bulunan seramik eşyalar, ev eşyaları, sikkeler, bronz aynalar ve kıl çömlekler üzerine yazılar vardı.” (KLYASHTORNY, 2004, s. 166) Ayrıca çeşit çeşit ve yığınla sikkeler. (Rysbek Alimov)
“Baranov, Gryaznov, Çelovek… gibi arkeologlar Altay kültür çevresinde Pazırık buluntuları arasında (M.Ö. II. ve I. yy.) at koşumlarına ait çeşitli süsler, birçok ev eşyaları, altın süsler, keçe çoraplar, taraklar, püsküllerle süslü at eyerleri, kırbaçlar, at maskeleri, silahlar bulmuşlardır.” (ÖGEL, 1984, s. 60…)
“Bizans elçisinin Göktürk çadır sarayında Bizans zevkinden hiç de geri kalmayan altınlı, gümüşlü çeşitli eşyaların bolluğu karşısında takdirle bahseder.” (LIGETI, 1970, s. 79)
730’lu yıllarda Orhun Anıtlarında Bilge Kaan: “Küçük kardeşim Kül-tigin’le sözleştik. Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım, az milleti çok, çıplak milleti giydirdim. Kül-Tigin’le, iki vezirle beraber ölesiye kadar çalıştım” diyordu.
O kutlu ses ancak 1200 yıl sonra Atatürk’te yankı buldu ve “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık” diyor ve kendini sorguluyordu. Bu yüce insan hiçbir zaman ‘ben yaptım- ben ettim’ dememiştir ve bütün başarılarını Türk milletinin zaferi diye nitelendirmişti. “Kendini büyük göre alçalır.”
“Eski Türkler, Türk halkı hayvancılığın yanı sıra demir dökümü ve işlemeciliği işini de ustalıkla yapmaktaydı. Demir dökümü Türklerin geleneksel zanaatları arasındaydı. Gaochang'ın kuzeyindeki dağlarda yaşarken metal işlemeyi çok iyi öğrenmişlerdi. Türklerin silahları arasında yay, ok, ıslıklı ok, kılıç ve zırhların bulunduğu belirtilmiştir. Bütün bunlar Türklerin metal işlemeciliğinde oldukça ileride olduğunun bir kanıtıdır.” (XINGLIANG, 2015, s. 91)
“Türkler iyi sanatçılardı, bunu kimse inkâr edemez.” (ROUX, 2007, s. 48)
“Hun devri ve M.S. 1. yüzyıldan sonraki dönemlerde süvari veya yaya asker tasvirleri, savaş sahneleri, geyik tasvirleri Türk ve İskit-Sibirya sanatının önemli birer sembolüdür.” (MARTINOV, 2013, s. 2)
İlk Türkler, “Yerleşmiş oldukları bölgelerde bol bulunan ve silah yapımında kullandıkları demir, altın, gümüş, kalay, bakır gibi madenleri saf hale getirmek için yeni yöntemler geliştirdiler. Bu büyük demir kalcıları (kılıççı) maden cevherini saf hale getirip, ısıtırlardı. Sonra karbondioksit ilave ederek beyaz çelik olarak bilinen içi oyulmuş madeni çıkarırlardı.” (CARSON, 1985, s. 4)
Göktürkler döneminde 500 ve 600 yıllarına ait olan, Kubarev tarafından yayınlanan kazı raporlarından binlerce kurgan (mezar) örneğinden biri: “11 numaralı kurgan (mezar) ise içinde barındırdığı eşyaların çokluğu ve zenginliği acısından diğer kurganlardan farklı özellik taşımaktaydı. Bu kurganda 4 adet at olmasının yanında zırh, gümüş kap, gümüş plakalardan kemer, mızrak, altın küpe gibi değerli eşyalar vardı. Kurganların tamamında ise silahlar, at koşumları, süs eşyaları, çeşitli iş araçları, günlük ev eşyaları mevcuttu.” (TORAMAN, 2019, s. 25…)
“Türklerde istiklal duygusunun temeli Türk kültüründe yatmaktadır. Tipik elbise örneği ise ceket-pantolon idi. Bu en iyi süvari kıyafeti idi. Bu kıyafet Türkler aracılığı ile dünyaya yayılmıştır. Ayağa çizme, başa börk giyilirdi. Saygı alameti attan inmek ve başlık çıkarmaktı (el-etek öpmek yoktu).” (ÇANDARLIOĞLU, 2003, s. 99)
Eski Çin yıllıklarında, “Pantolonlar, Çinliler bunlardan (Türkler) almışlardır.” (EBERHARD, 1942, s. 95)
Çinliler “Çin elbisesini de çıkararak göçebelerde (Türkler) gördüğü gibi (pantolon) giyinmeye başladı. Bez kuşağı çıkarıp tokalı bir kayışla sıktı.” (LIGETI, 1970, s. 46)
“Türklerde iki istisna dışında, “Erkek kıyafetliye kadın kıyafeti arasında pek fark yoktu. Kadınlar da aynı adı taşıyan elbiseler giyiyorlardı. Süs eşyalarını yalnız kadınlar değil, erkelerde kullanıyorlardı. Kadınlar güzel kokular sürdükleri, farklı farklı güzelleşme malzemeleri kullandıkları, saç tuvaletleri yaptırıyorlardı.” (KÖYMEN, 1971, s. 60…)
Tarihte ilk kez ondalıklı orduyu kuran Türklerdir.
Eski Türklerde saçlar uzatılır sakal kesilirken; Arap kültürü etkisiyle cumhuriyete kadar tam tersi bir davranış içine girilmiştir.
Roma, Yunan, Arap giysisi peştamal, kısa etek ve ihram iken, Türkler kaftan ve pantolon giyiyordu.
DLT’te (1072) ütü; ütük: Mala biçiminde bir demir parçasıdır ki dikiş yerlerini yatıştırmak için kızdırılarak elbise üzerine bastırılır, ütü. (DLT, önsöz, s. XI)
1000’lı yıllarda ütünün Türkler tarafından kullanıldığını öğreniyoruz. Geçmişinin ne kadar daha eskiye gittiğini bilmiyoruz ama 900 yıl sonra ben ütüyü ilk kez öğretmen okulunda kullandığımı biliyorum.
Günümüzde Araplar elleriyle yemek yerken, DLT’te kaşık kelimesi geçmektedir.
DLT’te ulatu/ salvuk: Burun temizlemek için koyunda taşınan ipek kumaş parçası.
Basit ama önemli medeniyet göstergesi olan mendil kullanma alışkanlığı köylerde 19. asırdan önce bilinmezken, eski Türklerde günlük yaşantının parçasıydı.
“Avrupa’ya en geç ve güç girebilen şey, en basit şey olan mendildir.” (DANİŞMEND, 1983, s. 127)
“X. yüzyıllarda kuzeydoğu ülkelerinden her dalda görülmemiş ölçüde çok bilgin yetişmiştir, bunlardan yalnız en ünlü ikisinin, Türk filozof ve hekimi İbn Sina (s. 355) ve Türk bilgini Farabi’dir.” (CAHEN, 2008, s. 380) İbni Sina, küçük kan dolaşımını tespit etmiştir.
İslam dünyasının yeni kültürlerle karşılaşması ile özellikle Abbasiler dönemindeki hoşgörü ortamı içinde birçok bilgin yetişti. Bağdat dünyanın bilim merkezi olmuştu. Razi, ben deistim hepsi bu ve dinlerin hiçbirine inanmıyorum demesine rağmen kendisine dokunulmuyordu.
“Bir zamanlar medeniyetin beşiği olan Doğu, dini yüzünden dar sınırlar içine hapsedilmiş ve barbarlıkta (Batılılar gözünde, Romalı-Yunan, Hıristiyan olmayanlar barbardır) donup kalmıştır.” (MOLTKE, 1960, s. 152)
“Küçük Asya'da (Anadolu) çok sayıda cami, türbe, medrese ve kervansaray yapılmıştır. Hayvan, hatta insan tasvirlerinin olağanüstü ölçüde çok kullanılmasının eski Türk geleneğinden kaynaklanması olasıdır.” (CAHEN, 1990, s. 294
Altın Elbiseli Adam
Atı ilk kez Türklerin ehlileştirdiği söylenir. DLT’te Kaşgarlı Mahmut: “At Türklerin kanadıdır” der. Arap, İngiliz ve Türkmen atları isim yapmıştır.
“Orta Asya toplumlarında mağara resimlerinin gösterdiğine göre atlar evcilleştirilmelerinden çok daha önce insanlara yardım etmiştir. Çinliler eyer ve üzenginden başka, savaş taktiklerini de Hunlardan almıştı (s. 131). Sibirya'da Pazırık denilen yerin yakınlarında, tarihleri M. Ö. 3. yüzyıla dayanan mezarlarda keçeden maskeleri ve kafa aksesuarlarıyla birlikte gömülmüş atlara rastlanmıştı. (CHAMBERLIN, 2007, s. 61)
“Esik kurganı üzerinde yapılan laboratuvar çalışmaları ve radyo karbon analizlerinin neticesinde; tolgasından (miğfer) çizmesine kadar altınla bezenmiş tiginin (prens), 17–18 yaşında bir genç olduğu ve kurganın da takriben MÖ. 5. veya 4. yüzyıllarda inşa edildiği tespit edilmiştir. Genç’in parmaklarında iki altın yüzük bulunmakta, ayağındaki ata binmeğe müsait, yumuşak çizmenin konç kısmında altından süs plakaları yer almaktadır. Esik Kurganın da gömülen tiginin kafasında altın plaka ve levhalarla süslenmiş üçgen şeklinde başlık bulunuyordu; sol kulağında tahıl başlıklı ve mavi firuze asmalı altın küpe vardır; boynunda altın kolye; göğüs tarafı ve kol kısmı altın plakalı bezeklerle süslenmiş iç gömlek, gömlek üzerinde her tarafı plakalarla kaplanmış kırmızı renkli kısa deri kaftan bulunmaktadır; parmaklarında iki adet altın yüzük; kaftan, hayvan stilinde yapılmış on altı adet takma altın plakalarla süslenmiş ağır kemer ile kuşanmıştır. Kemerin sağ tarafında kırmızı kınlı uzun demir kılıç, sol tarafında ise kınlı demir hançer bulunuyordu; bacaklarında dikişlerin üzeri altın plakalarla süslenmiş yün veya deriden dikilmiş dar pantolon; ayaklarında ise koncu yüksek ve figürlü altın plakalarla süslenmiş, keçe veya deriden yapılmış çizmeler vardı.” (ARIK, 2008, s. 24)
Kürtçülere göre Kürt medeniyeti
“Şayet yüce Allah dilerse ve Kürdistan’ın Şuri, Eridi, Eni, Misir, Ezimeri, Dağar, Harhar-Karşarukin, Kinabu ve Khabuşkiya gibi antik kentlerinde bilimsel araştırmaların yapılmasını nasip ederse, hiç kuşkusuz bu mesele (Kürt uygarlığı) tam anlamıyla çözüme kavuşacaktır.” (EMİN ZEKİ, 1937, s. 90)
“İslam ordularının Şehrizor şehrini yıkıp o muazzam Kürt kültürünü nasıl imha ettiklerini Keldo Pehlevi diliyle deriler üzerindeki belgelerde anlatılır.” (BULUT, 1993, s. 172)
“M.Ö. 330 yılında Bodrabuz’un Kürtçe yazılmış şiirlerine rastlanmıştır.” (BULUT, 2012, s. 56)
“Kürdistan, yabani tahıl, buğday ve arpa ekimi için bir merkezdir. Çermo köyü (M.Ö. 7000) tarımsal yerleşim yeri olan en eski Kürt köyüdür.” (ALKAKİ, 2021, s. 141)
“Dersim M. Ö. 25 binli yıllarından başlayarak insana yurt olmuştur. M. Ö. 18 binlerde aşure cinsi buğday Dersimliler tarafından yetiştirildiği.” (Dersim Dergisi, 2008, say: 8, s. 27)
“Ekserisin Erivan cumhuriyetinde bulunan Kürtlerin yüzden fazla muhtelif derecede mektepleri vardır. Ve bir üniversitesi ve bir Kürtçe lisan akademisi de vardır. Tiyatro sahnesi ve sinemaları vardır.” (SILOPI, 1967, s. 15)
“Kürtler Orta Doğu’nun kalbi olan bölgeleri dış işgallere karşı savunurken Kürt kültürü de altın çağını yaşamıştır. Kürtler bu dönem boyunca tarih, felsefe, müzik, mimari, mühendislik, matematik ve astronomi alanlarında ustalaşmışlardı.” (IZADY, 2013, s. 97)
“Kürtler, silah yapımından tutun, ev araçları yapımına, kozmetiğe, ilaçlara vs. ye varıncaya kadar alanda faal, hafif tezgâhlara ve el aletlerine dayalı ilkel bir endüstriyi ülke coğrafyasında görmek mümkündü.” (BİLGİN, 1995, s. 43)
“Kürtlerin aslı olan Med yani Marlar, taşlar üzerine çivi şeklinde yazı yazmağı ve heykeller yapmayı da bilmişlerdi.” (DERSİMİ, 1952, s. 21)
“Strabon, MS 1. yüzyılda ‘Coğrafya’ adlı eserinde Kürtlerin mükemmel mimar olduklarını resmen Kürt kelimesini kullanarak yazmıştır.” (ŞAVATA, 2015, c. II s. 513)
“Kürt medresesi 950 yılında Hamedan’da açılmış açılan medreseler, tarih, tıp, musiki, belagat, felsefe, hadis, gramer, dini ilimlerin yanında tıp, astronomi, müzik, matematik, kozmografya, edebiyat gibi ilimler de öğretilmiş.” (BOZKURT, 2023, s. 87, 88)
“Elazığ, Tunceli ve Bingöl yörelerinde yerli-yabancılar tarafından yapılan kazılarda eski uygarlıklara ve Türk beyliklerine ait sikkeler ve tarihi eserler bulunurken; Kürtlere ait bir ize rastlanılmamıştır.” (AŞAN, 1992)
Anadolu’da eski medeniyetlere ait milyonlarca eser ve kil tablet arasında (yalnız Hititlere ait 30 bin civarında tablet tespit edilmiş) antik kavim dedikleri Kürtlere ait bir tablet bulunamamıştır.
Tarih bir Kürt medeniyetinden bahsetmez. İnsanı hem bozan hem yapan şehir olmasına rağmen tarihte büyük eserleri yaratan kişiler hep şehirlerde ortaya çıkmıştır.
“Kürtlerin gönderme yapabilecekleri bir tarihleri, devletleri ya da tamamen Kürt unsurlardan oluşan bir kültürleri yoktur.” (ROUX, 2015, s. 458)
Kürtlerde sanat
Çok araştırmama rağmen ‘Kürt Sanat Tarihi’ adlı bir esere rastlayamadım.
Yazı dili olmadan sanat ve bilim olmaz. Medeniyetin en geç ulaşacağı dağlık bölgelerdir, ıssız yerlerdir, çöllerdir, balta girmemiş ormanlardaki kabilelerdir. Tarihi gerçek şu ki aşiret yapısını kıramayan, okulla tanışamayan Kürtlerin Anadolu’da bir saray, kale, mabet, han, hamam, kervansaray, kümbetler, kitabeler, kil tabletler, kaya mezarları, heykeller, kaya resmi-yazıları, kabartma resimler müzelerde altın-gümüş süs eşyası takılar, bakır-demir araç gereçler, hastaneler, köprüler, kütüphaneler, okullar gibi buluntular tespit edilememiştir. Çadırlar sökülür gider, şehirler kalır.
Anadolu’da Kürtler tarafından kurulmuş şehir, hatta ilçe yok. Adına hutbe okutulmuş ve sikke basılmış bir hükümdarı yok.
Diyarbakır müzelerinde 26 farklı uygarlığa ait binlerce eser varken; Kürtlere ait bir eser yok.
Dünyanın en eski halısı S. Rudenko tarafından 1949 yılında Altaylarda (Türk) Pazırık kurganlarında bulunmuştur ve Rusya’nın Ermitaj müzesinde sergilenmektedir. Halı M.Ö. II. yy.’da örülmüştür.
“Türkmenlerin atları ve halıları evrensel düzeyde ünlüdür. Orta Asya bozkırlarında keçe, halı ve kilim, çadırların yapımında kullanılan ve onları süsleyen önemli malzemelerdir. Türkmenler, halılarında çok eski çağlardan beri duygularını, yaşam felsefelerini ve yaşadıkları çevreleri, sanatsal güzelliklerle yansıtırlarken sayılamayacak kadar çok motif ve deseni kendilerine özgü bir teknikle dokuyagelmişlerdir. Bu desenlerin sembolizmi, Türkmenlere özgü sanatsal arayışı ve estetik düşünceyi ortaya koymaktadır. Kırmızı, daima Türkmen halılarıyla dekoratif sanatlarında en yaygın olarak kullanılan renk olmuştur. XIII. yüzyılda, Arap coğrafyacı İbn-i SaꜤ îd, El-busuṭu’t-Turkmâniye (هینامکرتلا طسبلا) ‘Türkmen Halıları’ adlı eserinde Anadolu’da dokunan Türkmen halılarının bütün ülkelere ihraç edildiğini yazıyor (Mackie ve Thompson, 1980, s. 19).” (AZEMOUN, 2020, s. 24)
Altaylarda M. Ö. “Kaya resimlerinin temel özelliği, Türk görsel sanatının eşi emsali olmayan üslubunu, resmin mitoloji ve kahramanlık destanlarıyla olan bağlantısı bugünlere aktarmasıdır. Biçiktu-Boom, resim sayısı açısından en büyük anıt olarak değerlendirilebilir.” (MARTINOV, 2013, s. 7)
“Tarihçi Wang Go’nun ‘Batı Bölgelerdeki Kuyu ve Dereler İncelenmesi’ adlı eserinde geçen Doğu Türkistan Karızları (kapalı kanal) bundan 2000 yıl önceki Han Hanedanlığı döneminde de mevcuttu. Kanallar, sıcaklığın 40 dereceye ulaştığı Turfan’a (Uygur Türk bölgesi) kadar kar suyunu buharlaşmadan taşıyabilecek yapıda inşa edilmişlerdir. Tanrı Dağı’nın eteğinde 110 metre derinliğinde başlayan kanallar Turfan’a geldiklerinde derinlikleri 10 metreye kadar düşmektedir. En çok1.5 metre yüksekliğinde kazılan bu tünellerde işçilerin ancak oturarak çalıştığı da bilinmektedir (s. 38). Yeraltı su kanallarının boyları 4 ila 60 km. uzunluğundadır.” (AIBIBAIMU, 2013, s. 39)
“Bunların (Ermeni) köylerine yerleşen Kürtler bu köylerde yapılan taraça usulü bağ ve bahçeciliği sürdüremediler ya da girift sulama sistemini tamir edemeyerek ekonomilerin devamlılığını sağlayamadılar.” (BRUINESSEN, 2013, s. 37)
Zanaatçılar kentlerde ve kasabalarda toplanmışlardı. Kürtler ise göçebe olup köy ve dağlar arasında gidip geliyorlardı. Meslekler ve sanatlar halk tarafından geliştirilir ama Kürt aşiret sistemi içinde halk olmadığı için sanat da gelişememiştir. Sülale lakapları arasında Altıncıoğlu, Gümüşçüoğlu, Kuyumcuoğlu, Demircioğlu, Bakırcıoğlu, Kalaycıoğlu, Değirmencioğlu, Nalburcuoğlu, Semercioğlu, Terzioğlu gibi mesleki adlar yoktur. Dede, seyit, şeyh, ağa da oturup nalbantlık, demircilik, terzilik yapacak değildir.
“Kürtler hiçbir zaman bir meslekle geçinen tüccar olmamıştır.” (NİKİTİN, 1976, s. 111)
Yaşamın gereği olarak Kürt kilimleri isim yapmıştır.
Musul ve Kerkük’te de Kürtler ait tarihi eser yoktur. (BAYATLI, 1999)
Arkeolog: “Dünya müzelerinde Kürtlere ait bir kırık ok ucu bile yok.”
Kürtlerde müzik, müzik aletleri ve halk oyunları
“Hiçbir şarkı yoktur ki (içeriğinde) Kürt kelimesi bulunsun.” (FRIÇ, 2014, s. 6)
Hemen her ilimizle ilgili Türkçe şarkılar, türküler ve hatta marşlar var iken; herhangi bir şehrimiz ile ilgili Kürtçe bir türkü tespit edemedik çünkü aşiret reisine bağlılık her şeyin önüne geçtiği için yurt sevgisi gelişememiştir.
Diyarbakır, Urfa, Mardin, Dersim gibi illerimiz ile ilgili söylenen ve üne kavuşan türkülerin tamamı Türkçedir. Kürt olup ünlü sanatçıların söyledikleri Türkçe şarkı ve türkülerle şöhrete ulaşmışlardır.
“Kürt dansı (halay!) bir daire oluşturup başlarlar. Omuz omuza oynarlar. En önemli nokta da burada başlar. Dünyanın her yerinde insanlar birbirlerini etkileyerek dansı coştururlar. Oysa Kürtler tamamıyla tepkisizdirler. Dizlerinin üzerine çok hafif hareket ederler. Sıradışı herhangi bir harekette bulunmazlar.” (MILLINGEN, 1998, 232)
Birbirine yaslanarak, dizlerin kırılması ve topluca oynanması aşiret yapılanmasının halaya yansıması niteliğindedir. Oyunda figürler basit olup komutlar, nara atmalar, yönlendirme nidaları, el çırpmalar, çeşitli figürler ve alkışlar gibi ritüeller bulunmaz. Halay sırasında türkü söyleme geleneği yoktur. Arabesk, pop, hafif müzik, şarkı, türkü, Türk sanat, klasik, tasavvuf, deyiş gibi Türkçedeki müzik türleri Kürtçede görülmez.
Yazı ile tanışamayan Kürtlerin ortak hafızası dengbejlerdir. Sözlü kültürün taşıyıcısıdır. Aşiret yapısının getirdiği acı dolu yaşamın sonucudur ki farklı müzik çeşitleri ile halk oyun türleri gelişememiş ve kendilerine ait çalgıları olmamıştır. Olan, genelde geçmişte yaşanmış acı olayları dile getirilen ağıt yakmalardır (dengbej). Çıplak sese dayanan ağıtlar için enstrümana ihtiyaç duyulmamıştır.
“Dengbejlikte bile esas olan enstrümansız söylemektir.”
“Davul ve zurna, Bingöl halk oyunlarına ilk olarak Şeref Beğ tarafından 1938’li yıllarda girmiştir.” (Yrd. Doç. Dr. Yılmaz IRMAK, Bingöl Üni. s. 57)
“Rawlinson: Kürtler, zalim, acımasız ve cesurca kan davalarına bağlıdırlar ve hiçbir şekilde bundan vazgeçmezler. Kan davalarında tamamen yok olan aileler vardır.” (TARDUŞ, 2020, s. 170)
1970’li yıllar: “Sözlerin merkezinde hep şiddet içeren bir öldürme eylemi, iki insan ya da gruplar arasında yaşanmış kavgalar vardı. Bu türküler (ağıt yakmalar) Kurmanci (Kürtçe) dilindeydi.” (Martin Greve, s. 23)
ABD’nin arzusu doğrultusunda Dersim isyanlarından 65 yıl sonra ağıt yakma akıllarına gelmiş ama acıyı yaşayan Zazalar, ağıtı yakan Kürtçüler! Hazıra konmak genlerinde vardır.
Yurdun çeşitli bölgelerinde görülen folklorik giyim-kuşam zenginliği Kürt aşiretlerinde görülmez.
“Turfan'da (Uygur bölgesi) bulunan eserlerde görülen bir resimde Türklerin on asır evvel üç etekli entari giydikleri görülmektedir. Cem ayinine kadınların eski milli elbiseleriyle gelmeleri şarttır ve bu şarta riayet edilir. Bazı yerlerde bu şarta riayet edilmemesi son zamanlardadır.” (YÖRÜKAN, 2005, s. 91)
Üç etek, Kızılbaşlarda, Yörüklerde, Ege bölgesinde ve Balkan Türkleri arasında da yaygındır.
KÜRTLERDE GÜNLÜK YAŞAM
Kürt aşiretleri arasında hiç bitmeyen çatışmalarda haklıya-haksıza bakılmadan temel kural, hüküm galip gelenindi. Aşiret yapılanmasında kişi soru soramaz, sorgulayamaz, kendi adına karar alamaz. Yegâne vazifeleri ağaların, seyitlerin, mollaların, şeyhlerin emirlerine uymaktı. Varlığı, uhrevi ve dünyevi reisleri içindi. Halk, ağanın ‘ölmeyecek kadar’ verdiği ile hayatını sürdürmek zorundaydı. Halk çalışırdı ağaları, şeyhleri, seyitleri, pirleri beslerdi. Dünyada cennet ve cehennem keskin çizgilerle ayrılmıştı. Halk cehennem azabını yaşıyordu ve ta ki cumhuriyet ile birlikte Türkler gibi insan olduğunun farkına varana kadar.
“Kürtler sürekli olarak kendi aralarında Kürt aşiretlerin kavgasına tanık olmuştur.” (BİÇER, 2012, s. 54)
“Hoca Saadeddin de Kürt aşiretlerinin Kelime-i Tevhid’den başka hiçbir konuda anlaşamayarak sürekli olarak birbirleriyle çatışmayı bir huy edindiklerini söyler.” (KILIÇ, 2019, s. 212)
“Jwaldeh: Büyük çoğunluğu cahil olan ve sadakat duygusuna (aşiret ağası, seyit) hastalık derecesinde önem veren böyle bir halk.” (YILDIZ, 2018, s. 42)
“Evliya Çelebi Bitlis’teki çok sayıdaki cerrahın varlığını Kürtler arasında yaşanan kavgalara bağlamaktadır.” (ALPASLAN, 2014, s. 110)
“Mensup oldukları aşiretle husumeti olan aşirete saldırma, yollan kesme, kervanlara baskın düzenleme, köy ve mezra basma, devlet mülküne zarar verme, talan, yağma ve gaspta bulunma daha bunlara benzer birçok suça iştirak edip elde ettikleri ganimeti kendi aralarında paylaştıkları gibi onlara yardım ve yataklık eden devletin memurlarına ve bölgenin nüfuzlu kişilerine dahi ganimetten hisse vermekteydiler.” (ÇABUK, 2018, s. 123)
“Zaten aşiret fertlerinin çoğu cahil. Şeyh de kurduğu hile ve desise makinesi sayesinde, o cahil Kürtleri elinde alet gibi oynatıp, istediği gibi kullanırdı.” (SÜPHANDAĞ, 2012, s. 82)
“Ağa hayatını idame ettirmek için çalışmak zorunda olmayan bir çeşit feodal barondur. Hafif suçlar için ağır para cezaları koyar ve köydeki her adama belli işleri ücretsiz olarak yaptırır.” (EDMONDS, 2003, s. 32-33)
Aşiret reislerinin düğününde takılan altınların ağırlığı altında gelin ayakta duramayıp oturmak zorunda kalmıştır. Kürtçülerin zevkle seyrettikleri, arzuladıkları durum budur çünkü pek çoğu halkı ezenlerin ve sömürenlerin varisleridir.
Yabancı kaynaklara göre Kürtler
“Her bölgede bir ya da daha çok şeyh vardır. Yoksul ve muhtaç köylüler bunların müritleri olurlar. Onlar, gelirlerini (köylülerin) boğazlarından keserek alırlar. Köylüler kendilerini tamamen şeyhe teslim ederler ve onlarsız hiçbir şey yapamazlar. Yalınayak, aç, yoksul ve muhtaç olarak ve şeyh için hiçbir ücret almaksızın çalışırlar.” (BRUINESSEN, 2019, s. 17)
“Onlar (Kürtler) yalnız Hıristiyan halkın ve hükümetin belası değildi, aynı zamanda Kürt halkı ağaları tarafından eziliyordu.” (BELL, 2004, s. 116)
“Kürtler, yanlarında konaklayan yolculara ikramda bulunurlar, fakat onlar evlerinden uzaklaşınca arkalarından yetişerek, Arapların yaptıkları gibi onları soyarlar.” (ANDREASYAN, 2013, s. 112)
900’lü yıllarda “Bunlar (Kürtler) mamur şehir nedir bilmezler. Bunların evleri çadırlardan ibarettir. Kalplerinde hiç Tanrı korkusu yoktur.” (FİRDEVSİ, 1992, c. I s. 59)
“Kürtlerin en belirgin davranışı, en küçük bir tahrik karşısında hemen silahlarına sarılmaları ve kan dökmekten haz almalarıdır (s. 123). Kürtler çoğu zaman insan hayatına karşı duyarsız ve pervasızdır, bazen çok vahşice davranabilirler. Savaş kurallarına aldırmaz, kalleşlik gibi çok kötü bir nam salmalarına neden olmuştur.” (NOEL, 2010, s. 127)
“Buraya gelmiş (Kürt bölgesine) ilk Avrupalı olan Schulz, yanındakilerle birlikte öldürülür.” (BAREILLES, 2003, s. 117)
“Her ne kadar bu Kürt halkı pek ihtimamkâr bir dürüstlüğe sahip değillerse de, siyaset bizi buna zorlamıştı.” (TAVERNIER, 1980, s. 102)
“Bu coğrafyada en ucuz şey insan hayatıydı.” (EDMONDS, 2003, s. 297)
“Kürt demek göçebe, haşin ve asi demekti. (s. 14) François Volney: Kürtler hemen her yerde eşkıya olarak tanınır.” (VANLI, 1997, s. 84)
“Curzon: Bunların tarihi bilinmiyor. Tahminen bu ulus, tarihsiz ve edebiyatsızdır. Halk cidden bön ve cahil. Öyle ki talim-terbiye, kitap ve mektep nedir bilmiyorlar. Onbinde birisi bile okuma-yazmayı doğru dürüst başaramıyor. Çok isyankâr ve hilecidirler.” (HALFİN, 1976, s. 12)
“Bazidi: Yerleşik veya göçebe fark etmez bütün Kürt topluluklarının iktidar sahiplerine tapınma derecesinde bir itaatle bağlı olduğunu belirtir (s. 52). Başka aşiretler veya obalardan talan ve hırsızlık bile yapılacaksa bundan ağanın haberinin olması şarttır. Ağa bu talan malının yarı ortakçısıdır. Ağaların yaptığı işlerde bazen çok acımasız olabileceğini, hatta hapsetmenin ötesinde bazen keyfi cinayetler işlediklerini söyler (s 53). Kürtler der ki, insan karısını emanet verse bile at ve savaş aletlerini emanet vermez.” (ŞAHİN, 2007, s. 74)
“Seyyahlar için genelde Kürtler, barbar ve yabanidirler.” (TARDUŞ, 2020, s. 107)
[Başkalarına karşı çoğu kez zalim, ama kendisine karşı her zaman acımasızdır; sırasında pervasız, sırasında kurnazdır; kimi zaman öfkeli, kimi zaman sinsidir; hem müthiş alaycı, hem de böndür (s. 13). Kürt haindir ve elini, himayesine sığınan kişinin kanına bulamaktan hiç çekinmez. Kürt’te nankörlük, yalan, entrika, haydutluk bulunduğunu kaydeder. Haydutluk, ya kervanlara saldırmak ya da Ermeni köylerinden zorla yardım almak şeklinde olur (s. 146). Genelde komşusunun malını yağmalama dışında hiçbir şeye karşı özel bir heves göstermez (c. I s. 147). Kürt de düşmanına öylesine acımasız davranır, onu insan yerine koymaz. Kin ve intikam duygusu yakar içini. Kana susamışlık Kürt’te diğer göçebelere oranla daha güçlüdür. Kürtlerin, tartışma götürmez aç gözlülüklerine rağmen… (s. 134) Kürt, bir yabancı karşısında sınırsız, dizginsiz bir açgözlülük gösterebilir. Kürt, savaşçı olarak ne kadar yiğit görünse, ekonomik planda o denli beceriksiz davranır.] (NİKİTİN, 1976, c. I s. 135)
“Kürtler kervanlara büyük zarar veriyorlar. Merhametsiz insanlardır.” (BARBARA, 2009, s. 55)
Seyyah (1200’lü yıllar): “Musul Krallığının dağlık bölgelerinde Kürtler yaşıyor. Yalnız pek kanun nizam tanımayan takımdan. Sert karakterli çoğu da kervanları soymayı iş edinmiş. Soygunculuk Kürtlerde bir meslek haline gelmiş.” (MARKO POLO, s. 24)
“Jwaldeh: Büyük çoğunluğu cahil olan ve sadakat duygusuna (aşiret ağası, seyit) hastalık derecesinde önem veren böyle bir halk.” (YILDIZ, 2018, s. 42)
“Musul Vilayetinde yaşayan Kürt Hemavend aşireti hırsızlıktan başka bir meslek tanımıyor ancak haramilik ile geçiniyordu.” (FAİK SABRİ, 1914, s. 95)
“Kürtler, cesur, cengâver ve dini hassasiyetleri ile bilinen bir kavim olup, tabiatlarındaki kabalık, sertlik, ekseriya gasp ve yağmaya düşkün olmalarıyla bilinir.” (İBNÜ’L NÜZHET CEVAD, 1911, s. 35)
“Ağa, hafif suçlar için ağır para cezaları koymak ve köydeki her adama belli işleri ücretsiz olarak yaptırıyordu (s. 33). Ağanın toprağını sürerler, ekinini kaldırır ve harmanını döverler, hayvan yemi olmak üzere yaprak toplarlar ve kışlık yakacak olmak üzere de odun keserler, yapacağı yeni bir ev için çalışırlar, tabii ki reayalar tüm bunları yaparken kendi araçlarını ya da hayvanlarını kullanırlardı.” (EDMONDS, 2003, s. 295)
“Aşiret temel işlevi savaşçılıktır (s. 106). İçimizden biri diğer bir aşiretten birisi tarafından öldürüldüğünde, bu kişinin yakın akrabaları bu aşiretin peşine düşerek ilk rastladıkları adamı öldürürlerdi. Bazen bir kişiyi öldürmekle yetinmeyerek dört, beş kişi de öldürdükleri olurdu. Diğer aşiret de bizim peşimize düşüp birkaç kişiyi öldürerek intikam alırdı. Bu böylece yıllarca sürer giderdi; bazen barış yapılana dek 50-100 kişinin öldürüldüğü olurdu.” (BRUINESSEN, 2013, s. 107)
“Melville Chater (1928): Bazen Kürtler, azımsanamayacak ölçüde hırsızlık seferleri yapmak için dağdaki korunaklarından çıkarlar (s. 390). Onlar (Kürtler) yarı çocuk yarı şeytandır. Devletle savaşmadıkları zaman aşiret savaşları ile birbirleriyle savaşırlar.” (BAYRAK, 1997, s. 391)
Kendi aralarında savaşan Kürt aşiretleri için “Bu yaban Kürtler arasında savaşın içgüdü ya da gelenek olarak ne denli yaygın olduğunu göstermesiydi.” (MILLINGEN, 1998, 213…)
“Hartmann: Kürt ağalar ve aşiret beyleri toplumdan yüksek vergi alıp, hayvanları çalıp köyleri yağmalarlardı. Bazen de kadınları kaçırırlardı. Ancak sadece Ermeni değil, Müslüman köylülere de bu şekilde davranırlardı. Köylüler ister Müslüman Kürt, ister Hristiyan Ermeni olsunlar fark etmezdi. Müslüman Kürt köylüler başkaldırma araçlarından yoksunlardı. Ancak Ermenilerin yazacağı dilekçeler Patrikhane yoluyla Osmanlı yönetimine kadar ulaşmaktaydı.” (KEVORKIAN, 2014, s. 93)
“Kürt toprak beyleri borçlarını ödemeyen köylülerin topraklarına el koydular, selefdar (tefeci, faizci) haline geldiler.” (NATALI, 2009, s. 43)
“Aşiret reisinin otoritesi sınırsızdır. Herkesin malına istediği gibi el koyabilir. Kişilere dayak attırabilir ve gönlü dilerse, uyruklarından herhangi birini öldürtebilir.” (NİKİTİN, 1991, s. 215)
Türklerdeki gibi Kürtlerin misafirperverliğini, cömertliğini, kendine sığınanı himaye ettiğini anlatan seyyahlar vardır. Kaşgarlı Mahmut’ta: “Bir misafir gelirse kut (uğur, bereket) gelir.”
“Bütün yolculuk boyunca Türk misafirperverliğinin tadını doya doya çıkardım.” (GUHR, 2016, s. 56)
İtalyan din adamının gözlemlerinde Kürtler
1800’lü yıllarında uzun yıllar Kürtler arasında yaşamış İtalyan din adamının İran, Irak ve Osmanlı’daki Kürtlerle ilgili izlenimleri:
[Kürtlerin hemen hepsi cahil, tembel, uyuşuk, inatçı, hain ve yaptıkları sözleşmelere ve verdikleri sözlere uymayan çobanlardır (s. 14). İnsanlar haydutluk yaparak geçinirler. Çobanlık ya da çiftçilikle geçimini sağlayanlar pek azdır (s. 47). Bu bölgede (Diyarbakır) geçimini talandan ve misillemeden sağlayan çok sayıda Kürt ailesi bulunur ve bunlar öyle gözü karadır ki, çalmak için şehrin kapılarına kadar dayanma riskini alırlar (s. 51). Halk cehaletin zavallı köleleridir. Cahil ve her şeye inanmakta inat eden bir ırk olan Kürtler çocukları konusunda onları beslemekten başka yükümlülük bilmezler ve bunu yerine getirmek için de haydutluktan başka bir şey yapmazlar (s. 53).
Aylaklıktan başka bir şey bilmez gibi görünürler; bütün gevşeklikleriyle kendilerini aylaklığa teslim ederler. Sabahleyin yalnızca pipolarını yakmak amacıyla gözlerini açar ve geceleyin pipoları ağızlarında uyuya kalırlar. Evlerinden çıktıklarında, pipolarını tütün tabakalarıyla beraber büyük bir özenle yanlarına alırlar (s. 73). Tembellik öyle hâkimdir ki, halk istemsiz, sıkıcı ve asık suratlıdır. Yalana, sözleşme ve yeminlerde hileye alışıktırlar. Soyunma ve yeniden giyinme zahmetine katlanmamak için kıyafetleriyle uyumayı tercih ederler. Çalışmamak için biraz arpa ekmeğiyle yetinirler; aynı zamanda haydutluk yaparlar (s. 80).
Haydutluk da onlar için bir ticaret biçimidir. Kervanlara saldırır ve çoğunlukla incilerden ve kumaşlardan ibaret olan mallarına el koyarlar; bunları neredeyse bir hiç karşılığında satar ya da takas ederler. Kürtler, ticarette daima açgözlü, aldatıcı ve şüphecidirler. Tembelliğin ve haydutluğun, Kürtlerin tek zanaatı olduğu söylenebilir (s. 86). Kürtlerden daha kötü zevke sahip başka bir millet olduğuna kimse beni inandıramaz (s. 87).
Ne masaları, ne sandalyeleri, ne tabakları, ne bardakları, ne masa örtüleri, ne peçeteleri, ne çatalları, ne bıçakları, ne tuzlukları ne de sirkelikleri vardır. Az çok bir tahta kaşıkları vardır ama bunu da pek azı kullanır çünkü elleriyle yediklerinde daha fazla tat aldıklarını düşünürler. Masa örtüsü yerine, yere kaba bir kumaş ya da deri parçası sererler (s. 89). Kürtlerin karakteri dikkatlice değerlendirilirse, pipo ve kadınlardan başka zevkleri olmadığı ortaya çıkar (s. 93). Kısacası bir zanaat icra etmektense yoksulluk içinde yaşamakla seve seve yetinirler.] (CAMPANILE, 2009, s. 87)
“Rich: Kürtler, şarkta geceleri geç vakitte yatıp sabah geç kalkan tek millettir.” (TARDUŞ, 2020, s. 155)
1880 yılında İngilizlerin Erzurum konsolosu Trotter’in raporu
“Kürtlerin köken ve erken tarihleri hakkında fazla bir şey bilinmediği ve Kürtlerin tarihi hakkında verdiği en eski bilgiler 12. yüzyılla sınırlıdır (s. 148). Kürtçenin yazılı bir dil olmadığını ve Kürt edebiyatının da olmadığı (s. 149). Dünyevi (bey-ağa) ve uhrevi (şeyh, seyit) liderleri tarafından bağnaz bir fanatizm düzeyinde kışkırtıldıklarında kolayca coşabildiklerini, zalim ve barbarca davranabildiklerini, dağların neredeyse ulaşılamayan sığınaklarında yaşayan Kürtlerin ovalardaki Hristiyan ve Müslümanlara sık sık saldırıp yağma girişiminde bulunduklarını ancak işledikleri suçlara rağmen cezasız kaldıklarını, yine birçok bölgede Kürt aşiretleri arasında çıkan kan davalarının büyük acı ve ölümlere sebep olduğunu, aşiretlerin ise, Türk bölgelerine akın yapıp köylerini ve sürülerini yağmaladıkları.” (KÖSE, 2018, s. 149)
KÜRTÇÜLER VE EMPERYALİZM
Emperyalizm, Osmanlıya karşı Ermenileri kullandığı gibi cumhuriyete karşı da şeyhleri, şeyhülislamları, ulemaları, mollaları ve seyitleri sahaya sürmüştür.
Atatürk, bölgedeki isyanlar sırasında halkını rencide etmeme adına Kürt ve Zaza sözcüklerini özellikle kullanmadı. Biliyordu ki halk masumdu, dünyadan habersizdi ve ne için silaha sarıldığını bilmiyordu. Bu nedenle isyanlar sonrası halktan idam edilen olmamıştır.
İnsan haklarını, özgürlüğü, demokrasiyi ağızlarında tekerleme eden Kürtçüler, temelde ise en ilkel feodalizmin savunucusu ve tetikçisidirler. Dillerinden barış, kardeşlik sözcüklerini düşürmez ama öğretmen, hemşire, çocuk öldüren, halkın içinde bombalar patlatan, okul-kütüphane yakan katiller güruhunu kınamazlar, kınayamazlar çünkü varlıklarını teröre ve kana borçludurlar.
Kürtçüler ağız birliği etmişçesine dünyevi ve uhrevi reislerinin yüzlerce yıl halkı nasıl ezdiğini, sömürdüğünü, emeğini çaldığını, mallarını yağmaladığını, yoksullaştırdığını, öldürdüğünü dillerine almazlar ve hatta kutsarlar. Halkın uygarlaşması, sosyal adaletin yaygınlaşması, okuyup aydınlanması gibi talepte bulunmazlar. Kürtçüleri en çok savunanlar siyasi İslamcılardır çünkü ortak düşmanları Mustafa Kemal’dir. Dinciler gibi ‘100 yıldan beri’ cümlesini ağızlarında tekerlemedir çünkü halkın tekrar ayaklarına kapanması, marabaları, malları, tebaası ve kulları olması için cumhuriyet öncesinin ilkel döneminin özlemi ile yanıp tutuşular. Özlemlerini çektikleri diğer bir konu da Taşnakçı Ermeni dölleri ve Yunanlıların piçleri gibi Serv’i tekrar hayata geçirmektir. Serv’e söz etmeyen İngiliz beslemesi K. Mısıroğlu’nun Lozan’ı hezimet göstermesi boşuna değildir.
Lozan’ı eleştirip Serv’e sahip çıkanlar emperyalizmin içimizdeki beslemeleridir ve Türk milletinin düşmanlarıdır.
Gerçekleri bile bile inkâr ederken, her yerli sese, her doğru söze ve her bilimsel yaklaşıma karşı çıkan Kürtçüler; “ulus-devlet, Türkçü düşünce, milliyetçi söylem, asimilasyon politikası, ırkçılık, faşist, milliyetçi görüş” gibi tekerlemelerle saldırıya geçerler. Asimile edilecek hangi değerler var ki asimile edilsin?
İddia ettikleri gibi resmi ideoloji, resmi tarih gibi politikalar Türkiye’de yürürlükte olsaydı eğer, devletinin bütün kurumları ahtapot gibi sarmış olan çeşit çeşit virüslerin bünyesinde üremesine hükümet izin verir miydi? Kendi düşmanlarını merkeze oturttur muydu? Meclis, sağdan-soldan Atatürk düşmanları tarafından ablukaya alınabilir miydi? Onlarca ülkeyi gezenken Anıtkabir’e gitmeyen Diyanet başkanı gibi milli bayramlara katılmayan ve Anıtkabir’e uğramayan siyasi parti Atatürk’ün kurduğu mecliste yer alabilir miydi? Atatürk sayesinde insan hüviyeti kazanan ve meclise girebilen kadın, şeriat özlemini dile getirebilir miydi? ABD tetikçileri her etkinlikte mikroplarını topluma yayabilir miydi? Faşist devlet dedikleri her tarafı açık, kapısı kapalı Nasrettin Hoca’nın türbesi gibi.
Bu terör sevicilerinin ülkemizde yaptıklarını onda birini Batı ülkesinin herhangi birinde yapılsaydı eğer, bir daha sesleri çıkmamak üzere kökleri kurutulup posaları çöplüğe atılırdı.
2002’de sıfır terörle devralınan Türkiye’de binlerce insanın katili için meclis çatısı altında bugün ‘yaşasın Apo’ sloganları atılmakta ve terör zirvelerde dolaşmakta. Suç örgütleri, uyuşturucu tacirleri, çocuk tecavüzleri ve sokak çeteleri yurdun altını üstüne getirmekteler. Allah’ın yasakladığı zina suç olmaktan çıkarılmış, aile kurumu dağıtılmış ve kadın cinayetleri görülmemiş biçimde yurdun dört bir yanını sarmıştır. Uyuşturucu kullanma yaşı ortaokullara kadar inmiştir. Yirmi yılda yetiştirilen imanlı nesil bu.
Yakın geçmişte Diyarbakır meydanında teröristlerle el ele gönül gönüle megri megri çığlıkları atılırken, Türk milliyetçiliği ayaklar altına alınırken, T.C. ibaresi resmi binalardan sökülüp kaldırılırken, Atatürk’ün hüviyet cüzdanından Dini İslam hanesi silinirken, Andımız susturulurken, Dersim’de isyan edenlere karşı devlet adına özür dilenirken, Kürt-Türk halkının düşmanının heykeli Tunceli meydanına dikilirken, Atatürk düşmanlığı her fırsatta gururla dile getirilirken, Atatürk’e ve cumhuriyete sahip çıkanları ırkçılıkla suçlamak tarih adına yapılan şarlatanlıktan başka bir şey değildir.
Üniversitelerimizde bile Atatürk ile cumhuriyet aleyhine hazırlanan tezler, verilen konferanslar, yapılan sempozyumlar Erivan ve Atina üniversitelerini bile kat kat geride bırakmıştır.
Kürt sorunu mu? Dil sorunu mu? Türk sorunu mu?
Kürtçe Lazca’dan, Çerkezce’den veya Gürcüce’den daha eski ve daha zengin bir dil midir? Hayır. Bu halklar ne Osmanlı’ya ve ne de Cumhuriyete karşı kılıç çekmediler. Düşmanlara karşı dik durup, tek yumruk olup kendilerini Türklerden ayrı görmediler ve kardeş bildiler. Hâlbuki Kürt- Türk ilişkileri ve kardeşliği bu halklara göre çok daha eskiye uzanır.
Konu ile ilgili pek çok kitap yazmış ve tv. lere çıkıp Kürt sorunu adına konuşan ünlü Kürtçü: “Kürt sorununun ne olduğunu anlamak üzere yüzbaşı Oğuz, 120 bin kişiyle görüşmüştü.” (BULUT, 2012, s. 48)
Her kişiyle 10 ar dakika konuşsa 20.000 saat eder ve iki yıldan fazla sürer. Kürtçülerin Kürt sorunu dedikleri bu tip gülünç saçmalıklardır.
“Kürt meselesinin esas itibarıyla bir feodalizm meselesidir (s. 11). Kürtler aşirete dayanan bir yapının çerçevesinden dışarı çıkmadılar.” (ASTAHOV, 2022, s. 50)
Rus subayı ve konsolosu: “Kürt’ün yaşama biçimine egemen olan hiç kuşkusuz aşiret yapısıdır ve henüz bu aşiret yapısından kurtulmuş değildir (s. 12). Bu öğrenciler okulu (Kürtçe) bitirdikten sonra ne okuyacaklardır? Hiç bir şey (s. 447). Dürüstçe itiraf etmek gerekir ki, Kürt halkını kendi diliyle eğitmenin zorunlu olduğu konusundaki kanımız artık yıkılmış durumdadır. Bu konudaki yaygın doğma iflas ettiği için, geçerliliğini yitirmiştir artık. Türkiye Kürtlerini, ünlü liderleri Mustafa Kemal Paşa tarafından kendileri için en kesin biçimde çizilmiş izden yürümeğe çağırıyorum; ruh sükûnetini de, maddi mutluluğu da o izde bulacaklardır.” (NİKİTİN, 1978, s. 140)
Kürt sorunu diye bir ara gündemden düşmeyen Kürtçe gazete istekleri, anadil öğrenme hakkı naraları sokakları çınlatırken; Kürtçe dil kursları, radyolar, dergiler, gazeteler, tv’ler serbest bırakılınca Kürtçüler arasında büyük heyecan fırtınası yarattı ve coşku patlaması yaşandı fakat kısa zaman sonra kepenkleri indirmek zorunda kaldılar ve dükkânları kapattılar. Çünkü ne kaleme alınıp yazılacak tarihi birikimler, ne pozitif değerler, ne bilimsel eserler ve ne de sanatsal yapıtlar ortada yoktu. Tek seçenekleri yalanlara sarılmak kaldı ve onlar da bunu yaptılar. Kirli bilgiler de halkta karşılık bulmadı. AB. desteğinde 2004 yılında açılan Kürtçe dil kursları, 2005’te Kürt sahipleri tarafından ilgisizlik nedeniyle kapatıldı. Kürtçe okuma-yazma öğrenmek isteyen kişiye Kürtçe ne fayda sağlayacak? Neler okunup, neler yazdırılacak, neler öğrenecek ve neler anlatılacak?
Kürtçe ile eğitm yapılmasının mümkün olmadığını bilmelerine rağmen Kürtçülerin Kürtçe eğitim talebinin asıl nedeni, ABD’ye tetikçilik yapmak adına teröre giydirilmiş kılıftır ve uydurulmuş bahanedir. Türkiye’nin ekonomik kaynaklarını tüketmek ve kardeş halklar arasına düşmanlık sokarak kan akıtmak için altyapı oluşturmaktır. Hangi ülkesinde Kürtçe eğitim var ki?
Kürtçe bilmemek kimseye bir şey kaybettirmez çünkü kaybedeceğin bir şey yoktur ama enternasyonal diller öyle değildir. Bilime ve uygarlığa giden yol, uluslararası dilleri öğrenmekten geçer.
Yurttaşlar birbirlerini anlasınlar ve anlaşsınlar diye Atatürk Türkçeye önem vermiştir. Atatürk’ün yaptığı asimilasyon değil entegrasyondur. Yabancılaştırmak ve kamplaştırmak değil kaynaştırmaktır.
En demokrat ülke Fransa anayasasının 2. maddesi “Fransızca Fransa’nın tek resmi dilidir.” Fransa’da etnik grup Alsasların, Korsikalıların, Normanların ana dille eğitim hakları yoktur.
Kürt sorunu, Batının Türk sorunu olup Sevr’i tekrar diriltme çabasıdır. Burada da figüran her zamanki olduğu gibi dün ağa, seyit, şeyh, molla olup günümüzde ise III. Abdülhamit olmanın özlemini yaşayan ile Kürtçülerdir, DEM’li yöneticilerdir, cemaat ve tarikatlardır.
Ülkede Kürtlerin değil, Alevilerin sorunları vardır. Aleviler de vergi veriyor. İmamlara sağlanan büyük ayrıcalıkların onda biri de cem evlerine sağlanabilir. Elektriği, suyu, ısınma giderleri ödenebilir. Ya da camiler özelleştirilsin.
“Alevilik yükselmelidir. Alevi nüfusu çoğalmalıdır. Bizce Türkiye’nin aydınlık geleceği ve kadim Türk kültürünün ilelebet yaşayabilmesi için buna şiddetle gereksinim vardır. Bu cümleden olarak, laik ve ulusal cumhuriyetimizi daha sağlam bir sosyal zemine oturtabilmek için güçlü ve nüfusça daha kalabalık bir Alevi/ Bektaşi toplumu inşa edilmelidir.” (KILIÇ, 2006, s. 29)
DEM/ HDP/ HADEP halkın temsilcisi mi? Emperyalizmin tetikçisi mi?
DEM ve geçmişi, Kürt-Türk halkları arasında düşmanlık oluşturmak, yaydıkları yalanlarla kin-nefreti genişletmek ve derinleştirmek için ABD tarafından görevlendirilmişlerdir. Pek çok olumsuzluğa, iç-dış siyasi gayretlere rağmen Kürt-Türk kardeş halkları karşı karşıya getirilememiş ve getiremeyecektir.
ABD güdümlü 1980 ihtilali ile birlikte Kürt halkı ve Kürtçe üzerine ihtilalcilerin baskısı arttıkça artmış, insanlık dışı olaylar yaşanmış, devlet ile Kürtler karşı karşıya getirilmede büyük başarılar elde edilmiştir. Aynı zamanda imam hatip okulları sayısında patlamalar olmuş, cemaat ve tarikatların önü alabildiğine açılmıştır. Sonuçta PKK’nın doğumu sağlanmış ve cumhuriyet düşmanı cemaatler de devletin hemen her kurumuna çöreklenip felç etmişlerdir.
Tamamına yakını cahil ve ne yaptığını bilmeyen PKK teröristlerinin elbiseleri, konserveleri ve silahları Allah’ı para olan ABD patentlidir. Eğiticileri de ABD’li subaylardır. Neden ve niçin? Çünkü yeni ve güçlü efendi aramak ve bulmak özgüveni gelişmemiş kişilerin vazgeçilmezidir. Dün İngiliz ve Rus idi bugün ise ABD.
Halbuki emperyalizm hiçbir ülkenin yüzünü güldürmemiştir.
ABD kendi içindeki hainleri öldürür, PKK’yı beslediği gibi başka ülkelerin hainlerine sahip çıkar.
Emperyal güçlerin yalnız dil farklılığını ambalaj yaparak oluşturdukları PKK’nın siyasi ayağı DEM’liler (M sesi ne anlam ifade ediyor? Arapça dem: Kan); iş makineleri, okul, orman, kütüphane yakan; halkın içinde bomba patlatarak çocuk-kadın öldüren; öğretmen, hemşire, doktor katleden PKK’yı bir kere de olsa kınamamıştır ve kınayamazlar çünkü varlıklarını PKK’nın akıttığı kana borçludurlar.
Kan yoksa DEM/ HDP/ HADEP yoktur ve PKK ancak ABD isterse biter. Kürtçüler yaşamak için her zaman düşmanlara ihtiyaçları vardır. Yerine ve zamana göre düşmanları Kürtlerdir, Ermenilerdir, Türklerdir, Araplardır, Süryanilerdir, Yezidilerdir, Alevilerdir, Farslılardır.
Uğur Mumcu: “PKK bunca silahı nereden buluyor? Silah demek, para demektir. Bu para nereden sağlanıyor? Kürtçülük ve İslamcılık, bugünlerde el ele veriyor (günümüzde de aynı). Bütün bu olayların nedenlerini aramak biz Atatürkçülerin görevidir.” (Cumhuriyet, 31 Mart 1990)
Kürtçüler, bulundukları her ülkenin yönetimine düşmandır. Yadırgamamak gerek çünkü aşiretleri de birbirine düşmandır çünkü kan akıtmak vazgeçilmez yaşam tarzlarıdır.
Vonnegut: “Bir kavanoza 100 siyah karınca 100 kırmızı karınca koysanız hiçbir şey olmayacağını biliyor muydunuz? Ama kavanozu sertçe sallarsanız, karıncalar birbirlerini öldürmeye başlar. Kırmızı karıncalar siyah karıncaları düşman, siyah karıncalar kırmızı karıncaları düşman bilir. Gerçek düşman kavanozu sallayandır. Aynı şey insan toplumunda da oluyor. Birbirimize saldırmadan önce, kavanozu kimin salladığını düşünmeliyiz!' Kavanozu sallayan ABD’dir.
Karanlıkta yaşayan insanoğlu aniden ışıkla karşılaşınca uyum sağlayamaz, gözleri kamaşır ve rahatsız olur. Yarasalar karanlığı sevdiği gibi okul istemeyiz (feodalizm cehaletle beslenir), yol istemeyiz (vur ve kaç), silah bırakmayız (eşkıyalığa devam için) diyen Seyit Rıza’nın günümüzdeki yansımasıdır DEM/ HDP.
Okulsuz, öğretmensiz, yolsuz uygarlık olur mu? Kültürsüzlüğün oluşturduğu boşluğu şiddet, fakirlik, cahillik ve tahammülsüzlük doldurur.
Şeyh, ağa, seyit torunları biliyorlardı ki okumuş aydın kişiyi yanlışa sevketmek, köle yapmak, maraba etmek mümkün değildir. Cahil toplum, bu derebeyleri için işlenmeye ve dağa gönderilmeye müsait en ideal malzemedir. Cahilliğin olduğu yerde fakirlik vardır ve fakirlik hastalıkların en kötüsüdür. Fakirlik kapıdan girerse erdemlik camdan kaçar.
Akan Kürt-Türk kanı en çok Türkiye’yi yağmalayanları beslendiklerini çok iyi biliyorlar. DEM’in ikinci önemli görevi budur. Dikkatleri ve gözleri soygun çetesi üzerinden kaçırıp halkı terörle meşgul etmektir çünkü halkı sömürenlerin geçmişte olduğu gibi bir parçası da kendileridir.
Terörün yoğun konuşulduğu gündem içinde adaletin dibe vuruşu sorgulanmayacak, eğitimin şeyh-mürit ilişkisine dönüşü dikkati çekmeyecek, yurdun yağlanması önemsenmeyecek ve yapılan vurgunlar gündeme gelmeyecektir. Halkı ayrıştırıp ortak sorunlara karşı bir araya gelmeleri engellenecektir ve yapılan budur.
Kürtçüler teröre kılıf olarak giydirdikleri ‘ana dille eğitim hakkı’ dayatmasında bulunurken; DEM’li yöneticilerin pek çoğunun çocukları Kürtçe bilmez ve Avrupa’da okutulur. Üstelik dünyanın hiçbir yerinde Kürtçe ile modern eğitim yoktur ve olması da mümkün değildir.
Kadıköy’den, Dikmen’den, Çankaya’dan şehit cenazeleri kalkmaz. Yöneticilerin çocukları cephelerde bulunmaz. DEM/ HADEP liderlerine tesadüfün dışında bir şey olmaz. Olanlar hep halka olur. Fakir Kürt-Türk analarının ciğerleri yanar. DEM’li yöneticiler ise burjuva hayatı yaşar. Türkiye’de Kürtçe eğitimi dilinden düşürmeyen bu güruhun çocuklarının çoğu Kürtçe bilmez, özel okullarda, Avrupa’da okuyup lüks otellerde ve plajlarda zamanlarını geçirir. Yatırımlarını batıya yaparlar.
Kızılbaşları kıyımdan geçiren Osmanlının tetikçisi Kürt aşiretleri iken; günümüzde DEM’liler Zaza kimliğini inkâr edip Kürtleştirdiği gibi, Alevileri de sahiplenerek çemberi genişletme sevdasına tutulmuşlar. Önce dedelerinizin Alevilere yaptığı katliamlar ve kırımlar nedeniyle Alevilerden özür dileyin de insan olduğunuzu anlayalım. Şow yaparak gerçekleri bir yere kadar karartırsınız.
Ülkemizin problemleri Kürt-Türk halkları için ortaktır, geneldir. Kürtler daha az eşit de Lazlar, Gürcüler, Çerkezler, Türkler daha çok eşit değildir.
“Anadolu’yu tanıyanlar bilirler ki, gerek töre, gerek gelenek ve görenek bakımından Kürtler, hiçbir yönden Türklerden farklı değildirler. Ayrı dilleri konuşmakla birlikte, bu iki halk, soy, inanç ve görenek bakımından tek bir bütünü meydana getirmektedir.' (MERAY, 1969, s. 346)
Yurdumuzda Kürt, Zaza, Türk, Alevi, Sünni tartışmaları ve ayrıştırmaları emperyalizme hizmet eder. Ezilenlerin içinde kimliğine bakılmaksızın halkın büyük çoğunluğu yer alırken, ezenlerin içinde de her faklı etnisiteden gruplar vardır. Ya DEM bitip halk kazanacak huzur gelecek, ya da akan kanlar DEM ile Türkiye’yi yağmalayan cumhuriyet düşmanı çeteleri beslenmeye devam edecek.
Günümüzde İslam’ı şiddetle savunanların çocuklarının ABD ve İngiliz vatandaşı olması gibi. Neden Yemen, Filistin ve Afganistan vatandaşı değil?
Bedelli askerlik yasasını çıkararak zenginlerin çocuklarını koruma altına alınıyor ama şehit olan Anadolu gençleri için peygambere komşu olacakları müjdesi veriliyor. Bu yüce makam zengin ve yetkinlerin çocuklarından niçin esirgenir? Neden Peygambere komşu olmaları istenmez? Yoksa yalan mı söylüyorlar?
Akıtılan kanlar, dökülen gözyaşları, cenaze merasimleri gündemden kalkmalı. Kalabalık içinde bombalar patlatılarak kadın-çocuk ölümleri ile manşetlere çıkılmamalı. Elleri kan çanağı içinde değil, berrak Munzur gözelerinde yıkanmalı. Fakir Kürt-Türk anaları, eşleri, çocukları ağlatılmamalı. Çocuklar öksüz-yetim bırakılmamalı. Ziya Gökalpler, Aziz Sancarlar, Cahit Sıtkı Tarancılar, Kamer Gençler, Diyap Ağalar gibi örnek insanları yetiştirmeye halk teşvik edinilmeli. Yıkıcı değil kurucu unsur olalım. Bizleri ezenlere karşı omuz omuza duralım.
En problemli toplumlar tek sesli ve sessiz toplumlardır. Farklı seslere kapalı toplumlar değişime ve gelişime de kapalıdır. Halkının dünyası sığ ve karanlıktır. Çeşit çeşit çiçekler olsun ve bu çiçekler güzellikte yarışsın. Her farklı düşünceler medenice tartışılsın ama geri kalmış ülkelerde yaşandığı gibi şiddeti tetikleyen unsurlar olmasın. Çeşitlilik ayrıştırmaya, düşmanlığa ve kan akıtmaya dönüşmesin. Çünkü en kutsal hak kişinin insanca yaşama hakkıdır.
Türkiye partisi olmalısınız. İçi hava ile şişirilmiş cips paketleri benzeri şovenizmle ve ırkçılıkla beslenmemelisiniz. Her kesime hitap etmelisiniz.
Atatürk: “Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir” diyordu.
ABD kolonisi Barzani aşireti emirliği
Barzani aşireti ABD’nin 51. eyaletidir ve vassalıdır. ABD ve İngiltere isteği ile iktidara getirilmiştir. Aşiretler her zaman güç’e boyun eğer. ABD istemezse, seçimle de olsa Barzani ailesi değiştirilemez.
Emperyalistlerin daimi ve klasik metotlarıdır: Devamlı din, dil, ırk, mezhep, tarikat gibi farklılıkları öne çıkarırlar. Kültürel yönden geri kalmış toplumları bu sloganlarla lime lime ederek, parçalara bölüp çatıştırarak hâkimiyeti altına alırlar.
ABD’nin Barzani kolonisi, ‘böl ve yönet’ projesinin tipik örneğidir.
Uğur Mumcu: “Bilindiği gibi M. Barzani, Amerika'da ölmüştür. İlk başlarda Sovyetlerce de desteklenen bu Kürt lideri, son günlerinde, ABD yönetimince ağırlanmış ve ölünceye kadar bakımı Amerikan hükümetince üstlenilmiştir. Sovyet desteği ile ortaya çıkan bu Kürt liderinin Amerika'da ölmüş olması bile başlı başına düşündürücü bir olaydır.” (Cumhuriyet, 16 Ekim, 1984)
“Barzani ailesi de Nakşibendi şeyh ailesidir.”
“1967’den itibaren, Irak Kürt önderi Barzani İsrail’den maddi yardım almıştır (s. 28). Molla Mustafa Barzani Amerika Birleşik Devletleri’ne övgüler yağdırıyor, Kürdistan’ın ABD’ye 51. eyalet olarak katılmasını arzuladığını ve desteği karşılığında ABD’ye Kürdistan’daki petrolün kontrolünü vermek istediğini söylüyordu.” (BRUINESSEN, 2013, s. 13)
100 sene sonra istenilen gerçekleşti. Petrolün sahibi Batı ve Barzani ailesidir. Halk yine tebaa, mevali, marabadır. Kürtçülerin alkışladı, özlemini çektikleri aşiret reislerin kanatları altında yaşamaktır ve güçlü gördükleri efendi edinmektir çünkü özgüvenleri ya hiç gelişmemiş veya yoktur.
Batı nereye girse orada şeriat, gericilik, sömürü ve kan vardır.
“Yabancıların eliyle gelen yardım, yabancılara borçlu kalır.” Bu borcu öde öde bitiremezsin.
KÜRTLERDE İNANÇ
“Kürtlerin % 80’i Sünni’dir.” (BRUINESSEN, 2019, s. 12) Diğer kısmı Yezididir. Çok azı Kızılbaş olup 1800 yıllardan sonra adları duyuldu çünkü kökenleri Türkmen’dir.
Kürtlerin İslam öncesi inançları hakkında bilgi yoktur. Varlıkları İslam’ın yayılışı sırasında keşfedilmiştir. Kürtlerden çok sayıda kadı ve fakih çıkmıştır.
Yezidiler
Doski’ye göre Kürtler, Yezid’i (Muaviye’nin oğlu) şöyle selamlıyorlardı: “Sana selam olsun ey adalet İmamı. Ey Allah’ın yeryüzündeki halifesi, selam ve bereket üzerine olsun. Allah bizi senin taatinden faydalandırsın ve bizi şefaatine nail kılsın. Dünyada yükselttiği gibi cennetteki dereceni de yükseltsin.” (AKMAN, 2022, s. 1204)
“Yezidiler aşırı Sünni tarikat oluşumuydu. Yezidilerde de inancın gereği okur-yazarlık yasaklanmıştı (s. 22). Yezidi liderleri tarikatlarının adını, Şiilerin üçüncü imam, Ali’nin oğlu Hüseyin’in vahşice öldürülmesinden sorumlu Emevi halifesi Yezid bin Muaviye’den (Muaviye oğlu Yezid) almışlardır.” (BRUINESSEN, 2019, s. 25)
“Bazidi, Ezidileri Muaviye’nin oğlu Yezid taraftarı olarak tanımlar ve Ezidileri Yezid’in takipçileri olarak görür.” (ŞAHİN, 2007, s. 60)
Uzun zaman Kürtler arasında yaşamış İtalyan papaz: “Yezidiler yabani ve kötü niyetli insanlardır. Hiçbir meslek icra etmez, haydutluktan başka bir şey bilmez ve şeytanlarına bile acımazlar. Hepsi de kibirli ve cesurdur (s. 107). Onlar da (göçebe Kütler) Yezidiler kadar hırsızdır.” (CAMPANILE, 2009, s. 87)
Yezidilikte evlilikte katı kurallar vardır. En tepedeki emirler kendi aralarında; ikinci sıradaki Başmirler ve izleyen mertebedeki şeyhler, pirler, kavallar vs. de kendi aralarında evlilik yapmak mecburiyetindedirler. Halktan insanlarla ruhban sınıf arasında evlilik kesinlikle yasaktır. Evlilikte kızın rızası Sünni toplumlardaki gibi sorulmazdı.
Bir Müslüman’ın ustura ve tarağını kullanmamalıdır. Hiçbir Yezidi Müslümanların yemek pişirmek için kullandıkları kapları kullanmamalı ve hamamlarına gitmemelidir. Yezidilerin ceylan eti, marul, kabak, bamya yemeleri yasaktır gibi inançları vardı.
1810’lu yıllarda “Yezidiler yabani ve kötü niyetli insanlardır. Hiçbir meslek icra etmez, haydutluktan başka bir şey bilmez ve bu konuda şeytanlarına bile acımazlar.” (CAMPANILE, 2009, s. 107)
Yezidiler Kürt kökenlidir ama Osmanlıdan ve Sünni Kürtlerden büyük zulüm görmüşlerdir. Hatta Laleş’teki Şeyh Adi’nin mezarını tahrip ederek kemiklerini yakmışlardır.
“Kürtler, Yezidileri ya öldürmekte, ya da köle yapmaktaydılar.” (NİKİTİN, 1978, s. 87)
“Aleviler, Kürtlerin Sünni, yani kalıtsal bir düşman olduklarını ve onlara karşı, Yezidilere olduğu gibi, her zaman, acımasız ve sürekli bir düşmanlık duygusu beslediklerini unutmazlar. Büyük bir bölümü Şafi mezheb Sünni olmakla birlikte, şüphesiz, Kürtler arasında da Aleviler vardır. Fakat uzun bir tarih boyunca, Alevilere zulmeden ve Yezidileri acımasızca öldüren Kürtler, din olgusuna öncelik vermektedirler.” (MELIKOFF, 2010, s. 353)
“1832 ve 1844 yıllarında Bedirhan Bey (Sünni Kürt) onları (Yezidiler) kendisine bağlayabilmek için büyük katliamlar yapmıştı.” (GEZİK, 2000, s. 39)
Şeyh Adi (Yezidiliğin kurucusu), Bağdat’ta Abdulkadir es Sühreverdi, Ğazali ve Abdulkadir Geylani gibi kişilerle dönemin önemli mutasavvıf hocalarından ders almıştır. (Lescot, Yezidiler, 19-21)
“Erken Ezidilik literatürü üzerindeki etkisi azımsanmış olan unsurlardan biri, Türki halkların İslamiyet öncesi dini olmuştur. Bu dinin özelliklerini korumuş olan Türkiye'deki Alevilerin inancı, Ezidilikle benzerlik gösteren bazı noktalara ve Ehl-i Hak inancıyla da Ezidilikte var olandan daha çok ortak özelliğe sahiptir. Örneğin Ezidilerin Şeyh Adi mabedinin eşiğine gösterdiği hürmet köklerini antik Türki inançlarında bulabilir.” (KREYENBROEK, 2014, s. 47)
Kürt tarihçi 1597’ta Farsça yazdığı kitapta “Bunlar, (Yezidiler) Mervani (Emevi) halifelerine ve zincirine bağlı olan Şeyh Adiyy bin Musafir’in tabi ve müritlerinden olduklarını iddia eden Yezidilik mezhebine bağlı bulunmaktadırlar. (ŞEREF HAN, 1971, s. 21) Yezidilik, Farsça Yezdan (Tanrı) sözünden geldiğinin iddia edenler ve daha farklı görüşler de vardır.
“Hammer, Yezidilik ile Şemsilik İran dinlerindendi. Bunlardan ‘Şemsilik’ İran’da, asıl Yezidilik de Kürdistan’da intişar etmişti.” (FRIÇ, 2014, s. 6)
“Kurucu Şeyh Adi, Şafi mezhebine bağlı bir sufi idi.” (TURAN, 1994, s. 5)
“Yezidilerin de etnik olarak, Kürt olduklarıydı. Bu iddia birçok Yezidi tarafından reddedildi.” (APRIM, 2008, s. 158)
Yezidiler, şeytanın adını ağızlarına almazlar.
Kötülüğün kaynağı şeytan ise şeytanı da yaratan Tanrı’dır.
“Altaylılar (Türkler) kötü ruhların adlarını söylemekten sakınırlar.” (ANOHİN, 1968, s. 429)
Farklı bir yorum
Şeytan da bir melekti. Allah’ın bu meleğe ‘Adem’e secde et’ emrine karşı gelmiştir ve secde etmemiştir. Ben ateşten, Adem balçıktan yaratıldı diye kibre kapıldı ve lanetlenip şeytan oldu (Ehli Sünnete göre). İncil’de, şeytanın en sevdiği günah kibirdir, der ve aynı olay anlatılır.
Yezidi inancına göre Tavus kuşu melek olarak gökten indi, iyi-kötü diye kurallarını koydu ve temsilciler atadı. Bu melek (Tavus kuşu, Hindistan’da özeldir) Allah’tan başka ikinci bir varlığa secde etmediği için erdemli bir davranışta bulunmuş ve şeytan denilen bu melek Yezidilerce yüceltilmiştir. Şeytan, Tanrı’nın emrine karşı gelmediğini, Tanrı tarafından sıvana çekildiğini savundu. Başka rivayetler de vardır. Batıda da benzer yorumlarla şeytanı kutsallaştıran satanistler doğdu.
Sünni inancın dışında bazı tasavvufi yorumlarda, ‘Ben size şah damarınızdan daha yakınım (Kaf: 16)’ ayetine dayanarak Tanrı Adem’in yani insanın içindedir. ‘Ona (Adem/ insanoğlu) ruhumdan üfledim... (Secde: 9, Hicr: 29)’ ‘Allah’ın halifesi insandır.’ (Bakara 30) İsevilikte ve Musevilikte ‘Allah insanı kendi suretinde yarattı.’ (Tekvin 27)
İnsanı hayra götüren her şeyin melek, şerre götüren de şeytan olduğuna inananlar vardır. İnsan iradesi yok farz edilerek günahlar kadere ve sonuçta yaratıcıya yüklenir.
Kafa karıştıran bir yorum
“Bütün parmaklar (dinler) avuçtan çıkar. Avuç, Budizmdir. Bütün parmaklar din ise yumruk Tanrı’dır.” Buda, kan akıtarak kurban vermeye karşı çıkar.
Buda’nın annesinin gökten inen bir filden Buda’ya gebe kaldığı gibi, Hz. Meryem’in de güvercin şeklindeki Kutsal Ruh’tan İsa’ya gebe kaldığına inanılır. Meryem’in bakire mi? Değil mi konusu, tartışma alanı içindedir ve teknolojinin kerametine rağmen DNA testi bile sorunu çözememiştir.
Adam ile Havva’nın babası ve anası yoktu. İslam inancında ‘Allah’ın oğlu olamaz’ denilerek Hıristiyanların bu inanışı reddedilir. Böyle bakılırsa doğrudur ama işin aslı farklıdır. Nasıl ki Allah insana şah damarından daha yakındır ve ruhundan üflemiştir, bu da cismani oğulluk değil ruhi meseldir. Allah her insanın içinde olabiliyor da İsa’da daha farklı ve güçlü tecelli edemez mi? Suyun üç hali: Buz, buhar, su şeklinde de düşünülebilir. Özde hepsi sudur, birdir (Allah, İsa, İnsan). Öz, Söz ve Ruh benzeri. İncil’de ‘Tanrı sevgidir’, ‘Tanrı ışıktır’ ve ‘Tanrı ruhtur’ gibi.
Ortodoks inancına göre “Baba Tanrı, Tanrı olabilen bir insan yaratmıştır. Tanrının oğlu İsa Mesih, insanlığı yeniden uyarmak için insan olarak aramıza gelmiştir.” Bu inanca göre, insan Tanrı şeklinde yaratılmıştır. Tanrı insandır ama insan Tanrı değildir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah kendinin de yaratıcısı olmuştur. İsa, yoksuldu, acılar çekmiş iyi ve dürüst biriydi. Yeni bir Yahudi tarikatı olarak yola çıkmışken sonradan Paulus’un mektuplarıyla dünya dinine dönüştü. ‘Kendini büyük gören alçalır’ diyordu.
İsa, Yahudi ve sünnetli idi. Kilise, sünneti kaldırıp yerine şarap-ekmek seremonisini koydu.
İsa’nın doğduğu topraklarda çam ağacı olmamasına ve ağır kışı canlandıran Noel Baba olmamasına rağmen İsa’nın doğumu bunlarla kutlanması ne derece gerçekçiliktir?
“Fuhşun Oğlu, İsa'ya Yahudilerce verilen ad.” (GROEPLER, 1999, s. 12)
İnsanlığı kurtarmak için yola çıkan İsa: “Allahım, Allahım, beni neden terk ettin?” (Matta 27: 46) diye haykırıyor ve çarmıha gerilmekten kurtulamıyordu.
Görmediği şeye inanmamak. Antik Helen kültürünün önemli inanç figürüdür. Pagan Yunan kültürü etkisiyle İseviliğe sonradan giren ikonaseverlik, onu putperestlik inancına dönüştürdü. Hıristiyanlık; taşlara, mermerlere, odunlara şekil veren; kâğıtlara, duvarlara resimler çizip sonra da karşılarına geçip şifa-merhamet dileyen ve cisimlere tapınan bir kitle haline geldi. Kendinin arkaya atılıp ikonaların öne geçmesini ve durumun bu merhaleye gelmesini elbette İsa da istemezdi.
'Karşımda başka ilahların olmayacaktır. Kendin için oyma put, yukarıda göklerde olanın yahut aşağıda yerde olanın yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapıp onlara eğilmeyeceksin ve ibadet etmeyeceksin... ' (Tevrat; Yasanın Tekrarı 5: 7-8; On Emrin ikisi)
“Hristiyanların İsa'sı (Jesus of Nazareth) ve onun havarileri ile onların öğrencileri kokuşmuş sahtekârların adlarıdır (s. 56). Talmud'a göre, İsa, putperestlik yapmak, diğer Yahudileri buna teşvik etmek ve haham otoritesine saygısızlıkta bulunmak suçlamalarıyla yetkin bir haham mahkemesi tarafından infaz edilmişti. Yahudiler için ‘İsa’ adı, tüm tiksindirici şeylerin sembolüdür ve bu yaygın gelenek halen yaşamaktadır.” (SHAHAK, 2004, s. 173)
İsa zamanında bir kadın zina suçlamasıyla Musa şeriatına göre recm edilmesi gerekmektedir. Kadına ne yapalım diye İsa’ya sorarlar. İsa, taşlayarak öldürün derse Musa şeriatını kabullenmiş olacak. Taş atmayın derse reddetmiş olacak. İsa: ‘İçinizden günahsız olanlar kadına taş atsın’ der ve kadına kimse taş atmaz. Akıllı çözüm.
Hz. Ayşe’nin ifk hadisesinden sonra recm edilmediği, babasının evine gittiği ve bir zaman sonra peşpeşe gelen ayetlerle masum olduğu kanıtlanıp tekrar Peygamberimizle bir araya gelmiştir.
“Yüce Allah duruma müdahale etmiş Nur suresinin on birinci ayetinden başlayarak konu ile ilgili 10 ayet göndermiş ve Hz. A'işe'yi temize çıkarmıştır. Böyle bir söylentiye alet olan Müslümanlar da kınanmıştır. Dolayısıyla Hz. A'işe ilahi beyanla aklanmıştır.” (FAYDA, 2000, s. 507-509)
Kuran’da zinanın cezası kadın-erkek yüz sopadır. (Nûr 2, 8, Nisa 25, Ahzab 30)
İsa günah çıkaramazken papazların günah çıkarabilmesi, İsa’yı bile aşan yetki ile kendinilerin yetkilendirmişlerdir.
“1870 yılında Roma'da ki Papa kendini yanılmaz ilan edecektir. Bu belki de İsa'nın doğumundan sonraki 1870 yıl içinde gerçekleşen en büyük heresis (sapkınlık, papaz sezarlığı) sayılmalıdır!” (KISTAKIS, 1963, s. 176)
Hıristiyanlık, başlarını kılıçların altına uzatanlar arasında yayılırken; İslamiyet kılıcın şiddeti ile yayılıyordu. Tevrat bir tür Yahudi tarihidir ve peygamberlik makamı da babadan oğula devreden krallardı.
İslam’da ruhban sınıfı yoktur fakat uyduruk uyduruk hadislerin merkeze konması Kuran’ın rafa kaldırdı ve bu durum korkunç bir ruhban sınıfı oluşturup Müslüman dünyasını perişan etmişlerdir.
Peygamber suç işlemeyeceği hükmüne rağmen Adem suç işlemiş ve cennetten kovulmuştur.
Ehl-i Haklar, Yaresanlar, Kakailer, Şabaklar
Bu gruplar Irak ve İran coğrafyasında yer almaktalar.
Şeref Han, 1597 yılında yazdığı ‘Kürt Tarihi’ kitabında yığınla mitolojik olaylardan, İran’dan, abartılı olarak Kürtlerden, düşman gördüğü Kızılbaşlardan bahsederken; Kızılbaş Kürtlerden, Zazalardan, Yaresan, Kakai ve Ehl-i Hak topluluklarından bahsetmez. Belli ki bu gruplar yeryüzünde yoklardı ve henüz oluşmamışlardı. Keza İdris Bitlisi de (ö. 1520) aynı konulardan bahsetmez.
Farsça ehl-i hak: Doğruluk insanları. Farsça yares-an> Yarres: İmdada yetişen. Farsça –an eki çoğul edatıdır. Yarresan> yaresan: İmdada yetişenler. Veya, Yaresan> Yar-san: Dost’a benzer. (DEVELLİOĞLU)
Ehl-i Hakk’ın kurucusu “Sultan Sohak, genel olarak Gorani kabul edilir. Ehl-i Hak geleneğinde, soyunun seyitliğe dayandığı, birçok dilde olduğu gibi Türkçe de konuştuğu, dedesinin (anne babasının) ‘bey (Türkçe)’ unvanı taşıdığı, annesinin ‘hatun (Türkçe)’ olarak anıldığı, babasının akrabası birinin ‘Çiçek (Türkçe)’ adını taşıdığı bildirilmektedir.” (MUSALI, 2013, s. 21)
“Ehl-i Hakk müritlerinde kadınlar erkeklerden ayrı veya bitişik bir odada yerleşirler ve kutsamaya katılmazlar. Katılımları nakaratları kelamhan ile dönüşümlü olarak söylemek ve ellerini çırpmakla sınırlıdır. Ataş-Begiler tanbur yerine, bağlama ya da Türk tanburasına benzeyen uzun boyunlu çöğür (Azerbaycan sazı) de çalarlar. Ateş-Begi hanedanına dair Ehl-i Hakklar, Qoşçi Oğlı’ya ve 24 kelamhanın Türkçe kelamına atıfta bulunur.” (DURING, 2023, s. 2-8)
“Maku ve Hoy arasında Tebriz dolaylarında ve Urmiye Gölü çevresinde Kürt ve Türkmen Ehl-i Hakklar yaşamaktadır. Tebriz yöresi Ehl-i Hakk'larından bir kesimi, daha çok Türkmenler, Türkiye Alevilerine hiç uzak olmayan Kırklar'dandırlar. Merkezleri Ilhçı'dır. Ali’nin, tanrısallığın, yeniden bedenleşmesi olarak gördükleri Şah İsmail'e saygı ile bağlıdırlar.” (MELIKOFF, 2010, s. 232)
“Kadınların Cem’e katılması caiz değildir. Mahremlerinin (koca veya babalarının) izni ile Cem ayininin arka kısmında hazır olabilirler. Erkeklerle aralarında perde gibi bir engel olmak şartıyla ibadet edebilirler” (KAYA, 2014, s. 1033) gibi farklı izahatlar vardır.
“Bağlama, Temur Kakai/ Ehli Hak’ta olduğu gibi Alevi Zazalarda da kutsal olarak bilinmektedir.” (BARCA, 2021, s. 22) Bağlama Türk kültürünün en önemli taşıyıcı aracıdır.
Hamzeh’ee: “Bütün katılımcılar cem’de sarık sarmak, bir şekilde başını örtmek zorundadır.”
“Cemlerde özellikle kadınlarla ilgili farklılıklar çoktur.” (ÖZDEMİR, 2015, s. 269)
Gocaveri: “Ceme kadınlar katılamaz, pirden izin alırlarsa Cem törenini seyredebilirler.”
“Ehl-i Hak inancında Goranların (Kürt) etkisi fazlaca görülmektedir. Ehl-i Hak nüfusunun büyük çoğunluğunu Türkler oluşturmaktadır (s. 864). Cem de hem Türkçe hem de Goranice kelamlar okunmaktadır. Goraniler oruç tutar, Ateş Beğler oruç tutmazlar (s. 865). Ateş Beği hanedanına mensup olanların sigara içmeleri bile yasaktır. Ehl-i Hakların tamamı Hacı Bektaş’ı Sultanın (İshak-Sohak) zuhuru olarak bilmektedir (s. 867). Ehl-i Hak inancı sözlü kültüre dayanmaktadır. En eski kelam defteri nüshası 200 yılıktır. Ehl-i Hakların çoğunluğu Türkçe konuşmaktadır. Ayrıca Türkçe kelamlar bulunmakta ve bu kelamlar cemde okunmaktadır.” (KARACA, 2018, s. 868)
“A. Dilaçar’a göre “Gurani/ Gorani de Kürtçeye benzeyen ancak Kürtçe olmayan bir dildir. Oskar Mann, Gorancanın Kürtçenin lehçesi olmadığını, İrani diller olduğunu ispatlar.”
“Ehl-i Hak’lar tayefesan, yaresan, Ali ilahi, Kakai (Irak’ta kullanılır) gibi tanımlamalar ya da isimlerle anılmaktadır (s. 158). Ehl-i Hak’lar, kendilerine en yakın mensubu olarak Bektaşileri kabul ederler (s. 138). Türkçe konuşan Ehl-i Hak’lar, en muhafazakâr Ehl-i Hak topluluğu olan Guran’dan daha etkili olmuşlardır (s. 144). Ehl-i Hak’lar, içki içmezler fakat Türkler arasında içki içen ve Guranlar arasında yaban domuzu eti yiyen bazı istisnalar vardır (s. 150). Ehl-i Hak’lar, kendilerini Bektaşilere yakın hissetmektedir (s. 160). Ehl-i Hak’lar, Alevilerin aksine, hiçbir zaman otoriteye karşı isyan etmemiştir.” (DURING, 2010, s. 171)
“ Ehl-i Hakçı da Azeri Türk veya Farisi’dir.” (BRUINESSEN, 2013, s. 44)
“Ehl-i Haklar arasında Türkler, Farslar, Goranlar, Lorlar, Araplar yer almaktadır.” (MUSALI, 2013, s. 26)
“Hacı Bektaş’ın ismi İran’da toplam birkaç milyon insanın bağlı bulunduğu senkretistik (farklı, ayrı) bir tarikat olan Ehl-i Hak arasında da iyi bilinir (s. 165). Alavi (Nusayri), Alevi/ Bektaşi ve Ehl-i Hak mezheplerin birçok ortak kültürel özellikleri de bulunmaktadır; bu gerçek farklılıkların altında ortak bir temel vardır. Bu temelin bir kısmı Batı Asya’nın İslâm öncesi geçmişine ait olabilir ve bu parça Türk/ Orta Asya orijinli gibi görünmektedir.” (BRUINESSEN, 2019, s. 171)
Hacı Bektaşi Veli nerede ise Türk kültürü oradadır.
İran’da Ehl-i Hak ve Türkler
https://www.youtube.com/watch?v=5SzZVFhAiFE
Yaresanlılara Irak’ta Kakailer denir.
Kaka-i. Eski Türkçe kaka: Büyük kardeş. (ÇAĞBAYIR) Kakai, Irak’ta Türkmen kabilesi. (SAATÇI, 1999, s. 297) Irak’ta Kakai Türkmen şairi Hicrî Dede ünlüdür.
“Irak’ta Türkmen Kakailer de vardır (s. 13). Ehl-i Hakcı da Azeri Türk veya Farisi’dir.” (BRUINESSEN, 2013, s. 44) Irak’ta Kakailerle Anadolu Kızılbaş veya Aleviliği ile sayısız benzerlik gösterir.” (BRUINESSEN, 2019, s. 131)
“Kakailerin Bektaşi geleneğine yakınlıkları dikkat çekmektedir (s. 268). Bektaşi geleneği Bağdat başta olmak üzere Orta Irak ile Kuzey Irak’ta yer alan şehirlerde Türkmenler ve Kürtler arasında yayılmıştır (s. 269). Bu topluluk Hacı Bektaş-ı Veli dahil isim, sembol ve ritüelde Bektaşi geleneğiyle benzeşmektedir.” (KAVAK, 2019, s. 272)
“Kakai gelenekleri ve inançları genellikle, Gorani lehçesiyle ya da Türkçe yazılmış kolayca akılda kalabilen uyaklı şiirler halinde ifade edilmiştir.” (EDMONDS, 2003, s. 252)
“Şah İsmail’in mensupları ancak Ehl-i Haklar (Hak yakınları) olabilecek, Mezheb-i Hakk (Hak mezhep) yayıcılığı olduğudur.” (MELIKOFF, 1993, s. 60)
“V. Minorsky, Türkmen boylarında görülen Ehl-i Hakk düşüncelerin, aşırı inançlarıyla tanınan Karakoyunlulardan kaynaklandığını düşünüyordu.” (MELIKOFF, 2010, s. 266)
Şabaklar
Kuzey Irak’ta farklı bir dini azınlıktır. Kürdolog: “İbadetlerini ve dini törenlerini Türkçe yaparlar. Dinleri büyük ölçüde Anadolu Alevilerinkine (Kızılbaş) benzer; Hacı Bektaş’a dair menkıbeleri çoktur. Dini toplantılarda söyledikleri (Anadolu Alevileri arasında nefes olarak bilinen) dini şiirlerden bazıları Şah İsmail’e ve Alevi büyüğü Pir Sultan Abdal’a atfedilmektedir (s. 133). Şabak’ın 1514 Çaldıran Savaşı’ndan sonra güneye kaçan Anadolu Kızılbaşlarının soyundan geldiğini iddia etmektedir.” (BRUINESSEN, 2019, s. 134)
“Cem başta olmak üzere bütün ritüeller pir tarafından yürütülmektedir. Gülbank (hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua), nefes ve cemler Türkçe olarak okunmaktadır (s. 127). Uydurulan gayri ahlaki uygulamalardan ve sapık inançlarından söz edilmektedir (s. 132). Şebekler/ Şabak hakkında, inanç olarak Kızılbaşlardan farkları yoktur (s. 133). Şebek köylerinin çoğu Türkçe isim taşımaktadır. Şebeklerin dinî kitaplarının başta Buyruk olmak üzere tümü Türkçe’dir. Şebekler, Türkmenlerle ortak köyleri, adet ve gelenekleri paylaşmaktadırlar (s. 134). Şebekler arasında boşanma yoktur.” (TAŞĞIN, 2009, s. 137)
“Yapılan Şii camiler etkisiyle, birçok Şabak Şii oldu, Caferi oldu.' “Bugün sadece beş Alevi-Bektaşi tekkesi faaliyettedir.”
Şabak, Musul’da Türkmen (Alevi) oymağı. (AKSÜT, 2012, s. 413)
Bütün bu adı geçen cemaatler Türk Kızılbaşlığı etkisi altında oldukları kesindir. Çoğunluğu Türk olup, aralarında Kürtler de yer almaktadır ve bu durum Anadolu’da olduğu gibi Türk kültürü etkisinin sonucudur. Alevi Kürtler de Kürtleşmiş Türkmenlerdir. Kürt’ün Alevi’si olmaz.
Bütün bu cemaatlerin Anadol/ Türkmen Aleviliğinden farklı olarak ozan ve deyişlerinin olmamasıdır.
KÜRTLERİN KOMŞU HALKLARLA İLİŞKİLERİ
Aşiretlerin tarihi olan Kürt tarihinde reisinin vereceği emre göre hem komşu halklarla, hem de diğer aşiretlerle savaşmak, kadın kaldırmak, yağmalamak, çalmak ve öldürmek günlük yaşamın vazgeçilmezleri idi.
“Anadolu’daki nüfus çoğunlukla Türkler, Ermeniler ve Kürtlerden oluşmaktadır. Kürtler kültürel bakımdan en düşük noktada, Ermeniler ise en yüksek noktada bulunmaktadırlar. Kırsal alandaki nüfus arasında Türkler ahlak açısından en iyileridir.” (GUST, 2005, s. 363)
Ermeni-Kürt ilişkileri
Yazdıkları kitaplardan yola çıkarak Kürtçülerin büyük yalancı ve Taşnakçı Ermenilerin de adi iftiracı oldukları görülür.
'Düşmanlarımız büyük Ermenistan yapmaya çalışıyor. Buralarda ise en ziyade Kürt kardeşlerimiz oturmaktadırlar. Kürt İstiklali diye çalışanlar düşmanlarımızdır. Maksatları Kürtleri bizden ayırdıktan sonra Ermenistan yapmaktır. Kürtleri mahvedeceklerdir. Bunun için Türk ve Kürt kardeşler bu felâkete meydan vermeyiniz.' (KARABEKİR, 2004, s. 10)
“Emeniler genellikle ekonomik açıdan sömürülmüş ve Kürt aşiret liderleri tarafından kıyıma uğramışlardır (s. 15). Kürt aşiret reisi Hıristiyan köylüleri ve zanaatkârları özel mülkü olarak görmüştür (s. 45). İngiliz konsolosu: “Kürtlerin Erzurum bölgesinde Ağustos ve Eylül 1894’te yağmaladığı malların büyük kısmı, hükümet tarafından Ermeni sahiplerine iade edilmeye başlanmıştı.” (BRUINESSEN, 2013, s. 292)
“Ermenistan’daki Müslüman Kürtler sürülürken, Yezidi Kürtlere dokunulmamıştır (s. 23). Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki ilişkilerin bozulması, Avrupalıların bölgesel meselelere artan müdahalelerinin bir sonucu olarak görülmelidir (s. 119). Ermeni milliyetçiliğinin ortaya çıkması ve bağımsız Ermenistan hakkında söylentiler gerginliğin (Kürtlerle) artmasına katkıda bulundu.” (BRUINESSEN, 2019, s. 113)
“Rus ordusundaki gönüllü Ermeni askerler misilleme şansını hiç kaçırmadılar. Ermeni gönüllü askerleri tarafından Van Gölü'nün kuzeydoğusundaki Kürtlere karşı cezalandırıcı saldırıları kadın ve çocukların katliamı ile neticelenmiştir.” (TOYNBEE, 2009, s. 36)
“Hiçbir yerde, hiçbir eyalette, Ermeniler Müslüman öğelerden oluşan nüfusun sayısal çokluğuna sahip değillerdi (s. 89). Doğu Anadolu'nun altı Ermeni eyaletinin sivil Müslüman nüfusun savaştan sonra, 600.000 sığınmacı nüfusuna indiği doğrudur. Bu büyük sivil kayıpların (1.600.000 kişi, Kürt-Türk) özellikle kuzeydeki (Erzincan) Rus hatlarının önünde ve arkasında etkinlik gösteren yedek Ermeniler tarafından gerçekleştirilen sistematik katliamlardan ileri geldiği de doğrudur.” (MALEVILLE, 2003, s. 94)
“Şeyh Ubeydullah'ın, 61. maddeyi işittiğinde şöyle dediği söylenir. “Bu işittiğim nedir böyle! Ermeniler Van'da müstakil bir devlet kuracak, Nasturiler İngiliz bayrağı çekerek kendilerini İngiliz tebaası ilan edeceklermiş. Kadınları silahlandırır, böyle bir şeye gene müsaade etmem” (s. 23). Ermenilerin devlet kurmayı düşündükleri altı vilayette (Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır, Sivas) 1.040.376 Müslüman yok olmuştur .” (OLSON, 1992, s. 43)
Bitlis’te, “Müslümanlar tamamen yıkıma uğramış ve tahminen 6,500’ü evlerini kaybetmiştir. Camiiler, dükkânlar, kamu daireleri ve köprüler de zarar görmüştür. Ermeni bölgesinde ise 1500 tane evin 500’ü yıkılmıştır. Van eyaletinde Niles ve Sutherland savaş öncesi 301.000 ve 68.000 olan nüfustan, sırasıyla 150.000 Müslüman ve 700 Ermeni’nin kaldığını tahmin etmişlerdir (s. 203). Bitlis ve Van şehirlerinde zarar görmemiş tek yerler kilise ve evlerin üzerine yazılan yazılardan da belli olan Ermeni çevreleriyken, Müslüman yerler tamamen yıkılmıştır.” (JOHNSON, 2014, s. 204)
“Ermeni ve Türk’ü katledenin, Kürt eşkıya olduğudur.” (TASHJI, 2003, s. 11)
“Yerleşik olmayan Kürtlerin sürekli saldırılarına maruz kaldılar. Göçebe Kürtler, Ermeni köylerine saldırıp kadınlarım kaçırır, mallarına el koyar ve çoğu kez geride geniş kan izleri bırakırlardı (s. 31) Ermenilerin birçok Müslüman köyünü bastıkları ve köylüleri öldürdükleri söylenebilir.” (GUST, 2005, s. 39)
“Onlar (Ermeni) Sünni Kürt beylerinin emrinde yaşamak zorundaydılar. Bu beyler bazen çalıp talan ediyor, Ermeni kadınlarını kaçırıyordu.” (EICKSTEDT, 2010, s. 65)
“Hükümetin Kürtlerin Ermeni nüfusa yönelik yağma eylemlerini durdurma gayretleri tam bir başarısızlıktı.” (ERICKSON, 2015, s. 46)
Kürtlere göre, “Hilekâr, haris, korkak (bu bölgede kime sorarsanız Ermeniler hakkında böyle düşünür). Bu bölgedeki (Diyarbakır) insanlar, Ermenileri bu özellikleri ile bilir.” (NOEL, 2010, s. 17)
“Ermeniler, kendilerini çiğ çiğ yemeleri için Kürtlerin önüne atılmış, hiçbir hakka sahip olmayan reaya mı kalacaklardı hep? (s. 126) Yağma ve öldürme işine katılmamış Kürtler çok nadir istisnalardandır. Her on Kürt’ten sekizi cinayet suçlamasıyla gözaltında, çoğu da gıyaben hüküm giydi (s. 128). İttihatçılar, Kürtlerden oluşan Hamidiye Alaylarını (aşiret alayları) dağıtma kararı aldılar (s. 38). 1909’un Kasım ayında, baskılar sonucu memleketlerini terk eden ahalinin topraklarına el koyan Kürt şeyhi Hüseyin paşa tutuklandı ve elinden alınan bütün topraklar yasal sahiplerine iade edildi (s. 38). Kürt saldırıları ve huzursuz ortam Ermeni köylerinin boşalmasına neden oluyordu.” (AVAGYAN, 2013, s. 81)
“Arazinin büyük bir kısmı Kürtler tarafından zorla alınmış veya alınmak üzeredir. Hükümet memurları buna engel olacak yerde bunları koruyor ve teşvik ediyorlar. Gelen raporlar Kürtlerin eşkıyalıkları ve yağmacılıkları, Ermenileri öldürdükleri ve Ermeni kadınlarının İslam dinine girmeye mecbur ettikleri konusunda birleşmektedirler.” (CEMAL PAŞA, 2010, s. 361)
“Başta İngiliz olmak üzere Avrupalı Kürt’ü; vahşi kan dökücü ve Ermenileri katledilen bir topluluk olarak görmüştür.” (ÖKE, 1990, s. 7)
“Ermenilere yönelik Kürt himayesi bir tür kölelik ilişkisidir de. Herkes, bedeni ve ruhuyla efendiye, ağaya aittir.” (SIVASLIYAN, 2013, s. 34)
“Batılılar eğer gerçekten de Ermenilerin tarihsel haklarının ardına düşmüş olsalardı, suçlayacakları Türkler değil, Kürtler olmalıydı. Oysa Ermenilere arka çıkan Batılılar, Berlin Antlaşması’nda Osmanlı Devleti’ne zorla kabul ettirdikleri maddeleri unutarak (1878 yılı antlaşmanın 61. maddesinde Babıali Ermenilerin Kürtler ve Çerkezlere karşı emniyet ve huzurlarını korumayı taahhüt eder) bugün aynı anda Kürtlere de arka çıkmaktadır.” (MALEVILLE, 2003, 10)
“Silahlı Kürt grupları mahalle, köy ve kasabaları, Ermeni evlerini bastılar, yaşlıları, küçük çocukları ve kadınları öldürdüler, malları yağmaladılar, kısaca değerli buldukları her şeyi aldılar. Ermenilerin evleri, tüm çevre evler ve köyler ateşe verildi.” (HOVHANNSİYAN, 2007, s. 90)
“Ermenilerin ‘dağlı vahşiler’ olarak nitelendirdikleri Kürtleri, İngiltere ve Fransa’ya şikâyet ettiklerine ve onların da İstanbul’da Babıali’yi bu konuda yaptırımlar için ciddi baskı altına aldıklarına dair elimizde çok sayıda belge bulunmaktadır.” (YALÇIN, 2014, s. 52)
“Gaspıralı İsmail Bey'in zengin Ermeni toplumu ile Kürt aşiretleri arasında iktisadi gelişme bakımından görülen dengesizlik Ermeni olaylarının en önemli nedenlerinden birisidir.” (ÖZTEMİZ, 2012, s. 46)
Olay, çoban ile saban mücadelesi haline dönüşmüştü.
“Kürtlerin taarruzlarından dolayı, birçok Ermenilerin göç etmekte oldukları, Kürtler, Ermeni köylerini yağma ile Ermenilerin zevce ve kızlarının ırzlarına musallat olmaya devam etmektedirler.” (SÜPHANDAĞ, 2012, s. 180)
“Kürtlerin, Çarsancak ve Çemişgezek bölgesinde halkı sürgün edip mallarına el koymaları önemli örnektir. Bunların mağdurları sadece Ermeni ve Rumlar değildi. Bir kısmını da Müslüman Kürt ve Türkmenler oluşturuyordu (s. 25). Ermeni köylerine yapılan talan amaçlı baskınlar aşiret ağalarına çok ciddi bir gelir kapısını da beraber getirdi. Halkın çoğunluğu bir tas çökelek, darı ve çavdar unuyla kışı geçirme çabasında iken aşiret ağalarının çocukları mürebbiye ve hizmetçiler tarafından bakılıp büyütülürdü. Aşiret ağaları altın sırmalı koşumlarını, gümüş eyerlerini Şam’dan, Halep’ten getirtecek kadar servet sahibi oldular. Ermeni tehcirinden sonra bölgede metruk Ermeni mallarını kapma mücadelesi aşiretler arası çatışmaları daha çok körükledi.” (AKYÜREKLİ, 2011, s. 40)
“Göçer hayattan yerleşik hayata geçen Kürtler Ermenilerin topraklarını almak için Doğu vilayetlerinde Ermenileri katletmeye başladılar. Yabancı kaynaklarda ve Osmanlı arşivinde Kürtlerin Ermenilere saldırısı, can, mal, tecavüz, kız kaçırma, yağma gibi olayların yaşandığına dair birçok belgeler vardır.” (GÜVEN, 2012, s. 133…)
“Kürt aşiretler Ermeni köylerini yağmaladı, çokça tecavüz olayları yaşandı. Kürtlerin bu tutumları yüzünden Ermeniler arasında intikam duygusu alevlendi. Ermeniler de silahlanıp, Kürt köylerine misilleme yaptılar. Yüzlercesi batıya göç etmek zorunda kaldı.” (ÇAM, 2015, s. 98)
“Kürtler Ermenileri daima doğal avları görmüşlerdir.” (LEWY, 2011, s. 348)
“Ermenilere karşı her zaman ön safta (Kürtler) yer almışlardı. Savaş ve talan başlıca becerileriydi.” (MIKUSCH, 2000, s. 74)
1880 tarihli belgeye göre, Kürt reislerinin Çapakçur Ermenilerine yaptıkları zulüm ve Ermenilere verdikleri zarara dair bir rapor düzenlenerek Hükümet’e bildirilmiştir. 1889 tarihli belgede Çapakçur kazasına bağlı köylere hücum ederek pek çok mal ve eşyayı gasp edilmiştir. 1895 tarihli belgede Çapakçur ve Dersim eşkıyası ile bazı aşiretlerin Kiğı ve çevresine yaptıkları saldırılarda Ermenilere büyük zararalar verdikleri…” (BOA, HR. TO., 258/77 , BOA, DH.MKT., 1694/98) (BOA, DH.MKT., 2072/28)…Benzeri yığınla olaylar.
“İyi çocuk olmazsan Kürtler senin kaçırır” (MATOSSIAN, 2012, s. 174) diyorlardı.
“Kürt ağası Musa Bey, bir Ermeni düğününde gelini kaçırmıştı (s. 130). Bazı yerlerde Kürtler tarafından Ermeni köyleri periyodik talanlara maruz kalıyordu.” (MATTEI, 2008, s. 224)
“Rus ordusuna, geri çekilirken, işlediği cinayetlerden dolayı bir cezadan korkan binlerce Ermeni eşlik ediyordu. Geri çekilmekte olan Rus kuvvetlerinin arkasından koşan, Kürtlerin arka arkaya kurdukları tuzaklarda sahip oldukları şeylerin çoğunu yitiren 200.000'e yakın sığınmacı Kafkasya ötesine atıldılar. Bu bozgun sırasında, ölen Ermeni sayısını 40.000 olarak tahmin etmektedir.” (MALEVILLE, 2003, s. 29)
“Kafilelere eşlik eden az sayıdaki jandarmalar Ermenileri, Kürtlerin silahlı saldırısından koruyamıyordu. Bazı Osmanlı memurları, Ermenilerin soyulmasına hatta bazen öldürülmesine şahsen katıldılar. Bu nedenle birçok kişi yargılandı. 1397 kişi çeşitli cezalara çarptırıldı. Bazıları suçundan dolayı idam edildiler.” (McCARTHY, 2012, s. 214)
“Brant da seyahatnamesinde Tercan ovasında yaşayan Ermeni ve Türk köylülerin, Dujik dağları civarında yaşayan Kürtlerin yağmalarından mustarip olduklarını aktarır.” (TARDUŞ, 2020, s. 112)
“Ölen Müslümanların sayısı kesin olarak Ermenilerden fazlaydı.” (FRASER, 2011, s. 70)
Çerkezler, Çarlık Rusya’sın kendilerine yaptıklarının ve sürgünün acısın Hıristiyan diye Ermenilerden çıkarmaya kalkışmışlardır.
“Tehcir sırasında yaşanan üzücü birçok olayda yardım edilen kişilerin ailelerinin çeşitli şekillerde zarar gördüğü, özellikle Kürt ve Arap aşiretlerin saldırısına uğradığı, hatta öldürüldüğü kaydı yer almaktadır.” (JEPPE, 2014, s. 13)
“Malatya Sancağına bağlı Akçadağ Kürtleri 1895 yılında, Darende kazasına hücum ve tecavüz etmişler; Hıristiyanlara ait işyeri, ev ve çarşıyı talan etmişlerdir. Yaklaşık 350 hane ve 2.500 den fazla Ermeni zarar görmüştür.” (GÜVEN, 2012, s. 161)
Anadolu açlık ve kıtlıkla boğuşurken, tehcir yollarının Kürt bölgelerinden geçmiş olması ve Osmanlının her cephede savaşması nedeniyle köylerde genç nüfusun bulunmaması, Ermenileri adeta eşkıyaların insafına terk edilmişti.
Ermeni partisi: “Ermeni halkını soyan, vahşi, görülmemiş terör ve katliam gerçekleştiren Kürtlere haddini bildirecekti.” (MATTEI, 2008, s. 116)
Taşnak komitesi yayınladığı bildiride, “Türkü, Kürdü her yerde, her türlü şartlar altında vur” idi. (ÖLMEZ, 2010, s. 97)
“Hınçak programında: Hangi koşul altında olursa olsun, Türk ve Kürt öldürmek, yeminlerini tutmayan Ermenilere karşı asla hoşgörülü davranmamak ve öç almak. Hükümet binalarını yağmalamak ve tahrip etmek. Bu amaca ulaşmak için, her şeye izin verilmiştir.” (MALEVILLE, 2003, s. 85) Karşı tarafta Hz. İsa değildi ki diğer yanağını çevirsin ve olup bitene katlansın.
Günümüzde Kürtçüler ve Taşnakçı Ermeniler
Son dönemde şöhrete ulaşmanın biricik yolu, Atatürk’e ve cumhuriyete düşmanlığı sergilemekten geçmektedir. Türkiye Cumhuriyetine karşı düşmanlıkta elele veren, her platformda kalpleri aşk ile çarpan ve halkların kardeşliğini dillerinden düşürmeyen bu ikili aktörlerin kardeşlik duyguları sorgulayalım.
Ağlama edebiyatı çok gelişmiş Kürtçülerin Taşnakçı Ermenilerle birlikte 1915 olaylarının acısını yaşama ve yaşatma adına tv. kameralarının karşısına geçip buğulu gözlerle, yaslı yüzlerle, çatık kaşlarla, hüzünlü duruşla, dumanlı düşüncelerle, bir omuzu kırık, boynu eğik ve elleri bağlı elemli pozlar verirken; gerçekte ise her iki güruh içten içe kıs kıs gülmekteler. İki taraf da biliyor ki Tehcir kafilelerinin Kürt yerleşim yerlerinden geçmesi nedeniyle Kürt aşiretlerinin büyük kırımına uğramışlardır.
Kürtçülerin amacı, Ermeniler saçlarını-başlarını okşasın, ABD’li ve Batılı efendileri sırtlarını sıvazlasın, AB ülkelerine sığınmada kolaylık sağlansın ve aferin alma isteğidir. Tekmeyi vur, sonra of kıçım de. Sanki birbirlerine karşı en acımazsız cinayetleri işleyenler bunların dedeleri değilmiş de Koreliler ile Zencilermiş.
1915 olaylarının acısını hissediyorsanız eğer, lüks semtlerde yaşayıp Batı’ya yatırım yapacağınıza, tehcirde ve öncesinde yağmaladığınız Ermeni mülklerinin bedellerini Ermenilere ödeyin de samimiyetinize inanalım. Kıyımı, kırımı yapan siz ve bedelinin ödeyen biz.
“Ermeni mallarını kapma mücadelesi aşiretler arası çatışmaları daha çok körükledi.” (AKYÜREKLİ, 2010, s. 40)
İspir’den Trabzon’a gitmekte iken karşılaştığı Ermeniler hakkında seyyah (1405) “Bunlar Ermeni ve Hıristiyan olduğunu söylediği halde, hepsi hırsız, hepsi eşkıyadır.” (CLAVIJO, 1993, s. 207)
Davranışlarından dolayı, “İtiraf etmeliyim ki Ermenileri Hıristiyan olarak kabul etmek benim için zor bir iş.” (ELLISON, 1973, s. 134)
Alman seyyah Koch: “Tüm seyahat boyunca üzücü rastlantılarım oldu ki Hıristiyanlar ve özellikle Ermeniler tüm şarkta ahlak bakımından Müslümanlardan, hatta haydutlardan ve şeytanperestlerden daha aşağı bir seviyede bulunuyorlar” ve “Ermeni kaynaklarına güvenilmez.” (Rüdiger Benninghaus, Bilim Adına Siyaset Yapmak, s. 81)…
Süryani yazar: “Amerika’da yaşayan Ermeni cemaati nefretten deliye dönmüş halde, her gelen neslin masum zihinlerine durmadan kin aşılamaya devam ederlerken nasıl iyi Hıristiyan olduklarını iddia edebilir?” (TASHJI, 2003, s. 28)
Kürtler ve Süryaniler
Süryani yazı dili M.Ö. 2. yy. a kadar uzanmaktadır. Okullaşma yönünden çok gelişmiş, felsefe, tıp, din, edebiyat gibi alanları kapsayan dergiler, kitaplar, gazeteleri içeren çok yaygın kütüphaneleri vardı. Müzik ile sanatın ve özellikle el sanatlarının hemen her dalında söz sahibi olmuşlardır. (AKYÜZ, 2005)
Süryani dili kaybolmak üzeredir ve kaybolması insanlık adına büyük kayıp demektir çünkü Süryanice yazılmış on binlerce eser vardır.
İslam medeniyetinin atağa kalkmasının önemli bir nedeni de Süryanilerin antik Yunan eserlerinin Arapçaya çevirmiş olmalarıdır.
“Dağlarda yaşayan Kürtler sürekli taciz ederek (Süryani), öldürerek, terör yaparak, kadınları kaçırarak, ırzına geçiyorlardı.” (APRIM, 2008, s. 158)
“Milattan önceki asırlardan beri Mezopotamya’da yaşayan Aramilerin soyundan Nasturilere (Hıristiyan) de eşkıyalık nedeniyle Kürtlerin saldırılarının belgeleri Osmanlı arşivinde yığınladır.” (ARVAS, 2015, s. 66)
“Kürt feodal beyi, gelir kaynaklarını ilk önce büyük çoğunluğunu Ermeni ya da Nasturi Hristiyanlardan oluşan, Kürdistan’daki yerleşik halkı soyup soğana çevirmekte sağlıyordu.” (NİKİTİN, 1976, c. I s. 250)
“Kürt aşiretlerinin, Kürt şeyhlerinin, Kürt toprak ağalarının zenginliklerinin kaynağı yine Ermeni mallarıdır. Asuri-Süryani mallarıdır.” (BEŞİKÇİ, 2014, s. 20)
“1711 yılının sonbaharında 50 gün süreyle Emir Şemdin, Emir Bedin ve Emir Azdin tarafından Süryanilere yapılan baskı ve zulüm kayda değer olaylardır. 1843 yılında Cizre Kürt Emiri Bedirhan Beg'in saldırılarının da emsali görülmemiştir. Ardarda gelen bu istilalar, Süryani Kilisesi'ne ve Süryani edebiyatına büyük bir darbe indirdiği gibi insanlık ve dünya medeniyetine de büyük zarar vermiştir.” (AKYÜZ, 2005, s. 133)
“Süryanilerin büyük çoğunluğu Kürt baskıları yüzünden Avrupa'ya göç etmiştir.” (BATUR, 2011, s. 36)
Malatya patriği Süryani Mikhail: “Türkler, kötü ve rafizi Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor; hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı.” (KALLOSHYAN, 2015, s. 64)
ABD’ye göç etmiş Süryani yazar: “Süryani arkadaşlarımızdan Türkler hakkında (ABD’de) herhangi bir düşmanlık, bir nefret sözü duyduğumu hatırlamıyorum. Gerçekten hep Türkçe konuşurlardı ve büyük savaşta çektikleri acılara rağmen, daima ‘memleketimiz!’ diyerek Türkiye’ye özlemlerini dile getirirlerdi (s. 19) Annesine: “Anneciğim, bütün aileni kaybettin. Lütfen, iyi düşün! Türkler tarafından öldürülmüş herhangi bir aile ferdini yahut bir komşuyu filan hatırlıyor musun?” Bir keresinde bana verdiği cevap tam olarak şöyle olmuştu: “ Yerini ve zamanını hatırlamıyorum ama bir gün atlı bir adam yerdeki savunmasız bir adama saldırmıştı.” Israr etmiştim: “Anne, lütfen iyi düşün, o atlı adamı hatırlamaya çalış. Asker miydi, üniformalı mıydı?” “Hayır, asker değildi.” “Türkçe mi, Arapça mı konuşuyordu, hatırlayabilecek misin?” “Hayır, bu iki dilden biri değildi. Rumca yahut Ermenice de değildi. Benim tanımadığım bir dildi.” ‘Kürtçe olabilir mi?’ Uzun bir susuştan sonra, annem cevap verdi: Olabilir. Sonra gözleri yaşla dolmuştu: O günleri görmemiş olmayı isterdim.” (TASHJI, 2003, s. 11)
Kürtler ve Türkler
Anadolu Selçuklu döneminde, “Kırsal alanda yaşayan Müslüman unsurlar (Türkler), özellikle Kürtler hakkında düşmanca duyguları hiç yoktu.” (CAHEN, 2011, s. 108)
“Osmanlı Barışı altında Türklerle-Kürtler arasında dokuz yüz yıllık ortak bir mazi, ortak bir tarih, ortak Osmanlı kimliği, ortak bir kültür ortaya çıkmıştır.” (KODAMAN, 2014, s. 166)
“Anadolu Selçukluları paralı ordu kurdular, ancak bu ordu da Türk’tü, daha sonra Kürtler de alındı.” (CAHEN, 2008, s. 439)
Osmanlı’da Kürtler devlet içinde devlet iken ve Kürdistan adı her fırsatta geçerken; Türkler XX. yy. dan önce, kendilerinin Türk, ülkelerinin Türkiye olduğunu bilmiyorlardı.
“İran coğrafyasında Kürtler ve Farslılar su ile zeytinyağı gibi ayrışık kalırken, Türkler ve Kürtler hayatın her alanında birbirlerine karışabilmişlerdir.”
“Aşağı tabakalarda Kürt kanıyla Türk kanı yoğun bir karışmaya uğradı.” (NİKİTİN, 1991, s. 323) Türkler ve Kürtler bin yıllık kardeşlik hukukuna sahiptirler.
Türkmenlerle Kürtlerin yaşam tarzları birbirlerine benzerdi fakat Kürtlerdeki gibi aşiret ağalarının sınırsız gücü ile aşiretler arasında yağmalar ve talanlar Türkmenlerde yaşanmamıştır.
Kürtlerin ve Türkmenlerin göçebe oluşu bazı sıkıntıları da beraberinde getiriyordu. Kürt-Türk halkları arasında problem, Kürtlerin kendi aralarındaki problemden çok daha azdı.
Kürt yazar: “Müslüman Türklerle Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak ve önemsiz farklılıklar dışında, aralarında dini, ahlaki, kültürel ve coğrafi çok büyük azami müşterekler vardır.” (CAN, 2016, s. 54)
“Doğulu, Güneydoğulu insanlarımızın doğumdan ölüme kadar bütün gelenekleri, inançları, düğün âdetleri, ad vermeleri, evlenmeleri, birtakım bâtıl inançları, tamamen Türk kültür dünyasının bir parçasından başka bir şey değildir.” (CAVADBEYLİ, 2016, s. 13)
“Uzun tarihi seyirde Türklerle Kürtler birbirlerinden çok şey almışlar, aynı kaderi paylaşmışlar, ortak bir kültür meydana getirmişlerdir.” (ÖZTÜRK, 2014, s. 165)
Yunanlıların ilerlemeleri karşısında Ankara’nın Kayseri’ye taşınması mecliste tartışılırken Dersim mebusu Diyap Ağa: “Efendiler biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa kavga ederek ölmeye mi geldik?” demişti. Bu sözler, Meclis'i bir kat daha heyecana getirmiş, sürekli alkışlarla karşılanmıştı.
İngiliz yazar: “Türk milliyetçiliğinin büyük kuramcılarından Ziya Gökalp'te Kürtlük vardı (s. 479). Milleti ırkla değil, ortak bir kültür ve duygu bağı ile tanımlıyordu.” (MANSEL, 2008, s. 484)
“Gökalp’ın ataları, Çermik'ten gelmişlerdir (s. 25). Gökalp’ın Zaza kökenli olduğunu söyleyenler de vardır. Atalarının Türk olmayan bir bölgeden geldiklerini saptamış olsaydı bile kendisini Türk saymaya devam edeceğini söyler (s. 26). W. Dedes: Gökalp Türkiye Cumhuriyeti'nin manevi kurucularından biri, belki de en etkilisidir.” (HEYD, 1979, s. 9)
“Ziya Gökalp Kürt’tü ve Diyarbakırlıydı; Kemalist direnişin ilk örgütçülerinden bazıları da öyle.” (BRUINESSEN, 2019, s. 125)
Gökalp: “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir; Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir!”
Saddam’ın kimyasal silahlarından kaçan on binlerce Kürt’ü kardeş bilip bağrına basan AB ve ABD değil, Türkler olmuştur. Arapların Türkiye’ye göçünden çok rahatsız olunmasına rağmen Kürtler için asla olumsuz düşünülmedi çünkü Kürt halkını kendinden bildi ve farklı görmedi.
Pir Sultan Abdal’ın “Gelin canlar bir olalım” temennisiyle…
Ermeni Ulusal Arşivindeki belgelere göre Kürtler ve Türkler
“Kürtler, köyün 5-100 yaşındaki tüm erkekleri topladılar, sonra öldürdüler (s. 147). Diyarbakır’da “yedi yıl sureyle gördükleri her erkeği öldürme emri varmış (s. 482). Kürtler, 10 kadını da kamayla ağır yaraladı ve Raşo’nun kapısının yanında bulunan kuyuya attı. Kadınların sesi, sonunda ölene kadar, 10 günden uzun sure kuyudan duyuluyordu .” (LOKMAGZYAN, 2014, s. 84)
Kitap baştan sona kadar akıl dışı saçmalıklarla doludur.
Kasap Taburu [Yakalananların (Ermenilerin) boğazlarının kesilmesi, boğazlanması, parçalara ayrılması ve sonra da bunların kendilerine ait kasap dükkânlarına asılmasıydı (s. 53). Hagop Bozo ve bazı arkadaşları, ayaklarına nal çakılarak at gibi koşmaya zorlandılar. Mihran Bastacıyan ve arkadaşlarının göğüslerine kor haline getirilmiş sıcak nalla damga vuruldu. Başka bazılarının kafalarını büyük preslerin altına soktular ve kolu çevirerek parçaladılar. Bazıları ise hançerle doğrandı ve penselerle tırnaklan söküldü. (s. 60). Kurbanların cesetleri Şeytan Dere’yle Bogoutlan [Bigoutlan] arasındaki 35 kilometrelik mesafeyi doldurdu (s. 70). İki yüz bebek ise birkaç gün sonra Diyarbakır’a sekiz kilometre mesafedeki Karabaş Köyü'ne götürüldü ve orada en iğrenç suçlardan birisi daha işlendi. Bebeklerden bazıları, bacaklarından tutulup iki yana çekilerek ikiye parçalandı. Diğerleriyse kasaplarının kılıçlarının ya da süngülerinin keskinliğini denemek için kullanıldılar. Kürtler, nehir (Dicle) suyunu içine attıkları kurbanlarının cesetlerinden kan bulaşması dolayısıyla içmez, karınlarından insan saçları ve küçük kemik parçaları çıktığı için lezzetli balıklarım yemez olmuşlardı (s. 72). Profesör Lüleciyan’ın da tırnakları sökülmüş, parmakları kızgın demirle yakılmıştı. Demir çivilerin üzerinde zorla yürütülmüş ve kaba etleri usturayla kesilmişti.] (MUGERDITCHIAN, 2016, s. 106)
İnsan bu derece adileştirebilir mi? Adileştiriyor işte.
Anadolu’da bulunan toplu mezarların hepsi Ermeniler tarafından katledilen Müslümanlara ait oldukları tespit edilmiştir.
1915 olayları Ermeniler için tamamen şizofreni vaka haline dönüşmüştür çünkü Ermenilerin beyinlerinden Türk düşmanlığını çıkarırsan eğer, geriye ne Ermeni milleti kalır, ne Ermeni kilisesi. Kinleri dinleri olmuştur. Yaşamalarının yegâne özü ve amacı, Hocalı’de çocuğun derisini canlı canlı yüzdükleri gibi doya doya Türk kanı içme arzusunu hayata geçirmektir.
Bu vampirlerin gözünde Türkler, Türk doğdukları için doğuştan suçludurlar. Bu vandallar, Türkler soykırımla yüzleşmeye hazır değildir derken; kendileri gerçeklerle yüzleşmeye hazır mıdır?
Olaylar karşılıklı tartışılmadan, belgeler ortaya konmadan, yerli-yabancı uzman tarihçiler konuşturulmadan, nedenler ve niçinler üzerine durulmadan sadece Haçlı ruhunun depreşmesi sonucu, Türkiye’deki siyasi iktidarın ‘Ermeni açılımı’ adıyla gelişmelere çanak tutması, batılı siyasiler tarafından konu oldu-bittiye getirilerek hukuki değil siyasi hüküm verilerek soykırım denilip imzalar atılmıştır. Önce cezayı ver, sonra suçunu kabul et. İnsanlıktan nasiplenmemişlerin adalet anlayışı bu.
Taşnakçı-Hınçakçı Ermeniler, Ermeni ayaklanmasını ‘Birkaç kişinin isyanıdır’ yorumunu utanmadan yapabilmektedirler.” (TERNON, 1993, s. 259)
KÜRTLEŞEN TÜRKMEN OYMAKLARI
Avrupalı 1600’lü yıllarda derebeylikleri yıkıp milli devlete geçmişken; Osmanlı ise aynı yüzyılda devleti aşiretleştirip, aşiretleri de devletleştirmeye başlamıştı.
“Aleviler, Kürtlerin Sünni, yani kalıtsal bir düşman olduklarını ve onlara karşı, Yezidilere olduğu gibi, her zaman, acımasız ve sürekli düşmanlık duygusu beslediklerini unutmazlar.” (MELIKOFF, 2010, s. 353)
Hazar Türkleri Musevi olup Yahudileşti. Kuman/ Kıpçaklar Hıristiyan oldu Macarlaştı, Bulgarlaştı, Ermenileşti, Gürcüleşti, Yunanlaştı. Babur Han ile birlikte Hindistan’a giden Türkler Hintlileşti. Mısır’da, Suriye’de, Ürdün’de Türkler Araplaştı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki Türklerin pek çoğu Kürtleşti. Nüfus olarak Anadolu’nun Türkistan’ı olan bu bölge, Yavuz ile birlikte Kürdistan’a dönüştü.
“Türkmenlerin bir bölümü Moğollar geldiğinde Farslaşmış bulunuyordu. Sencer, Tülek, Salgur, bir kesim Ağaçeriler hep böyle idiler. Mezopotamya’daki Bayatlar, Araplaşıyor; Şul, Kücat, Halaç, Ilaç, Avşar, Beğdili urukları ise Kürtleşiyordu. Bu iş, iki-üç kuşak boyunca tamamlanıyor ve sonuçta güzelim Türkçeden iz kalmıyordu. Bir kültür kırımı oluşuyordu.” (BİRDOĞAN, 1995, s. 293)
Halaçoğlu, 1450-1650 yıllarında Anadolu’da 41.295 konar-göçer cemaatin 39. 292’si Türkmen (Sünni Türkler hariç) ve 1.542 aşiretin Kürt olduğunu belirtir. 1/ 26 kadar.
“Şurası bir gerçektir ki, Doğu-Anadolu Safevi idaresinden kalsaydı, bir müddet sonra burada Türkçeden başka hiçbir dil konuşulmayacaktı.” (SÜMER, Oğuzlar, s. 176)
Kürtleşmeye ilk adım, Yavuz- Şah İsmail savaşının sonuçları
“Türklüğün büyük yüzyılı sayılan XVI. yüzyılda Safevi tahtında oturan Şah İsmail, Türk kökenli olduğunu hatırlatırcasına Hatai takma adı ile Türkçe şiirler yazarken, Osmanlı Padişahı Yavuz Selim, Divan'ını Farsça şiirlerle doldurmuştur!” (TURAN, 2014, s. 70)
Arap-Fars kültürü sarayı teslim almışken; Şah İsmail ise İran’da Türkçeyi bayrak yapıyor ve inançla dili bir görüyordu.
Gelibolulu Mustafa Ali (1541-1599) ise din ve İslam’ı arındırmak için, Kızılbaşların yediden yetmişe teftiş ettirildiklerini ve bunun sonucunda deftere yazılan kırk bin kişiden faal olanların öldürüldü der. (2009, Künhü’l-Ahbâr, Cilt: I, TTK.)
“Yavuz, 40 bin Kızılbaşı öldürtünce mezhebin mensupları ücra derelere, tenha dağlara çekilmişlerdir.” (BABINGER, 1996, s. 22)
“Anadolu'da vaktiyle on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Bu öldürülenler Oğuz Türkleriydiler.” (AYDEMİR, 1971, s. 111)
Osmanlılar yanında Kürt aşiretlerini örgütleyen Bitlisi, Şah-nâme adlı eserinde, “Bilgin tabiatlı Sultan, bu topluluğa bağlananları kısım kısım, isim isim kaydetmeleri için her yöreye bilgili kâtipler gönderdi. Yazıcılar isimleri deftere kaydedince, yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtların sayısı kırk bin oldu. Öldürenlerin sayısı kırk bini aştı.” (BEYAZER, 2015, s. 51)
1597 yılında Kürt yazar eserinde Kürtlerin Kızılbaşlara sık sık saldırılarını övünçle belirterek, “İslam ordusunun öncülüğünde bulunan Kürt kahramanları, kükreyen aslanlar gibi bu Kızılbaşlara saldırdılar ve göz açıp kapayıncaya kadar onları darmadağın ettiler.” (ŞEREF HAN, 1971, s. 152)
“Anadolu’nun her yerinde Kızılbaş avı başlatıldı pek çoğu öldürüldü, bazıları hapse atıldı veya sürgüne tabi tutuldu.” (Kibar Taş, Tunceli / Dersim’in Osmanlı hâkimiyetine Girişi, Belgeleriyle birlikte)
İranlı tarihçi: “Kırk beş bine yakın insan bizim memleketimizde yirmi bine yakını da İran topraklarında rafz ve ilhâd (dinden çıkma) suçuyla kılıçtan geçirildi.” (GENÇ, 2011, s. 142)
“Osmanlılar arasında, özellikle yobaz dervişlerin dillerinden düşürmedikleri bir söz vardı: Savaş sırasında bir Şii'yi (Türkmen) öldürmenin Allah ve Peygamber nezdinde, bir Hristiyan’ı öldürmekten yetmiş kez daha fazla sevabı vardır. Bursa Sarayı'ndan verilen bir işaret üzerine bu kırk bin kurban milli inanç (Sünnilik) adı altında acımasızca boğazlandı.” (LAMARTINE, 2008, s. 360)
“Alevilerin tarihine baktığımızda Alevilere şiddet içeren saldırılar daha çok Şafi Kürtlerden gelmiştir. Yavuz-Safevi çatışmasında 40 bin Alevinin ‘katli vaciptir,’ fetvasını veren şeyhülislamlar Şafi kökenli (Kürt) Şeyhülislamlardır.” (ŞENER, 2007, s. 97)
Kürtçü “Şah İsmail’in de Kürdistan'da uyguladığı vahşet tüyler ürperticiydi. (AMEDİ, 1991, s 122)
“Yavuz'un bu uğurda ve bu yaklaşımla kırk bin civarında Türkmen'i ‘İran casusu’ diye ortadan kaldırdığını biliyoruz. Ortadan kaldırılanlar içinde Pir Sultan Abdal gibi, Türk şiirinin kudretli bir ustası da vardı.” (ÖZTÜRK, 1990, s. 185) Sahra topları Yavuz’a savaşı kazandırdı.
“Memlekette 40.000’den fazla Kızılbaş doğratmış (Osmanlı ve Kürtler tarafından) ve zararsız bir hale getirmiştir. Bu kat’ı bir muvaffakiyet oldu.” (BABINGER, 1996, s. 22)
“Sultan Selim, büyük güven duyduğu İdris’e Kürt emirliklerine dağıtılmak üzere 17 bayrak, 500 kadar hediye ve gerektiğinde kullanılmak üzere boş beratlar göndermiştir.” (BEYAZER, 2015, s. 53)
“Bitlisli İdris kanalı ile Şafi Kürt beylerinin yardımı ile Kızılbaş Türklüğün büyük kesimini öldürttü. Böylece Doğu Anadolu bölgesi parça parça Şafileşip Kürtleştirildi.” (BİRDOĞAN, 1995, s. 322)
“Kürt Emirleri şimdiye kadar ‘Kızılbaşlara’ kılıç sallayarak Allah yolunda gaza ve cihat edegelmişlerdir. Alevi-Türkleri, kendilerini gizlemek mecburiyetiyle Kürtçe öğrenerek Kürtleşmeğe başladığı bir süreçti. Kuyucu Murat Paşa 3 yılda öldürdüğü (Türkmen) insan sayısının 100 bin civarında olduğu kabul edilmektedir. Uzunçarşılı bu rakamı 65 bin olarak verir.” (ÇETİNKAYA, 2003, s. 505…)
Büyük Kızılbaş kıyımı yapan “Veziriazam (Rum dönmesi) olan Murat Paşa ‘toptancı cellatları’ arasında ilk sırayı almaktadır.” (HİÇYILMAZ, 2009, s. 25)
“Osmanlı Devleti; bu sistemi sadece toprağı babadan oğula Kürt beyleri için verdi. Bunun için de onlardan istediği bir şey vardı: Kızılbaşlara karşı kılıçlarını kullanmaları. Kürt beyleri de bu işi seve seve kabul etmişlerdi (s. 377). Osmanlı yönetiminin hedefi, Türk ile özdeşleşen Kızılbaş Türkleri yok etmekti. Bu politika gereği Türk boylarının Kürtleştirilmesi, Osmanlı Devleti’nin bilinçli bir eritme politikası olarak yüzyıllarca sürdürülmüştür. Günümüzde Doğu Anadolu’da yaşayıp kendisini Kürt sanan Avşarlar var.” (ZELYUT, 2015, 389)
Ord. Prof. Dr. Barkan: “Bu yıllarda Türkmen ve Alevi olmak sürgün ve ‘katli vacip’ nedeni oluştururken; Kürtler imtiyazlı toplumsal kesimi oluşturuyor. Kürtlerin böyle bir durumda Aleviliği benimsemesi mümkün değildir. Kürt olup Hanefi mezhebinden olanlar küçük azınlık bile Kürtleşen Türkmenlerdir.”
“Hasan Bey Rumlu’nun (Ketab-e Ahsenü’t-Tevarih) bildirdiğine göre, 1548 yılında Sultan Süleyman Kanuni’nin fermanı üzerine Kürt emirleri beş bin atlı ile Azerbaycan’da Urmiya şehri üzerine yağma ve talan amacı ile saldırmıştı.” (MUSTAFAYEV, 2018, s. 21)
İmtiyaz sahibi olan Kürtler Osmanlının tetikçi iken; İmparatorluğun kurucusu Türkmenler potansiyel suçluydu. Yavuz, Kızılbaşlık adına Türklere ve kültürlerine kılıç indirmiştir.
“Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadele, Kürtleşme hadisesi için bir milat sayılmıştır.” (ÖZDEMİR, 2014, s. 122)
“Türkmen Alevileri canlarını kurtaranlar en çok Dersim, Akçadağ, Maraş, Sivas’ın sarp dağları ile Erzincan’ın kuytu meşeliklerine kaçmışlar ve kendilerini Osmanlı’dan ayırarak yalnız Alevi saymışlar ve herhangi bir ırka ait görmemişlerdir.” (TAŞ, 2012, s. 49)
“Osmanlıda mülk Allah adına padişahındı. Ama Kürtler istisna idi. Kürdistan’da özel mülkiyet var ve mülk babadan oğula padişah fermanı ile geçiyordu. Osmanlı’da Kürt olmak büyük avantaj. Canını kurtaran Türkmenler Kürt bölgelerine sığınarak ve Kürtçeyi öğrenerek canlarını kurtarıyorlardı. Çünkü Türkçe bilenin katlı vacipti.” (ŞENER, 2010, s. 38)
Kürtleşmenin gerçekleşmesi
Yüz yıl öncesinin tespiti, “Sürülerini ve canlarını koruma konusunda devletin sağladığı güvenliğin yetersiz kalması sebebiyle ağalara sığınmak zorunda kalmışlar (Kızılbaş Türkmenler). Sığındıkları aşiret ve ağalar Kürt ise, zaman içinde onlar da Türkçeyi unutarak Kürtleşmişler. Coğrafi zorlukların yanı sıra, ürünlerden alınan aşar ve acımasız vergiler de onları Türklükten koparan bir başka etken olmuş.” (GÖKALP, 2013, s. 11)
“Güneydoğu Anadolu’da Yavuz Sultan Selim Kızılbaş Türklere karşı Sünni Kürtleri bölgeye yerleştirmesi, dayatması ve egemen kılması, bölgede zamanla Kürtlerin ağır basmasına ve Türklerin ezilmesine ve asimile edilmesine neden olmuştur.” (CAVADBEYLİ, 2016, s. 45)
“Araplar ve Kürtler arasında, Oğuzlar, ulusal özelliklerini yitiriyorlardı (Kürtleşiyorlardı, Araplaşıyorlardı).” (GORDLEVSKI, 1988, s. 83)
“Bir kısmı Irak, Suriye ve Mısır Türkleri gibi Arap tesirine kapılarak Araplaşmış; bir kısmı da bu Zazalar ve Dersimliler gibi Alevilik tesiri altında Sünnilikle Türklüğü bir bilerek kendilerini Türk toplumundan ayrı görmüşler, milliyetleri ile beraber lisanlarını bile terk etmişler. Bugün Giritli ve Yanyalı Türkler evlerinde Rumca konuşmuyorlar mı?” (MAMAN, 2014, s. 33)
“Yavuz, Şah İsmail ve Kızılbaş'a karşı bir denge kurabilmek, sınırların savunmasında destek sağlamak için Kürt aşiret beylerini ödüllendirir. Doğu Karadeniz Bölgesinin Türkleşmesinde başrolü oynayan Çepnilerin 16. yüzyılın ikinci yarısında dirlikleri kesilir. Van, Erciş, Ahlat ve Bitlis kalelerinde hizmet gören Çepnilerin tümü çıkarılır. Çepniler Kızılbaş oldukları için askeri hizmete alınmazlar. Önceden alınmış olanlar da askerlikten çıkarılır. Sipahi Türkmen beylerinin yükselmesine engel olunur. Safevi ordusu ise Türkmen boylarına dayanır. Osmanlı’da vergi yükümlüsü (reaya) olan Türkmen, İran’a geçince askeri hizmete girerek vergiden kurtulur. Hele boy beyi ya da sipahi ise Safevi Devleti’nin en yüksek katlarına yükselir.” (BOZKURT, 1990, s. 61-62)
“Bir topluluğun dil değiştirmesi, ancak kendisinden daha avantajlı bir toplumla karşılaştığında gerçekleşir. Osmanlı devletinin Kürt beylerini ve aşiretlerini bazı vergilerden muaf tutması, bu avantajlı konumu iyice pekiştirmişti (s. 127). Türkmen aşiretlerinin Kürtleşmesini teşvik eden ve Kürtleşmede sürekliliği sağlayan bir başka etken, Türkmen aşiretlerinin perakende hale getirilip, yani küçük parçalara bölünüp, Kürt birliklerine katılmaya mecbur edilmesi oldu. Özetle, bir devlet politikası olarak büyük Türkmen aşiretleri 'perakende' hale getirilmiş, bunlar büyük Kürt birliklerine girmeye mecbur bırakılmıştır. (ÖZDEMİR, 2014, s. 142)
Kürtçe konuşan bazı oymaklar, “dinde Müslüman, mezhepte Sünni, dilde Kürt, özde Türk’üz” demelerinin sebebi, Kürtleşmiş Türk olmaları nedeniyledir.
Kürtleşen Türkmen oymaklarından bazıları
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde pek çok devlet ve beylikler kuran Türklerin akıbeti ne oldu?
“Aleviliğin Kürtlükle ve Kürtçülükle hiçbir ilgisi yoktur. Alevilik, Türk kültürünün en özgün biçimlerinden biridir.” (IŞIK, 2008, s. 149)
Anadolu Türkmen Aleviliği Arap ve Fars Aleviliğinden farklı olarak soya dayandığı için Zazalar gibi Kürt Aleviler de özde Türk’tür.
Kürtçü yazar: “On sene öncesine kadar (1920’li yıllar) tek kelime Türkçe bilmeyen Van vilayetinde yaşayan Müslümanların çoğu, şu anda Türk olduklarını iddia etmektedirler. Gerçekte, fatihlerin ve işgalci orduların evlatlarından bazı dağınık gruplar, buralara yerleşmiş, yüzlerce yıldır buralarda yaşamaktadırlar. Ancak bunların çocukları, üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra Kürtleşerek Türk veya Tatar (Moğol) olan etnik kökenlerini unutmuşlardır.” (EMİN ZEKİ, 1937, s. 36)
“Türkmen Kürd Mihmadlu. Türkmen; Kürd. Teke Türkmeni; Kürdcü, Türkmen; Kürdioğlu. Küşne Türkmeni; Kürdikanlı. Türkmen; Kürdiler. Selmanlu Türkmeni; Kürdilü. Bayad Türkmeni; Kürdler. Beydili Türkmeni; Kürdoğlu. Türkmen; Kürdülü.” (LEZINA, 2009)
1450-1650 Osmanlı kayıtlarında pek çok Kürt cemaati, Bozulus Türkmeni, Maraş Yörükleri, Yörükan, Dulkadirli Türkmenleri, Atçeken Yörükleri gibi adlarla adlandırılmışlardır. (HALAÇOĞLU, 2009, c. IV, sayfa 1575…)
[Döğerler’den Urfa yöresinde yaşayan bir gurup ‘Ekrâd-ı Döğerlü’ olarak ifade edilir. Dulkadirli Türkmeni Gözeciyan taifesinden Bertiz aşiretinden ‘Kürt Atlu’ cemaatinin isminde de Kürd adı geçmekle birlikte bir Türk aşireti olduğudur. Dokuz (Besanlu) taifesine bağlı ‘Kürd Mihmadlu’ cemaatinde aynı şekildedir. Aynı cemaatin ‘Küçük Kürd Mihmadlu’ gurubu da bulunuyordu. Boynu İncelü Türkmenlerinden Karaca Kürd ve Kürd Mehmedlü isimlerinde iki aşirete rastlıyoruz. Bu her iki gurupta Türkçe konuşmakta ve aynı isimde olarak bugün Nevşehir ve Kırşehir yörelerinde yaşamaktadırlar. 1760 yılında Karaman’ın Belenli derbendine yerleştirilen Bozulus Türkmenlerinden Kürd Hasan-oğulları cemaati ile, Kütahya dahiline iskân olunan Danişmendlü Türkmenlerinden Kürd Tekude cemaati de Kürd adını taşımakla birlikte Türk asıllı idiler. 1683 yılındaki Yeni-il ve Halep Türkmenleri içinde Kılıçlu Kürdü adını taşıyan bir aşiret olduğu, Aydın-Denizli yöresinde Danişmendlü Türkmenlerinden ‘Kara Kürd’ cemaatiyle, ‘Kürd Mehmedlü’ ve Şerbetli Kürdü cemaati de vardı. Receplü Afşarı için ‘Türkman ve Ekraddan Receplü Afşarı cemaati ifadesi kullanılmıştır.’ 1690 yılında Yeni-il ve Halep Türkmenlerine tâbi Badıllı (Beydili) boy beylerinden bahsedilir.] (HALAÇOĞLU, 2006, s. 227, 139-146)
Avşarlar “Bize Çukurova'da söylediklerine göre otuz bin çadır gönderilmişti buralara. Haydi, on bin çadır olsun, en aşağı yirmi köy eder, ötekiler nerede?'' dedim. Bir yaşlı adam, ‘Onların hepsi Kürt oldu’ dedi. ‘Siz niçin olmadınız?’ diye sordum. ‘Bizler Aleviyiz’ dedi yaşlı adam. ‘Ne var bunda?’ dedim, Şu var ki, dedi yaşlı adam, biz Sünni Kürtlerden kız alıp vermeyiz. Öteki Kürt olan Avşarların hepsi Sünni idi. Kürtlerden kız alıp verdiler, şimdi sorarsan hiçbirisi Avşar olduğunu söyleyemez, Türkçe de bilmezler. Bize söylediklerine göre Sünni Avşarlar büyük çoğunlukmuş, belki bizim on mislimiz kadar' dedi. Ve sekiz Avşar köyünü öğretmenle dolaştık. Birkaç Avşar ağıdı derledim oralardan. Tıpkı Toros Avşarlarının ağıtlarıydı. Kürtleşmiş Avşarlardan da Kürtçe türküler derledim.'
(Yaşar Kemal'den naklen; Ümit Özdağ, 'Yaşar Kemal'in Tespitleri', Yeniçağ, 29 Ekim 2005)
Karakeçili “Karakeçili aşireti; yaklaşık 1700 haneydiler. Siverek yakınlarında yaşayan yarı göçebe bir aşiretti. Ayrıca Karakeçi yöresinden gelip Turabidin ile Diyarbakır arasında yaşayan birçok Kürt aşireti vardı. Sykes' a göre bu aşiret aslında Sultan Selim tarafından Karacadağ eteklerine yerleştirilmiş göçebe Türkmen aşiretlerindendi. Ancak Karakeçi aşireti, zamanla bölgedeki diğer Kürtlerle kaynaşmış ve Kürtçe konuşmaya başlamışlardı.” (ÇABUK, 2018, s. 112)
“Bozüyük ilçesinin Kızılcapınar halkı Karakeçili Yörüğüdür. Karakeçili Yörüklerinin çoğu Sünni, dört tanesi Alevidir: Kızılcapınar, Caydere, Kapanalan, Kuyupınar. 6-7 yıl önce, bir Kurban Bayramında ziyaret ettiğimiz Kızılcapınar köyünde, çok iyi karşılandık. Yanımızda, Sünni bir Karakeçili vardı. Kızılbaş Karakeçililer de kurban kesmişti. Ürkek, çekingen, bezgin ve üzgün halleri vardı. Bizi tanıdıkça açıldılar. Onlar da, bu halden yakınıyordu. Yanyana Karakeçili köylerinin birbirine bu yabancılığı, Türk kültürü hesabına utanılacak bir hal idi (s. 28). Çok duygulanan bir (Alevi) ihtiyar, ‘Sen Türk Milletini birleştirmek, ayrılığı kaldırmak istiyorsun evlat. Allah benim kalan omurumu sana versin’ diye dua etmişti. Allah’tan ona sağlıklı uzun ömür dilerken, bu satırları görmesini temenni ederiz.” (ERÖZ, 1990, s. 29)
“Siverek 'te kalabalık aşiretlerden biri de Karakeçelilerdir. Köylerinin adları Türkçedir. Ağaören, Deliktaş, Kara yük, Kurt ini, Karadibek, Bozkuyu, Kapaklı, Böğdük, Göllü, Payamlı, Toru, Saluca, Çipini gibi. Karakeçeliler yakın zamana kadar kendilerini Kürt sanırlardı. Ancak Anadolu’nun başka yörelerinde, Bursa, Bilecik, Eskişehir, Balıkesir, Adapazarı, Kırıkkale, Gaziantep'te akrabaları olduğunu öğrendiler, Türk olduklarını fark ettiler.” (KORKMAZ, 2012, s. 106)
Kürtler 1450-1650 yılı kayıtlarında çok fazla yerleşim yerlerinde Kürt ve Kürt ile başlayan cemaatler ekrad adı altında kayıtlıdır. İlginç olan Kürt cemaati olarak yazılı olan pek çoğunun da değişik Yörük ve Türkmen oymakları ile birlikte yazılı olmasıdır.
“Eymür Türkmenlerinden Kürd Atlu, Kürdanlu (Kürtler) ve Kürd Kızlu. Beğdili Türkmeni Kürt Beydilüsi. Atçeken Yörüklerinden Kürt cemaati. Alçakoyunlu Türkmenlerinden Kürt cemaati. Avşar Türkmenlerinden Kürt İsmail, Kürd Mihmadlu. Danişmendlü Türkmenlerinden Kürd Tekelü. Yıva Türkmenlerinden Kürd Yörükleri, Kürtler. Döğer Türkmenlerinden Kürdan (Kürtler). Bayad Türkmenlerinden Kürdi, Kürdi oğlu, Kürdilü. Kınık Türkmeni Kürtler. Bayındır Türkmeni Kürdoğulları.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1574-1585) gibi sayfalar dolusu Kürtleşmiş Türkler mevcuttur.
“1518 yılında Tahrir defterde Kürt aşireti olarak kayıtlı aşiretlerde Memo, Hamo gibi isimler yanında İl Bey, Gül Bey, Gökçe, Ürkmez, Korkmaz gibi öz Türkçe isimleri de görmek her zaman mümkündür. Mardin'de Ulama, Budak, Toğan, Balı, Menteş gibi Türkçe isimler görebiliyoruz.” (KURT, 2014, s. 10)
Eski Osmanlı kayıtlarda geniş alana yayılmış “Türkmen Ekradi, Yörükan Taifesi, Türkmen Taifesi, Konar-Göçer Türkmen Taifesi adları altında: Kürdcü, Kürdikânlı, Kürdi Kebir, Kürd Mehmedli, Kürt Mihmadlu, Kürmenc, Kürtkanlı aşiretleri Konar-Göçer Türkmen ve Yörük taifesi olarak yazılıdır. Kürdbeliidlisi, Kürdcü, Kürd Hasanlu, Kürd Bahaeddin, Kürd Hüseyin, Kürd İbrahim Kürdikan, Kürd İsmail, Kürd Kaçağı, Kürd Mahmudlu, Kürd Mehmedlu, Kürd Nuhu, Kürd Oğlu, Kürd Osman Uşakları, Kürd Virani.” (TÜRKAY, 1979, s. 564…)
Aynı kitapta “Kürt, Kürtler özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu ağırlıklı olmak üzere yurdun çok yerinde Türkman Ekradı Yörükani taifesi olarak belirtilir ve Kürt ile başlayan değişik Türkmen taifeleri yazılıdır.” (TÜRKAY, 1979, s. 564-566)
Eserde, Kürd, Kürdler, Kürdoğlu ve Kürd ile başlayan değişik Türkmen kollarına mensup oymaklar yazılıdır. (LEZINA, 2009, s. 398)
Günümüzde Kürtçülerin genetik kotları incelensin ağırlıklı olarak Türk DNA’sı kapsamı içinde görülebilme ihtimalleri çok yüksektir. Çünkü sonradan din ile soy değiştirenlerin en büyük düşmanları, öncesi mensup oldukları din ve soydur.
Lekler Lekler, Şahseven Türkmen boyu oymağı. (KAFKASYALI, 2010, s, 110)
1500’lerde Lekler, Danışmendli Türkmeni kolu. (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2029)
“Lek aşiretinin erken dönemlerde Bozulus Türkmenlerinden olan Danişmendli topluluğu içerisinde adı geçmektedir.1567-1569 yıllarına ait Mühimme kayıtlarında Lek cemaati Kürt asıllı veya Kürtleşmiş bir konar-göçer topluluktur.” (KURT, 2014, s. 7)
“Kanuni döneminde Lek cemaati Bozulus Türkmeni gösterilen yine 1610 kaydında da Lek-Vanik nâm Türkman taifesi,19 Mart 1611 tarihli kaydında ‘Ekrad ve Yürük taifesinden Lek cemaati’ şeklinde gösterilmiştir. 1713 tarihli bir belgede ‘Lekvanik Ekradı’ tabiri geçmektedir. Aynı aşiretin 1690 tarihli belgede Malkoç Bey, Deniz-oğlu, Kızıl Koyunlu Halil Kethüda gibi boy beylerinin bulunduğu görülüyor.” (HALAÇOĞLU, 1996, s. 227, 139-146)
Lekler, “Eski kayıtlarda Çorum, Bozok, Rakka, Amid, Adana, İçel, Tarsus, Saruhan, Aydın, Maraş, İspir, Çukurova, Silifke, Kozan, Yeni Bosna, Kırşehir sancağında Konar-Göçer Türkman Ekradı taifesinden.” (TÜRKAY, 1979, s. 589)
Milli Aşireti 1518 ve sonrası yıllarda Çemişgezek bölgesinin (Dersim yoktu) en büyük aşiretten biri Millili’dir (s. 77). Bu yıllarda Boz Ulus’a bağlı Dulkadirli ve Kara Ulus ile Millili ve Ekradı Kızıl Mağaralu, Ekradı İzzeddin, Zahuranlu aşiretlerin adları geçmektedir (s. 74). Milli, 1500’lü yıllarda Harput’ta yerleşim yeri.” (ÜNAL, 1999, s. 82)
“Milliler, büyük bir aşiret konfederasyonudur. Boz Ulus aşiret konfederasyonunun dağılmasından sonra oluşmuştur (s. 31). Milli Aşiret Alayı Balkan Savaşları sırasında Kırklareli’nin kurtarılmasında çok önemli katkıları olmuştur.” (YALÇIN, 2014, s. 33)
“Milli kabilesi içinde Türkan (Tırkan) gibi esasen Beğdili boyuna mensup Türk olduğunu bilen fakat Kürtçe konuşan bir Türk aşireti vardır.” (GÖKALP, 1974, s. 210) “Milli, Azerbaycan Türklerinden.” (LEZİNA, 2009, s. 416) “Milli, 1450’li yıllarda Mardin, Çermik, Siverek, Urfa, Malatya, Çemişgezek, Menteşe, Diyarbakır (Kulb), Harput (Oğuzlar köyü), Halep, Birecik, Kilis sancaklarında en yaygın Yazır Türkmen boyunun cemaati. İlginç olan, kimi yerde Ekrat diye yazılmasına rağmen yine Yazır boyunun oymağı olarak kayıtlıdır.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1674-1681) Eski kayıtlarda “Milli, Mardin, Diyarbakır (Amid), Çemişgezek, Ergani, Erzurum, Rakka, Sivas, Teke (Antalya), Adilcevaz, Ayıntap (Antep), Amasya, Harran, Urfa, Eğin, Arapgir sancaklarında Türkmen Ekradı Ulus taifesinden.” (TÜRKAY, 1979, s. 586)
“1700’lü yıllarda Milli aşireti Birecik’te ve Diyarbakır’da gasb olayında adı geçer (s. 62, 97). Rakka’dan Diyarbakır’a firar eden Milli aşireti ağırlıklı olarak Viranşehir ve Mardin’de bulunmaktalar.” (ÖĞÜT, 2013, s. 111)
Rişvan Aşireti “Rişvan, 1450’li yıllarda Birecik, Malatya, Urfa sancağında yaygın Bayındır Türkmeni taifesi (s. 216). Rişvan Maraş, Urfa, Birecik, Malatya sancaklarında çok fazla yaygın İğdir Türkmen boyunun oymağı.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 1912-1914)
“Rişvan, Kengiri ve Sivas sancağında Yörük taifesi. Rişvan Ekradı, Rakka, Maraş, Bozok, Malatya, Harput, Diyarbakır eyaletinde Yerli ve Göçer Türkmen Ekradı taifesi. Rişvanlı, Kastamonu, Bozok, Kayseri, Birecik, Şam, Kilis, Ayıntap (Gaziantep), Maraş, Rakka, Sivas, Çorum, Erzurum, Kars, Çıldır, Ankara, Halep, Osmancık, İskilip, Malatya, Zile, Azaz kazasında Konar-Göçer Türkmen ekradı taifesinden.” (TÜRKAY, 1979, s. 635…)
“Ekrad-ı Rışvan” biçimlerinde kaydedilen ve Halep’ten Kastamonu’ya kadar olan sahada yazlayan ve kışlayan aşiret de ‘Türkmen ekradı’ şeklinde adlandırılmıştır.” (HALAÇOĞLU, 1996, s. 227, 139-146)
“1518 yılında başlayıp 1521, 1525, 1530, 1537, 1547 ve 1572 tahrir defterlerinde hiçbirinde açık bir Kürt varlığından söz edilmemektedir (s. 4). ‘Kabail-i Rişvan'’ veya ‘Ekrad-ı Rişvan'! biçimlerinde kayıt edilen ve Halep'ten Kastamonu'ya kadar Anadolu'nun büyük bir bölümünde konar-göçer hayat yaşayan bu aşiret bazı belgelerde ‘Türkmen Ekradı’ olarak adlandırılmaktadır.” (KURT, 2014, s. 8)
“1700’ün başında Rişvanzade Halil Paşa, Maraş Sancak beyi.” (ÖĞÜT, 2013, s. 256)
Süveydiler “Süveydiler Bingöl'de Solhan kazasında varlığını sürdüren bir aşirettir. Zaza dilini konuşurlar ve Şafii mezhebine tabiidirler.” (ÖZDEMİR, 2015, s. 265)
Eski Osmanlı belgelerinde “Süveydi, ‘Ekrad Yörükani’ (göçebe Türkmen) taifesindendir.” (TÜRKAY, 1979, s. 689)
“1527 tarihli tahrir defterinde, Çapakçur’un (Bingöl) otonom hâkimi olarak Süveydi hanedanının emirinin adı geçer. Bir kuşak sonra Çapakçur, Süveydiler’in doğrudan kontrolü altına girmiştir.”
“Birecik’te, Süveydiye, yerleşim yer.” (ÖĞÜT, 2013, s. 319)
Türkmenler “Şanlıurfa'nın Bozova ilçesinde yaşayan ‘Türkmen’ isimli aşiret, Kurmançça (Kürtçe) konuşur ve Hanefi mezhebine mensuptur. Şaşırtıcı ama Kurmançça konuşan aşiretin adı doğrudan doğruya Türkmendir.” (ÖZDEMİR, 2014, s. 38)
Zilanlılar “Zilan (1450-1650) Amed, Mardin, Malatya, Ayintap (Antep) sancağında Döğer Türkmen boyunun yaygın cemaati.” (HALAÇOĞLU, 2009, s. 2486…)
Zilan/ Zilanlı, 1700’lü yıllardan sonra Kars, Bayezit, Çermük, Erzurum, Ahıska, Çıldır, Rakka, Savur, Mardin, Diyarbakır eyelet, sancak ve kazalarında etrad taifesi. (TÜRKAY, 1979, s. 789) Osmanlı göçebe oldukları için Kürtleri ve Türkleri etrak/ ekrad diye nitelerdi. Buradaki Zilanlılar ya Türkmendir veya Kürtleşmiş Türkmendir.
Zilan, 1500’lü yılı başlarında Ergani’de yerleşim yeri. (ERPOLAT, 1993, s. 9)
“Dört, beş nesil önceki atanı-dedeni bilmiyorsan Türk’sün.”
Kürtleşmeye Diyarbakır örneği
“Diyarbakır’da, yetmiş yedi Türkmen Alevi köyünde 1564-1568 yıllarına ait, TD 155 numaralı tahrir defterinde Kürt nüfusu iskân edilmiştir (s. 206). Zaman içinde bu Türkmenler hem Kürtleşmiş ve hem de Sünnileşmiştir (s. 207). Osmanlı-Safevi savaşlarından sonra başlayan Türkmen Aleviler üzerindeki yaptırımlar ve meydana gelen göçler neticesinde, Diyarbekir Amid sancağında 614 köyden 144’ü, Mardin sancağında 180 köyden 22’si, Beriyyecik sancağında 118 köyden 50’si, Ruha sancağında meskûn 199 köyden 128’i, Siverek sancağında meskûn 145 köyden 76’sı, Ergani sancağında meskûn 215 köyden 95’i, Kiğı sancağında meskûn 144 köyden 27’si, Harput sancağında meskûn 164 köyden 29’u, Arapgir sancağında meskûn 148 köyden 29’u ve Çermik sancağında meskûn 55 köyden 8’i viran duruma gelmiştir (terk edilmiştir).” (AKIN, 2017, s. 145)
“16. yüzyıl başlarında, Diyarbakır’ın yalnızca Şarki Amid ve Garbi Amid çevresinde 150’ye yakın köy Türkmen/ Oğuz ve Alevi köyü idi.” (ERSAL, 2018, s. 2374)
Hamidiye alayları
Hamidiye alayları, İdris Bitlisi’den sonra ikinci kıyım ordusunu teşkil ediyordu ve katliam konvoyu idi. Başta Ermeni terörüne karşı kuruldu ama aşiretsiz Kürt halkı dahil her kesime zulümler yapmıştır. Hamidiye alaylarına katılan aşiret ağaları, kadroları şişkin göstererek olmayan kişiler adına da hükümetten para sızdırıyorlardı. Cephane bolluğuna kavuşarak ve dokunulmazlık zırhına bürünerek büyük imtiyazlar elde etmişlerdi. Onlara karşı gelmek, devlete karşı gelmekti.
“Sultan Hamit’in bir unvanı da kendine ‘Kürtlerin Babası’ denmesidir.” (ZELYUT, 2010, s. 59)
“Osmanlı idaresinde istisnai bir imtiyaz olan hükümdarlığın babadan oğula geçiş hakkı Osmanlı Devleti’ne bağlı sadık Kürt beylerine de bahşedilmişti (s. 34). Kürtler, Kürtlerin babası anlamına gelen ‘Bavê Kurdan’ sıfatını Abdülhamit için uzun yıllar kullanmıştı.” (YILDIZ, 2018, s. 41)
“1891 ilkbaharının başlarında, bir grup nüfuzlu Kürt reisi sınır bölgelerinde yaşadıkları Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentine doğru uzun bir yolculuğa çıktılar. Başkentte iki ay daha kalacak ve uzak memleketlerine farklı insanlar olarak döneceklerdi (s. 15). Ermeni topraklarını gaspederek aynı zamanda, yerleşik yaşama geçmeleri ve sultana ve imparatorluğa sadık kalmaları için Kürt aşiretlerine maddi teşvikler sağladı (s. 21). Hamidiye alayları I. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen kitlesel katliamlara, tehcire ve yağmalara katıldılar.” (KLEIN, 2014, s. 26)
“Hamidiye Alaylarının hem kuruluş sebeplerinin hem de kuruluş amaçlarının başında, Vilâyât-ı Sitte’nin yani Ermenilerin hak iddia ettikleri Doğu Anadolu’nun imparatorluk sınırları içinde kalmasını sağlamak ve dolayısıyla da her ne pahasına olursa olsun, bölgenin Ermeni çetelere ve paramiliter güçlere karşı savunulması geliyordu. Kürt aşiretlerinin daha evvel yaptıkları talan, soygun, hırsızlık gibi sosyal olaylar ise vaka-ı adliyeden olup, siyasi bir maksadı yoktu. Zira bu tür sosyal olaylar, eskiden beri Anadolu’da yaygın olup, aynı suçları Ermeniler de yapıyordu.” (KODAMAN, 2010, s. 137)
Bazı Kürt aşiret şeyhleri ve reisleri her zaman güçlünün yanında olup tetikçilik görevini yerine getirmişlerdir. Kimi zaman Osmanlının yanında olup Kızılbaşları, Ermenileri hatta Sünni Kürtler ile Türk ahaliyi ezmişlerdir. İngilizlerle ve Ruslarla birlik olup Türklere karşı cephe açmışlardır. Elbette burada aşiret sistemi içindeki Kürt halkına suç yüklenemez çünkü o da şeyhin, seyidin askeriydi, emir eriydi, kulu ve malı idi. Neye, kimse karşı ve ne için savaştığını bilmiyorlardı.
“Çok sayıda Ermeni, Hamidiye alayları tarafından katledildiler (s. 291). Hamidiye Alaylarını kurduğu ve bunları geniş yetkilerle donattığı için Kürtler Abdülhamit’i kendileri için sultanların en iyisi olarak görüyor, ona Bave Kurdan (Kürtlerin Babası) diyorlardı (s. 286). Ziya Gökalp’in Şaki İbrahim destanı, Hamidiye alaylarının yaptığı eşkıyalıklara karşı yazılmıştır. Sultana karşı ilk açık protesto eylemi de Diyarbakır’da gerçekleşti.” (BRUINESSEN, 2013, s. 291)
“1890'larda Ermenilere karşı Kürt milislerden kurulan Hamidiye Alayları; Alevileri de katletti. Bu yüzden göçebe Aleviler Kürt ağalara sığındılar ve dillerini değiştirip Kürtçe konuşmak zorunda kaldılar.” (ZELYUT, 2015, s. 35)
“1911 yılında aşiret süvari alayları ya lağvedildi ya da İhtiyat Hafif Süvari Alaylarına tahvil edildi.” (ERICKSON, 2015, s. 88)
ÜNLÜ KÜRTÇÜLERE GÖRE KÜRT TARİHİ VE MEDENİYETİ
Yalan, yangını başlatan ilk kıvılcımdır. Kürtçülerde yalan söylemek salgın hastalıktır ve vazgeçemedikleri alışkanlıktır. Yalanları olmazsa kendileri, eserleri ve tarihleri olmayacak. Konuşmayı öğrenmeden yalan söylemeği öğrenmişlerdir!
Tarih, arkeolojik kalıntılara, sanatsal eserlere, belge ve kaynaklara göre yazılırken; Kürtçüler ise bunlardan şiddetle kaçınırlar çünkü arzuladıkları kanıtları bulamayacaklarını bilirler ve yalanlara sarılırlar. Üstelik söyledikleri yalanlar arasında bile tutarlılık yoktur.
Piyasada kitapları en çok dolaşan, en önde, önder ve örnek konumunda olan ilgili ve bilgili Kürtçülerin eserlerinden alıntılar yaptık. Tarih gibi ciddi konuda yazılanları okuyunca ‘kişilik bu derece mi aşınır’ sorusunu sormadan edemedik. Hemen her bir iddialarının şuur altını kusmaktan öte ciddiyet taşımadığı görülecektir. En büyük avantaları, okuyucu kitlesinin farklı kaynakları okumamaları ve Kürtler lehine söylenen her yalana kolayca inanacaklarını bilmeleridir.
Kürtçülerin Kürtlerle ilgili yazdıklarını dile getirenler arasında prof. etiketli olan kişiye rastlamadım.
Kürtçülerin piri Nuri Dersimi’den
Cumhuriyete karşı isyanların içinde ve önünde yer alan kişi olup fanatik Türk düşmanıdır. Günümüzdeki Kürtçülerin sığındığı limandır.
[Kadın, kız, erkek istisnasız, bir yaşından yetmiş yaşına kadar, merhametsizce mavzer ve makinalı tüfek yaylım ateşiyle imha edilmişlerdir (s. 320). Namusu için kendini ölüme atan on binlerce Kürt annelerinin ve bakireleri intiharı seçti (s. 330). 1938 yılı sonunda (isyandan sonra) Dersim’de yarım milyonluk halis bir Kürt kitlesi mevcut olduğu (s. 59). Kürtlerin Anadolu’daki varlığını milattan dört bin yıl öncesine (6000 yıl) kadar vardığı (s. 46). Kürtlerin aslı olan Marlar, taşlar üzerine çivi şeklinde yazı yazmağı ve heykeller yapmağı da bilmişlerdi (s. 21). Horasan’dan Dersim’e hicret eden Kürt Alevi Zaza aşiretleri (s. 25). Dersimlilerin konuştukları Zaza dili, ataları olan eski Ari ve Medlerin dili olduğundan hiç şüphe olmadığı (s. 21). Dersimliler, Kürtçenin en eski lehçesi olan Zaza dilini konuştukları (s. 21). Zaza dili halis Kürtçe olup, yabancı hiç bir kelimeyi ihtiva etmediği. Dersim Kürtçesinin Horasan Kürt lehçesine yakınlığı olduğu (s. 21). Türkçe konuşan Aleviler ana dilleri olan Kürtçeyi kullanmaktan mahrum edilmiş öz Kürtler olduğu.] (DERSİMİ, 1952, s. 67) “Hz. Peygamberin esasen Kürt olduğu.” (DERSİMİ, 1992, s. 123)
Cemşid Bender’den
[İnsanlığı mağara hayatından kurtaran, uygar yaşama kavuşturan Kürtler olmuştur (s. 31). Kürt halkı M.Ö. 8.000 yıl önce (10. 000 yıl önce) Zagros dağları ve çevresinde yaşamaktadır (s. 16).
Faik Bulut, 13 bin yıl önceye götürür. İzady, 50 bin yıl geriye uzatır. Göbekli tepeyi geride bırakan İzadi ile Bulut’un bu yeni ve müthiş keşifleri bugüne kadar yapılmış arkeolojik dünyasını tuz-buz etmektedir.
Lulubi, M. Ö. 2500’lerde Zagros ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt kabilesi (s. 15). M.Ö. 3000-4000 yıllarında beri Ur, Kur, Kürt soyu yaşadığına şüphe yoktur (s. 13). M.Ö. 1500’lerde Kürt soylu Kar-da-ka Van, Hakkari, Siirt bölgelerinde yaşıyordu (s. 30). Atı ilk kez binek hayvanı olarak Kürtler kullandı (s. 21). Kerpici Kürtler icat etti (s. 21).
İlk ağırlık, uzunluk ölçü birimleri ile matematik ve geometriyi Kürtler ortaya koydu (s. 21). İlk rasathaneyi Urfa’da Kürtler yapmıştır (s. 22). Tıpta büyük ilerleme kaydettiler (s. 22).
4000 yıl öncesinde kumaşlar, deri eşyalar, çeşitli testi, bardak, çanak, altın, gümüş, bakırlardan değerli sanat eserleri yapıyorlardı (s. 22).
4000 yıl öncesinde Musul ve Kerkük’te petrolün varlığı biliniyordu (s. 22).
Kürt mimar ve mühendisleri tapınaklar, saraylar, havuzlar, kanallar, yollar, burçlar, kale ve hanlar, spor alanları, tiyatro ve şölen salonları hayata geçirdiler (s. 23). Kürtçe antik çağı aydınlatan dildi (s. 48).
Kürtler M.Ö. 3000 yıllarında (5 bin yıl önce) yazıyı kullanıyorlardı (s. 46).
Bilinen ilk krallık 5100 yıl önce Emnatum Kürt krallığıdır (s. 11). Bilinen en meşhur Kürt kralları Losirap, Şerlek, İkş, Muş, Anri, Dapzir, Trikan, Huşeng, Siyamek, Muşa, Şerlek (s. 15, 16). Firavunlularla Kürt Kassit imparatorluğu arasında ithalat, ihracat, kredi veya hibe yoluyla yardımlar söz konusuydu (s. 19).
Babil’i Kürtlerin işgal ettiği (s. 20). Asur devleti Kürtler tarafından yıkılmıştır.] (BENDER, 1991, s. 25) Yalanlar uzayıp gidiyor.
Faik Bulut’tan
Yatay-dikeyci F. B. (kendi ifadesi), okuyucu gözünde inandırıcı olabilmek için İngilizce, Fransızca, İbranice ile birlikte altı dil bilir fakat çok araştırmama rağmen bu dillerde tercüme edilmiş bir eserini bulamadım. İncelediğim kitaplarında da bu dillere ait dip notlara rastlamadım.
Bir başka numarası, karşı tarafı kendi gibi yalancı durumuna düşürmek için onlar adına yalanlar üretmesidir. Örneğin:
Zazaca, Orhun Abidelerindeki Türkçenin bozulmuş halidir.
Orası (Horasan) Türk Müslümanlığının öz yurdudur.
Horasanlı olan herkes su katılmamış Türk'tür.
Horasan kalubeladan beri Türk yurdudur. (BULUT, 2014)
Bu Bulut, önce hedef tahtasına oku saplıyor ve sonrasında okun çevresine oniki daire çizip hedefi onikiden vurmuş oluyor.
Çok araştırmama rağmen bu yalanlar hangi kitapta yazıyor belli değil. Kitabı kim yazmış belli değil. Nerede ve ne zaman basılmış belli değil. Kürtçe konuşan Allah mı kendisine söylemiş?
Allah ile görüşüp konuşuyormuş gibi “Allah kendisi Kürtçe konuşurdu” (2002, s. 184) Diyebiliyor.
“İlk yaratılan insan (Kürt aşiretinden) Lulu’dur.” (1993, s. 141) (Adem’den de önce) “Kürt yerleşim merkezlerinin tarihini M.Ö. 11.000 yıl öncesine uzanıyor.” (1993, s. 204) “İlk devletini kuran bir Kürt aşiretidir.” (1993, s. 141)
“Eski Kürtçe sözcükler hem Tevrat’a ve hem Kuran’a geçtiği.” (1993, s. 65)
“M.Ö. 3000-4000 yıllarında beri Ur, Kur, Kürt soyu yaşıyor (s. 165). Kürtler hakkında Kar-da-ka ülkesinin ismine M.Ö. 2000 yılında (4 bin yıl önce) tesadüf edilmiştir (s. 164). Kürtlerin ataları; Guti, Hurri, Kasit, Urartu, Haldi, Hatti, Hitti (s. 15). Harri, Hurrit, Mittaniler, Kassit (s. 22). Subar, Hitit (s. 37). Gutium (s. 39). Medler (s. 49) ve Babil” (1993, s. 141) Lulu, Lulubi unutuldu.
“Kürtçe M.Ö. 6. yy’dan beri bağımsız, kendine özgü bir dildir.” (1993, s. 49) “Kürtler M.Ö. 3000’li yıllarda (5 bin yıl önce) çivi yazısı bulmuşlar.” (1993, s. 204)
“Kürtçenin lehçesi Eşkani, Pehlevice, Avramani, Luri (s. 125). Mukri, Fili.” (1993, s. 170) “Kürtçe Arapçanın etkisinden kendine koruyan tek dildir.” (1993, s. 173) “Perslerden uzak Kürtlerin dili Ermeniceye yakın bir lehçedir.” (1993, s. 176) “M.Ö. 330 yılında Bodrabuz isminde biri Kürtçe şiirler yazmış.” (2011, s. 63) “Kürtçe, Türkçe de dahil birçok dilden zengindir.” (1993, s. 17) “Zerdüşt Avestayı Kürtçe yazmıştır.” (1993, s. 68) “Zerdüşt Kürt’tür.” (1993, s. 70) “Demirci Kava efsanesinin Kürtlerle bağlantılı olduğu.” (2014, s. 153) “Med kavmi Kürtçe konuşuyordu.” (1993, s. 70) “İran’daki Kürt dili ve kültürü hatırı sayılır bir düzeydeydi.” (2014, s. 196) “Kürt uygarlığı yağmalanıyor.” (1993, s. 14) “Ortaçağda 46 kadar özerk devlet (Kürtler) kurdular!” (2011, s. 62) “İslam ordularının Şehrizor şehrini yıkıp muazzam Kürt kültürünü imha etti” (1993, s. 172). “Zaza Kürtleri…” (2011, s. 495) “Tevrat’a göre, Yarahmel’in iki oğlundan birinin adı Zaza’dır.” (2011, s. 81) “Zazaların Şia ve Türkmen Aleviliğine direnişi, M.Ö. 660-550’de başlar. (2012, s. 72) “Dersim civarında 669 yılında Kürtçe yazılmış şiir var.” (1993, s. 172) “Dersim’de, “Tek odaya tıkılan 100 kişinin üstüne kurşun yağdı.” (2011, s. 28) “Abdülkadir Geylani’nin ve Şemsi Tebrizi’nin Kürt olduğu.” (2002, s. 149, 183) “Peygamber Nevroz’u kutlamış.” (BULUT, 2002, s. 72)
“Bir seyit bana 36 Hıristiyan öldüreceğine bir Türk öldür daha iyi, dediği.” (BULUT, 1997, s. 360) Barıştan bahseden ağız bu ağız. Kürtçü bu, yadırgamamalı.
Bu kafa TV. lere çıkıp Kürtler adına konuşabiliyor.
Yalçın Küçük F. Bulut için: “Bulut'un “Kürt Dilinin Tarihçesi” kitabı benim okuduğum tüm kitaplar arasında ahmaklar için, ahmakça yazılmış, ahmak kitaplar içinde başta bir yer tutuyor.” (BATUR, 2011, s. 78)
Faik Bulut’un Yezidileri
“Yezit ismi Kürtçe Tanrı anlamındaki Yezdan’dan gelir” (s. 191).
“Bütün peygamberler, resuller, nebiler, evliyalar, ermişler ve şeyhler Yezidi kavminin (Kürt) atası olan Şehit bin Curra’nın soyundan gelmişlerdir” (s. 183).
“Yezidiler, Emevi halifesi Muaviye’nin oğlu Yezit soyundan geldikleri” (s. 191).
“İslamiyet Yezidilik’ten ayrılmadır” (s. 150).
“Yezidiliğin dokuzyüz yıllık tarihi olduğu” (s. 151).
“Yezidilik adı Grek Baştanrısı Zeus’un bozulmuş halidir” (s. 175).
“İlk Yezidi emiri Budak Beg”dir” (s. 251) Budak ve Beg Türkçe adlardır.
“Tırk, Yezidi aşireti, Kürtleşmiş Türk.” (BULUT, 2002, s. 268) Her zamanki gibi yine bulut olmuş uçuyor.
Kürtçülerin örnek ve önderi bu.
Mehmet Bayrak’tan
Genel alışkanlığıdır, yazdığı kitaplar geniş hacimlidir ve ağırlığına bakarak aldanmayın çünkü okudukça kâğıt israfından başka bir şey olmadığı görülür. Kürtçüler kitapları dekor olarak kullanıp poz vermeye bayılırlar.
“Hallac-ı Mansur, Abdulkadir Geylani, yedi büyük Alevi ozanı, Nesimi, Şah İsmail (Hatayi) ve Fuzuli’nin Kürt kökenli olduğu.” (1997, s. 24)
“Kürtlerin ve Kızılbaşların aynı soydan olduklarına seviniyor. Dinleri tamamen aynı. Bazı Kızılbaşların dil olarak Kürtçeyi değil de Türkçeyi kullanmalarının sebebi Kürtlerin yeni nesilleri oluşlarındandır.” (1997, s. 294)
Dersim’de yedi kişinin bir arada olduğu fotoğrafı, “Şeyh İsa ile adamları Hıristiyan Kürtler (1997, s. 36) diye tanıtıyor. Halbuki İsa adı, Müslüman Türklerce söylenir ve diğer dillerde yoktur. Yine unvanı şeyh ama Hıristiyan! Kürtçü Mehmet, buldun cahilleri talim ettiriyorsun.
“Dersim’de Hıristiyan Kürtler vardı.” (1997, s. 206) İlçesi, köyü, papazı, kilisesi ortada yok. Bu da Kürtçü Mehmet’in yeni Hıristiyanları.
“Baba İlyas Rum kökenli, Baba İshak ise Kürt kökenli olduğu.” (1997, s. 62)
“Hacı Bektaş Veli’nin Arap olduğu.” (1997, s. 61) “Kürtçe Alevi deyişinden büyük zorluklarla üç tanesine ulaşabildiği.” (1997, s. 104) “Anadolu Aleviliğinin kaynağı Kürt (Ari) kültürü olduğu.” (1997, s. 60) “Kızılbaşlık kavramının Mazdekiler’den ve Hurremiler’den geldiği.” (1997, s. 20) “Kürtlerin ve Kızılbaşların aynı soydan oldukları.” (1997, s. 294) “Dersim, Kızılbaş mezhebinin doğduğu yer olmuş olduğu.” (1997, s. 361) “Dersimliler, saf Ermeni ırkından olduğu.” (1997, s. 360) “Dersim Kürtlerine Zaza dendiği.” (1997, s. 347) “Horasan bölgesinde bir milyona yakın Kürt yaşadığı.” (1997, s. 73) “Horasan’da Kürt nüfusun iki milyon civarında olduğu.” (2013, s. 279) “Kürtler Karduklardan türediği.” (1997, s. 274) “Kürtlerin Milan ve Zilan adlı iki hâkim aşiretten geldikleri.” (1997, s. 428) “En eski Kürt şiiri M.Ö. 400 yılında yazıldığı.” (2013, s. 123) “Yazılı Kürt edebiyatının kökleri 7. yüzyıla kadar uzandığı.” (1997, s. 98) Benzeri yığınla safsatalar, yalanlar.
Birkaç not daha ilave edelim
“Goranice ile yazılmış Zerdüşt metinlerinin çok yaygın olduğu.” (Dersim der. 2017, sayı 69, s. 14)
“Türkmen Babası Baba İshak’ın Kürt olduğu” (BİÇER, 2019, s. 343)
“Kürtlerin milattan 1000 yıl önce Anadolu içlerine kadar uzandıklarını, Kayseri, Amasya ve Nevşehir hattında ticaret yollarına da Kürt kavimleri sahipti.” (YALGIN, 2017, s. 236)
“İlhanlıların, Rıza Şah’ın, Zal oğlu Rüstem’in Kürt olduğu.” (TEMO, 2019, s. 429) (CAVADBEYLİ, 2016, s. 9)
“Kürtler bu dönem boyunca tarih, felsefe, müzik, müzikoloji, mimari, mühendislik, matematik ve astronomi alanlarında ustalaşmışlardır” (s. 198). Bir sürü isim sayar ama bir eser adı veremez çünkü yalan. Devamında, “Kürt edebiyatlarında İslam öncesi dönemde yazılmış eserlerin varlığına ilişkin belgeler vardır.” (EMİNOĞLU, 2021, s. 200)
“Ana kelimesi Sümerce/ Hititçe, gül kelimesinin Kürtçe olduğu.” (ÇEM, 2011, s. 251)
“Hz. İbrahim’in yakılması fikrini ortaya atan kişi, Farisilerin göçebelerinden olan bir Kürt’tü.” (YOLDAŞ, 2018, s. 2)
“Zamanın hukukçu, öğretmen ve Müslüman tarihçi devlet adamlarının çoğu Kürt asıllıydı. Kahire’de kaleler, Suriye ve Mısır’da çok sayıda okul ve cami Kürtler tarafından yapılmıştır.” (VANLI, 1997, s. 11)
“Çermo köyü (M.Ö. 7000 yıl), en eski Kürt köyüdür.” (ALKAKİ, 2021, s. 141)
“Kürtler “silah yapımından tutun, ev araçları yapımına, kozmetiğe, ilaçlara vs. ye varıncaya kadar pek çok alanda faal, hafif tezgâhlara ve el aletlerine dayalı ilkel bir endüstriyi ülke coğrafyasında görmek mümkündü.” (BİLGİN, 1995, s. 43)
“Tori: Tuzu dahi ilk defa Kürtlerin ataları icat ettiği.” (BATUR, 2011, s. 40)
“Dersim M. Ö. 25 binli yıllarından başlayarak insana yurt olmuştur. M. Ö. 18 binlerde Aşure cinsi buğday Dersimliler tarafından yetiştirildiği.” (Dersim Dergisi, 2008, say: 8, s. 27)
Türkleri her fırsatta kötüleyenlerin hangi meziyetleri Türklerden daha iyi?
Kürtçülerin nefret ettiği Sıdıka Avar
1930’lu yıllar. Okul müdiresidir. Sonbahar aylarında, Tunceli ve Bingöl'ün dağlık coğrafyasında ve zorlu iklim şartlarında at üstünde haftalarca süren yolculuklarda öğrenci toplamış, öğretim yılının sonu olan mayıs - haziran aylarında ise bu öğrencileri ailelerine teslim etmiştir.
Çok okumak isteyen bir kız çocuğu ile ilgili anısı: “- Anam beni vermez Müdür (e) Hanım, beni zorla götür! Anam benim okumamı istemez, ben zorla geleceğim! Diye çırpınıyor, beni tartaklıyor, dönüp anasına yalvarıyordu:
-Sülbüs'ün başı için ana, Munzur'un aşkı için, Düzgün'ün şanı için ana, Huda'nın adı için ana, beni bırak okuyayım!...”
Annesi kesinlikle göndermeyeceğini söylüyordu çünkü hükümet kızları toplayıp Ruslara ve İngilizlere verecekleri dedikodusunu din adamları yaymıştı ama S. Avar, her türlü tehdide rağmen kızı beraberinde okula götürdü.
Yıllık olarak, ‘Dağ Çiçekleri’ adıyla bir dergi yayımlanmaktadır. Dergide, öğrencilerin eğitimlerine ve mesleki gelişimlerine ilişkin çok sayıda makale ile birlikte okulun bazı eski öğrencileriyle yapılan röportajlar da yer almaktadır.
Hatun Tuna 1935 yılında, Tunceli'nin Çiçekli nahiyesine bağlı Hüsna köyünde doğmuştur. Tuna, kendisiyle yapılan röportajda şu hususları belirtmiştir:
'1945 yılında sayın merhum Sıdıka Avar tarafından Tunceli’den okula getirildim. Doğu Anadolu’daki bütün kızları kendisi topluyordu. Okula geldiğimde hiç unutmam başımda sirke vardı. Yemekler dağıtıldı. Masaya oturdum ama yemek yiyemedim. Utandım, sıkıldım, çekindim. Ağlaya ağlaya bir hal olmuştum. Sıdıka Avar yanıma oturdu. Başımı okşadı. Sadece benim değil Doğu Anadolu’daki bütün kızların kendi kızı olduğunu söyledi. O; okulumuzu evi gibi benimsemişti.” “Yiyin, için, okuyun, ama devlete zarar vermeyin” derdi.
Kürtçülere göre kızları eğitmek, modern dünya ile tanıştırmak, özgür düşünceye sahip etmek, kulluktan ve kölelikten kurtulması asimilasyon, ırkçı politikalardır. Gerek Sünni kesimin ulemaları ve gerek DEM/ HDP’nin temsilcilerinin Atatürk’e düşmanlıklarının yegâne nedeni budur. Kadını eğitmek, aileyi ve sonuçta toplumu eğitmektir. Molla-ulema güruhu kadının eğitimine bu sebepten dolayı karşıdırlar.
Tunceli’nin okur-yazar oranının Türkiye ortalamasının üstünde olmasının nedeni, başta Atatürk ve sonra S. Avar gibilerinin eseridir. Seyit Rıza’nın değil.